|
Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:
Esas Sayısı : 2002/1 (Siyasî Parti Kapatma)
Karar Sayısı :
2008/1
Karar Günü :
29.1.2008
DAVACI : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı
DAVALI : Hak ve Özgürlükler Partisi
DAVANIN KONUSU: Tüzük ve Programında yer alan bazı bölümlerin
Anayasa’nın Başlangıç’ı ve 2., 3., 14., 68.
maddeleriyle 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 78. maddesinin (a) ve
(b) bentlerine, 80. maddesine, 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine
aykırılığı savıyla Hak ve Özgürlükler Partisi’nin (HAK-PAR) Anayasa’nın 69.
maddesinin beşinci fıkrasıyla 2820 sayılı Kanun’un l00. ve
101. maddesinin (a) bentleri uyarınca kapatılmasına karar verilmesi
istemidir.
I- DAVA
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kapatılma
istemli kamu davasına ilişkin 14.3.2002 günlü ve SP 115 Hz.2002/3 sayılı
İddianamesinde şöyle denilmektedir:
“II- DAVA
KONUSU PARTİ TÜZÜK VE PROGRAMI
Hak ve Özgürlükler Partisi’nin tüzük ve programının
dava ile ilgili bölümleri şöyledir:
A- Tüzük
Madde 3: PARTİNİN AMACI
Dünya birçok evrelerden geçerek; idari, siyasi,
toplumsal ve kültürel olarak yeniden çoğulcu demokratik toplum projesinin
normları içinde yapılanıyor, değişiyor. Etnik, ulusal, kültürel ve
toplumsal topluluklar, çoğulcu bir
idari sistem içinde; kendilerini yönetme hakkı dahil,
tüm hak ve özgürlüklere kavuşuyor.
Dünyadaki toplumsal gelişmeler, bilim ve kültürdeki
hızlı evrenselleşme; ulusal devlet modelini ve buna bağlı sistemleri,
toplumsal gelişmelerin ve dünyanın bütünleşmesi önünde ayak bağı haline
getirmektedir. Gelişmiş, çoğulcu demokrasiyi sistemleştiren ülkeler,
yaşadıkları sorunları çözmede hızlı adımlar atmak için kendi aralarında
ulus-üstü birlikler yoluna giderek çok uluslu, çok dilli, çok kültürlü
yapılanmalar oluşturmaktadır. Türkiye’nin aday üye olduğu Avrupa Birliği,
bu konuda en gelişkin model görünümündedir.
Dünyanın önemli bölgelerinden birinde bulunan
TÜRKİYE, dünyayla bütünleşmek ve Avrupa Birliği’ne (AB’ye) üye olmak
istediği halde; çoğulcu demokratik bir devlet yapısını oluşturmamak;
toplumsal çoğulculuğu dışlamak için
tekçi, otoriter devlet yapısında ısrar ediyor. Bu konuda imzaladığı ilgili
uluslar arası sözleşmeleri hiçe sayıyor.
Bu yapısından dolayı, Türkiye, temel sorunu olan
Kürt sorununu çözemiyor çoğulcu demokrasiyi yapılandıramıyor; toplumsal,
siyasal ve ekonomik sorunları krizlere sokuyor.
Partimiz, Türkiye’yi idari, siyasi, toplumsal ve
ekonomik olarak; evrensel demokratik hukukun,
dünyanın ve AB ülkelerinin çoğulcu siyasi sistem normları içinde adem-i merkeziyetçi tarzda yeniden yapılandıracak; Kürt
sorununu hak eşitliği temelinde toplumsal uzlaşma ile çözecek.”
B- Program
TÜRKİYE DEĞİŞMEK ZORUNDA
Tüm dünyada bu değişim ve dönüşümler yaşanırken,
Türkiye çağdaş olmayan bir çizgide kalmakta ısrar ediyor; kitlelerin
Özgürlük ve demokrasi taleplerini şiddetle cezalandırıyor.
Türkiye, tüm iddialarına karşın demokrasi yarışında
yol alamamış, söylemde demokrat özde totaliter tutumlar yüzünden
inandırıcılığını yitirmiş, batılı devletler nezdinde güvenilmez bir konuma
düşmüştür.
Türkiye’yi yönetenler, insan haklarına saygı;
çoğulcu demokrasi ve hukukun üstünlüğü olmadan; ekonomik kalkınma ve
toplumsal barışın sağlanamayacağını,
bir ayağın mutlaka eksik kalacağını artık görmelidirler. Kürt sorunu
başta olmak üzere, sorunlar inkar ve bastırma
yoluyla çözmeyi hedefleyen politikaların, çözüm getirmediği, aksine
sorunları ağırlaştırdığı ortaya çıkmıştır. Bu politikalar yüzünden toplum
militarizmin etkisine girmiş; hukukun üstünlüğünü, insan hakları, temel hak
ve özgürlüklerin kullanımı vb. çağdaş değerler konusunda, Türkiye uygar
dünyanın gerisinde kalmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti devleti, taraf olduğu uluslar
arası sözleşmeleri iç hukukuna yansıtmadığı, otoriter devlet anlayışının
sonucu olan yasa ve yönetmelikleri değiştirmediği; etnik, dinsel ve
toplumsal farklılıklara karşı hoşgörülü ve bölgeler arası dengesizliği
gidermede gönüllü davranmadığı için uygar dünyadan her gün biraz daha
uzaklaşıyor.
Bugün Kürtlerin haklarını tanımamak uğruna toplumu
çağdışı bir geriliğe mahkum eden; düşünce ve ifade
özgürlüğüne olanak tanımayan; sorunları diyalog ve uzlaşma yerine,
toplumsal gerilim ve çatışma yöntemiyle çözmeye çalışan çağdışı bir anlayış
devlette egemen olmuştur.
Hak ve Özgürlükler Partisi, bu anlayışa karşı çıkan
toplum kesimlerinin Türkiye’yi yeniden yapılandırma istek ve ihtiyaçlarının
bir ürünüdür; Kürt sorunu çözülmeden Türkiye’de hiçbir sorunun
çözülemeyeceği inancındadır. Bu nedenle programının merkezinde Kürt
sorununun toplumsal uzlaşma yoluyla
adil, eşitlikçi ve demokratik bir çözüm kavuşturulması hedefini koymuştur;
Türkiye hükümetlerinin, Kıbrıs, Bulgaristan, Yunanistan, Kosova ve benzeri ülkelerde bulunan
azınlıklar/topluluklar için savunduğu tezleri, Türkiye’de yaşayan
Kürtler için de istemesi durumunda, sorunun çözüm yoluna gireceği
inancındadır.
Burada asıl sorun çoğulcu demokratik devleti
yapılandırma ve çağdaş çoğulcu demokratik idari sistemleri kabul edip
etmeme sorundur.
Hak ve Özgürlükler Partisi,
değişik toplum kesimlerine mensup farklı
görüş ve düşüncedeki aydın ve politikacıların, Kürt sorununu adil ve kalıcı
bir çözüme ulaştırmak; demokratik hak ve toplumsal özgürlükleri
anayasa ve yasaların güvencesi altına almak amacıyla, siyasal ve toplumsal
sistemi yeniden yapılandırmak için kurulan bir partidir; Kürt sorununun
barışçıl, demokratik ve eşitlikçi bir yaklaşımla diyalog ve toplumsal
uzlaşma yoluyla çözümünden yanadır. Bunun gerçekleşmesi için devleti çoğulculuğa uygun tarzda yeniden
yapılandıracaktır. Partimiz bunu gerçekleştirmek için mücadele edecektir.
YENİDEN YAPILANDIRMA
Yeni
bir Toplumsal Sözleşme
Türkiye için uluslararası hukuk normlarına uygun;
çoğulcu, katılımcı, insan haklarını ve hukukun üstünlüğünü esas alan
demokratik bir anayasayı gerekli görüyoruz. Öngördüğümüz anayasa, evrensel
hukuk ilkelerine uygun olacak; toplumsal ve kültürel çoğulculuk esasları üzerende
bireysel, grupsal hak ve özgürlükleri teminat altına alacaktır.
Böyle bir anayasa, en geniş
toplum kesimlerini katılım ve tartışması sonucunda gerçekleştirecek
devletin ve toplumun çok kültürlüğüne, çok dilliliğe, çok sınırlılığa ve çok dinliliğe göre yeniden
yapılandırılarak demokratikleştirilmesi; sivil toplum ve bireyin öne
çıkarılması için çalışacak. Vatandaşını tebaa gibi gören bir devleti değil,
vatandaşına hizmet götüren, bir devlet yapılanması sağlanacak.
Ademi merkeziyetçi bir anlayışın yerel yönetimler eliyle
hayata geçirilmesini, hem toplumun hem devletin demokratikleşmesi için
gerekli görüyoruz. Yerel yönetimleri düzenlerken katılımcılık ve
çoğulculuğun evrensel ilkeleri esas alınacak. Yerel yönetimler özerk yapıya
kavuşturulacak.
Seçilmiş yöneticilerin halkın oyu veya yargı kararı
dışında görevden alınmasını önleyen yasal düzenlemeler getirilecek.
Devletin merkeziyetçi otoriter yapısına son
verilecek. Yerel yönetim yasaları yeniden düzenlenerek, dışişleri ve
savunma dışındaki tüm hizmetleri bölge meclislerin yasal düzenlemeleriyle,
özerk yerel yönetimlere terk edilecek.
Belediye ve İl Genel Meclisleri toplumsal
çoğulculuğa ve renkliliğe uygun aktif temsil kurumları haline getirilecek.
Eğitim, sağlık, iç güvenlik ve yerel vergi gibi konular
özerk yerel yönetimlere terk edilecek.
Belediye ve İl genel Meclisleri temsilcilerinden
Yerel Bölge Meclisleri oluşturulacak.
Valiler, Kaymakamlar,
emniyet müdürleri seçimle saptanacaklar.
Eğitim
ve Kültür
Türkiye’de eğitim politikası çok kültürlülük
esasına aykırı, ırkçı ve şovendir. Partimiz, eğitimi bu öğelerden
arındıracak; hem diller ve kültürler hem de bireyler arasında fırsat
eşitliğini sağlayacaktır.
Partimiz yüzyılların ihmaline uğramış olan Türkiye
toplumunun eğitim düzeyini yükseltmek için öncelikler Kürtlerden başlayarak
bir eğitim seferberliğinin başlatılmasını zorunlu görüyor.
Partimiz, eğitim konusunu planlarken, evrensel
hukuk ilkelerini ve Türkiye’nin taraf olduğu antlaşmaları temel alacak,
Türkiye’nin çoğulcu ve çok dilli yapısına göre eğitim hakkının sağlanması
için gereken yasal ve idari düzenlemeleri yapacaktır.”
III- KONUYLA İLGİLİ YASAL
DÜZENLEMELER
Davalı siyasi Parti’nin, kapatılma nedeni olarak
iddianamede dayanılan ve ilgili görülen Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası
kuralları şunlardır:
A-
Anayasa Kuralları
Siyasi Partilerin kapatılmalarıyla ilgili
düzenlemelerin kaynağı, Devletin temel öğelerini belirleyerek bunları
güvenceye bağlayan ve toplumsal uzlaşmanın temelini oluşturan Anayasa’nın
aşağıdaki maddelerinde yer alan kurallardır:
Madde 1- “Türkiye
Devleti bir Cumhuriyettir.”
Madde 2- “Türkiye Cumhuriyeti toplumun
huzuru, milli dayanışma ve adalet
anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı,
başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal
bir hukuk Devletidir.”
Madde 3- “Türkiye
Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe’dir.
Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay
yıldızlı al bayraktır.
Milli Marşı “İstiklal Marşı”dır.
Başkenti Ankara’dır.”
Madde 4- “Anayasanın
1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki
Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif
edilemez.”
Görüldüğü üzere Anayasa koyucu, bu kurallarla
ulusal birliğimizin değişmezliğiyle ülke bütünlüğünü ve devletin tekil
yapısını ortaya koymuştur. Burada öncelikli olanlar ülke-ulus bütünlüğüyle
Atatürk milliyetçiliğidir.
Vatana ve ulusa bağlılığın, sevgi ve kardeşliğin,
içte ve dışta barışın simgesi sayılan, tüm bireyleri eşitlik ve adaletle
kavrayıp çağdaş evrensel değerlerle birleşen ve bu ilkeler, yaşamın her
alanda çağdaşlaşmasının ve demokratikleşmesinin kaynağı ve dayanağıdır.
Siyasi partilerin tüzük ve programları yönünden
Anayasa’ya aykırılık, yalnızca Anayasa’da sayılan parti yasaklarına ilişkin
hükümlerle sınırlıdır.
Madde 68-
Siyasi partilerin tüzük ve programları (...)
Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan
haklarına, eşitlik ve hukuk devleti
ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet
ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir
tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini
teşvik edemez. ...”
Madde 69-
Siyasi partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı’nın açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesi’nce kesin olarak
karara bağlanır.
Bir siyasi partinin tüzüğü ve programının 68 inci
maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir.”
B- Siyasi Partiler Yasası
Kuralları
Anayasamın buyurucu kuralı uyarınca çıkarılan, 2820
sayılı Siyasi Partiler Yasası’ndaki dava konusu ile ilgili,
Madde 78- “Siyasi Partiler:
a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet
olan şeklini; Anayasanın Başlangıç Kısmımda ve 2.maddesinde belirtilen
esaslarını; Anayasanın 3.maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve
milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, milli marşına ve
başkentine dair hükümlerini; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk milletine
ait olduğu ve bunun ancak Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili
organları eliyle kullanabileceği esasını; Türk milletine ait olan
egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa
bırakılmayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan
almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü, seçimler ve halk
oylamalarının serbest, eşit, gizli, genel oy, açık sayım ve döküm
esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasını
değiştirmek;
Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye
düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve
mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere
dayanan bir devlet düzeni kurmak;
Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette
bulunamazlar, başkanlarını bu yolda
tahrik ve teşvik edemezler.
b) Bölge, ırk, belli kişi aile, zümre veya cemaat,
din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.”
Madde 80- “Siyasi
partiler, Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı Devletin tekliği ilkesini
değiştirmek amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette
bulunamazlar.”
Madde 81- “Siyasi Partiler:
a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli veya
dini kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar
bulunduğunu ileri süremezler.
b) Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve
kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti
ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını
güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.”
hükümleri yer almaktadır.
Yüksek Mahkemenizin siyasi parti kapatılmasıyla
ilgili 16.6.1994 (Esas 1993/3, Karar 1994/2) ve 14.2.1997 (Esas 1996/1,
Karar 1997/1) günlü kararlarında da belirtildiği gibi;
2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın bu
kurallarında, devletin tekliği ile ülkesi ve milletiyle bölünmez
bütünlüğünden söz edilmektedir. Bu maddeler, Anayasa’da yazılı soyut “Bölünmez
bütünlük” ve “tekil devlet” kavramlarını açıklayarak somutlaştırmaktadır.
Eş anlatımla, Siyasi Partiler Yasası, devletin tekliği, ülkesi ve
milletiyle bölünmez bütünlüğünü korumak amacıyla, ayrılıkçı akımların bir
parti durumunda Örgütlenmesini yasaklamakta ve yine siyasi partilerin
federal bir sistemi savunamayacaklarını azınlık yaratamayacaklarını
(özendirip kışkırtmayacaklarını), bölgecilik, ırkçılık yapamayacaklarını ve
eşitlik ilkesini korumak zorunda olduklarını vurgulamaktadır. Böylece
anayasal ilkeler Siyasi Partiler Yasası’yla yaşama geçirilip yaptırımlara
bağlanmıştır.
Madde 100- “Bir siyasi partinin, bu
Kanununun dördüncü kısmında yer alan
hükümleri ihlal etmesi sebebiyle Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından
partinin kapatılması davasının açılması:
a) Resen,
b) Bakanlar Kurulu kararı üzerine Adalet Bakanının
istemiyle,
c) Bir siyasi partinin istemi
üzerine Olur...”
Bu maddede, siyasi partilerle ilgili yasaklara
aykırılık halinde, ne şekilde kapatma davası açılacağı düzenlenmektedir.
Ayrıca, Siyasi Partiler Yasası’nın dördüncü kısmında yer alan 78,
80, ve 81.madde
hükümlerine aykırılık
durumunda, Cumhuriyet Başsavcılığınca
partinin kapatılması istemiyle başka bir koşula bağlı olmadan resen
dava açılabileceği açıkça belirtilmektedir.
Madde 101- (Değişik: 12.8.1999-4445/16
md.) “Anayasa Mahkemesince bir siyasi parti hakkında kapatma kararı;
a) Bir siyasi partinin tüzük ve programının
devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan
haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine,
demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırı olması, sınıf veya zümre
diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlaması, suç işlenmesini
teşvik etmesi,
b)
c)
Hallerinde verilir.”
Anayasanın 68.maddesinin dördüncü fıkrasındaki
yasaklara aykırılık halinde partinin kapatılmasının ayrıca bu maddede yer
aldığı görülmektedir. Nitekim maddenin
başlığında da açıkça, Anayasadaki yasaklara aykırılık halinde partilerin
kapatılmasının düzenlendiği belirtilmiştir.
IV- KAPATMA NEDENLERİ VE
DEĞERLENDİRME
Davalı partinin tüzüğü ve programında yer alan,
kapatma isteminin nedenleri olarak belirlenen, iddianamemizin ilgili
kısmında yazılı bölümlerinin, öncelikle Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’nda
kurala bağlanan, “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün”
bozulması amacına yönelik olup olmadığının tartışılıp irdelenmesi
gerekmektedir.
Davalı parti tüzüğünün 3.maddesi “Partinin Amacı”
başlığını taşımaktadır. Tüzüğün bu 3.maddesinde, “tekçi, otoriter devlet
yapısında ısrar eden” Türkiye’yi “adem-i
merkeziyetçi tarzda yeniden yapılandırma” ve “Kürt sorununu hak eşitliği
temelinde toplumsal uzlaşma ile çözme” hedeflerinin Anayasaya uygunluğu
sorunu, Anayasanın 3.maddesinde belirlenen ve 4.maddesiyle de
değiştirilemezlik güvencesiyle donatılan “devletin ülkesi ve milletiyle
bölünmez bütünlüğü” ilkesinin anayasal düzen içindeki yeri ile yakından
ilgilidir.
Türkiye Cumhuriyeti Devletimin ülkesi ve ulusuyla
bölünmez bütünlüğü ve bunu pekiştiren ortak dil, kültür, eğitim ve Türk
Milliyetçiliği kavramları hukuksal ve siyasal olduğu kadar, tarihsel ve
sosyal gerçeklere dayanmaktadır.
