|
Yargıtay Başkanlığından:
YARGITAY İÇTİHATLARI
BİRLEŞTİRME
BÜYÜK GENEL KURULU
KARARI
Esas
No: 2005/1
Karar
No: 2007/1
ÖZET: “4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 713 üncü maddesinin
1 ve 2 nci fıkraları gereğince açılan tescil
davasının süre yönünden reddedilmesi halinde; aynı yerle ilgili olarak
açılacak ikinci davanın olumlu sonuçlanabilmesi için, ilk kararın
kesinleşmesinden itibaren taşınmaz üzerindeki zilyetliğin davasız,
aralıksız ve malik sıfatıyla yeniden 20 yıl sürmesi gerekir.”
I.
İçtihatları Birleştirme İstemi
Kazandırıcı
zamanaşımı zilyetliğine dayanılarak açılan ve kazanma için öngörülen 20
yıllık sürenin dolmaması nedeniyle reddedilen ve kesinleşen davanın süre dolduktan sonra yeniden açılan
ikinci tescil davasında çekişme sayılıp sayılamayacağı hususunda Yargıtay
Hukuk Genel Kurulu’nun kendi kararları ile Yedinci, Sekizinci, Onaltıncı, Onyedinci ve
Yirminci Hukuk dairelerinin kararları arasında aykırılık bulunduğu ileri
sürülerek içtihatların birleştirilmesi istenmiştir.
Konu
Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunda görüşülerek Yargıtay Hukuk Genel
Kurulu’nun 29.11.1969 tarih, 1969/656-852, 12.05.1973 tarih, 1969/808-403,
10.04.2002 tarih, 161/301, 04.06.2003 tarih, 364-396 sayılı kararları ile
Yedinci Hukuk Dairesi’nin 04.06.1986 tarih, 11300-5985, 20.12.1990 gün,
12149-15575, Sekizinci Hukuk Dairesi’nin 25.03.1966 tarih, 1823-1738,
18.01.1996 tarih, 4585-308, 20.11.2001 tarih, 5761-8139, Onaltıncı Hukuk Dairesi’nin 17.07.1990 tarih,
16076-11850, Onyedinci Hukuk Dairesi’nin
23.11.1992 tarih, 2408-10615, Yirminci Hukuk Dairesi’nin 18.04.2002 tarih,
761-3737 sayılı kararları arasında içtihat aykırılığı bulunduğuna ve bu
aykırılığın Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunca
giderilmesine karar verilmiştir.
Yargıtay
Büyük Genel Kurulu’nun 03.11.2006 tarihli ilk toplantısında Sekizinci Hukuk
Dairesi kararlarının Hukuk Genel Kurulu, Yedinci, Onaltıncı,
Onyedinci ve Yirminci Hukuk Dairesi karalarıyla çatıştığı Hukuk
Genel Kurulu kararları arasında aykırılıklar olduğu gibi dairelerin bazı kararlarınında birbirine aykırı düştüğü belirlenerek
aykırılıkların içtihadı birleştirme suretiyle giderilmesi
kararlaştırılmıştır.
II.
İçtihatları Birleştirmenin konusu, kapsamı ve gerekçesi:
Kazandırıcı
zamanaşımı zilyetliğine dayanarak açılan ve kazanma için öngörülen 20
yıllık sürenin dolmaması nedeniyle reddedilen ve kesinleşen tescil
davasının, eksik süre tamamlandıktan sonra açılan ikinci tescil davası
bakımından çekişme sayılıp sayılamayacağı, bir başka anlatımla birinci
davanın kesinleşmesi tarihinden itibaren yeniden dava açmak için 20 yıllık
kazanma süresinin dolması gerekip gerekmediği içtihatları birleştirmenin
konusunu oluşturmaktadır.
Olağanüstü
zamanaşımı ile taşınmazın mülkiyetinin kazanılması 4721 sayılı Türk Medeni
Kanunu’nun 713. maddesinde düzenlenmiştir.
Sözü
edilen maddenin birinci fıkrası “Tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir
taşınmaz davasız ve aralıksız olarak 20 yıl süreyle ve malik sıfatıyla
zilyetliğinde bulunduran kişi ...taşınmazın mülkiyet haklarının tapu
kütüğüne tescilini isteyebilir.”
Aynı maddenin
ikinci fıkrasında “Aynı koşullar altında maliki tapu kütüğünden
anlaşılamayan veya 20 yıl önce ölmüş ya da hakkında gaiplik kararı verilmiş
bir kimse adına kayıtlı bulunan taşınmazın… tapu kütüğüne tesciline karar
verilmesini isteyebilir” hükmünü içermektedir.
Her iki
fıkradaki düzenleme ve hukuki nedenler farklı olsa da zamanaşımı ile mülk
edinme koşulları aynı olduğundan bu fıkralar içtihatları birleştirmenin
kapsamına girmektedir.
Ayrıca
olağanüstü zamanaşımı ile mülkiyet haklarının kazanılması 3402 sayılı
Kadastro Kanunu’nun 13.1-a ve 14.B-b,c maddelerinde de düzenlenmiştir.