Anayasanın en temel ilkesi olan, “Devletin, ülkesi
ve milletiyle bölünmezliği” ilkesi, Anayasamın birçok maddesinde Özellikle
vurgulanmış, Türk Milletimin bağımsızlığı ve bütünlüğüyle, ülkenin
bölünmezliğini korumak devletin temel
amaç ve görevleri arasında gösterilmiştir (Madde 5). Ülke
ve ulus bütünlüğünü korumak için temel hak
ve özgürlüklerin kısıtlanabileceği kabul edilmiş (Madde 14); aynı amaçla
basın özgürlüğüne özel sınırlamalar getirilmiş (Madde 28, 30); gençlerin bu
anlayış doğrultusunda yetişme ve gelişmelerini sağlayıcı önlemler alınması,
devlete özel görev olarak verilmiş (Madde 58); bilimsel araştırma ve
yayında bulunma yetkisinin; Devletin varlığı ve bağımsızlığıyla, ulusun ve
ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliğine karşı, kullanılamayacağı belirtilmiş
(Madde 130); birlik ve bütünlüğe karşı işlenecek suçlar için özel mahkemelerin
kurulması öngörülmüş (Madde 143); aynı konu, TBMM üyeleri ve Cumhurbaşkanı
yeminlerinin temel öğelerinden birini oluşturmuştur (Madde 81 ve 103).
Anılan ilke, son Anayasa değişikliğinde de
(Değişik: 3.10.2001 - 4709/3), hem Anayasanın
temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılamayacağına ilişkin 14.
maddesinde korunmuş, hem de düşünceyi açıklama özgürlüğüne ilişkin bir özel
sınırlama nedeni olarak Anayasanın 26. maddesinin 2. fıkrasına eklenmiştir
(Değişik: 3.10.2001 - 4709/9). Siyasi partilerle ilgili, Anayasa’nın 68.
maddesinin 4. fıkrası, siyasi partilerin tüzük ve programları ile
eylemlerinin belirli anayasal ilke ve değerlere aykırı olamayacaklarını
düzenlemektedir. Bunların arasında “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez
bütünlüğü” de yer almaktadır. Anayasanın 69. maddesinin 5. fıkrası 68.
maddenin 4. fıkrasına gönderme yaparak,
tüzük ve programları “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne”
aykırı bulunan partilerin temelli kapatılacağını düzenlemektedir.
Anayasada korunan bu ilke, Siyasi Partiler Yasası
ile somutlaştırılmıştır.
Siyasi Partiler Yasasının 78. maddesinin (a)
bendinde; demokratik devlet düzeninin korunmasına ilişkin yasaklar kapsamında
“bölünmez bütünlük” esasının değiştirilmesi yasaklanmaktadır. Aynı madde
çerçevesinde, “dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair
herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayalı bir devlet düzeni kurmak”
da yasaklanmıştır. Görülüyor ki, siyasi
partilerin; devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü yanında, devlet dilinin
Türkçe olduğuna dair (Anayasanın 3. maddesinin birinci fıkrası, devlet
dilinin Türkçe olduğu hükmünü taşımaktadır.) kuralı da değiştirme amacını
güdemeyecekleri ve bu yolda faaliyette bulunamayacakları, yasada açıkça
belirtilmiştir.
Yüksek Mahkemenizin 26.2.1999 gün (Siyasi parti
kapatma), Esas 1997/2, Karar 1999/1 sayılı kararında da belirtildiği gibi;
Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’nda “Türk” sözcüğü etnik kökenine
bakılmaksızın, Türkiye Cumhuriyetime yurttaşlık (vatandaşlık) bağı ile
bağlı olan herkesi ifade etmektedir.
Siyasi Partiler Yasasının 78. maddesinin (b)
bendinde ise, siyasi partilerin bölge ve ırk esasına dayandırılamayacakları
belirtilmektedir. Buna göre, siyasi partiler belirli bir ırka, etnik kökene
mensup olanların partisi olduklarını iddia edemezler.
Davalı parti ise, Kürt sorununun çözümüne parti
tüzüğünün amaç maddesinde ve programının merkezinde yer vermiştir. Kürt
sorununun çözümünün parti tarafından acil hedef olarak benimsendiği
belirtilerek, Kürt sorununun
çözümlenmesinin temel amaçlardan biri olduğu, tüzük ve programda özellikle
vurgulanmıştır. Ayrıca, Kürt kökenlilerin varlık ve kültürleri öne çıkarılmıştır.
Görülüyor ki; parti tüzüğünde ve programında, “Kürt
Sorunu”, “Türkiye’nin temel sorunu olarak” tanımlanmıştır. Bu anlayış,
“Türkler ve Kürtler” ayrımını, “ayrı bir Kürt ulusunun varlığı”nın kabul
edilerek vatandaşlık bilinç ve beraberliğini temel alan ulus kavramının
reddini içermektedir.
Açıklanan nedenlerle, davalı
parti’nin tüzük ve programında “Türkler ve Kürtler biçiminde bir ayrım yapılması; ulus bütünlüğü içinde, etnik
kimliği olan sorunları yadsınan ve baskı altında bulunan bir Kürt
ulusunun bulunduğunun ileri sürülmesi, Siyasi Partiler Yasası’nın
78.maddesinin (a) ve (b) bentlerinde belirtilen “devletin ülkesi ve
milletiyle bölünmez bütünlüğü ve siyasi partilerin ırk esasına
dayanamayacakları” ilkelerine, ayrıca Siyasi Partiler Yasasının 101.
maddesinin (a) bendindeki, bir siyasi partinin tüzük ve programının
“Devletin (...) ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne” aykırı
olamayacağı ilkesine de aykırılık oluşturduğu sonucuna varılmıştır. Yüksek Mahkemenizin de, 26.2.1999 gün, Esas 1997/2
(Siyasi Parti Kapatma), Karar 1999/1 sayılı kararında bu görüşte olduğu
açıkça vurgulanmaktadır.
Davalı partinin programında,
Türkiye’de, merkezi hükümetin yerel sorunlara seyirci kaldığından, bu
duyarsızlığın çarpık kentleşme sorununu doğurduğundan söz edilerek,
devletin demokratikleşmesi, politik, yönetsel demokratik katılımın ve
çoğulculuğun sağlanabilmesi, hizmetin hızlandırılması için öncelikle
merkezi devletin yerel yönetimler üzerindeki vesayetinin kaldırılacağı, toplumun kendisini yönetenleri
doğrudan seçebilmesi, yönetimleri ve yönetenleri denetleyebilmesinin
sağlanacağı, merkezi idare küçülürken, yerel yönetimlerin kendi
alanlarında daha çok söz sahibi olacağı, Belediye ve İl Genel meclisleri
temsilcilerinden Yerel Bölge Meclisleri oluşturulacağı, bu anlayışa uygun
olarak, vali, emniyet müdürü, kaymakam gibi yöneticilerin seçimle gelmelerinin
sağlanacağı, eğitim, sağlık, iç güvenlik ve vergi gibi konuların özerk
yerel yönetimlere bırakılacağı belirtilmektedir.
Davalı partinin bu görüş ve hedefleri, Kürt
sorununun çözümü için bir çare olarak öngördüğü ve gerçekleştirmeyi misyon olarak benimsediği idari ademi merkeziyetçi
sistem çerçevesinde, devletin idari bölgeler şeklinde yapılandırılması
biçiminde belirtilen amaç ile birlikte düşünülmelidir.
Anayasa, özerk bölge, özerk yönetim birimi ya da
federasyon gibi yapılanmalara bilinçli olarak yer vermemiştir. Ulusun
tümüne ait en üstün kudret olan egemenliğin federe devletler veya özerk
bölgeler tarafından paylaşılması, ülke bütünlüğünün sadece siyasal
sınırların korunması biçiminde anlaşılması, merkeziyetçi olmayan idari
yapılanmaların ülke bütünlüğünü bozucu nitelikte görülmemesi kabul
edilemez.
Yüksek Mahkemenizin 18.8.1993 gün, Esas 1992/1
(Siyasi Parti Kapatma), Karar 1993/1 sayılı kararında da değinildiği gibi,
“:... ‘Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez
bütünlüğü’ kuralı, azınlık yaratılmamasını, bölgecilik ve ırkçılık
yapılmamasını ve eşitlik ilkesinin korunmasını içermektedir.
<Egemenlik> ve <Devlet> kavramlarının <Ulus> kavramıyla
bütünleşmesi, devletin herhangi bir kökenden gelenlerle, ya da herhangi bir
toplumsal sınıfla özdeşleştirilmesine engeldir. Bunun nedeni; ulusun
çeşitli toplumsal sınıflardan oluşmasına karşın sınıflar üstü bir kavram
olmasıdır. Bunun için egemenliğin kullanılmasından alıkoyan veya egemenliği
bölen düzenlemeler bölünmez bütünlük ve tekil devlet ilkesine ters
düşer...”
Davalı siyasi partinin programında, devletin
yeniden yapılandırılması adı altında önerdiği idari bölgeler ve egemenlik
sahibi özerk bölgeler modelleri ile, Siyasi
Partiler Yasasının 78/b ve 80. maddelerine aykırı olarak Devletin tekliği ilkesinin değiştirilmesi amacının güdüldüğü
anlaşılmaktadır.
Siyasi Partiler Yasasının ulus bütünlüğü ilkesinin
güçlendirilerek tekrarlanması niteliğindeki hükümlerinden biri olan
“azınlıklar yaratılmasının önlenmesi” başlıklı 81. maddesinin (a) bendinde,
siyasi partilerin milli ya da dini, kültür, mezhep, ırk ya da dil
ayrılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyecekleri
öngörülmüştür. Lozan Barış Antlaşması kapsamında bulunan azınlıklar bundan
ayrıktır.
Maddenin (b) bendinde ise, Türk dilinden veya
kültüründen başka dil ve kültürleri korumak ve geliştirmek veya yaymak
yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet
bütünlüğünün bozulması amacını gütmek siyasi partiler açısından yasaklanmıştır.
Yasayla, ülkedeki etnik grupların dil ve kültürleri
yasaklanmamıştır. Çeşitli kökenlerden gelen yurttaşlar kendi dil ve
kültürlerine sahip bulunmakta, onları geliştirmektedir. Tarihi, dinî,
gelenek ve görenekleri aynı olan, kültürleri güçlü biçimde ulusal kültürde
yerini alan bir topluluğun bireyleri arasında ayrımcılık yaratacak düzeyde
kültür ayrılığı olduğunu ileri sürmek ve ortak ulusal kültürü yadsıyıp
dışlamak gerçeklerle bağdaşmaz.
Parti tüzüğün 3. maddesinde
partinin amacı bölümünde “Kürt sorununu hak eşitliği temelinde toplumsal
uzlaşma ile çözmek”, parti programının “Türkiye değişmek zorundadır”
başlıklı bölümünde, “Türkiye hükümetlerinin, Kıbrıs, Bulgaristan,
Yunanistan, Kosova ve benzeri ülkelerde bulunan azınlıklar/topluluklar için
savunduğu tezleri, Türkiye’de yaşayan Kürtler için de istemesi durumunda, sorunun çözüm yoluna
gireceği inancındadır.” biçimindeki değerlendirmeler ile parti
programının diğer bölümlerindeki düzenlemeler, farklı ulus ve ulusal
azınlıkların varlıklarının kabul edildiklerinin istendiğini göstermektedir.
Bunlar birlikte ele
alındığında, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli veya dini, kültür
veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunun
söylendiği, Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak,
geliştirmek veya yaymak yoluyla azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün
bozulması amacının güdüldüğü anlaşılmaktadır.
Bu nedenlerle, davalı partinin
tüzük ve programında, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde kültür, ırk ya da
dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunun
ileri sürüldüğü, böylece Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve
kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amaçlandığından,
parti tüzük ve programı, Siyasi Partiler Yasasının 81. maddesinin (a) ve
(b) bentlerine aykırılık oluşturmaktadır.
Nitekim Yüksek Mahkemenizin de, 30.11.1993 gün,
Esas 1993/2 (Siyasi Parti Kapatma), Karar 1993/3; 19.3.1996 gün, Esas
1995/1 (Siyasi Parti Kapatma) Karar 1996/1; 26.2.1999 gün, Esas 1997/2
(Siyasi Parti Kapatma) karar 1999/1 sayılı kararlarından aynı görüşte
olduğu anlaşılmaktadır.
V-
SONUÇ VE İSTEM
Yukarıda gerekçeleriyle açıklandığı üzere, davalı
partinin tüzük ve programının bazı bölümlerinin Anayasanın Başlangıç kısmı
ile 2., 3., 14., 68. maddelerine ve 2820 sayılı
Siyasi Partiler Yasasının 78. maddesinin (a) ve (b) bentlerine, 80.
maddesine, 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırı olduğundan, Hak ve
Özgürlükler Partisinin Anayasanın 69. maddesinin 5. fıkrası ve Siyasi
Partiler Yasasının ise, 100. maddesinin (a) bendi ile 101. maddesinin (a)
bendi uyarınca kapatılmasına karar verilmesi arz ve talep olunur.”
II-
DAVALI SİYASİ PARTİNİN ÖN SAVUNMASI
Hak ve Özgürlükler Partisi’nin tamamı dava
dosyasında bulunan 10.6.2002 günlü ön savunmada, öncelikle Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nın kapatma gerekçeleri yorumlanmıştır. Bu çerçevede
HAK-PAR’ın tüzük ve programından başka bir delile
iddianamede yer verilmediği belirtilmiştir. Buna gerekçe olarak da
Parti’nin kuruluşundan kısa bir süre sonra kapatma davasının açıldığı
tespiti yapılmıştır. 11 Şubat 2002’de parti kuruluşu için gerekli
belgelerin İçişleri Bakanlığına sunulmasıyla tüzel kişilik kazanan
Parti’nin kapatma davasının kuruluşundan yaklaşık bir ay sonra (14. 03.
2002 günü) olduğu vurgulandıktan sonra özetle aşağıdaki savunmalara yer
verilmiştir:
İLK İTİRAZLAR
1) …Anayasanın 69. maddesinin 1995 değişikliğinden
önceki (hali) “ siyasi partiler tüzük ve programları dışında faaliyette
bulunamazlar, anayasanın 14. maddesindeki sınırlama dışına çıkamaz,
çıkanlar temeli kapatılır” şeklindedir. Yeni şeklinde ise “.... faaliyetlerini, parti içi
düzenlemeler ve çalışmaları demokrasi ilkelerine uygun olur. Bu ilkelerin
uygulanması kanunla düzenlenir.” Oysa, tüzük ve
program dışında etkinlikte bulunma yasağı SPK’DA devam ediyor.
Yurtdışında teşkilatlanma, kadın ve gençlik kolu
kurma yasağı, bu değişikliklerle kaldırılmıştır; ancak SPK’DA (m.91) devam
ediyor. Yine Siyasi Partilerin dernek, sendika, vakıf, kooperatif v.b.
örgütlenmelerle ilişki yasağı değişiklikle ortadan kaldırıldı; ama SPK’DA
(m.92.de) devam ediyor. Yüksek öğretim kurumundaki öğretim üyesi ve
öğrencilerin siyasi partilere üyelik yasağı değişiklikle kaldırıldı; ama bu
yasak SPK’DA (m.11) devam ediyor. Anayasanın 69/8 paragrafında temelli
kapatılan bir partinin bir başka ad altında kurulamayacağı hükmü yer almış
ise de, SPK’DA bu kurala aykırı davranış kapatma sebepleri arasında
sayılmamıştır. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.
SPK’NIN 78, 80 ve 81. maddelerinde yer verilen
kapatma nedenleri Anayasanın 1995 ve 2001 yılında değiştirilen 68 ve 69.
maddelerindeki yeni düzenleme çerçevesinde değerlendirilmesi, Anayasanın
üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkesinin zaruri bir neticesi olmalıdır.
Anayasa, siyasi partileri demokratik siyasal hayatın vazgeçilmez unsurları
olarak tanımlamış ve demokratik rejimin işleyişi bakımından taşıdıkları
önemleri nedeniyle anayasal güvencelerle donatmıştır. Kapatma nedenlerinin
anayasada belirtilmesi, kapatma davasının Anayasa Mahkemesinde görülmesi bu
öneme işaret eder.
“Vazgeçilmezlikten” öngörülen temel amaç, partilerin kuruluş ve
faaliyetlerinin “kural” kapatılmalarının ise ancak sayılı nedenlere
dayanılarak “istisna” olduğudur. Bu amaç çerçevesinde Demokratik
Çoğulcu Katılımcı Siyasal Sistemin gereği olarak Anayasa Mahkemesi’nin yorumu,
siyasi partiler (SP) lehine olmalıdır. Oysa SPK’DA, Anayasada sayılmayan
çok sayıda kapatma nedeni vardır ve Anayasa Mahkemesinin pratiğinde
SP’LERİN belirtilen önemi, anayasal güvencelerin düzenleme amaçlarının çok
da ciddiye alınmadığı görülmektedir.
SPK, partilerin oluşturacakları politikaların temel
ilkelerini, hattını (çizgisini), hatta bazen ayrıntılarını egemen “resmi
ideolojinin” kadim felsefesi çerçevesinde olmasını istemiş, aykırı
öneri ve faaliyetleri kapatma nedeni saymıştır. Aynı kulvarda
aynı görüş ve yönetim modeline sahip birden fazla parti sistemi
öngörmüştür. “ÇOKLUK’A evet ÇOĞULCULUK’A hayır” bir sistem tahayyül
etmiştir.
2) SPK’NIN 78, 80 ve 81. maddelerinde yer verilen
kapatma nedenleri Anayasanın 1995 ve 2001 yılında değiştirilen 68 ve 69.
maddelerindeki yeni düzenleme çerçevesinde değerlendirilmesi, Anayasanın
üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkesinin zaruri bir neticesi olmalıdır. Bugüne
kadar Anayasanın geçici 15. maddesi nedeniyle denetlenemeyen aykırı
hükümler, geçici madde kaldırıldığına göre, Anayasa Mahkemesince
denetlenmelidir.
3)
İddianamede partimizin kapatılması gerekçesi olarak ileri sürülen
SPK’NIN 78/a-b, 80 ve 81/a-b hükümleri Anayasanın 68/IV fıkrasındaki yeni
düzenleme çerçevesinde değerlendirilmelidir. Anayasa Mahkemesi, buna göre,
SPK’DAKİ bu hükümleri Anayasaya aykırı bulmalıdır.
4) SPK’NIN 78 / a-b:
Anayasanın 68/IV fıkrası “ SP’LERİN tüzük ve programları ile eylemleri,
devletin bağımsızlığına, ülkesiyle milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan
haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine,
demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre
diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve
terleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez”; Anayasanın
69/V hükmü ise “bir SP’NİN tüzüğü ve programının 68. maddenin 4. fıkrası hükümlerine aykırı bulunması
halinde temelli kapatma kararı verilir” hükmündedir. Oysa, SPK’NIN 78/a-b hükümleri Anayasada bulunmayan ve
öngörülmeyen kapatma sebeplerini düzenlemektedir.