İçtihadı Birleştirme kararının bu maddelerle ilgili olarak da hüküm ifade
edeceği hususunda duraksama olmamalıdır.
Kural olarak
zamanaşımı ile bir hakkın özü veya dava hakkı sona erer. Zamanın geçmesiyle
bir hak ortadan kalkıyorsa buna hak düşürücü süre (sükut-u hak süresi)
denir. Hak düşürücü süre itiraz niteliğinde olduğundan mahkemelerce re’sen dikkate alınır. Buna karşılık bazı hallerde
zamanın geçmesiyle hakkın özü ortadan kalkmadığı halde, dava edilerek elde
edilmesi olanağı ortadan kalkar. Zamanla dava hakkının düşmesine ise
zamanaşımı (müruru zaman) denilir. Zamanaşımı def’i niteliğindedir. Davaya
karşı davalı veya müdahil tarafından ileri sürülebilir. Hakim def’iyi re’sen dikkate
alamaz.
Kökeni
Roma Hukuku’na dayanan Türk ve İsviçre hukuklarında yer alan zamanaşımı ile
hak kazanma kendine özgü istisnai bir kurumdur.
Kanun
koyucu, zamanaşımı ile mülk kazanılmasına ilişkin koşulları yoruma
bırakmamış ve birer birer saymıştır. Bu
koşullardan biride zilyetliğin “davasız” sürmesidir.
Öncelikle
davanın tanımının yapılması ve davasız kelimesinin hangi anlama geldiğinin
ve davanın sonuçlarının açıklanması gerekli görülmüştür.
Dava:
bir hakkı ihlâl edilen veya bir hakkın tanınmasını ve korunmasını isteyen
kişinin devletin yargı organından hukuki yardım istemesidir.
743
sayılı TMK. da “Niza” Kadastro Kanununda ise “Çekişme” sözcükleri
kullanılmıştır. Niza ve çekişme sözcüklerinin “Dava” anlamına geldiği
konusunda öğreti ve uygulamada fikir birliği bulunmaktadır.
Zilyetliğin
kazanma sağlayabilmesi için 20 yıllık sürenin “davasız” sürmesi
zorunludur. Kanun koyucu zilyetliğin davaya konu olmamasını amaçlamıştır. “Davasız”
sözcüğü açık ve emredici bir hükümdür. Kanunda zilyet aleyhine açılan
davadan söz edilmemiştir. Kanunun açık olduğu durumlarda yoruma ve
gerekçeye başvurulamaz. TMK. nun 1. maddesi
gereğince kanun özüyle ve sözüyle uygulanmalıdır. Kaldı ki maddenin
gerekçesinde “… zilyede karşı bir istihkak ve müdahalenin önlenmesi davası
olmasının niza (çekişme) sayılacağıdır.” İfadesine yer verilmiştir. Zilyet
aleyhine açılan ve olumlu sonuçlanan davanın zilyetlikle kazanmaya engel olacağı
bilinen bir gerçektir. Taşınmaz malların aynıyla ilgili kararlar
zamanaşımına uğramaz. Hazine veya kayıt malikinin mirasçıları tarafından
zilyet aleyhine alınan bir ilamdan sonra zilyetliğe değer verilmesi de
mümkün değildir (HUMK. Md.237). Bu nedenle gerekçe bilinen bir gerçeği
belirtmekten ileri gidememiştir. Gerekçe bu yönüyle eksiktir. Öte yandan
zilyet tarafından açılan davaların dava sayılmayacağına ilişkin gerekçede
bir hüküm olmadığından gerekçeye aykırılıktan da söz edilemez. Bu nedenle
gerek zilyet tarafından Hazine veya malikin mirasçıları aleyhine, gerekse
taşınmazın malikleri tarafından zilyet aleyhine yargı mercilerine yapılan
başvuru teknik ve hukuki anlamda davadır.
Hukuk
Genel Kurulu ve Yargıtay’ın ilgili tüm daireleri tutarlı bir biçimde 20
yıllık zilyetlik süresinin dava tarihine kadar gerçekleşmiş olması
koşulunu aramaktadırlar. Dava
açıldıktan sonra işleyen süre zilyetliğe eklenmemekte ve dava eksik süreden
reddedilmektedir. Dava açılmasının doğal ve zorunlu sonucu da budur. Aynı
davada eklenemeyen eksik sürenin başka bir dava açılarak eklenmesi hukukça
kabul edilemez bir olgudur.
Kanun
koyucu zamanaşımı ile mülk edinilmesi koşullarını ayrıntılı olarak
belirtmiştir. Kazanma için bu koşulların tümünün birlikte gerçekleşmesi zorunludur. Bu koşulları
ayrı ayrı davalarda aramak ve eksiği tamamlamak
mümkün değildir. Bu koşullardan tümünün varlığı halinde davanın kabul
edilmesi, bu koşullardan birinin bulunmaması halinde davanın reddedilmesi
gerekir.