5) İddianamede yer alan kapatma gerekçesi,
bölünmezlik ilkesiyle bağlantılıdır. İddianamede “Anayasanın 3.
maddesinde belirlenen ve 4. maddesi ile de değiştirilmezlik güvencesiyle
donatılan, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, ilkesinin
anayasal düzen içerisindeki yeri ile yakından ilgilidir”, biçiminde
ifade edilmiştir. İddianamede, Anayasada korunan bu ilkenin, SPK’NIN 78/a
ve b bendiyle somutlaştırılmış olduğu öne sürülmüştür. Oysa,
SPK’NIN bu hükümleri, parti kapatma nedenleri olarak düzenlenen Anayasanın
68/IV maddesinde belirtilen ilkelerden hiç birinin zorunlu bir sonucu
olarak yorumlanamaz. Partimiz 11 Şubat 2002 günü İçişleri Bakanlığına
gerekli bilgi ve belgeleri vermesiyle tüzel kişilik kazanmış; Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı ise 14 Mart 2002 tarihinde iddianame ile kapatma
istemli davayı açmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) göre,
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi(AİHS)’NİN siyasi partileri de kapsayan “örgütlenme
özgürlüğünü” düzenleyen 11. maddesi, aynı Sözleşmenin 10. maddesinde
düzenlenen “ifade özgürlüğünü” bir kullanma biçimidir. Anayasamızın
13. maddesinde temel hak ve hürriyetleri sınırlanması düzenlenmiştir. Buna
göre; “ temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca
Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak
kanunla sınırlanabilir. Sınırlamalar, demokratik toplum düzeninin
gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.” Anayasa Mahkemesi,
Anayasanın 13. maddesini ve uluslararası hukukun genel ilkelerini “dayanak
norm” yaparak ve AİHM’NİN parti kapatma davalarındaki kriterlerine
öncelik vererek ve üstünlük tanıyarak davalı partimiz lehine yorum
yapmalıdır. Buna göre; SPK’NIN 78 / a ve b bentlerindeki düzenlemeleri
Anayasamızın 68/IV maddesine ve 13. maddedeki temel hak ve özgürlüklerin
sınırlandırılma ölçütlerine aykırı olduğu tespit edilecektir.
6) SPK m.
80, devletin tekliği: Bu maddeye göre siyasi partiler “devletin
tekliği ilkesini değiştirme amacını güdemezler ve bu amaca yönelik
faaliyette bulunamazlar”. Bunun anlamı, siyasi partilerin federalizm ve
bölgesel yönetimin güçlendirilmesi gibi yönetim modellerini savunmalarının
yasak olduğudur. Bizce bu yasak, Anayasanın temel ilkelerinden biri olan “devletin
ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü” nün bir uzantısı değildir. Çünkü, federalizm, özerklik ve benzeri yerelleşmeyi
savunan bir partinin devletin ve milletin bütünlüğünü parçalamayı
amaçladığını söylemek mümkün değildir. Bu amaç; ancak ilkeye aykırı bir
tutumun açıkça ortaya konulması halinde parti yasağı olarak
değerlendirilebilir. Üniter devlet kavramı,
siyasi anlamda idarenin tek merkezliğine işaret eder. Bu yapı içinde yasama
gücü bir mecliste toplanır. Devlet idaresi ülkenin her yerinde aynı
hiyerarşik yapıyı korur. Yargı, kurumsal olarak tüm ülkede bütündür. Ama
Üniter Devlet, yerel ve bölgesel idarelerin
olmadığı anlamına gelmez. Hem belediyelerin hem de il veya bölgelerin
seçimle gelmiş meclisleri, seçimle gelmiş yöneticileri olabilir. Bunların
varlığı üniter devleti zedelemez. Çünkü
yetkilerini, yasa yapma erkini elinde tutan parlamentodan alırlar ve
tasarrufları, merkezi idarenin ve ulusal yargının denetimi altındadır.
İleriki bölümlerde, belirli bilim otoritelerinin görüşleriyle bu konuyu
daha derinliğine açmaya çalışcağız. Ama, şunu belirtmek gerekir ki,
Türkiye’deki hakim otoriter/totaliter ve
dolayısıyla Başsavcının “üniter devlet”
anlayışlarının ve yapılanmasının dünyadaki uygulamalarla da yakından bir
ilişkisi yoktur.
7) SPK’NUN 81/a-b hükümleri: SPK’NIN 81. maddesinin 81/a-b-c “.........” demek suretiyle bir dizi yasaklama
getirmiştir. SPK’DA yer alan bu yasağın, “azınlık yaratılmasının önlenmesi”
şeklinde ifade edilmesi, azınlıkların dışarıdan bir müdahale ve bir irade
ile yaratıldığı anlamına gelmektedir ki, bunun bilimsel gerçeklerle, akıl
ve mantıkla bağdaşır bir yönü yoktur. İlgili maddenin ilk bendindeki
ifadelerde sonuç; herhangi bir siyasal partinin, Türkiye’de farklı dil,
mezhep, ya da etnik grubun varolduğunu ileri
süremeyeceğidir. Oysa, Anayasanın kendisi 10.
maddesiyle farklı dil, din, ırk ve mezhebe bağlı vatandaşların varlığını
kabul etmiş, bunlar arasında ayrım yapılmamasını öngören eşitlik
getirmiştir.
İkinci bendi ise, daha da ileri giderek siyasal
partilerin, egemen kültürün dışındaki kültürlerin korunması amacını
güdemeyeceklerini ve bu doğrultuda etkinlikte ulunamayacaklarını öngörmektedir.
Üçüncü bende göre de, yasa koyucu herhangi bir
dilin kullanılmasını kanunla
yasaklayabilecektir. SPK’NIN bu hükmü her şeyden önce mevcut anayasaya aykırılık
arz etmektedir. Zira, anayasanın çeşitli
maddelerinde yer alan “devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü
ilkesi” , Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının bir bölümünün devletle olan
vatandaşlık bağını koparmaya yönelik amaç ve faaliyetleri yasaklamaktadır.
Oysa SPK’NIN düzenlemesi, Anayasanın koyduğu ilkenin dışına çıkmış ve
ilkeye aykırılığın ifadesi olmayan yasaklamalar da getirmiştir. Böylece de
anayasanın sınırlı olarak gördüğü kapatma nedenlerine yenileri eklenmiştir.
Kuşkusuz bu düzenleme, ülke bütünlüğünü sağlama
amacına değil, ayrılıkçılığa hizmet etmiş ve hizmeti halen devam
etmektedir. Toplumun doğal yapısından kaynaklanan farklılıkların varlığını
reddeden, farklılıkları zoraki yöntemlerle eriterek yok eden ve bunların
çoğulcu bir yapı içinde siyasete yansımasını engellemeye çalışan bu
düzenleme, baskıcı-otoriter asimilasyoncu bir anlayışın ürünüdür.
Sosyolojik gerçekliği tümüyle yadsıyan bu madde hükmü toplumsal barışı sağlamanın
önündeki en önemli yasal engellerden biridir. Bunun için yapılması gereken,
farklı etnik ve dinsel talepleri dile getiren siyasi partilerin çoğulcu
siyasete dahil edilmesini öngören demokratik
anlayışı benimsemek ve bunun gereği olarak da söz konusu hükmü
kaldırmaktır. Anayasanın 1995 ve 2001 yılındaki değişikliklerin amacı
budur.
Sonuç olarak 81. madde tümüyle Anayasaya aykırıdır.
Bu ciddi nedenlerle, Mahkemenizin, partimiz
hakkında açılan davayı usul ve esas yönünden görülmezliğine karar
vermelidir.”
DİĞER SAVUNMALAR
Partimizin kuruluşundan 3 hafta sonra, iddianame
bize tebliğ edilmeden önce, Partimiz hakkında kapatılma davasının açıldığı
ya da açılacağı (7 Mart 2002 günü) basında açıklanmıştır. Bu davranışın,
tarafsızlık ilkesine aykırı ve önyargılı bir davranış olduğunu saptamanın
yanlış olmadığını mahkemenizin kabul etmesini bekliyoruz. Partimiz hakkında bu kadar acele bir biçimde dava açılmış
olması, parti program ve tüzüğümüzün hem belgeler olarak ve hem siyasal
partiler hakkındaki yasal değişikliklerin çok iyi incelenmediği; geçmişte
hakkında kapatılma ile karşı karşıya kalan partilere biçilen giysinin
partimize giydirildiği; AB üyeliği süresinde Türkiye’de yapılan ve gündemde
olan yapısal hukuksal, siyasal, zihniyetsel değişimlerin gözetilmediği gibi
bir sonuca varmakta haksız olmadığımızı göstermektedir.
…Partimiz, programını, Türkiye’de belirli bir
toplumsal kesim, bölge, etnik gurup, sınıf, din mezhep için yapmamıştır.
Partimizin programı, Türkiye’de yaşayan tüm vatandaşların ve toplumsal
kesimlerin sorunlarını çözmek için belirlenmiştir.
Parti programımız, Türkiye’de yeniden, çoğulcu,
katılımcı demokratik bir yapılanmayı öngörmektedir. Bu yeniden yapılanmayı,
değişiklikleri, yeni idari yapılanmayı, yerel yönetimlerin özerkleşmesini
ve bunun gibi tüm temel konuları Türkiye’nin sınırları ve bütünlüğü içinde
öngörmektedir. Programımızın ana felsefesi ve içerdiği ilkeler, projeler ve
önermeleri incelendiği zaman, partimizin Türkiye Cumhuriyeti’nin
bütünlüğüyle bir probleminin olmadığı görülecektir.
Partimiz, demokratik ve kitlesel bir partidir.
Türkiye’nin tüm temel sorunlarını bir-bir saptamakta, bu sorunların nasıl
çözümlenebileceğini, kapsamlı ve bütünlüklü bir “yeniden yapılandırma toplumsal
projesi” içinde ele almaktadır. Bu toplumsal proje, otoriter olmaması ve
iktidarın demokratik paylaşımını öngörmesi anlamında tekçi olmayan çağdaş,
çoğulcu ve katılımcı demokratik bir projedir. Yani partimiz, iktidarın
otoriter ve monolitik olmaması anlamında
tekçiliğe karşıdır. Adem-i merkeziyetçiliği ve
yerel yönetim özerkliklerini, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin iç idari
yapılanması olarak projelendirmektedir.
Partimiz, Kürt sorununu da, Türkiye’ye bütünlüklü
bakış ve felsefesiyle temel bir sorun olarak saptamaktadır. Kürt sorununun
çözümünü de, “Türkiye’nin yeniden yapılandırılması toplumsal projesi” içinde
göstermekte ve bir hukuk yapısına kavuşturmaktadır.
Ayrıca, Türkiye’de çözülmesi gereken bir Kürt
sorununun olduğunu söyleyen, saptayan sadece bizim partimiz de değildir. AB
üyeliğine bağlı olarak gündemde olan yapısal değişiklikler itibarıyla
iktidar partileri, muhalefet partileri, sivil ve askeri çevreler, MGK de
Kürt sorununun çözümüyle uğraşmaktadır.
Partimiz, Türkiye Cumhuriyeti Yasalarına göre
kurulmuştur. Ama siyasi bir parti olarak Yüksek mahkemenizin Sayın Başkanı
ve Yargıtay’ın Sayın Başkanı’nın da ifade ettikleri gibi; AB’nin KOB’ de
dile getirildiği ve Türkiye’nin ulusal programında da taahhüt edildiği
gibi, köklü hukuki ve yasal, kurumsal değişiklikler önermekteyiz. Daha
sonraki bölümlerde de belirteceğimiz gibi, Siyasi Partiler, yönetmek, hem
de iyi yönetmek göreviyle karşı karşıyadırlar, ayrıca uygun olmayan
yasaları da halkın iradesini temsil eden yasama organı vasıtasıyla
değiştirmek görevindedirler.
Demokrasiyi bir ana felsefe ve yaşam tarzı olarak
benimseyen siyasi partilere, Türkiye gibi yarı demokratik ya da demokrasisi
topal ve otoriter olan ülkelerde daha büyük görevler düştüğü de ortada. Bu
partilerin, demokrasiye, çağdaşlığa, insan hak-özgürlüklerine aykırı olan
ve özellikle de AB üyelik sürecinin güncelliğini yaşayan bir ülkede köklü
değişiklikler yapması hem bir görev ve hem de bir kaçınılmazlıktır.
Bu genel saptamalarımız da Partimizin, “azınlık”
diye bir olgu ve topluluk yaratmak istemediği, sadece herkesin, sivil ve
askeri çevrelerin, siyasi partilerin ve sivil toplum kuruluşlarının özellikle
AB üyeliği sürecinde bahsettikleri, dile getirdikleri Kürt sorunu ve
çözümünden bahsettiğidir.
Bu nedenle de, davanın usul ve muhteva açısından
görülmez olduğunu ileri sürüyoruz.
…Bu (AB) sürecin(nin)
gelip dayanacağı yer, Türkiye’nin AB üyesi olmasıdır. O durumda da, AB
hukuk sistemi ve anayasal ilkeleri, Türkiye’nin siyasi parti rejimi için de
geçerli olacaktır. Bu durumda da, AİHS, AİHM İçtihatları ve diğer ilgili
hukuk metinleri mutlak bir tarzda siyasi parti rejimine hükmedecektir.
O zaman da Türkiye, çok kültürlülük, çok dillilik,
çok etniklilik, çok dinlilik, çok sınıflılık gerçeğine göre yeniden
yapılandırılmak zorundadır. Zaten günümüzde çoğu ülke kültürel bakımdan
çeşitlilik göstermektedir. Son tahminlere göre dünyadaki 184 bağımsız
devlet, bünyesinde 600 yaşayan dil gurubu ve 5000 etnik grup
barındırmaktadır. Çok az ülkede, yurttaşların aynı dili konuştukları ve
aynı etnik-ulusal gruba ait oldukları söylenebilir.
Sayın Yargıtay Başsavcısı bu durumu gözetmeden,
Türkiye’deki demokratikleşmedeki evrimleşmeyi hesap etmeden, birkaç yıl
içinde yapısal değişikliklerin ve yeniden yapılandırma projesinin yol
alacağı aşamaları ve varacağı konakları hesap etmeden partimiz hakkında
kapatma davası açmıştır. Bu yönden de, davanın usul ve muhteva açısından red edilmesini, demokratikleşmesi açısından Yüksek
Mahkemenizden talep etmekteyiz.
…HAK-PAR’DA bir hükmi şahsiyet olarak, program ve
tüzüğü kanalıyla kendisini dışarı açma, anlatma özgürlüğünü ifade etmiştir.
Ne yazık ki, daha düşüncelerini halka ve kamuoyuna tam anlamıyla
ulaştıramadan; başka bir deyimle halk ve kamuoyu daha HAK-PAR’DAN haberdar
olmadan, Sayın Başsavcı tarafından “düşüncesini ifade etme teşebbüs hali”
kapatılmaya gerekçe olmuştur.
…(AİHS ve AİHM kararlarına
göre) Örgütlenme özgürlüğünün kısıtlanması ve partinin kapatılması için
gerekli şartlar; partinin, ülke topraklarını parçalamaya yönelmesi,
anayasal düzeni şiddet yoluyla değiştirmek istemesi, hak ve özgürlükleri
zor ve terörle sınırlandırmaya çalışması, eylemleriyle bölge barışını bozma
eğilimi taşıması, komşu devletlerin amaçlarına düşmanca hizmet etmesi,
terörü desteklemesi veya yönetmesi, halk içinde kin ve husumeti
yaygınlaştırması olarak ortaya çıkmaktadır. Sayın Cumhuriyet Başsavcısı, partimiz hakkında bu
tür tespitlerde bulunmadığı gibi, herhangi bir iddia veya iddiasını somutlaştıracak
bir delil de sunmamaktadır. Çünkü
partimizin program ve tüzüğü incelendiğinde, şiddet ve terörün açıkça
dışlandığı, Türkiye’deki yeniden
yapılandırmanın, Kürt sorunu ile birlikte tüm sorunların, demokratik ve
barışçı bir tarzda çözümlenmek istendiği hemen saptanacaktır… Bu nedenle
de, davanın usul ve muhteva açısından görülmemesi gerekir.
… Başsavcının, parti programımızda sadece “Kürt
kökenlilerin varlık ve kültürlerinin öne çıkarıldığı” görüşü, partimizin
Türkiye’nin diğer sorunları küçümsediği, önemsemediği anlamında yanlıştır
ve yerinde bir tespit değildir. Kürt sorununun Türkiye’nin temel sorunu
olduğu: Uzağa gitmeden, 1984’den sonraki silahlı çatışmalara; uzağa
gidildiğinde de, genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş yıllarındaki
örgütlenmeler, ayaklanmalara, göz atıldığında rahatlıkla görülecektir.
Ayrıca, Kürt sorununun Türkiye’nin temel bir sorunu olduğu, daha önceki
bölümlerde de belirttiğimiz gibi, tüm siyasal partiler, sivil toplum örgütleri,
ideolojik guruplar, askeri çevreler, kamu kurumları ve devlet yetkilileri
tarafından da kabul görmektedir. Ama bu sorunun çözümü konusunda değişik
görüş ve öneriler söz konusu: Bu da demokrasinin ve toplumsal çoğulculuğun
bir gereğidir.
Türkiye’nin AB üyelik sürecinin hızlandırılması
için yapılan tartışmaların yoğunlaştığı ve davamızın görülmekte olduğu bu
kritik aşamada, Kürt sorununun çözümü için yapılmakta olan tartışmalar,
soruna ilişkini gündeme gelen öneriler v.b. gibi davranışlarda söylediklerimizi
doğrular ve partimizi onaylar niteliktedir. Parti programımızın, Türkiye
toplumunun tümü için, tüm ulusal ve etnik guruplar, dinler, mezhepler ve
toplumsal kesimler için hazırlandığı açıktır. Partimiz, Kürt sorunu dışında
Türkiye’nin diğer temel sorunlarının da mevcut olduğunu açık seçik ifade
etmiştir.
…
l.c) “Yeniden Yapılanma” üçüncü ana başlıktır ve 11 alt başlığı
içermektedir. Bu bölüm Türkiye’nin temel sorunlarına
bütünlüklü bir yaklaşım gösterilmekte,
değişik alanlarda (anayasa -yeni bir toplumsal sözleşme-,
parlamento, hükümet ve ordu, İnanç özgürlüğü ve laiklik, Hukuk ve Yargı,
Eğitim ve Kültür, eğitim-öğretim, Kadın Sorunu, Gençlik, Toplum Sağlığı,
Konut ve Çevre Politikası, Çalışma Hayatı ve Sosyal Yaşam, Ekonomi ve Dış
Politika) çözümler önerilmekte ve bir bütün olarak toplumsal, siyasal,
idari, kültürel yeniden yapılanma öngörülmektedir. Bu bütünlüklü
bakış, program önermesi ve yeniden yapılanma projesi içinde de Kürt
sorununun çözümlenmesine ilişkin önermeler yapmaktadır.
Türkiye’de Kürt sorununun yanında genel
demokratikleşme, ekonomi, yoksulluk, eğitim-öğretim, hukuk, yargı, kadın,
anayasa, konut, gençlik gibi bir çok hayati
sorunlara parti programımızda değer verildiği ve bu alanlarla ilgili çözüm
önerileriyle birlikte, çaba gösterilmek istendiği rahatlıkla görülecektir.
Bu nedenle de, partimiz hakkındaki davanın hem usul ve özellikle de esas
(muhteva) açısından görülmemesi gerekir.
2-) İddia makamı, partimizin tüzük ve programında,
“Kürtler ve Türkler” diye bir ayrım yapmakla; Kürtler üzerinde baskılar
olduğuna işaret ettiğini ileri sürmekle “devletin ülkesi ve milletiyle
bölünmez bütünlüğüne” aykırı hareket ettiğini ve bu nedenle kapatılması gerektiğini ileri
sürmektedir.
İddia makamının literatürüyle
uğraşma ve Onun literatürüyle partimizi açıklama yoluna gitmenin bir tuzak
olduğunu biliyoruz. Biz partimizi, hukuk, siyaset biliminin kavramları ve
Anayasadaki kavramsal kategorilerle açıklamaya çalışacağız. İddia konusu
olan kavramların, demokratik içeriklerine ağırlık vereceğiz. Çünkü iddia
makamı, kavramları ruhsuz, cansız ve evrimsiz ele almakta ve sunmakta.
Öncelikle şunu belirtelim ki, Sayın Başsavcının
iddia ettiği gibi, partimiz, programında “Türkler ve Kürtler” şeklinde özel
bir ayrıma gitmemiştir. İddia makamının ileri sürdüğü saptama kabul
gördüğü zaman, Kürtlerin Türklere karşı, ya da Türklerin Kürtler karşı bir
sosyolojik, hukuksal ve toplumsal konumlanması gibi, kabul edemeyeceğimiz
bir pozisyon ortaya çıkar ki, bu partimizin çoğulcu, çağdaş, demokratik ve
katılımcı anlayışına aykırıdır.
Partimiz, Kürt sorunu gibi temel ve Türkiye’nin
diğer hayati sorunlarından bahsettiği zaman; Türkiye’deki ulusal/etniksel
toplulukları, toplumsal kesimleri ve sınıfları, dinleri, mezhepleri,
dilleri ve kültürleri kategorize etmek, Onları birbirine karşı güçler
haline getirmek, vuruşturmak, birbirlerini alt etmeleri için yapmıyor.
Partimiz sadece Türkiye’nin gerçeklerini olduğu gibi görüyor, Türkiye’nin
bütün renklerinin haritasını ortaya çıkarıyor ve gerçeklere dayalı yeniden
tanımını yapıyor. Kürtlerin de, Türkiye haritası içinde bir belirgin,
önemli renk ve topluluk olduğunu saptıyor. Partimizin bu yaklaşımı,
ayrımcı bir anlayışa dayanmıyor, partimizin bütünlüklü, gerçekçi, organik,
tarihsel, çoğulcu, katılımcı ve demokratik bakış açısına dayanıyor.
Partimizin Kürtlerin Türkiye’nin temel etnik/ulusal
renklerinden biri olduğu saptaması da, sadece partimize ait; afaki, tarihsel gerçeklere ve olgulara, tarihsel
belgeler aykırı bir saptama değildir. Osmanlı İmparatorluğunun yapısal,
etnik/ulusal ve kültürel bileşimini konu edinen binlerce eserde Kürt
gerçeğinden, Kürtlerin Osmanlı İmparatorluğu bünyesindeki yerlerine işaret
edilir. İslam Ansiklopedisi’nin ilgili “Kürdistan” maddesinde Kürtlere
ilişkin çok açık, objektif ve hayati resmi görüşlere rastlanır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son zamanlarında ve Genç
Cumhuriyetin kuruluşu aşamasında birçok ulusun devlet kurup ayrılmasından
sonra, iki etnik/ulusal unsur; Türkler ve Kürtler birlikte ve belirleyici
olarak birlikte varolmuşlardır. Türkiye Cumhuriyeti
Devleti’nin kuruluşuna yol açan savaşı, Kürtlerle Türkler ve diğer etnik
gruplar birlikte omuzlamışlardır.
Kurtuluş Savaşı’na katılımı hazırlayan Sivas ve
Erzurum Kongreleri, M. Kemal Atatürk’ün Kürtlerle, Kürt ileri gelenleriyle
yaptığı kongreler olduğu, bizzat M. Kemal Atatürk tarafından da dile
getirilmektedir. M. Kemal Atatürk, TBMM’nin açılışındaki konuşmasında
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin etnik ve toplumsal bileşiminden bahsederken,
Kürtlerin toplumun asli unsurlardan biri olduğuna işaret etmiştir. M. Kemal
Atatürk genç cumhuriyetin kuruluşundan sonra, Cizre Komutanlığına çektiği
telgraflarda da, Özerk Kürdistan’dan bahsetmektedir. Lozan Antlaşmasında
da, Kürtler üzerine yapılan tartışmalar bilinmekte. Lozan Antlaşmasının 39.
maddesinde Kürtlerin dillerini ve kültürlerini geliştirmesi o dönemin
devlet sorumluları, T.C Hükümeti tarafından imza altına almıyor, bu anlaşma
TBMM’de onaylanıyor. Bundan sonraki dönemde her ne kadar bu konuda şaşkın,
kör bir dönem, Kürtlerin varolmadığı Türk olduğu
şeklinde savunulan bir dönem olmuşsa da, zaman içinde acı olaylarca bu
sakat anlayış aşılmıştır. 1980 sonrasında, Cumhurbaşkanı Özal’ın “Türkiye’de
12 milyon Kürt vardır”, Demirel
ve Erdal İnönü’nün ortak iktidar döneminde Diyarbakır’da her iki yetkilinin
“Kürtler bir realitedir” açıklamalarından sonra, o şaşkın ve kör
dönem son bulmuştur. Kürtlerin varlığı ve yokluğu ilkel tartışması bir
tarafa bırakılarak, AB üyeliği bazında en azından Kopenhag Siyasi
Kriterleri çerçevesinde Kürtlere hangi hakların tanınması gerektiği
tartışmaları, hayati, öncel ve Türkiye’nin birinci sorunu haline gelmiştir.
Bu nedenle, partimizin Kürtlerin baskılanma altında
olduğunu belirtmesine bile gerek yok. Her şey ortada. Ayrıca,
Kürtler üzerindeki bu baskılardan bahsetmekle, “devletin ülkesi ve
milletiyle bölünmezliğiyle” de bir ilişkisi yoktur. Kürtlerin bireysel ve
grupsal hak ve özgürlüklerinden yoksun olmalarının en açık ve büyük
göstergesi, Türkiye’nin AB üyeliği bazında Kürtlerle ilgili gündeme gelen
tartışmalar göstermektedir.
Demek oluyor ki, Kürt gerçeği saptaması ve
Kürtlerin haklarından yoksun olduklarını belirtme şerefi sadece bizim
partimize de ait değildir. Ayıca partimiz, olmayan bir şeyi hayali ve
gerçek dışı yaratma gibi asla bir “gaflet ve delalet” içinde de değildir.
Partimiz Kürtlerden bahsederken, sosyolojik bir gerçekten bahsetmektedir. En
önemlisi de, eğer Kürt diye bir etnik ve ulusal grup yoksa,
Kürtlükten bahsetmek de suç olmaz ve bir partinin kapatılması için de
gerekçe olamaz diye düşünüyoruz.
Sayın Başsavcı, partimizin Kürt Sorunundan
bahsetmiş olmasını, “devletin... ülkesi ve milletiyle
bölünmez bütünlüğüne” aykırı davrandığını, partimiz programını bütünlüklü
incelemeye tabi tutmadan, ileri sürmektedir. İddianamesinde de, Kürt sorunundan bahsedilme
dışında bu ilkenin ihlali konusunda başka bir delil de ileri
sürememektedir. Eğer Başsavcının bu dar, ruhsuz mantığıyla hareket edersek,
Çerkezlerden, Gürcülerden, Lazlardan bahsetmiş olmak da “devletin
bütünlüğüne ve milletin bölünmezliğine” aykırıdır. O
zaman da, bu aşamada başta Başbakan olmak üzere, Genel Kurmay Başkanı,
Cumhurbaşkanı ( Mahkemeniz üyesi olduğu zaman DKP Davasında, Kürtlerden
bahsetmenin bölücülük olamayacağını, Kürtlerden bahsetmenin “devletin
ülkesi ve milletiyle bütünlüğüne” karşı olmadığını muhalefet görüşlerinde
belirtmiştir), Başbakan Vekilleri ve özellikle de AB’den sorumlu Başbakan
Yardımcısı Mesut YILMAZ her gün bu suçu işliyor. En önemlisi de AB
üyeliğinde Türkiye’nin yol haritası durumundaki Katılım Ortaklığı Belgesi,
Kopenhag Siyasi Kriterleri Belgesi doğrudan ve Türkiye’nin tayin ettiği
“Ulusal Program” dolaylı bölücü belgelerdir.
Bundan daha önemlisi, Türkiye’nin AB üyeliğinin,
egemenliğin bir ölçüde devri anlama geldiğini, siyaset ve sosyal
bilimciler, siyasetçiler kabul etmektedir. Bu durumda da, T.C hükümetleri,
meclisi, siyasal partileri, sivil toplum örgütleri, siyasetçileri,
aydınları, sivil ve askeri yetkilileri ve kurumları bu suçu işlemekteler. O
zaman da, Sayın Başsavcının yaklaşımına göre, bunların tümünün düzeylerine
uygun yargı kurumlarında yargılanmaları gerekmektedir. Böyle bir şey olduğu
zaman, Türkiye’nin çağdaş dünya karşısındaki konumu ne olur? Zaten siyasi
partilerin kapatılması ve buna ilişkin AİHM’NİN verdiği kararların ve
vardığı sonuçların Türkiye’nin itibarını sarstığı konusunda güçlü bir görüş
ve kanaat söz konusu olduğunu, Yüksek Mahkemeniz de kabul eder.
Partimizin tüzük ve programı incelendiği zaman,
Türkiye’nin birlik ve bütünlüğüyle bir sorununun olmadığını daha öncede
söylemiştik. Partimiz Türkiye’nin birlik ve bütünlüğü içinde, değişimi
öngörüyor, reformlar yapmaya çalışıyor, Kürt sorununu çözmeye çalışıyor,
devletin-idarenin yeniden yapılanmasını istiyor ve demokratikleşmeyi
sağlamaya çalışıyor; bireysel ve
kolektif hakların güvenceye bağlanmasını, yoksulluğun, eşitsizliğin son
bulması için projeler geliştiriyor; hukukun üstünlüğünü gerçekleştirmek
için çaba gösteriyor.
Partimizin, programında belirttiği “tekliğe”
karşıtlığı, siyasi sistemin ve iktidarın otoriterliğidir. Sistemin otoriter
yapısının son bulması anlamında, tekliğin son bulmasıdır. İktidarın çoğulcu
demokratik sistem rasyonelleri içinde paylaşılmasıdır. Daha sonraki
satırlarda da bahsedeceğimiz gibi, partimiz programında iktidarın
paylaşımından, iktidara katılımdan; Onun kurumlaşması ve ilkelerinden
bahsetmekle de, Sayın Başsavcının iddiasını doğrulamış olmuyor. Yukarıdaki
bölümlerin birinde bahsettiğimiz gibi, federal bir devletten bahsetmek
bile, iktidarın paylaşılmasından öteye geçmiyor, devletin ve ülkenin
parçalaması anlamına gelmiyor. Tersine devletin ve toplumun bütünlüğünün
daha da güçlenmesi, yeni kurallar ve kurumlarla temellerinin sağlamlaşması
anlamına geliyor. Bu nedenle de partimiz hakkındaki davanın usul ve esas
açısından görülmemesi gerekir.
3) Sayın Başsavcı iddianamesinde, partimizin
programının “yeniden yapılandırma” ana başlığı altındaki bölümünü özetle
aktararak ve yorumlayarak partimizin:
3.a)adem-i merkeziyetçi
anlayışını, “özerk birim”, “özerk yönetim birimi” ve “federasyon” ile
özdeşleştirerek, “devletin tekliği” prensibine aykırı hareket ettiği ve
ilgili kanun hükümlerini ihlal ettiğini;
3.b) Kürtlerin dil ve kültür
haklarından bahsetmekle egemen ulus tanımına aykırı hareket ettiği; en
önemlisi ve garip olanın da Türkiye hükümetlerinin, Bulgaristan,
Yunanistan, Kosova ve benzeri ülkelerde bulunan etnik/ulusal topluluklar
için savunduğu tezleri Kürtlere uygulamasının sorunun çözülebileceği
görüşünün, farklı ulus ve azınlıkların varlıklarını tanıma anlamına geldiğini,
bununla da azınlıklar yarattığını ileri sürmektedir. Yani partimiz, Türkiye’nin çevre devletlerdeki
topluluklar/azınlıklar politikasından bahsettiği ve benimsediği zaman
yanlış yapmakta, suç işlemekte ve Türkiye için bir tehlike oluşturmaktadır.
Peki, aynı yaklaşımı gösteren Türkiye hükümetleri ve sivil-askeri kurumları
neden haklı görürü, Böyle bir yaklaşımın hukukun genellik ve eşitlik
prensibiyle bir alakası var mı?
Sayın Yargıtay Başsavcısının bu görüş ve
iddialarının alabildiğine dar, siyaset ve sosyoloji bilimleriyle; en
önemlisi de Türkiye gerçekleriyle alakalı olmayan görüşler olduğunu ileri sürerken,
Yüksek Mahkemenizin geniş perspektifli bakış açısına sığınmak istiyoruz.
…1982 Anayasanın köklü değiştirilmesi ya da yeni
bir anayasanın yapılması sadece partimizin de bir isteği değil, geniş
toplumsal kesimlerin, diğer siyasi partilerin bir kesiminin ve sivil toplum
örgütlerinin tümünün de istek ve talebidir. Devletin en yetkili kurumları,
yetkilileri ve yargı kurumlarının üyeleri ve başkanları da bu görüşe
sahiptirler. Bu konuda sözü Yargıtay Başkanı Sayın Sami Selçuk’a
bırakırsak, yeni bir anayasa talebinde partimizin ne kadar haklı olduğu
daha da belirgin hale gelecektir.
Sayın Sami SELÇUK diyor ki:
“Çıplak bir uyarıda bulunmak istiyorum. Türkiye
meşruluk debisi neredeyse sıfıra yaklaşmış bir Anayasayla yeni yüzyıla
giremez, girmemelidir. “Meşruluk, toplumbilimin, siyaset biliminin en
önemli kavramlarından biridir ve örselenemez.
“Halkta, bir kurumun, yasanın ya da yöneten kişi(ler)in, bilinen ve benimsenen kurallara göre oluşmuş
bir çoğunluğu arkalarında bulundurduklarına ilişkin yaygın inanç varsa, o
kurum o yasa ya da yöneten(ler) meşrudur (Burdeau, Duverger, Aron, Easton, Kelsen, Lipson, Weber).
“Meşruluk, barış ve dinginliği sağlayan, kurumu,
yasayı, iktidarı ayakta tutan büyülü bir inançtır. En zorba yönetimler bile
hep kendilerini meşru göstermeye çalışırlar. Bu yüzden İtalyan Tarihçisi Ferraro: ‘Meşruluk, sitenin/devletin/ toplumun
görünmeyen barış meleğidir’ der. “Meşruluk iki türlüdür. Biçimsel
meşruluk... ve maddi meşruluk.
“Çoğunluk kurallara göre sağlanmamış ise biçimsel
meşruluk yoktur. Kurallara göre sağlanan çoğunluğun onayı sonradan geri
çekilmiş ise maddi meşruluk yoktur.
“Acaba 1982 Anayasası biçimsel ve maddi açılardan
meşru mudur?
“Biçimsel meşruluk açısından ele aldığımızda
görünüm şudur: Anayasa, halk ya da halkın özgür iradesiyle seçilen bir
kurucu iktidar, parlamento tarafından değil, kapatılan parlamentonun sıralarına
oturtulan atanmış kişilerce yapılmıştır.
“İkinci olarak, meşruluk bir karara, işleme,
herkesin sonuçları sorgulayabilecek ve eşit biçimde, zorsuz ve yasaksız
katılmalarına bağlıdır. İradeler tartışma sürecinden geçmedikçe meşruluktan
söz edilemez. Çünkü tartışma varsa ve ne denli açıksa, sorunları o denli
saydamlaşır. Bilgi edinilir ve yanlışa düşme tehlikesi azalır. 04.06.1888’de
Clemenceau, ‘konuşulan ülkelerde zafer, susulan
ülkelerde utanç vardır’ demişti.
“1982 Anayasası tartışmaya kapalı tutulmuştur.
“Üçüncüsü, tartışma yasağına koşut olarak tek yanlı
bir beyin yıkama bombardımanından sonra oylama yapılmış, halk iğfal edilmiştir.
“Dördüncüsü, Anayasa benimsenmediği takdirde pretoryen diktasının süreceği mesajı verilmiş, ölümü
gören eli böğründeki halk çaresiz, sıtmaya razı olmuştur.
“Beşincisi, içini gösteren, ‘seni mimlerim’
zarflarıyla gizli oy ilkesi çiğnenmiştir.
“Altıncısı, tek işlemle hem devlet başkanı, hem de
Anayasa oylanmıştır. Her ikisini destekleyenlerin ya da onlara karşı
olanların sayısı, oranı belirsizdir. Anayasa, anayasayı destekleyenler
devlet başkanına katlanmışlarsa Anayasa. Anayasayı destekleyenler, devlet
başkanına katlanmışlarsa devlet başkanı desteksiz kalmış demektir. Peki hangisi çoğunluğu elde etmiştir. Bu bir bilmecedir.
Ancak bilinen şudur: İkisi de kuşkuyu içinde yaşıyor. Üstelik devlet
başkanı için zaten seçme söz konusu değil. Çünkü tek adaydır. Seçenekler
arasında özgür seçimde bulunamayan birey özerk değildir. Çünkü özgürlük
özerklikten önce gelir.
“Görülüyor ki, toplumla yapılan bu sözleşme
(Anayasa) tehditle, fesada uğratılmış bir iradeyle benimsetilmiştir. Bu
yüzden Anayasa, biçimsel meşruluktan yoksundur...
“Gelelim 1982 Anayasasının maddi meşruluk açısından
durumuna.
“Bilindiği üzere anayasalar, örgütlenmiş siyasal
birim olan devletin gücünü sınırlayan, bireyin hak ve özgürlük alalarıyla
bunların çiğnenmelerine karşı denetim yolları belirleyen, iktidarın tek
elde toplanmasını önleyerek çoğulculuğu benimseyen, çok iktidar ilişkisinde
dengeleri sağlayan, her türlü hukuk dişiliği engelleyen metinlerdir.
“1982 Anayasası tersini yapmış, devlet gücünü
sınırlayacak yerde hak ve özgürlükleri sınırlamış ve bunları adeta
istisnalar haline getirmiş, halka güvensizliği ruhuna içselleştirmiş, yargı
birliğini ve bağımsızlığını örselemiş, demokrasi rejimini değil, cumhuriyet
yönetimini öngörmüştür. 1961’in insan hak ve özgürlüklerine dayanan devleti
(md.2) gitmiş hak ve özgürlüklere lütfen “saygılı” (md2) “kutsal devleti”
gelmiştir.” (Adli Yıl Açış Konuşması 1999-2000,
sayfa: 49-50)
İşte partimizin değiştirmek istediği anayasa, Sayın
Sami Selçuk’un tanımladığı bu anayasadır.