Dava tarihine
kadar 20 yıllık sürenin gerçekleşmesi de zilyetlikle kazanmanın temel ve
asli bir koşuludur. Bu koşulun zilyetlik için öngörülen diğer koşullardan
bir farkı bulunmamaktadır. Bu süre usul hukukuna ilişkin bir süre olmayıp
maddi hukuka ilişkin ve mülkiyet hakkının oluşması için öngörülen bir
süredir.
Dava
açmak ve yargı mercileri önünde hak aramak Anayasa güvencesi altındadır.
(Anayasa Md.36) Davacının haklılığına inanması yeterli olmayıp, haklılığını kanıtlaması gerekir. (TMK.
Md.6) Dava açmanın sonuçları Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile Borçlar
Kanununda düzenlenmiştir. Dava açan davanın sonuçlarına da katlanmak
zorundadır.
Davacı,
davayı kazandığı takdirde lehine, kaybettiği takdirde aleyhine kesin hüküm
oluşur. (HUMK. Md.237) Zilyet tarafından açılan ve redle
sonuçlanan davanın, davacı zilyet aleyhine sonuç doğurmayacağına ilişkin
yasalarımızda bir hüküm bulunmamaktadır.
Kural
olarak kesin hükümle sonuçlanan bir uyuşmazlığın bir daha yargı mercileri
önüne getirilmesi olanaksızdır. Ancak Yargıtay tescil davasının kendine
özgü ve özel kuralları olan bir dava olması nedeniyle davanın reddinden
sonra tescil için öngörülen koşullarının tümünün birlikte yeniden oluşması
halinde dava açılabileceğini ilke olarak kabul etmektedir. Zilyet tarafından açılan tescil
davasıyla sınırlı olarak kabul edilen bu uygulama genel kuralın ayrık bir
durumunu oluşturmaktadır. Dava açılmasının doğal sonucu olarak tescil
davasının açıldığı tarihten, davanın reddine ilişkin kararın kesinleşmesi
tarihine kadar geçen zilyetlik süresi dava konusu olduğundan sonra açılan
tescil davasına eklenemeyecektir. Bir başka anlatımla davanın
kesinleşmesinden itibaren yeniden 20 yıllık sürenin dolmuş olması
gerekecektir. (BK. Md.135)
Türk
Medeni Kanunu’nun 714. maddesinde “kazandırıcı zamanaşımının sürelerinin
hesaplanmasında, kesilmesinde ve durmasında, Borçlar Kanunu’nun
zamanaşımına ilişkin hükümleri kıyasen uygulanır” hükmüne yer verilmiştir.
Borçlar
Kanunu’nun 133/2. maddesine göre alacaklı borçluya karşı mahkemede veya
hakim önünde dava açarak yada karşılıklı bir iddia ileri sürerek alacağını
dermeyan ettiği takdirde zamanaşımı kesilir. Tescil davalarında zilyedin
tescil istemiyle başvuruda bulunması dava, hazinenin veya tapu kayıt maliki
mirasçılarının tescil istemine karşı koymaları da def’i niteliğindedir. Zilyet tarafından
dava açılması, davalı hazine veya kayıt malikinin mirasçıları tarafından
davaya karşı konulması zamanaşımını keser.
TMK.nun 714. maddesi, zamanaşımının uygulanması bakımından
Borçlar Kanunu’na yollama yapmıştır. Yorum yaparken “Kıyas”
özellikle vurgulanmıştır. Borçlar Kanunu’nda zilyetlikle, Türk Medeni
Kanunu’nda ise alacakla ile ilgili düzenleme yapılmamıştır. Bu nedenle
tescil davalarında davacıyı “alacaklı” kişi olarak değerlendirmek gerekir.
Zira davaya konu taşınmazın mülkiyetinin davalıdan alınarak hakkının
tanınmasını, korunmasını ve adına tescilini isteyen kişi davacıdır. Davacı,
davalı taraf aleyhine dava açarak bir istemde bulunmaktadır. Zamanaşımı
değerlendirmesinde bu hususun göz önünde tutulması zorunlu bulunmaktadır.
Fıkrada
ayrık durum öngörülmediğinden, davacı tarafından açılan dava ile işlemekte
olan zamanaşımı kesinleşecektir. Kaldı ki davalı tarafın tescil istemine
karşı koyması da zamanaşımını keser. Davaya karşı konulmasının itiraz
olarak nitelendirilmesi sonuca etkili değildir. Zira itiraz geniş kapsamlı,
def’i dar kapsamlıdır. Çoğun içinde az vardır.
Zamanaşımının
kesilmesinin sonuçları B.K.nun 135.
düzenlenmiştir. Bu maddeye göre zamanaşımının kesilmesi halinde sürenin
yeniden işlemesi gereklidir. Zamanaşımının kesilmesinin doğal sonucu önceki
sürenin geçersiz sayılmasıdır.