Partimiz, programını kaleme alırken, “azınlıklar”
ve “çoğunluklar” gibi bir ayrımı gözeterek hareket etmemiştir. Daha önceki
satırlarda da belirttiğimiz gibi, programda Türkiye’de gerçekleştirmek
istediği toplumsal ve siyasi yeni sistemi çerçevelendirerek; Türkiye’deki
tüm hayati sorunları ve bu hayati sorunların içinde de Kürt sorununu temel
sorun olarak tespit ederek, çözümler üretmiştir.
Ayrıca partimiz, Kürtlerin de azınlık statüsünde
olduğu görüşünde de değildir. Kürtler, Türkiye nüfusunun 1/3’i kadardır.
Hem belirli iki bölgede yaşayan ve hem de Türkiye’nin belirli bölgelerinde,
kentlerinde yoğunlaşma gösteren bir topluluk özelliğin göstermektedir.
Sayın Başsavcı, programımızda genel anlamda dile
getirilen bazı kavramlardan belirli sonuçlara varmakta; Türk dili ve
kültürü dışındaki dillerin ve kültürlerin yasak olmadığını ileri sürmekle
başka etnik gurupların/azınlıkların olduğunu kabul ediyor ve ne yazık ki
bunlardan bahsetmekle de partimizin “azınlıklar” yarattığını ve bununla
anayasal suç işlediğini ileri sürüyor.
Oysa Kürt dili ve Kürt kültürü üzerinde yasakların
olduğunu, bu yasakların kaldırılması için Türkiye’nin AB üyeliği sürecinde
yapılan tartışmalar hem açıklıyor ve hem de Sayın Başsavcının doğruyu ifade
etmediğini gösteriyor. Ayrıca, bulunduğumuz aşamada, hükümet ve hükümet
dışı güçlerin, yetkililerin, Kürt dilinden, Kürt dilinden yayın ve
eğitimden bahsetmeleriyle, “azınlıklar” yaratmıyorlarsa partimiz de böyle
bir eylem içinde değildir, anlamına gelir.
Ayrıca, Sayın Başsavcı da iddianamesinin 13.
sayfasında Türkiye’de etnik gurupların varlığını kabul etmekte ve şöyle
demektedir: “Yasayla, ülkedeki etnik gurupların dil ve kültürleri
yasaklanmamıştır. Çeşitli kökenlerden gelen yurttaşlar kendi dil ve
kültürlerine sahip bulunmakta, onları geliştirmektedir.” Sayın
Başsavcının, Türkiye’de etnik gurupların varlığından bahsetmesi dışındaki
diğer görüşlerine katılmak mümkün olmamakla birlikte, Sayın Başsavcının da “azınlıklar
yaratma suçunu” işlemekte olduğunu ileri sürmemiz yanlış olmaz.
Görünen o ki, toplumsal olgular, gerçekler ne kadar
gizlenmeye çalışılsa da, güneşin balçıkla sıvanmayacağı ve mızrağın çuvala
sığmayacağı gerçeğiyle karşı karşıya kalınıyor. Olgular ve gerçekler “kara
deliklerini” kapatmak ve tümden perdelemek olanaklı olmuyor.
Kürtlerin varlığı bir gerçek. Türkiye
yapılandırılırken bu gerçek gözetilmemiştir. Oysa Osmanlı İmparatorluğu
yapılanmasında Kürtler, toplumsal, siyasal ve idari alanda önemli bir yere
sahiptiler. Türkiye Devletinin kuruluşundan bir dönem sonra, Kürtlerin
varlığı inkar edilmiştir. Bunun doğru olmadığı,
Türkiye’nin AB üyeliği sürecinden önce açığa çıkmıştır. Buna rağmen, Kürt
dili, kültürünün yasaklılığı devam etmiştir, günümüzde de devam etmektedir.
Kürtçe eğitim-öğretim, basın yayın hakkı Kürtlere tanınmamıştır. Bu tutum,
insan ve insan topluluklarının sahip olması gereken bireysel ve kollektif haklar dizisine, uluslar arası sözleşmelere,
en önemlisi de Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesine aykırıdır. O
sözleşmede her çocuğun ana diliyle eğitim yapma hakkı vardır. Dünyadaki tüm
çocuklar kendi ana dillerinden eğitim yapma hakkına sahipken, Kürt
çocuklarının bundan mahrum bırakılmasının kabul edilir yanı olamayacağını
Yüksek Mahkemenizin de kabul edeceğinden şüphe duymuyoruz. Ayrıca bu hakkın
tanınması tesadüfi değil, çocuk gelişiminin doğal
sonucu ve pedagojik bir olgudur.
Yerel yönetimler, çoğulcu ve katılımcı demokrasinin yaygın ve
genişliğine yapılanmasının önemli platformları, temsil organları, hizmet
alanları ve doğrudan demokrasi ilkelerinin işlerlik bulduğu düzeyleridir.
Demokrasi, halkın alabildiğince katılımını ve yönetimde temsil gücünü ve
yönetme kapasitesini güçlendirmek anlamına geldiğine göre, bu anlamda da
yerel ve hem de özerk yerel yönetimlerin önemi tartışmasızdır. Halk yerel
yönetimlerde, kendisini ilgilendiren konularda doğrudan söz ve karar
sahibidir. Bu demokratik özerk yerel yönetim yapılanması, bölünmeyi değil,
halkın kendi genel ve özel çıkarları etrafında, farklı dil, kültür, etnik,
dinsel, mezhepsel ve sınıfsal renkleriyle birlikte daha da bütünleşmesini
sağlar.
Demokrasilerde Bölge Meclisleri, özerk yerel yönetimlerimden daha kapsamlı, daha
makro kararların alındığı temsil organlarıdır. Partimiz, Bölge
Meclisleriyle özel yeni bölgeler oluşturmuyor. Türkiye’de düşüncemize göre
derin tarihsel, siyasal ve kültürel referansları olan varolan
coğrafi bölgeler üstünde Bölge Meclisleri’nin oluşmasını öngörüyor.
Partimiz bu Bölge Meclisi yapılanması önermesiyle, devletin tekliği ve
bölünmezliğiyle değil; devletin ve siyasi sistemin yapısının değişmesi,
iktidarın paylaşılmasıyla ilgilenmektedir.
Ayrıca bu idari ve demokratik temsil yapısı
önerisiyle, Türkiye’yi bölgelere ayırma ve Anayasaya aykırı bir iş de
yapmıyor. Bu düşünce ve temsil organı yapılanması, Anayasanın 126.
maddesinin 3. fıkrasından da söz konusu. Anayasanın bu hükmüne göre: “Kamu
hizmetlerin görülmesinde verim ve uyumu sağlamak amacıyla, birden çok ili
içine alan merkezi idare teşkilatı kurulabilir. Bu teşkilatların görev ve
yetkileri kanunla düzenlenir.” Anayasa, birden çok ili içine alan
“merkez idare teşkilatının” oluşmasını öngörüyor. OHAL Bölgesi ve valiliği
bunun en somut göstergesidir. Partimiz de, bölgelerdeki illeri bileştirerek
demokratik bir temsil organı olan Bölge Meclislerini oluşturmaya çalışıyor.
Partimiz, bu illerin valilerinin, kaymakamlarının
ve emniyet müdürlerinin seçimle tespit edilmesini, ülkenin daha
demokratikçe yönetimi ve halkın ihtiyaçlarına cevap verebilecek yöneticisini
seçmesi, hizmetlerin demokratik bir yarış anlayışı içinde görülmesi için,
vazgeçilmez kabul ediyor. Bu projeyle, devletin “tekliği” ve “bütünlüğü”
sorununa son verilmiyor, siyasi iktidarın ve sistemin otoriter, tekçi
karakterine son verilmek isteniyor. ABD, AB üyesi ülkelerin hepsinde
demokratik çoğulcu, partimizin öngördüğü bir sistem ve yapılanma söz
konusu. Bu sistemlerde öngörülen ve gerçekleştirilen bu yapılar, bölünmeye
yol açmadıkları gibi, daha bütünleşmiş toplumsal yapıların ve devletlerin
gelişmesine yol açmıştır.
Partimiz, teknik federal bir sistem önermiyor.
Türkiye’nin AB’ye girişinden sonra, idari yapılanmanın kendi doğası içinde,
halkın özgür tartışması, seçimi, genel ve bölge meclislerinin belirleyeceği
hukuk çerçevesi içinde yapılanacağı ve statü kazanacağı ortada. Topluma
ilişkin konularda, önceden tespit edilen ya da başka yerlerden ihraç edilen
şablon modellerle hareket etmek, en büyük antidemokratikliktir. Bu noktada üniter devletin yapısal özelliklerini biraz daha açmak,
“devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezlik” ilkesine daha fazla ışık
tutacaktır.
“...Avrupa Birliği üyelerinin üçü dışında hepsi üniter devlettir. Üniter
devletlerin anayasalarının başlıca iki özelliği dikkat çekicidir.
Birincisi, bunların çoğunda devletin “üniter”
vasfının açıkça ifade edilmemiş olmasıdır. Bu konuda Portekiz ve İtalya
istisna teşkil etmektedir. Nitekim, Portekiz Anayasası’nın 6., İtalya Anayasası’nın 5. maddesinde üniter vasfı açıkça belirtilmiştir. Mamafih, bu terime
yer vermeyen kimi üniter anayasalarda devletin
“bölünmez” olduğu yazılıdır. Bunlar da Fransa (m.2), Lüksemburg (m.1) ve
Finlandiya (m.4) anayasalarıdır. İtalya Anayasası her iki sıfatı birlikte
zikretmiştir (m.5)…
“Üniter devletler arasında bulunan Finlandiya Anayasasının 17.
maddesinde çeşitli toplulukların (örn. Romanlar) ve Samiler gibi yerli
halkların kendi dil ve kültürlerini koruyup geliştirme hakkına sahip
oldukları, ayrıca bu ikinci gurubun kendi dillerini resmi makamlar önünde
kullanabilecekleri belirtilmiştir.
“İkinci özellik, üniter
Avrupa Devletlerin önemlice bir kısmında ya etnik-kültürel topluluklara
özerklik tanınmış ya da idari yapının belirgin bir adem-i
merkeziyetçiliğe dayandırılmış olmasıdır. Birinci grubun tipik örneğini
İspanya oluşturmaktadır. Nitekim İspanya Anayasası’nın 2. maddesinde
“anayasa onu oluşturan milliyetlerin ve bölgelerin özerklik oluşturan hakkı
ile birlikte onlar arasındaki dayanışmayı tanır ve garanti eder” hükmü yer
almaktadır. Ayrıca 3. madde İspanyolca dışındaki diğer dillerin de her bir
özerk toplulukta resmi dil olacağını (2. bend) ve
İspanya dil zenginliğinin kültürel bir miras olarak özel saygı göreceğini (3.
bend) hükme bağlamıştır. Portekiz anayasasında da
buna benzer bir hüküm vardır. Nitekim, Anayasa’nın
6. maddesine göre “Azores ve Madeira
takım adaları kendi siyasi ve idari statüleri ve kendi öz-yönetim kurumları
bulunan özerk bölgeler oluştururlar.” Nihayet yine üniter
bir devlet olan İsveç’in Anayasası da 2. maddesinin 4. bendinde “etnik,
dilsel ve dinsel azınlıkların kendi kültürel ve sosyal hayatlarını koruma
ve geliştirmeleri için fırsatlar artırılır” demektedir.
“Üniter devletler içinde
anayasası adem-i merkeziyetçiliği vurgulayan
ülkelerin başında İtalya gelmektedir. Nitekim, İtalya Anayasası’nın 5.
maddesinde devletin üniter ve bölünmez olduğu,
ama aynı zamanda yerel özerklikleri tanıdığı ve kamu hizmetlerinde en geniş
adem-i merkeziyete yer verileceği hükmü yer
almaktadır. Ayrıca bu ülkede etnik-kültürel azınlıklara özerklik tanınmamışsa
da, Anayasa dil azınlıklarının korunmasını öngörmektedir.(m.6).
“Üniter devletlerde
ilgili olarak işaret edilmesi gereken nokta, İrlanda Anayasasındaki “resmi
dil” ikiliğidir. Gerçektende de, bu anayasanın 8. maddesi 1. fıkrasında
İrlanda dilini “birinci resmi dil”, ikinci fıkrasında ise
İngilizceyi “ikinci resmi dil” olarak tanımlamaktadır.” (Mustafa
Erdoğan, Prof. Dr ve Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi, Liberal Düşünce
Dergisi, 23. Sayı, sayfa; 30-31)
Demek oluyor ki, üniter
devletin, etnik-ulusal toplulukların dilsel ve kültürel haklara sahip
olmaları, adem-i merkeziyetçilik, bölgesel
özerklikler, resmi dillerin çoğulculuğu ile bir çatışması da söz konusu olmayabiliyor.
Üstelik federal sistemler bile,
devletlerin tekliğine son veren sistemler değil, egemenlik ve iktidarın
bölgeler arasında paylaşılmasını getiren devlet yapılanmalarıdır. Sayın Mahkemeniz üyesi Haşim KILIÇ’ın
DKP Davası’ndaki muhalefet gerekçesinde de belirttiği, Sosyalist Partinin
Mahkemeniz tarafından verilen kapatma kararından sonra AİHM’NİN verdiği
karşıt kararda da: “Türk ve Kürt kesimlerini içeren bir federal devlet
kurulması düşüncesini ve Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkına sahip
yolundaki görüşlerini devletin ülkesiyle bölünmez bütünlük ilkesine aykırı”
görmemiştir” diyor. (22 Kasım 2001 tarih ve 24591 Sayılı
Resmi Gazete, sayfa: 199)
Bir ülkenin ve devletin bölünmezliğine son vermek,
uygun ve uyumlu araçları, yöntemleri seçmeyi de gerekli kılar. Bu araçlar
ve yöntemler de, toplumların tarihsel tecrübelerinin gösterdiği gibi,
şiddet ve silahlı mücadeledir. Demek ki partimizin de Türkiye’nin bölünmezliği için
tehdit oluşturması, bölünmezliğine son verme isteği bu araçları ve yöntemleri
benimsemesiyle olanaklı olabilirdi. Oysa partimiz, şiddeti ve silahlı
mücadeleyi kesinlikle red ediyor. Türkiye’deki
hayati sorunların ve temel bir sorun olan Kürt sorununun çözümü için,
“toplumsal uzlaşmayı”, eşitlikçi, demokratik hukuka ve uluslar arası
demokratik ve Türkiye’nin de imzaladığı sözleşmelere dayalı çözümleri,
barışçıl yöntemleri benimsemektedir. Toplumsal uzlaşma, bir arada olmayı,
birlikte yaşamayı, birlikte tartışarak çözümler üretmeyi öngörür.
Partimiz tüzüğünün 3. maddesinde bu yöntem ve
tarzını açıkça belirtmektedir: “Partimiz, Türkiye’yi idari, siyasi,
toplumsal ve ekonomik olarak; evrensel demokratik hukukun, dünyanın ve AB ülkelerinin çoğulcu siyasi
normları içinde adem-i merkeziyetçi tarzda yeniden
yapılandıracak; Kürt sorununu hak eşitliği temelinde toplumsal uzlaşma ile
çözecek.”
Başka bir gerçek: Bir devleti ve ülkeyi bölmek isteyen bir parti
şiddet ve silahlı mücadeleyi vasıta ve yöntem olarak benimsediği zaman, Ona
uygun örgütlenme biçimini de seçmek zorundadır. Böyle bir örgütlenme,
mevcut hukuka uygun yasal bir örgütlenme olamaz, yasal olmayan, yani mevcut
devlet ve kanun otoritelerinin denetimi dışında bir örgütlenme olur. Açık,
şeffaf, kitlesel demokratik bir örgütlenme olmaz. Sıkı, askeri ve otoriter
disiplinli, üye alımında alabildiğince seçkinci davranan, üyeleri özel
eğitimli olan bir örgütlenme olur. Partimiz ise tüzüğünde, açık, şeffaf,
demokratik, kitlesel bir parti olduğunu açıkça belirtmiş; çoğulcu
demokrasiyi parti içinde yapılandırmıştır. Partimiz tüzüğünün 2. maddesinde
partimizin karakteri konusunda şunlar söylenmektedir:
“HAK VE ÖZGÜRLÜKLER PARTİSİ, YENİLİKÇİ, DEĞİŞİMCİ,
DEMOKRAT, YURTSEVER DEĞİŞİK GÖRÜŞLERE SAHİP UNSURLARIN ÜYE OLDUĞU ÇOĞULCU,
KATILIMCI, KOLLEKTİF VE AKLA DAYALI DEMOKRATİK KİTLE PARTİSİDİR.
“Parti, üye ve örgütlerini, parti çalışmalarıyla
ilgili olarak sürekli ve zamanında yazılı biçimde, özel yapacağı
toplantılar, konferanslar, seminerlerle bilgilendirir, denetleme sürecini
yaratır.
Parti tüzüğümüzün 4. maddesinde “partinin bağlı
olduğu çalışma ilkeleri” incelendiği zaman, partimizin ne kadar açık,
şeffaf, demokratik, hem hukuk otoriteleri ve hem de kamuoyu denetimine açık
olduğu rahatlıkla görülecektir. Bu kadar açık, demokratik ve denetlenebilir
bir partinin, Türkiye’nin bölünmezliğini tehlikeye sokup sokmayacağı Yüksek
Mahkemenizin takdirleri arasındadır.
DKP Davası’ndaki muhalefet gerekçesinde Sayın
Mahkemeniz üyesi Haşim KILIÇ ve AİHM’NİN bölünmeyle şiddet ve terör
arasında doğrudan bir bağ kurması da isabetli, olgusal, tarihsel, sosyolojik
olduğu kadar; siyasal sistemlerin yapılanma süreçleriyle de bir uyumluluk
içindedir.
“DKP’NİN terörle ve şiddetle bir bağlantısının
kurulamadığı, yakın ve kesin bir tehlikeyi harekete geçirecek söz ve eylem
birliğinin olmadığı, kapatılmalarından ötürü Türkiye’nin mahkum
olduğu Türkiye Birleşik Komünist Partisi ile Sosyalist Partinin program ve
eylemleri ile davalı Partinin programı arasında benzerlik bulunmasına
karşın, Avrupa Mahkemesi’nin kararının göz ardı edildiği, otoriter ve
totaliter uygulamalar sonunda ortaya çıkan kimi bölgesel sorunları dile
getirerek ülkenin bölünmez bütünlüğü içinde barışçıl çözümler öneren
Partinin kapatılması AİHS’NİN ve Avrupa Mahkemesi’nin içtihatlarına açık
aykırılık oluşturmaktadır.” (22 Kasım 2001 Tarih, 24591 Sayılı Resmi
Gazete, sayfa: 199) Aynı davada muhalefeti olan Sayın Mahkemeniz
üyeleri, Yalçın ACARGÜN, Sacit ADALI ve Fulya
KANTARCIOĞLU’NUN görüşleri de bu doğrultudadır, (aynı Resmi Gazete,
sayfa: 201-203) Aynı gerçeklerin ve görüşlerin
partimiz içinde geçerli olacağı ortada. Bu nedenle de, partimiz hakkındaki
davanın usul ve muhteva açısından görülmezliği ortadadır.
ANAYASA İLE FARKLI
DEĞERLENDİRME İÇİNDE OLMAK, DEMOKRASİYE AYKIRILIK ANLAMINA GELMEYECEĞİ
GİBİ, ANAYASAYI DA İHLAL ANLAMINA GELMEZ..
Partimiz programında, mevcut anayasadan farklı
değerlendirmelerin olduğu açık. Çünkü partimiz, mevcut anayasaya kendisini
bağlı ve Onun kapsamı içinde kurulmasına rağmen, Onu değiştirmek
istemektedir. Bu bağlamda, anayasadan farklı değerlendirmeler içinde olması
kadar doğal bir şey olamaz.
Üstelik, Türkiye’deki Anayasanın evrensel hukuk ve
AB hukukuna göre değişikliğe ihtiyacı olduğu, Yüksek Mahkemeniz dahil, bütün devlet kurumları, sivil ve askeri
yetkililer, siyasal partiler ve sivil topum örgütleri tarafından da kabul gördüğüne
göre, anayasadan farklı değerlendirmeler ihlal olmadığı gibi, “devletin
ülkesi ve milletiyle bölünmezliğine” aykırılık anlamına hiç gelmez.
AB Hukuk mevzuatına uygun Türkiye’deki yasal
değişikliklerde ölçü, çağdaş, çoğulcu katılımcı demokrasinin kurallarına
uyarlılık içinde olması, evrensel demokrasinin kurallarına göre, Ona uygun
yerel hukuk, kanunları ve anayasayı şekillendirmedir. Partimiz de, değiştirmek istediği mevcut anayasayla
farklı değerlendirmelere sahip olmasına rağmen, bütünlükçü sisteme yol açan
çoğulcu, katılımcı demokrasi ve demokratik kurallarla bir uyum içindedir.
…
AİHM’DE PARTİ KAPATMA
DAVALARI VE ANAYASANIN GEÇİCİ 15. MADDESİ
…
AİHM, 30.01.1998 tarihli kararı ile TBKP’NİN,
25.05.1998 tarihli kararıyla Sosyalist Partinin ve 06.12.1999 tarihli
kararıyla ÖZ-DEP’İN, Mahkemenizce kapatılması kararlarını demokratik
toplumda zorunlu, meşru amaçla orantılı bulunmaması nedenleriyle, AİHS’NİN
11. maddesine aykırı bulmuştur. Bunlardan TBKP, mahkemeniziz tarafından
isminde komünist ismine yer verdiğinden (SPK, m. 96), tüzük ve programının
devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez niteliğini bozduğundan (AY, m. 68,
SPK, m. 78/a, 81/a, 81/b, 89) kapatılmıştı. Sosyalist Parti ise tüzük ve
programlarıyla eylemlerinin anayasaya ve SPK’NİN dördüncü bölümünde yer
verilen devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı amaçlar
gütme yasaklarına aykırılık gerekçesiyle kapatılmıştı. ÖZ-DEP ise, parti
programının devletin ülkesi ve bölünmez niteliği (SPK 78/a, 81/a, 81/b) ile
laik devlet niteliğine aykırılık (SPK, m. 89) oluşturduğu gerekçesiyle
kapatılmıştır.
“AİHM, her üç parti kapama davasına ilişkin
kararlarında şu görüşlere yer vermektedir:
a) Demokrasi, düşünce özgürlüğü ile beslenir.
Çoğulculuk olmadan demokrasiden söz edilemez. Demokrasinin iyi işleyişi ve
çoğulculuğun sürdürülebilmesi açısından siyasal partiler büyük öneme
haizdir. Demokrasinin temel prensiplerinden birisi de ,
bir ülkenin karşılaştığı sorumların şiddete başvurulmaksızın,
diyalog yoluyla çözümü konusunda fikir ve düşüncelerin serbestçe ifade
edilebilmeleri imkanının güvence altına alınmasıdır. Hatta bu düşünceler
rahatsız edici olsalar bile.
b) Bir parti programındaki istemlerin, projelerin,
önerilerin, bir devletin mevcut siyasal ve sosyal yapısıyla ve
prensipleriyle bağdaşmaması, Onların demokrasi ilkesine aykırılığı sonucu
doğurmaz. Bir devletin mevcut organizasyon modeliyle çatışsa da, farklı
siyasal programların önerilmesi, tartışmaya açılması, demokratik ilkeler
içerisinde kalmak, bizzat demokrasiye zarar vermemek şartıyla demokrasinin
özünü ifade eder.
c) Örgütlenme özgürlüğü, yalnızca inandırıcı ve
zorlayıcı nedenlerle kısıtlanabilir. 11. maddede belirtilen istisnalar,
siyasal partiler söz konusu olduğunda dar bir yorumu zorunlu kılar...
d) Sözleşmenin 10. maddesinde düzenlenen ifade
özgürlüğü, defalarca belirtildiği üzere, sadece açıklanan düşüncelere
taraftar olunduğunda, rahatsız edici bulunmadığında, hoşa gittiğinde ya da
farklı olmadığında değil, aynı zamanda taciz edici, rahatsız edici, şok
altına sokucu etkileri bulunduğunda da söz konusudur. Bunlar çoğulculuğun,
hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup bunlarsız
bir demokratik toplum olamaz.
e)Kapatma, siyasal partilere uygulanabilecek en
radikal yaptırım olarak hedeflenen amaçla orantılı, bu amaç bakımından
elverişli ve demokratik toplum açısından zorunlu olmadıkça başvurulamaz.
f)......Partinin toplum,
devlet ve demokrasi bakımından gerçek bir tehlike oluşturan politikayı
benimsemiş olduğunu gösteren açık, somut ve inandırıcı deliller olmaksızın
salt ismine bakılarak kapatma yoluna gitmek yeterli bir sebep oluşturmaz.
g) İfade özgürlüğü, 11. maddede de düzenlenen
toplantı, gösteri yürüyüşü ve örgütlenme özgürlüğünün önemli unsurlarından
biridir. Siyasal partiler bakımından 11. madde, 10. maddeyle bir bütün
olarak değerlendirilir.” (Yrd. Doç. Dr.
Ömer ANAYURT, Liberal Düşünce dergisi, 23. Sayı, s. 11-12-13)
Yüksek Mahkemeniz üyesi Sayın
Haşim KILIÇ’IN AİHM’NİN TBKP ve Sosyalist Parti hakkındaki kararından “Kürt
halkı”, “Kürt ulusu” ve “Kürt vatandaşları” kavramlarına ve programda
verilen içeriklerine ilişkin, DKP Davası’ndaki muhalefet görüşlerinin
üzerinde durmak, onları aktarmak hatırlatma babında bir değere sahip olduğu
gibi, Sayın Başsavcının partimiz hakkında açmış olduğu kararı da etkiler
niteliktedir.
ANAYASA MAHKEMESİNİN Parti
Program ve Tüzüğündeki aykırılıklardan dolayı kapatmış olduğu TBKP AİHM’NE
başvurmuş ve Mahkeme konuyu inceleyerek özetle “...Türk Anayasa Mahkemesi
TBKP’NİN, program ve tüzüğünde, Türk ve Kürt halkı arasında ayrım yapılarak
azınlık yaratma amacının ortaya çıktığını, Türk ve Kürt ulusları
biçimindeki sözleri nedeniyle Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez
bütünlüğü ilkesine aykırı davrandığını belirterek temelli kapatmıştır. Ancak, parti programında “Kürt halkı” ve “ulusu” ve
“Kürt vatandaşları” sözcüklerinin yer almasının azınlık yaratma amacıyla
tanımlanamayacağını ve böyle bir iddiada bulunulmadığını, “Kürt varlığının”
sadece kabul edilmesinden başka bir şey istenmediğini, Kürt halkının Türk
halkından ayrılması hakkının verilmesi gibi bir istemlerinin olmadığını,
şiddete başvurmadan ülke sorunlarına çözümler önerildiğini, bunların can
sıkıcı ve hoşa gitmeyen düşünceler olabileceğini ancak katlanılması
gerektiği” düşüncesiyle Türkiye’yi sözleşmeyi ihlalden mahkum
etmiştir.
Mahkeme kapatılan Sosyalist Parti kararında da aynı
görüşleri tekrarlayarak, “Sosyalist Partinin Türk ve Kürt kesimlerini
kapsayan bir federal devlet kurulması düşüncesini ve Kürt halkının kendi
kaderini tayin hakkının sahip olduğu yolundaki görüşlerini devletin
ülkesiyle bölünmez bütünlük ilkesine aykırı” görmemiş, şiddete başvurmadığı
sürece sözleşme hukuku korumasından yararlanması gerektiğini ayrıca
vurgulamıştır. Mahkeme bu kararı, Sosyalist Partinin dört yıl faaliyette
bulunmasına karşın vermiştir.
“Belirtilen bu düşünceler karşısında, bir siyasi
partinin ifade özgürlüğünü henüz kullanma aşamasında iken kapatılmasının
mümkün olamayacağı, şiddet içermeyen barışçıl önerilerinin de kapatmaya
yeter delil olarak kabul edilmeyeceği ortaya çıkmaktadır...” (22 Kasım 2001 tarih, 24591 sayılı Resmi
Gazete, sayfa: 199)
Açıkça ortaya çıkan bir sonuç var ki, AİHM’NİN bu
kararları karşısında Sayın Başsavcının partimiz hakkında açtı dava
uluslararası hukuka, AİHM İçtihatlarına oldukça ters ve aykırıdır.
AİHM’NİN parti kapatmalar ve diğer konularda
Türkiye aleyhinde verdiği kararların tümü, Türkiye’nin demokrasisini haklı
olarak sorgulayıp, hukukunun demokratik karakterini tartışmaya sokmaktadır.
SONUÇ VE İSTEM
Yüksek Mahkemeniz, ileri sürdüğümüz görüşlerimizle,
partimizin bütünlüklü düşüncesiyle Türkiye’yi yeniden yapılandırmak
konumunda olduğunu rahatlıkla tespit edecek; Sayın Yargıtay Başsavcısı’nın
iddia ve taleplerinde de, hukukun üstünlüğü ilkesi, kanunlar, sosyoloji,
siyaset bilimi ve Türkiye’nin AB üyesi olmasıyla kazanacağı yeni çerçeve ve
demokratikleşme açısından haksız olduğunu saptayacaktır.
Yüksek Mahkemenizin, ileri sürdüğümüz hayati
görüşleri ve belirtmediğimiz konuları res’en
gözeterek Partimiz hakkında açılmış olan davanın usul ve esas açısından
görülmez olduğuna karar vermesini, siyasi partileri kapatma ayıbına ve
antidemokratikliğine son vermesini arz ve talep etmekteyiz. Mahkemenizin bu
kararı, Türkiye demokrasisinin kalitesinin yükseltilmesine hizmet edecek,
demokratikleşmeye ivme kazandıracaktır. Saygılarımızla.”
III-
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞININ ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 19.6.2002 gün
ve SP.114 Hz.2002/3 sayılı esas hakkındaki görüşünde, öncelikle davalı
partinin ön savunmasıyla 23.7.1995 ve 3.10.2001 tarihlerinde yapılan
Anayasa değişiklikleri hakkında siyasi partinin vardığı sonuçlarla
talepleri üzerinde durulmuştur. Buna göre ileri sürülen görüşler şöyledir;
“…Anayasanın dayanak aldığı
temel ilkelerden birinin özgürlükçülük olduğu gerçeği kesin olarak bilinmektedir. Ancak, anayasa
kurallarının ve özellikle siyasi partilerle ilgili olanların sırf bu ilke
açısından değerlendirilip yorumlanması hatalı sonuçlara götürebilir. Kaldı
ki siyasi partiler hakkındaki anayasa kuralları mutlak bir özgürlük
içermemektedir. Devlet yaşamındaki olağanüstü rollerine, iddianamede işaret
ettiğimiz siyasi partilerin cumhuriyetin ilkelerini tahrip edici bir güç
odağı haline gelmesine seyirci kalınamayacağından, bu halde siyasi
partilerin kapatılması esası kabul edilmiştir. O halde, siyasi partilerle
ilgili Anayasa normları Anayasanın öteki temel dayanaklarından biri olan
devletin güvenliği ile ilgili esasları ile birlikte düşünülmelidir. Bu
esasların başında dava ile ilişkili olarak Anayasanın 68. maddesinin 4.
fıkrasında belirtilen devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü
ilkesi gelir.
Anayasanın 1. maddesinde, Türkiye Devletinin bir
Cumhuriyet olduğu belirtildikten sonra
2. maddede “Cumhuriyetin nitelikleri” başlığı altında Türkiye Cumhuriyetinin;
toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına
saygılı, Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel
ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu ifade
edilmiştir. Bu ifade biçiminden, Devlet ve Cumhuriyetin özdeş kavramlar
olarak kabul edildiği ve dolayısıyla devletin güvenliğinin Cumhuriyetin ve
onu tanımlayan niteliklerinin de
güvenliği anlamına geldiği anlaşılmaktadır.
Anayasanın 14. maddesi ile (değişik 3.10.2001 - 4709/3) Anayasada yer alan hak (ve bu bağlamda siyasi
parti kurma ve partiye girme hakları) ve hürriyetlerinden
hiçbirinin, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı
ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan
kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamayacağı genel bir ilke
olarak benimsenmiştir. Siyasi partilerle ilgili özel hüküm olan Anayasanın
68. maddesinin 4. fıkrasında, siyasi partilerin tüzük ve programlarının,
Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, Cumhuriyet ilkelerine
aykırı olamayacağı, 14. maddeyi teyiden
tekrarlanmış ve yaptırımı 69. maddenin 5. fıkrasında “temelli kapatma”
olarak belirlenmiştir.
Anayasa, Başlangıç’ın 4709 sayılı Yasadan (Değişik;
3.10.2001 - 4709/1) sonraki metinde de, hiçbir
faaliyetin Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle
bölünmezliği esası karşısında koruma göremeyeceğini belirtmek suretiyle
kuralların yorumlanmasına ışık tutmaktadır. Şu halde, Anayasanın siyasi
partilerle ilgili hükümlerinin bu hukuki çerçeve içinde yorumlanması gerekir.
İddianamedeki yorum yöntemi de budur.
Ön savunmada ileri sürülen diğer bir görüş,
23.7.1995 ve 3.10.2001 tarihlerinde Anayasanın 68. ve 69.maddelerinde
yapılan değişiklik sonucunda Siyasi Partiler Yasasında yer alan kapatma
nedenlerinin geçerliliğini kaybettiğidir.
Bu iddiayı incelemek için önce, Anayasanın 68. ve
69. maddelerinin kapatmaya ilişkin bölümlerinin iddianamede uygulanması
istenen yasa maddeleri ile sınırlı
olarak eski ve yeni durumlarını karşılaştırmak gerekir.
Anayasanın 68. maddesinin önceki 4.fıkrası, siyasi
partilerin tüzük ve programlarının, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez
bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve lâik
cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağını belirlemiş, 4121 sayılı Yasa ile
yapılan değişiklikte (Değişik; 23.7.1995/4121/7) bu hususlar aynen muhafaza
edilmiştir. 4709 sayılı Yasayla 3.10.2001 tarihinde Anayasada yapılan
değişiklikte ise, bu maddede değişiklik yapılmamıştır.
Anayasanın 69. maddesinin 5. fıkrasında ise, bir
siyasi partinin tüzüğü ve programının 68. maddenin dördüncü fıkrası
hükümlerine aykırı bulunması halinde, o parti hakkında temelli kapatma
kararı verileceği düzenlenmektedir. Bu maddede, 68. maddenin dördüncü
fıkrasına aykırılık durumunda partinin temelli kapatılması durumu
düzenlenmiş olup, 4709 sayılı Yasa ile yapılan değişiklikle bu fıkra hükmü
aynen korunmuştur.
Anayasalar belli bir konuyu düzenleme amacıyla
yalnızca ilke temelinde genel ve soyut hükümler sevk edebilirler. Her
konuyu ayrıntıları ile belirlemek Anayasa tekniği ile bağdaşmaz. Bu
düşünceden hareket eden, halen yürürlükte bulunan
2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası, Anayasanın, siyasi partilerin tüzük ve programlarının
aykırı olamayacağını emrettiği ilkelerine uyulmaması hallerini, yaptırım
niteliğinde olmak üzere birer kapatma sebebi olarak ve Anayasal ilkeleri teyiden düzenlemiştir. İddianamede
davalı parti hakkında uygulanması istenen
Siyasi Partiler Yasasının 78. maddesinin (a) ve (b) bentleri 80. maddesi ve
81. maddesinin (a) ve (b) bentleri hükümleri, Anayasanın değişik 68.
maddesinin 4. fıkrasında, siyasi partilerin tüzük ve programlarının
aykırı olamayacağı kabul edilen ve devletin ve dolayısıyla Cumhuriyetin
varlığını korumaya yönelik, Anayasanın Başlangıç’tan itibaren pek çok
hükmünde tekrarlandığı gibi devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ve
ulusal devlet ilkelerinin değişik cephelerden ortaya konmuş birer belirtisidir, onların somutlaştırılmış
halleridir.
Nitekim, Anayasa Mahkemesi de, 10.7.1992 gün, E.1991/2
(Siyasi Parti-Kapatma) K.1992/1 sayılı kararında, “Siyasi Partiler
Yasasının getirdiği yasaklar, Anayasanın 68. ve 69. maddelerinde yer alan
kapatılma nedenlerinin somutlaştırılması olarak düşünülmelidir. Bu hükümler
“milli devlet niteliğinin korunması” ilkesinin yaptırımladır. Çünkü
Anayasanın 69. maddenin son fıkrasında, siyasi partilerin kuruluş ve
faaliyetleri, denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar dairesinde
kanunla düzenlenir.” denilmektedir, şeklindeki görüşüyle sorunu açıklığa
kavuşturmuştur.
Ayrıca, Anayasanın ve Siyasi
Partiler Yasasının devletin ülkesi ve ulusuyla
bölünmezliğini siyasi partilerin amaç ve çalışmaları yönünden güvence altına
alan hükümleri var olmasa bile, Anayasanın 11. maddesi uyarınca, Başlangıç kısmı ile 2. ve 3. maddelerindeki
bölünmezlik temel kuralı ile bağlı ve sınırlı bulunan bütün siyasi
partilerin, ülkenin ya da ulusun bir bölümünün, var olan bütünlüğünü
bozarak ayrılması sonucunu doğrudan ya da dolaylı olarak meydana getirme
olasılığı bulunan her türlü davranıştan, sözden ve yazıdan kaçınması ve çalışmalarını bu bütünlüğü daha
da pekiştirecek biçimde yürütmesi gerekir. Siyasi partiler ırk ayrımcılığını ve bunun siyasi
ve hukuki sonuçlarını amaç ve erek olarak benimseyemezler. Tersine
davranışları, uluslar arası hukukta da benimsenen, devletin varlığını
güçlendirerek sürdürmek, bağımsızlığına ve varlığına yönelik tehlikelere
karşı önlemler alıp uygulamak yetkisi çerçevesinde, siyasi partileri de
kapsayacak biçimde, alacağı önlemlerle karşılaması
devletin doğal hakkı, kamu düzenini koruma yönünden de görevidir.