Yukarıda
belirtildiği üzere;
Önceki
dava, süren zilyetliği kesmiştir. Dava tarihinden, tescil isteminin eksik
süre yönünden reddine ilişkin kararın kesinleştiği tarihe kadar gerçekleşen
zilyetlik ise davaya konu olması itibariyle hesaba katılamaz. Sonradan
açılan tescil davasında da zilyetlikle kazanma koşullarının tümünün
birlikte gerçekleşmesi zorunlu bulunmaktadır. Bu nedenlerle içtihat
aykırılığının Hukuk Genel Kurulu, Yedinci, Onaltıncı,
Onyedinci ve Yirminci Hukuk Dairesi görüşleri
doğrultusunda birleştirilmesine karar verilmesi gerekmiştir.
SONUÇ: 4721
sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 713 üncü maddesinin 1 ve 2 nci fıkraları gereğince açılan tescil davasının süre
yönünden reddedilmesi halinde; aynı yerle ilgili olarak açılan 2 nci davanın olumlu sonuçlanabilmesi için, ilk kararın
kesinleşmesinden itibaren taşınmaz üzerindeki zilyetliğin davasız,
aralıksız ve malik sıfatıyla yeniden 20 (yirmi) yıl sürmesi gerektiğine
19.01.2007 tarihli üçüncü oturumda oyçokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY YAZISI
1-İçtihatları Birleştirmenin Konusu;
“Kazandırıcı
zamanaşımı zilyetliğine dayanarak daha önce açılıp kazanmayı sağlayan 20
yıllık zilyetlik süresi dolmadığından reddedilen ve kesinleşen tescil
davasının, süresi dolduktan sonra açılan ikinci tescil davası bakımından
çekişme (dava) sayılıp sayılamayacağı ve birinci davanın kesinleşmesi
tarihinden itibaren yeniden dava açmak için 20 yıllık kazanma süresinin
dolmasının beklenilmesine gerek olup olmadığı hakkındadır”
2-Dairelerin ve Hukuk Genel Kurulunun Görüşleri;
8. Hukuk
Dairesinin çoğunluk görüşüne göre, zilyet tarafından açılan ilk tescil
davası süreden reddedilmiş bulunduğundan, açılan ikinci tescil davası
bakımından çekişme (dava) oluşturmaz ve bu nedenle ilk tescil davasının
kesinleşmesinden itibaren yeniden 20 yıllık kazanma süresinin
beklenilmesine gerek bulunmamaktadır.
Buna
karşılık 7,16,17 ve 20. Hukuk Dairelerinin 2001 yılından önceki bazı
kararları ile Hukuk Genel Kurulunun 2001 yılından sonraki kararlarına göre
ise, 20 yıllık kazanma süresinin dolmaması nedeniyle reddedilen tescil
davasının kesinleşmesi tarihinden itibaren zilyedin yeniden 20 yıllık
kazanma süresini beklemesi gerekir. Çünkü kesinleşen ilk tescil davası açılacak
ikinci tescil davası bakımından “dava” (niza) teşkil etmekte olup, TMK.nun 714. maddesi ile bu maddenin yollamada bulunduğu
Borçlar Kanunun ilgili maddeleri uyarınca zamanaşımı keser.
3-Olağanüstü Zamanaşımı;
Olağanüstü
zamanaşımı ile taşınmaz edinme, 4721 sayılı TMK.nun
713. maddesinde düzenlenmiştir. Sözü edilen maddenin 1. fıkrasına göre,
kazanmayı sağlayan zilyetlikle taşınmaz edinilebilmesi için “tapu kütüğünde
kayıtlı olmayan bir taşınmazı, davasız, aralıksız olarak 20 yıllık süre ile
ve malik sıfatıyla ile zilyetliğinde bulunduran kişi; taşınmazın adına
tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesini isteyebilir.
Aynı
maddenin 2. fıkrasına göre ise; “aynı koşullar altında, maliki tapu
kütüğünden anlaşılmayan veya 20 yıl önce ölmüş ya da hakkında gaiplik
kararı verilmiş bir kimse adına kayıtlı bulunan taşınmazın tamamının veya
bölünmesinde sakınca olmayan bir parçasının zilyedi de o taşınmazın tamamı,
bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline
karar verilmesini isteyebilir.
TMK.nun 713/1 ve 2. fıkralarında açıklanan hukuki sebepler
kısmen farklı da olsa, her iki fıkra birbirleriyle bağlantılı olup
öngördükleri zamanaşımı süresi ve aranan diğer koşulların aynı olması
nedeniyle her iki fıkra da bu açıdan içtihatları birleştirilmenin konusunu
oluşturmaktadırlar. Yani içtihatların birleştirilmesi kararı her iki fıkra
hakkında da uygulanacağı konusunda duraksamamak gerekir.
Zilyetlikle
taşınmaz edinebilmek için, TMK. nun 713/1.
maddesi uyarınca aranan diğer koşullar yanında, taşınmazın nitelik
itibariyle de kazanmaya elverişli olması (örneğin: mera, yaylak, kışlak
gibi benzeri yerler ile TMK.nun 715. maddesinde
açıklanan yerlerden olmaması gerekir) ve 20 yıl süre ile ekonomik amaca
uygun olarak zilyet tarafından kullanılmış olması gerekmektedir.
Öte
yandan tescil davaları; usul hukukunun öngördüğü dava tiplerinden
hiçbirinin tanımına tıpa tıp uymaz. Bu bakımdan anılan davalar kamusal yönü
ağır basan ve kamu düzenini yakından ilgilendiren davalar olduğu bir
gerçektir. İlke olarak tüm hukuk davalarında; hâkim tarafların iddia ve
savunmalarıyla bağlı olduğu halde, tescil davalarında adeta kendiliğinden
araştırma, inceleme ve değerlendirme kuralı geçerlidir. Zilyetliğin
çekişmesiz (davasız) ve aralıksız olarak 20 yıl süre ile ve malik sıfatıyla
geçip geçmediği, ekonomik amaca uygun olarak kullanılıp kullanılmadığı,
taşınmazın nitelik itibariyle kazanmaya elverişli bulunup bulunmadığı,
gerekli ilamların yapılıp yapılmadığı hususları ile kısaca TMK.nun 713. maddesinde aranan gerekli tüm koşulların
mahkemece re’sen (kendiliğinden) araştırması
zorunludur. Bu ilke ve açıklamalar ışığında Hazine veya ilgili kamu tüzel
kişilerinin davanın reddini savunup savunmamalarının, def’i ileri sürüp
sürmemelerinin bir önemi bulunmamaktadır. Hatta yöntemine uygun bir biçimde
davayı kabul etmeleri de sonuca etkili değildir. Çünkü, Mahkeme zorunlu
olarak bu tür durumlar karşısında dahi zilyetlikle taşınmaz edinme
koşullarını kendiliğinden araştırmak ve incelemek durumundadır. (örneğin:
yerel gazete ilanlarının yapılması, karar için üç aylık sürenin
beklenilmesi ve yargılama sırasında davaya katılma biçimi hiçbir hukuk
davasında görülmemektedir). Bundan ayrı, Hazine veya ilgili kamu tüzel
kişilerinden Köy Tüzel kişiliği TMK.nun 713/6.
maddesi ve fıkrası uyarınca, “aynı davada kendi adlarına tescile karar
verilmesini istemeleri mümkün bulunduğu gibi, Hazine, 2644 sayılı Tapu
Kanununun 1. maddesi uyarınca idari yoldan da taşınmazı adına tapuya kayıt
ve tescil ettirebilir.” Daha ötesi Hazinenin; yargılama sırasında taşınmazı
adına tescile karar verilmesini istemesi, hiçbir şekle bağlı olmayıp 492
sayılı Harçlar Kanunun 13/j maddesi uyarınca harçtan bağışık olduğu da
gözetildiğinde, sadece beyanda bulunması yeterli olup, yöntemine uygun bir
biçimde dilekçe verilmesine dahi gerek bulunmamaktadır. (Tescil davalarına
bakan Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin uygulaması bu yöndedir)
Kazanma
koşullarının oluşup oluşmamasında; kendiliğinden araştırma ve inceleme
ilkesi geçerli bulunduğundan, o halde 20 yıllık kazanma süresinin bir dava
koşulu olduğunun kabulü gerekir. Hal böyle olunca davalı Hazine veya kamu
tüzel kişilerinin 20 yıllık sürenin dolmadığını def’i olarak ileri
sürmelerinin bir yararı bulunmamaktadır. Zira def’iler mahkemece kendiliğinden
gözetilmez, mutlaka buna dayanan tarafça ileri sürülmesi gerekir. (BK.
m.140.) Halbuki itiraz niteliğinde bulunan def’iler ise kendiliğinden göz
önünde tutulur.
Şu
halde; 20 yıllık kazanma süresinin dolup dolmadığı bir def’iden
çok, mahkemece kendiliğinden araştırmak zorunda bulunması nedeniyle, bir
“itiraz” niteliğinde olduğu söylenebilir.
4-Hangi Davalar Çekişme (Dava) Oluşturur ve
Zamanaşımını Keser;
4721
sayılı TMK.nun 713. maddesinin karşılığı kaynak
İsviçre Medeni Kanununun 662. maddesini oluşturmaktadır. İsviçre Medeni
Kanununun 662. maddesine ilişkin gerekçe 4721 sayılı TMK.nun 713. maddesi için aynen alınmıştır. Gerekçe
şöyledir; “oysa amaç, İsviçre Medeni Kanununu şerh ve tefsir eden bütün
hukuk bilginlerinin birleştikleri gibi, “zilyede karşı bir istihkak veya
müdahalenin önlenmesi davası açılmış olmasının niza (çekişme)
sayılacağıdır” (Eraslan Özkaya,
4721 sayılı TMK.nu, Ankara 2002 baskı, Sh:619)
Hiç
şüphesiz madde gerekçeleri bağlayıcı değildirler. Ne var ki; duraksama
hasıl olduğu durumlarda, gerek uygulayıcıların ve gerekse doktrinin
başvurduğu en önemli kaynağı oluşturmaktadırlar. Öyle ise, gerekçeler;
açıklayıcı, aydınlatıcı, yol gösterici ve maddeye ilişkin bir yorumun
yapılması bakımından gerekli bilgileri içeren metinler olduğunun da kabulü
gerekmektedir. Bu özellikleri ile gerekçelerin bir tarafa bırakılması veya
göz ardı edilmesi düşünülemez.