Bir an için, Siyasi Partiler Yasasının kapatma
sebebi olarak belirtilen maddelerinin yürürlükte bulunmadığı kabul edilse
bile, Anayasanın Başlangıç’ı, 2. ve 3. maddeleri ile birlikte yorumlanması
gereken 68. maddesinin 4. fıkrası ve 69. maddenin 5. fıkrası uyarınca
davanın görülmesi ve sonuçlandırılması yine de mümkündür.
Sonuç olarak; ön savunmadaki
usule ilişkin itirazlara karşı belirttiğimiz bu görüşlere ilaveten, davalı
partinin yerinde görülmeyen savunmalarının reddiyle, iddianamemizde yasal dayanakları ve gerekçeleriyle
açıklandığı üzere, partinin tüzük ve programının bazı bölümleri Anayasanın
Başlangıç kısmı ile 2., 3., 14., 68.maddelerine ve 2820 sayılı Siyasi Partiler
Yasasının 78. maddesinin (a) ve (b) bentlerine, 80.maddesine, 81.
maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırı olduğundan,
Hak ve Özgürlükler Partisinin, Anayasanın 69. maddesinin 5. fıkrası ve
Siyasi Partiler Yasasının 101. maddesinin (a) bendi uyarınca kapatılmasına
karar verilmesi arz ve talep olunur.”
IV-
DAVALI SİYASİ PARTİNİN ESAS HAKKINDAKİ SAVUNMASI
Hak ve Özgürlükler Partisi’nin 17.9.2002 tarih ve 02-383 sayılı yazı ekinde alınan esas hakkındaki
savunmasının, ön savunmanın tekrarı niteliğinde olmayan kısımlarında;
Partiyle ilgili yargılamanın “Duruşmalı Yargılama” platformunda yapılması
gerektiği savunulduktan sonra aşağıdaki görüşlere yer verilmiştir:
“…Siyasi partilerin sadece, program ve tüzüklerinin
Anayasa’nın 68/4 ve 69/6. maddelerinde yer alan kişiye ve zaman göre
değişebilen, soyut nitelikteki yasaklara aykırı diye kapatılması korkunç
bir hukuksuzluktur. Oysa siyasi partiler, toplumsal sorunlara farklı bakış
açıları, farklı çözümler ve öneriler hatta farklı örgütlenme modeli
önerebilirler. Bireyin ve bireylerin oluşturduğu toplulukların iç
dünyasındaki düşüncenin topluma aktarılmasında, hayata geçirilmesinde bir araç olan siyasi
partilerin, şiddet içeren eylemlerin yönetildiği bir merkez olduğu
kanıtlanmadığı sürece asla kapatılmaması gerekir. Bir partinin programında
beyan ettiği amaçlarından ve niyetlerinden daha farklı niyet ve amaçlara sahip.olduğunu teraziye vurabilmek, bu konuda belirli ölçüler ortaya çıkarabilmek için
partinin programı/tüzüğü ile faaliyetlerini ve savunduğu görüşleri
karşılaştırmak gerekir.
Bilinen bir genel doğru var. O
da her suçun maddi ve manevi unsurlarının olduğudur..
Hareket olarak ortaya çıkan “eylem” ve
“sonuç” manevi unsurlar birleşmedikçe suçun oluşması olanaklı değildir. Bu nedenle hareketin
olmadığı bir yerde sadece program ya da tüzükten hareketle, bunların
yorumlanması suretiyle bir suçun varlığına karar verilemez. Dolayısıyla,
henüz siyasi alanda yerini almadan, parti programında yer alan ifadelerden
dolayı. Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılması karar verilen TBKP’nin AİHM’nde görülen
davasında: “Bir partiyi programı ile yargılamak, amacını yargılamak
olarak”, tanımlamıştır. Zira soyut olup, eylemle onaya konulacak olan,
Anayasa’da ve SPK’da getirilen yasakları ‘ihlal
kastı’ ispatlanamayacaktır. Partiyi programı ile yargılamak, aslında TBKP’nin bu alandaki amacını da yargılamaktır. Belirtildiği
gibi, bir partinin programında beyan ettiği amaçlardan ve niyetlerinden
daha farklı amaç ve niyetlere sahip olduğunu gizleyebileceği gözden ırak tutulamaz. Partinin amaç ve niyetlerini
gizlemediğini doğrulamak için partinin programı ile faaliyetleri ve
savunduğu görüşlerin karşılaştırılması zorunludur. Bu davada ise, TBKP’nin kuruluşundan hemen sonra kapatılması
herhangi bir faaliyette bulunmak için zamanının dahi bulunmaması nedeniyle TBKP’nin
programı pratikteki bir faaliyeti ile yalanlanamaz.”(AİHM TBKP karan, insan
hakları kararlar belgesi, İstanbul Barosu yayınları, İstanbul 1998, cilt
11, sayfa 395).
Aynı kararda şu hususlarda vurgulanmıştır “...
Mahkemenin defalarca söylediği gibi çoğulculuk olmadan, demokrasi de olmaz.
Bu nedenle 10. madde ile düzenlenen ifade özgürlüğü
2. fıkradaki sınırlara tabi olarak sadece lehte olduğu kabul edilen veya
zararsız veya ilgilenmeye değmez görülen ‘haber’ ya da ‘düşünceler’
için değil; aleyhe olan, çarpıcı gelen veya rahatsız eden haber ve
düşüncelere de uygulanır. İfade özgürlüğünün topluca kullanılması siyasi parti faaliyetlerinin bir
kısmını oluşturması kendiliğinden, sözleşmenin 10 ve 11. maddesinin
sağladığı korumadan yararlanma hakkı verir. Mahkeme Informations
Verein Lentia ve
diğerleri Avusturya kararında devleti çoğulculuk ilkesinin garantörü olarak
tanımlamıştır. Bu sorumluluğun siyasi alandaki anlamı, devletin,
diğerlerinin yanısıra 1. protokolün 3. maddesine
uygun olarak yasama meclisinin seçimi konusunda halkın düşüncesini özgürce
ifade edebileceği, şartların yerine getirildiği bir ortamda, makul
aralıklarla ve gizli oyla özgür seçimlerin yapılmasını sağlamakla yükümlü
olmasıdır. Ülke nüfusu içinde bulunan
farklı düşünceleri temsil eden, siyasi partilerin çoğulculuğu içinde yer
alamayan bu tür ifadenin varlığı düşünülemez”. (AİHM, TBKP Türkiye karan,
İnsan Haklan Kararları Derlemesi, İstanbul Barosu Yayınları, İst.1998, cilt
2. sayfa 385).
…03.08.2002 günü, 4771 Nolu
Kanun’un 8. maddesiyle, “...Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarında
geleneksel olarak kullandıkları farklı
dil ve lehçelerde de yayın yapılabilir” hükmü,
Aynı Kanun’un 11. maddesiyle,
14.10.1983 tarih ve 2923 sayılı Yabancı Dil Eğitimi ve Öğretimi Kanununun adının, “Yabancı Dil Eğitimi ve
Öğretimi ile Türk Vatandaşlarının Farklı Dil ve Lehçelerinin Öğrenilmesi Hakkında Kanun” şeklinde değiştirilmiştir. Kanunun bu
ilgili hükümleri tümüyle ve kanununu onaylanmasından sonra gündeme gelen öneri, eleştiri ve yönetmenliklerin
hazırlanmasındaki görüşler çerçevesinde incelendiği zaman ortaya çıkan çok çıplak gerçekler vardır. Bu
gerçekleri sıralarsak: 1- Türkiye’de Türk dilinden başka diller ve dillerin
lehçeleri de vardır. Bu diller ve lehçeler, yaşayan, ağırlığı olan diller
ve lehçelerdir. Bu dilleri somutlaştırırsak: Başta ve ağırlıkla Kürt dili
olmak üzere, Çerkez dili, Gürcü dili ve diğer etnik grupların dilleridir.
2- Bugüne dek bu dillerden yayın (Gazete, TV, Radyo), eğitim ve
öğrenim resmi bir şekilde yapılamıyordu; bundan sonra bu dillerden de resmi
bir konsept içinde öğrenim ve yayın yapılabilecektir.
….Türkiye’de
on yıllardır, Kürtlerin, Kürt dili, kültürünün varolmadığı
resmi bir anlayış olarak benimsenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin yapısı tek
etnik/ulusal topluluğa göre yapılandırılmıştır, çözümler ona göre
yapılmıştır. Yönetimde, siyasal, sosyal yaşamda temsil (daha doğrusu
temsilsizlik) bu temel üzerinde yükselmiştir. Bu da, antidemokratik,
otoriter/totaliter bir yapılanmaya yol açmıştır. T.C Devletinin
kuruluşundan somaki dönemlerde sık-sık olduğu gibi, son yaşadığımız aşamada
da bu resmi anlayıştan hareketle sonuçlara varılmıştır. Partimiz hakkında
açılmış dava da, bu anlayışın, felsefenin, resmi yaklaşımın ve yapılanmanın
bir ürünüdür.
“AB Uyum Yasaları”nın ilgili
hükümleri, Kürtlerin ve Kürt dilinin varlığım kabul etmekle, bu resmi anlayışı dışlamış;
yanlışlığını, gerçek dişiliğim ortaya çıkarmıştır. Ayrıca, tüm dillerden ve
lehçelerden, Kürtçe’den de yayın ve öğrenim
yapılabilineceğini kanunlaştırmıştır.
Bu durum karşısından, partimizin, Kürtlerden
bahsetmekle, bir azınlık yarattığı, bununla devletin ve milletin
tekliği-bölünmezliğine zarar verdiği/karşı olduğu savının ileri
sürülmesinin, hukuken kabul edilmesi olanaksızdır. Zaten daha önceki
bölümlerde de belirttiğimiz gibi, partimizin Türkiye’nin birlik ve
bütünlüğüyle bir sorunu sözkonusu değil. Partimiz
sadece birlik ve bütünlük kavramlarını yeni bir içerikle tanımlamakta, Kürt
sorununun çözümünü istemekte, Kürt sorununun çözümünün Türkiye’yi
geliştireceğini, büyümesine yol açacağını savunmaktadır.
“AB Uyum yasaları”nın da ortaya çıkardığı kesin bir
sonuç var ki; bugüne dek, hukuksal, siyasal, sosyal, kültürel, felsefe
alanında kullanılan bazı kavramların yeni içeriklerle ele alınmasının
kaçınılmazlığıdır. Yani bundan böyle, Türkiye’de ulus, iktidar, kültür,
birlik-bütünlük kavramları çoğulcu bir
yaklaşımla ve çok renklilikle tanımlanmak zorundadır.
Özetle “AB Uyum Yasaları”,Türkiye’de Türkler
dışında Kürtler ve diğer etnik grupların yaşamakta
olduğunu tescil etmektedir. Türkçe dışında, Kürtçe ve diğer diller söz
konusudur. Bu nedenle, sadece Türkçe ile yayın ve öğrenim
yapılmayacak; Kürtçe ve diğer dillerden de yayın ve öğrenim yapılacaktır.
Bu gerçeklik, yeni bir sosyal denklemi ve
Türkiye’nin yeniden tanımlanmasını ifade etmektedir. Mahkemenizin bu yeni
denklem ve Türkiye tanımlaması karşısında, partimiz hakkında açılan kapatma davasını usul ve esastan ele almayacağım
düşünmekteyiz.
…TC Devletinin benimsediği
batılı demokratik rejimde, siyasal partilerin büyük bir rolü vardır. Denilebilir ki, dokunulmazlığı olan canlı sosyal
kurumlardan biridir. Siyasal partilerin bu rolü, teknik bir rol değil,
halkın temsili rolüdür. Bu nedenle. Siyasal Partiler sorununda hassas ve
dengeli bir hukuk sistemi söz konusudur. Siyasal partilerin bu hassas ve
dengeli hukuk sisteminde, siyasal partilerin yaşamlarına son verilmesi
alabildiğince zorlaştırılmıştır. AB’ye üye olma iddiası taşıyan Türkiye’de
de anlayış, felsefe, psikoloji ve hukuk açısından, siyasal partilerin
kapatılmasının alabildiğince zorlaştırılması eğilimi güçlenmektedir. Bu
eğilimin sonucudur ki, Anayasa’da, yetersiz de olsa değişiklik yapılması
ihtiyacı ortaya çıkmıştır.
…03.08.2002 Tarihli 4771 Nolu
“AB’ye Uyum Yasası --3, Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin
Kanun” da, örgütlenme, düşünce ve ifade özgürlüğünün sınırlarını
genişleten, AB hukuk standartlarında bir özgürlük alanını yaratmak isteyen
bir gelişme söz konusudur.
İlgili Kanununun 2. maddesinin A fıkrasında Türk
Ceza Kanununun 159 uncu maddesinde yapılan değişiklik; 3. maddenin 6.10.1983
tarihli ve 2908 Sayılı Dernekler Yasasında yaptığı değişiklikler; 5.6.1935
tarihli ve 2762 Sayılı Vakıflar Kanununun 1. maddesinde Cemaat Vakıfların
taşınmaz mal edinebilmeleri ve taşınmaz mallar üzerinde tasarrufta
bulunabilmeleri hakkındaki hükümler; 5. maddede 6.10.1983 tarih ve 2911
sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununun 3. maddesinin ikinci
fıkrası ve 10. maddelerindeki değişiklikler; 9. maddesindeki 15.7.1950
tarihli ve 5680 sayılı Basın Kanunu’nda yapılan değişiklikler; örgütlenme,
düşünce ve ifade özgürlükleri alanlarındaki iyileştirmelerdir.
Mahkemenizin, partimiz hakkındaki davayı görüşürken
bu değişiklikleri gözeteceğinden şüphe duymuyoruz.
Bu değişikliklerin, Yargıtay Başsavcısının düşünce
ve ifade özgürlüğünü dar çerçevede ve demokratik hukuk kurallarına uygun
olmayan yorumlarını dışlamakta olduğu da bir gerçektir.
Yargıtay Başsavcısının bu dar düşünce ve ifade
özgürlüğü alanındaki yorumu, kaçınılmaz olarak
partimiz hakkında kapatma davasının açılması kanaatini geliştirmiştir. Bu yaklaşımın,
demokratikleşme, Türkiye’nin AB hukuk standartlarına uyumluluğu
açısından büyük bir tehlike oluşturduğu da ortadadır.
Yüksek Mahkemenizin, “AB Uyum Yasaları”
çerçevesinde ortaya çıkan bu hayati gelişmeyi de gözeterek, partimiz hakkındaki davaya esastan bakılmayacağına
karar vermesini talep etmekteyiz.
…Bölge, tek merkezli devletlerde ortaya çıkan bir
idari birimdir. Birinci özelliği il-üstü bir kademe olmasıysa; ikinci özelliği bir devlet olmamasıdır. Bu
anlamda federe devletler siyasal bölgelere (Örneğin İspanyol Özerk
Topluluklarına) çok benzemekle birlikte bölge niteliğinde değildir.
Üçüncü olarak bölgenin en az ölçütü onun hukuki ve idari bir varlık olarak
tanınmasıdır. Bu tüzel kişilik anlamına gelmez. Fakat basit hukuki
tanımadan tüzelkişiliğe sahip olmaya ve nihayet; kendi halkıyla, yasama
organıyla siyasal tanımaya varan geniş yelpazede bölge kavramı çok değişik
biçimler gösterebilir. Bölge ile federe devlet, bu ikisi ayrı tarihsel ve doktriner kaynaklara sahiptir.
Ülke içinde bölgelerarası
ekonomik büyümenin orantısızlığı bölgeselleşmenin önemli bir itici gücüdür. Gelişmiş ve azgelişmiş bölgelerin merkezi
iktidardan istemlerinin taban tabana zıtlığı pek çok kez değişik ekonomik
planlama ve politikalarını gerektirmektedir. Nitekim İspanya’nın ve
İtalya’nın güneyi, Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusu merkezileşme süreci
içinde ekonomik kalkınmadan yeterince yararlanamamış bölgelerdir. Bu açıdan
bölgeselleşmenin etik temelinin/amacının
dağıtıcı adaleti sağlamak olduğu söylenebilir. Bu biçimde gelişmede
denklik ve daha adil bir paylaşım mekanizması kurulmak istenmiştir.
Türkiye’de GAP Bölge Kalkınma İdaresi ekonomik nedene dayalı
bölgeselleşmenin bir örneği olarak nitelendirilebilir.
İç güvenlik pek çok kez il üstü güvenlik
belgelerinin kuruluşuna yol açmaktadır. Bunun örnekleri bakımdan Türkiye
zengin bir geçmişe sahiptir. Geçmişin Umumi Müfettişlik uygulaması günümüzde güvenlik bölgesinin
ortaya çıkışma yol açan Olağanüstü Hal Bölge Valiliği ve Olağanüstü Hal
Hukuku güvenlik gereksinimine dayana bölgeselleşmenin önemli örnekleridir.
Güvenlik gereksinimi Fransa’da da bölgeselleşmenin dayandığı iki temel
gerekçeden bir tanesidir. 1941 Fransa’nın güvenlik amaçlı bölgeselleşmesi,
1944 yılının hükümet komiserliği
uygulaması, 1947 yılının ağır grevlerinin ardından İdarenin Olağanüstü Görevli
Genel Müfettişliklerin kurulması güvenlik gereksinimine dayalı
bölgeselleşme örnekleridir.
Bölgeselleşmede temel siyasal neden, merkezi devlet
yapısının siyasal bir yetersizlik durumu ile
karşı karşıya kalmasıdır. Merkezi devlette görülen tıkanma ve etkisizleşme
olgusu siyasal iktidarın
kullanımına daha geniş katılımı gerektiren bir özerklik gereksinimini
doğurmaktadır. Bu durum, yerel
güçlerin, ulusal planlamaya daha etkin müdahalelerini mümkün kılmaktadır.
Bu açıdan bölgeselleşme, ulusal devlete sorunların çözümünde yardımcı
olacaktır. Bu durum Büyük Britanya’da yetkilerin devri eğiliminin ve
Mitterand iktidarından bu yana bölgesel yerinden
yönetimin siyasal nedenleridir. Çok farklı olmakla birlikte her iki durumda
da merkeziyetçi ve bürokratik devletin
işlevlerini, iç siyasal düzlemde de olsa hafifletme iradesi gözlemlenmektedir.
Kimi ülkelerde bölgeselleşmenin ağırlıklı nedenleri
arasında kültürel ve dilsel öğeler bulunmaktadır. Belçika’nın Valon, Flaman ve Alman kültürel topluluktan gibi,
İspanya’nın Bask ve Katalonya Özerk Toplulukları
gibi.