Nitekim,
ölüme bağlı tasarruf şekilleriyle ilgili 28.11.1945 tarih ve 1945/13 E.,
1945/15 sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme kararında; “…kanunlarımızı
yorumlarken kendi metinlerimizi göz önünde tutmakla beraber, yorumlarda
ilmi içtihatlardan da faydalanabileceğine göre, bunların asıllarına da
(mehaz=kaynak kanun kastediliyor) bakmaktan vazgeçemeyiz…” denilmektedir.
(Esat Şener, Tüm Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararları 1926-2000, Ankara
2000 Baskı, Sh:139, 20.9.1950 T. ve 1950/4-10
sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı da “dernekten ihraç” ile ilgili
olup, yine kaynak kanuna ilişkindir. Aynı eser Sh:212)
Kaynak
kanun ve gerekçesinin ne kadar
önemli olduğu kısaca bu biçimde vurguladıktan sonra TMK.nun
714 ve onun yollamada bulunduğu BK.nun ilgili
maddelerine değinmek gerekir.
TMK.nun 714. maddesinde; “kazandırıcı zamanaşımı
sürelerinin hesaplanmasında, kesilmesinde ve durmasında BK.nun zamanaşımına ilişkin hükümleri kıyas yoluyla
uygulanır” hükmüne yer verilmiştir. Hüküm “kıyas yoluyla” uygulamadan söz
etmektedir. Mutlak (kesin ve emir biçiminde) bir anlam taşımamaktadır. 4721
sayılı TMK.nun 714. maddesinin yollama yaptığı
BK.nun 133. maddesi, alacak ve borç ilişkilerinde
uygulanan bir madde olup, borçlunun ve alacaklının eylemlerine dayanan
zamanaşımını kesme nedenlerinden söz etmektedir.
Borçlar
Kanunun 133/1. bendinde, borçlunun eylemi nedeniyle zamanaşımının kesilmesi
yer almıştır. Bunlar borçlunun borcunu ikrar etmesi, özellikle faiz ödemesi
veya borca mahsuben asıl borç için ödemede bulunması, borç için rehin veya
kefil vermesidir.
Bu
bentte yer alan zamanaşımını kesme nedenleri TMK.nun
713. madde hükmüne dayanan zamanaşımıyla taşınmaz edinme hali için gündeme
gelmesi düşünülemez. Çünkü zamanaşımı ile kazanmada bir alacak-borç
ilişkisi söz konusu değildir. Bu nedenle BK.nun
133/1. bendinde sayılan kesme nedenleri olayda söz konusu olamaz.
BK.nun 133/2. bendinde ise; alacaklının eylemine dayanan
kesme sebepleri düzenlenmiştir. Şu halde TMK.nun
714. maddesinin yollamada bulunduğu zamanaşımını kesen unsurlar ancak BK.nun 133/2. bendinde yer alan haller olabilir. Burada
alacaklının dava açması, açılan davada def’i ileri sürmesi, icraya veya
iflas masasına başvurması ve diğer haller yer almaktadır.
5-Somut Olayda Kimin Açtığı Dava Zamanaşımını
Keser;
TMK.
m.714’ün yollamada bulunduğu BK.nun 133/2.
bendinde, “alacaklının açtığı davanın zamanaşımını keseceği” kabul
edilmiştir. Çünkü “zamanaşımı ancak kendi aleyhine zamanaşımı işleyen
kişinin açtığı dava kesebilir” şu halde aleyhine zamanaşımı işleyen kişi
kimdir? Sorusunun yanıtı “alacaklı” olacaktır. Kanun bunu öngörmektedir.
Öyle
ise; kazanmayı sağlayan zilyetlikle taşınmaz edinilmesinde “alacaklı”
kimdir? Bu soruya da şu biçimde yanıt vermek mümkündür. Olağanüstü
zamanaşımı ile taşınmaz kazanılmasında, alacaklı taraf aleyhine zamanaşımı
işleyen taraftır. Yani taşınmazını zamanaşımı ile kaybedecek olan kişidir.
O halde işleyen bu zamanaşımını dava açmak suretiyle kesebilecek kişide
taşınmazını kaybedecek olan Hazine olmaktadır. Taşınmazı kazanmak isteyecek
olan kişi yani zilyet ise, BK.nun 133. maddesi
anlamında alacaklı değil borçludur. Bu bakımdan zilyedin malike (Hazineye)
karşı açtığı dava zamanaşımını kesmez. Ancak gerçek hak sahibinin zilyede
karşı açacağı davanın olumlu sonuçlanması halinde çekişme sayılır ve
zamanaşımını keser. (Prof.Dr. Ahmet M.Kılıçoğlu Borçlar Hukuku Genel Hükümler,
Genişletilmiş 4. Bası, Ankara 2004, Sh:642-662)
a- Türk Öğretisinde Durum;
Doktrinde
(Öğretide) şu görüş benimsenmiştir; “nizadan (çekişmeden) maksat davadır.
Gerçek hak sahibi, zilyet aleyhine (zilyede karşı) iade davası açmış ise
böyle bir dava nedeniyle yapılan her usulü işlem zamanaşımını keser. (TMK.
m.640, BK. m.136) İade davası sadece zilyetliğin gaspından (zilyetliğin
korunmasından) doğan bir zilyetlik davası ya da mülkiyet hakkına dayanan
bir istihkak davası mahiyetinde olabilir. TMK.nun
902 ve 904. (Yeni TMK.nun 989 ve 991) maddelerine
dayanan bir zilyede haklılık davası da zamanaşımını keser. (Prof.Dr. Selahattin Sulhi Tekinay, Eşya Hukuku,
İstanbul, 1970-1971 Baskı, Sh:372-373,
HGK.6.3.1963 T. 8/1-2 K.)
Kaynak
Kanunun 662. maddesinin gerekçesine uygun olarak aynı görüş Türk öğretisi tarafından
da kabul edilmiş ve bilim adamları kitaplarında bu görüşe yer vermişlerdir.
(1-Prof.Dr. M.Kemal Oğuzman/Prof.Dr. Özer Seliçi/Prof.Dr. Saibe Oktay-Özdemir, Eşya Hukuk İstanbul, 2006 Bası, Sh:356, 2-Gürsoy, Kemal
Tahir/Eren, Fikret/Cansel, Erol, Türk Eşya Hukuk 2. Baskı Ankara, 1984
Bası, Sh:525, 3-Tekinay,
Selahattin Sulhi/Burcuoğlu, Haluk/Altop,
Atilla, Eşya Hukuku Cilt:1, 5. Baskı, İstanbul, 1991, Sh:751,
4-Suat Bertan, Aynı Haklar, Ankara 1976 Bası, Cilt:1, Sh:564)
Görüldüğü
gibi Türk öğretisinde, çoğunluk görüşü benimseyen bir tane aykırı düşünceye
rastlanılmamıştır. İsviçre Medeni Kanununun 662. maddesi Türk öğretisi
tarafından da aynen benimsenmiştir.
b- İsviçre Öğretisinde Durum;
İsviçre öğretisinde
de durum Türk öğretisindekiyle aynıdır. Farklı bir düşünce söz konusu
değildir. Örneğin; Hermann Laim;
kazandırıcı zamanaşımı 661. (karşılığı TMK.m.712) maddeye göre çekişmesiz
olmalıdır. Bu koşul maddi açıdan hak sahibinin mülkiyetine dayanarak Tapu
Sicilinin düzeltilmesi (İ.M. m.975, TMK.m.1025) veya istihkak (İM. m.641,
TMK. m.683) davası açmamış ya da bu davalarda sonuç elde edememiş olması
halinde gerçekleşmiş sayılır, görüşündedir. (Hermann
Laim, Basler Kommentar Zum Schweizerischen
Privatrecht, Honsell/Vogt/Geiser Zivilgesetzbuch, 2. Auflage,
S.1019, N.8 ad.Art.662)
Robert Haab; Kazandırıcı zamanaşımı için her hangi bir
zilyetlik yeterli olmaz. Zilyetlik, asli (kendisi için) zilyetlik
olmalıdır. Gerçek hak sahibi mülkiyete dayanan bir istihkak davası veya
Tapu Sicilinin düzeltilmesi davası açmadığı sürece zilyetlik çekişmesizdir,
düşüncesini savunmuştur. (Robert Haab, Zürcher Kommentar Zum Schweizerischen Zivilgesetzbuch
IV.Band, Das Sachen recht, 1. Abteillung, Hoob/Simonius/Scherrer/ Zobl. Zürich 1977, S.280, N 20 ad Art. 661,662,663
“sırasıyla TMK.nun 712,713 ve 714. maddeleri”
S.275, N 10)
Arthur Meier – Hayoz; Kazandırıcı
zamanaşımından yararlanmak isteyenin konumu ile İsviçre BK.nun 135. (karşılığı BK.m.133) maddesindeki borçlunun
konumu arasında “zilyedin gerçek hak sahibinin mülkiyet hakkını tanıması
ile borçlunun borcunu ikrar etmesi bakımından” koşutluk (paralellik)
kurulmuştur, açıklamasında bulunmaktadır. (Arthur Meier-Hayoz, Berner Kommenter zum Schweizerischen
Privatrecht, Band IV Sachenrecht, 1. Abteilung Das Eigentum, 2. Teilband Das Grundeigentum l, Art 655-679 ZGB, Bern 1974, S.136 N 17
ad Art, 662, Bern şerhi Sh:142 N 12, Paul-Henri Steinauer, Les Droit rêels.
T. II, Berne 1990, s.53-54)
6-İçtihatları Birleştirme Konusuna Esas Olan Olayın
Yargı Önüne Gelme Zamanı;
Böyle
bir olay ilk defa Hatay (Antakya) Sulh Hukuk Mahkemesinin bir dosyası ile
yargı önüne gelmiştir. Yerel mahkemenin 16.9.1953 tarihli kararı ile
“…Hatay’ın anavatana katıldığı 7.7.1939 tarihinden davanın açıldığı 1953
tarihine kadar 20 yıllık kazandırıcı zamanaşımı süresinin dolmaması
gerekçesiyle davanın reddine karar verilerek hüküm kesinleşmiştir.
21.12.1959 tarihinde aynı yerlerle ilgili olarak yeniden tescil davası
açılmış ve mahkemece davanın kabulüne karar verilmiştir. 8. Hukuk Dairesi,
Medeni Kanunun 640 ve BK.nun 134 ve 135.
maddelerinden de söz ederek önceki davanın “niza” oluşturduğu gerekçesiyle
davanın reddi gerektiği görüşüyle bozma sevk edilmiştir. Ne var ki,
mahkemenin direnme kararı vermesiyle olay Hukuk Genel Kurulu önüne gelmiş,
ilk davanın “niza” oluşturamayacağı görüşüyle kabule ilişkin direnme
hükmünün onanmasına karar verilmiştir. (HGK. 12.5.1973 T. 1969/8-808-403
K.) H.G.K. 29.11.1969 T. ve 1969/7-656-852 sayılı kararı ile de, “…Oysaki
anılan davanın, hak kazandırıcı zamanaşımını kesebilmesi ya da nizasızlık
durumuna son verilebilmesi için davanın hak kazandırıcı zamanaşımı
zilyedine karşı açılmış olması ve aynı zamanda olumlu bir şekilde de
sonuçlanmış bulunması gerektiği…” vurgulanmıştır. (7.HD.nin
4.6.1986 T. 1300-5958 - 20.12.1990 T. 12149/15575, 17.HD.nin 23.11.1992 T. 1992/2498-10615, 16. HD.nin 17.9.1990 T. 1989/16076-11850 sayılı kararları da
aynı yönde olup, aynı gerekçeye dayanmaktadırlar.
1969
tarihinden 2001 tarihine kadar açıklandığı biçimde uygulamada (birkaç karar
hariç) istikrarın sağlandığı görülmüştür. Ancak 2001 yılından sonra aykırı
kararların çıktığı saptanmıştır.
Tüm bu hukuki ve somut olgular ışığında şu sonuca
varmak mümkündür.
1-Zilyedin
açtığı dava aleyhine delil olarak kullanılamaz.
2-Zamanaşımını
kesen dava türleri şöyle sıralanabilir,
a) Kaynak
İsviçre MK.nun 662 ve TMK.nun
713. maddesinin gerekçesinde de vurgulandığı gibi, “zilyede karşı Hazine
tarafından bir dava açılmış olacak ve bu davanın da olumlu sonuçlanmış
olması gerekecektir.
b) Ya da
zilyedin açtığı davada; gerçek hak sahibinin (Hazinenin) mülkiyet hakkını
tanıması gerekmektedir. Yani zilyedin açtığı tescil davasının yargılaması
sırasında taşınmazın Hazineye ait olduğunun kabulü ile davasından feragat
etmesi ve bu hükmün kesinleşmesi sonucu ancak zamanaşımı kesilebilir.
3-Bir
hakkın zamansız (vadesinden önce) dava yoluyla ileri sürülmesi o hakkı
ortadan kaldırmaz.
4-Önceki
dava süreden (esastan değil) reddedilmiş olup, olaylara dayalı kesin hükmün
unsurları bulunmadığından HUMK.nun 237. maddesi
anlamında ortada bir kesin hükmün varlığından söz edilemez.
Zamanaşımını kesmeyen (çekişme sayılmayan) işlemler
ve davalar;
(Prof.Dr. Ahmet M.Kılıçoğlu,
a.g.e. Sh:653-662)
1-Taşınmaz
Mal Zilyetliğine Yapılan Tecavüzlerin Önlenmesi Hakkındaki 3091 Sayılı
Kanuna Göre İdari Makamlarca verilen men kararları,
2-Noterden
çekilen ihtarnameler ve ihbarnameler,
3-Hazinenin
ecrimisil istemesine ilişkin ödeme emirleri ya da
ihbarnameleri,
4-HUMK.nun 409/5. maddesi ile kesinleşen yetkisizlik ve
görevsizlik kararlarına karşı aynı kanunun 193/3. maddesi uyarınca ilgili
mahkemeye 10 günlük süre içerisinde başvurulmaması sonucu aynı maddenin son
fıkrası gereğince davanın açılmamış sayılmasına ilişkin kararlar,
5-Süresinden
önce açılan ve reddedilen davalar gibi,
Saptanan
bu olgular nedeniyle zilyet tarafından açılan ve kesinleşen ilk dava
çekişme oluşturmadığından, kazanmayı sağlayan zilyetlik süresi için yeniden
20 yıl beklenilmesine gerek olmadığı inancında bulunduğumdan sayın
çoğunluğun görüşlerine açıklanan sebeplerle katılmıyorum. 26.1.2007
Yusuf
ULUÇ
8. Hukuk Dairesi Üyesi
|