Bu nedenlere, Avrupa bütünleşmesi sürecinin
getirdiği gerekçeleri de eklenebilir. Avrupa Birliği’nin bölgeler politikası ulusal devletlerin yanında bölgesel
birimlerin yeni ve daha etkin bir muhatap olmalarını yaratmaktadır.
Başka bir anlatımla yurttaşlara uzak ulusal devletler yerine veya onlarla
birlikte, yurttaşlara daha yakın bölgesel birimler muhatap olma
durumundadır.
Bölgeselleşme, Plan-Program Bölgeleri ve Ekonomik
Bölgeselleşme, idari bölge, siyasal bölge, kültürel bölge modelleri
şeklinde ortaya çıkabilir.
1961 ve 1982 Anayasalarının
129. Maddesi ve 126/3 maddesi plan bölgeler modelinin geniş bir dayanağıdır. Portekiz Anayasası da plan
bölgelerini öngörür. İdari bölge Modeli, iki yönlü işlev görür. Hem genel yönetim hizmetlerinin görüldüğü bir
idari çevredir ve buna bağlı olarak, yetki genişliği veya planlama
gibi esasları da içerir; hem de yerel topluluğun idari özerkliğinin tanındığı bir yerel yönetimdir. Siyasal
bölge modeli, siyasal yetkilere sahip ve genellikle hukuki değer
yönünden ya anayasaya eşit (İtalya’da birinci
derece 5 bölgenin statüsü, ya
anayasayla yasa arasında yer alan (İspanya’da bütün bölge statüleri) yasa,
ya da yasalarla eşdüzeyde olmakla birlikte (İtalyan
ikinci derece bölgeleri) gerek hazırlanma, gerek kabul, gerekse
değiştirme yönünden istisnai kurallara bağlı olan statülerle kurulan ve
yetkilerini de Anayasa, statü ve yasaların belirlediği ve kural olarak
organları seçimle gelen bölge
modelidir. Kültürel bölge modeli, çok kültürlü, çok dilli, çok dinli
toplumlarda görülen bir bölgeselleşme tipidir. Federalizm öncesi
Belçika’nın iki düzeyli bölgeselleşmesinde (kültürel bölge/coğrafi ve ekonomik bölge) kültürel bölgeler bu
tipte bölgelerdir ve bunların, kültürel alanda normatif iktidarı vardır. Bu
bölgeler temelde kültürel bir ölçütle tanımlansa da yersel bir öğe
içerir. Çünkü, örneğin Valon
Kültür Konseyi’nin yasaları sadece Valon bölgesinde ve Brüksel’in Fransızca konuşulan
kantonlarında geçerliydi.”
Esas savunmanın “AB Uyum Yasaları” Ve Aihm’nin
Kararlarının Uygulanması” başlıklı
kısmında ise AB Uyum Yasaları ile AİHM’nin
kararlarının uygulanmasına yeni bir çerçeve kazandırıldığı, yenilikçi ve
bağlayıcı bir değişiklikle 4.4.1929 tarihli ve 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri
Usulü Kanunu’nun 327. maddesine bir ekleme yapılarak AİHM ihlal
kararlarının yargılamanın yenilenmesi sebebi sayıldığı hatırlatılarak,
Anayasa Mahkemesinin bu değişikliği de göz önüne alarak, sonuca
varacağından şüphe duyulmadığı ifade edilmiştir. Sonuç ve istem kısmında ise,
“Yüksek Mahkemeniz, esas hakkındaki savunmamızı,
program ve tüzüğümüzü incelediği zaman, partimizin bütünlüklü düşüncesiyle
Türkiye’yi yeniden yapılandırmak konumunda olduğunu rahatlıkla tespit
edecektir. Ayrıca Partimizin kuruluş sürecinin, ana belgeleri olan tüzük ve
programının da Anayasamıza ve diğer ilgili yasalara uygunluk, uyumluluk
gösterdiği görülecektir. Sayın Yargıtay Başsavcısı’nın da iddia ve
taleplerinde, hukukun üstünlüğü ilkesi, kanunlar sosyoloji ve siyaset
bilimi; Türkiye’nin AB üyesi olması halinde kazanacağı yeni çerçeve, hukuk
mevzuatındaki köklü değişik ve genel demokratikleşme açısından haksız
olduğunu saptayacaktır.
Yüksek Mahkemenizin, Ön
savunmamızda ileri sürdüğümüz temel görüşlerimizle sentezleşen ve AB Uyum
Yasalarını kesinlikle göz önüne alan “Esas Hakkındaki Savunma”mızdaki
görüşleri inceleyerek; belirtmediğimiz fakat mahkemenizin res’en gözeteceği konuları gözeterek: Partimiz
hakkındaki açılmış olan kapatma davasının usul ve esas açısından görülmez
olduğuna karar vermesini, siyasi partileri kapatma ayıbına ve
antidemokratikliğine son vermesini arz ve talep etmekteyiz. Mahkemenizin bu kararı, Türkiye demokrasisinin
kalitesinin yükseltilmesine ayrıca hizmet edecek, demokratikleşmeye ivme kazandıracaktır”
denilmek suretiyle esas hakkında savunma noktalanmıştır.
V-
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI’NIN SÖZLÜ AÇIKLAMASI İLE DAVALI PARTİ
TEMSİLCİLERİNİN SÖZLÜ SAVUNMALARI
Anayasa Mahkemesinin Çalışma ve Yargılama Usûlü’nü belirleyen Anayasa’nın 149. maddesinin son
fıkrası uyarınca Anayasa Mahkemesi, 31.10.2002 tarihinde Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısının sözlü açıklamasını, 7.11.2002 tarihinde ise davalı
siyasî parti temsilcilerinin sözlü savunmalarını dinlemiştir.
A-
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın Sözlü Açıklaması
Başsavcının sözlü açıklaması şöyledir:
“Siyasî partiler, belli siyasal düşünce ve amaçlar
çerçevesinde birleşen yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp
ayrılabildikleri kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşmasında diğer kurumlardan
daha değişik etkisi bulunan siyasal partiler, yurttaşların istem ve
özlemlerinin gerçekleşmesine çalışan ve siyasal katılımı somutlaştıran
hukuksal yapılardır. Tüzük ve programları doğrultusundaki çalışmalarıyla
ulusal iradenin oluşmasındaki rol ve görevleri nedeniyle siyasal partilerin
demokratik siyasal yaşamdaki önemleri tartışmasızdır.
Siyasî partilere ilişkin Anayasa kuralları
incelendiğinde, Anayasa Koyucunun bu konuya özel önem ve değer vermiş
olduğu açıkça görülmektedir. Anayasa, temel ilke olarak siyasal partilerin
kuruluş ve çalışmalarının özgürlük içinde olması gerektiğini öngörmektedir.
Anayasanın 68 inci maddesinin
birinci fıkrasında “vatandaşlar, siyasî parti kurma ve usulüne göre
partilere girme ve partilerden ayrılma hakkına sahiptir” ilkesine yer
verilerek, ikinci fıkrasında “siyasî partiler demokratik siyasî hayatın
vazgeçilmez unsurlarıdır” denildikten sonra, üçüncü fıkrasında da “siyasî
partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri
içerisinde faaliyetlerini sürdürürler” hükmü öngörülmüştür.
Siyasî partilerin, demokratik siyasî yaşamın
vazgeçilmez öğeleri olmaları, devlet örgütü ve kamu hizmetleriyle yoğun
ilişki içinde bulunmaları onların her istediklerini yapabilecekleri
anlamına gelmez. Siyasî partilerin baskı ve engellerden uzak kalmasını
sağlamaya yönelik kurulma ve çalışma özgürlüğü, Anayasa ve bu alam
düzenleyen yasalarla sınırlıdır. Bu belirleme, aynı zamanda demokratik
hukuk devleti olmanın da bir gereğidir.
Nitekim, Anayasanın 2 nci
maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti, demokratik bir hukuk devletidir”
denilmektedir. Hukuk devleti de, her şeyden önce hukukun üstünlüğünü kabul
eden ve koruyan devlettir. Siyasî partilerin uyacakları esasların Anayasada
yer alması, çalışmaların Anayasa ve yasa kurallarına uygunluğunun özel
biçimde denetlenmesi, onların olağan bir dernek sayılmadıklarını,
demokratik yaşamın vazgeçilmez öğesi olduklarını doğrulamaktadır.
Anayasanın 68 inci maddesinin
dördüncü fıkrasında “Siyasî partilerin tüzük ve programları, devletin
bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına,
eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve
laik cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü
veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz;
suç işlenmesini teşvik edemez” diye belirttikten sonra; 69 uncu maddesinin
beşinci fıkrasında da “Bir siyasî partinin tüzüğü ve programının, 68 inci
maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli
kapatma kararı verilir.”
Dördüncü fıkrasında ise “Siyasî partilerin
kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının açacağı dava üzerine Anayasa
Mahkemesince kesin olarak karara bağlanır” denilmiştir.
Görülüyor ki, devlet yönetimindeki etkinlikleri ve
ulusal iradenin gerçekleşmesinde başlıca araç oluşları nedeniyle, Anayasa
Koyucu, siyasî partileri öteki tüzelkişilerden farklı görerek temelli
kapatılma nedenlerini Anayasada özel biçimde düzenlemiştir.
Demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olan partilerin,
sosyal ve siyasal yaşamdaki etkileri ve ulusal iradenin gerçekleşmesindeki
rolleri nedeniyle. Anayasa Koyucu, onları öteki tüzelkişilerden farklı
tutarak, kurulmalarını, çalışmalarında uyacakları esasları ve
kapatılmalarında izlenecek yöntem ve kuralları özel olarak belirlemekle
kalmamış, Anayasanın 69 uncu maddesinin son fıkrasında, çalışma, denetleme
ve kapatılmalarının Anayasada belirlenen ilkeler çerçevesinde çıkarılacak
bir yasayla düzenlenmesini de öngörmüştür.
Anayasanın anılan buyurucu kuralı uyarınca
çıkarılan 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasasında, siyasî partilerin
kuruluşlarından başlayarak, çalışmaları, denetimleri, kapatılmaları
konularında belirli bir sistem içerisinde çok ayrıntılı kurallar
getirilmiştir. Getirilen sistemde Anayasada yer alan yasaklara uymayan
siyasal partilerin, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca izleneceği ve
gerektiğinde kapatılmaları için Anayasa Mahkemesinde dava açılacağı
öngörülmüştür.
Davalı Hak ve Özgürlükler Partisi, gerekli bildiri
ve belgeleri 11.2.2002 günü İçişleri Bakanlığına vermesiyle Siyasî Partiler
Yasasının 8 inci maddesine göre tüzelkişilik kazanmıştır. Kuruluş bildiri
ve eklerinin anılan bakanlıkça Cumhuriyet Başsavcılığımıza gönderilmesini
takiben, Anayasanın ve Siyasî Partiler Yasasının yüklediği görev ve verdiği
yetki kapsamında, davalı partinin tüzük ve programı, Anayasa ve Siyasî
Partiler Yasası hükümlerine uygun olup olmadığı incelenmiş, tüzük ve
programının bazı bölümlerinin Anayasa ve Siyasî Partiler Yasasına aykırılıklar
oluşturduğu saptanmıştır.
Bu nedenle, 14.3.2002 tarihli iddianamede, tüzük ve
programın hangi bölümlerinin Anayasanın ve Siyasî Partiler Yasasının hangi
maddelerine aykırılıklar oluşturduğu, ayrıntılı bir biçimde, yasal
dayanakları ve gerekçeleriyle açıklanarak, davalı parti hakkında Yüksek
Mahkemenize temelli kapatma davası açılmıştır. Mahkemenizce gönderilen
davalı partinin ön savunması yazısı üzerine, 19.6.2002 tarihli esas
hakkındaki görüşümüzde de, 23.7.95 ve 3.10.2001 tarihlerinde yapılan
anayasa değişikliklerinin, parti kapatma davalarına ilişkin hükümleriyle,
Siyasî Partiler Yasasının parti kapatmaya ilişkin söz konusu bu davayla
ilgili kuralları tek tek ele alınarak irdelenmiştir.
Davalı partinin tüzüğü ve programında yer alan
kapatma isteminin nedenleri olarak belirlenen iddianamemizin ilgili
kısmında yazılı bölümlerinin öncelikle Anayasa ve Siyasî Partiler Yasasında
kurala bağlanan devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün
bozulması amacına yönelik olup olmadığının tartışılıp irdelenmesi
gerekmektedir.
Davalı parti tüzüğünün 3 üncü maddesi “Partinin
amacı” başlığını taşımaktadır. Tüzüğün bu maddesinde, tekçi, otoriter
devlet yapısında ısrar eden Türkiye’yi, ademi
merkeziyetçi tarzında yeniden yapılandırma ve Kürt sorununu hak eşitliği
temelinde toplumsal uzlaşmayla çözme hedeflerinin Anayasaya uygunluğu
sorunu. Anayasanın 3 üncü maddesinde belirlenen ve 4 üncü maddesiyle de
değiştirilemezlik güvencesiyle donatılan devletin ülkesi ve milletiyle
bölünmez bütünlüğü ilkesinin anayasal düzen içindeki yeriyle yakından
ilgilidir.
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve ulusuyla
bölünmez bütünlüğü ve bunu pekiştiren ortak dil, kültür, eğitim ve Türk
milliyetçiliği kavramları, hukuksal ve siyasal olduğu kadar, tarihsel ve
sosyal gerçeklere dayanmaktadır. Anayasanın en temel ilkesi olan devletin
ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesi Anayasanın birçok maddesinde
özellikle vurgulanmış, 5 inci maddede, Türk Milletinin bağımsızlığı ve
bütünlüğüyle, ülkenin bölünmezliğini korumak, devletin temel amaç ve
görevleri arasında gösterilmiştir
Ülke, ulus bütünlüğünü korumak
için, temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanabileceği kabul edilmiş, aynı
amaçla basın özgürlüğüne özel sınırlamalar getirilmiş, gençlerin bu anlayış
doğrultusunda yetişme ve gelişmelerini sağlayıcı önlemler alınması devlete
özel olarak görev biçiminde verilmiş; bilimsel araştırma ve yayında bulunma
yetkisinin, devletin varlığı ve bağımsızlığıyla, ulusun ve ülkenin
bütünlüğü ve bölünmezliğine karşı kullanılamayacağı belirtilmiş, birlik ve
bütünlüğe karşı işlenecek suçlar için özel mahkemelerin kurulması
öngörülmüş, aynı konu Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri ve Cumhurbaşkanı
yeminlerinin temel öğelerinden birini oluşturmuştur.
Anılan ilke, son anayasa değişikliğinde de, hem
Anayasanın temel hak ve özgürlüklerinin kötüye kullanılamayacağına ilişkin
14 üncü maddesinde korunmuş hem de düşünceyi açıklama özgürlüğüne ilişkin
bir özel sınırlama nedeni olarak Anayasanın 26 ncı
maddesinin ikinci fıkrasına eklenmiştir.
Siyasî partilerle ilgili Anayasanın 68 inci
maddesinin dördüncü fıkrası, siyasî partilerin tüzük ve programlarıyla
eylemlerinin belirli anayasal ilke ve değerlere aykırı olamayacaklarını
düzenlemektedir;, bunların arasında devletin
ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü de yer almaktadır. Anayasanın 69
uncu maddesinin beşinci fıkrası, 68 inci maddenin dördüncü fıkrasına
gönderme yaparak, tüzük ve programları devletin ülkesi ve milletiyle
bölünmez bütünlüğüne aykırı bulunan partilerin temelli kapatılacağını
düzenlemektedir. Anayasada korunan bu ilke Siyasî Partiler Yasasıyla somutlaştırılmıştır.
Siyasî Partiler Yasasının 78 inci maddesinin (a)
bendinde, demokratik devlet düzeninin korunmasına ilişkin yasaklar
kapsamında, bölünmez bütünlük esasının değiştirilmesi yasaklanmaktadır.
Aynı madde çerçevesinde dil, ırk, renk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya
sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayalı bir devlet düzeni
kurmak da yasaklanmıştır.
Görülüyor ki, siyasî partilerin, devletin ülkesi ve
ulusuyla bölünmez bütünlüğü yanında, devlet dilinin Türkçe olduğuna dair
-Anayasanın 3 üncü maddesinin birinci fıkrası, devlet dilinin Türkçe olduğu
hükmünü taşımaktadır -kuralı da değiştirme amacını güdemeyecekleri ve bu
yolda faaliyette bulunamayacakları yasada açıkça belirtilmiştir.
Yüksek Mahkemenizin 26.2.99 gün (siyasî parti
kapatma) esas 97/2 karar 99 sayılı kararlarında da belirtildiği gibi,
Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası da, Türk sözcüğü etnik kökenine bakılmaksızın
Türkiye Cumhuriyetine yurttaşlık, vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi
ifade etmektedir.
Siyasî Partiler Yasasının 78 inci maddesinin (b)
bendinde ise, siyasî partilerin bölge ve ırk esasına dayandırılamayacakları
belirtilmektedir. Buna göre, siyasî partiler, belli bir ırka, etnik kökene
mensup olanların partisi olduklarını iddia edemezler.
Davalı parti ise, Kürt sorununun çözümüne, parti
tüzüğünün amaç maddesinde ve programının merkezinde yer vermiştir. Ayrıca,
Kürt kökenlilerin varlık ve kültürleri öne çıkarılmıştır. Parti tüzüğünde
ve programında Kürt sorunu, Türkiye’nin temel sorunu olarak tanımlanmıştır.
Bu anlayış, Türkler ve Kürtler ayırımını, ayrı bir Kürt ulusunun varlığının
kabul edilerek vatandaşlık bilinç ve beraberliğini temel alan ulus
kavramının reddini içermektedir.
Açıklanan nedenlerle, davalı
partinin tüzük ve programında “Türkler ve Kürtler” biçiminde bir ayırım
yapılması, ulus bütünlüğü içerisinde etnik kimliği olan, sorunları yadsınan
ve baskı altında bulunan bir Kürt ulusunun bulunduğunun ileri sürülmesi. Siyasî Partiler Yasasının 78 inci maddesinin (a) ve
(b) bentlerinde belirtilen devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü
ve siyasî partilerin ırk esasına dayanamayacakları ilkelerine; ayrıca.
Siyasî Partiler Yasasının 101 inci maddesinin (a) bendindeki bir siyasî
partinin tüzük ve programının devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez
bütünlüğüne aykırı olamayacağı ilkesine de aykırılık oluşturduğu sonucuna
varılmıştır. Yüksek Mahkemenizin de, 26.2.99 gün ve 97/2, 99/1 sayılı
kararında bu görüşte olduğu açıkça vurgulanmaktadır.
Davalı partinin programında,
Türkiye’de merkezî hükümetin yerel sorunlara seyirci kaldığından, bu
duyarsızlığın çarpık kentleşme sorununu doğurduğundan söz edilerek,
devletin demokratikleşmesi, politik, yönetsel demokratik katılımın ve
çoğulculuğun sağlanabilmesi, hizmetin hızlandırılması için öncelikle
merkezî devletin yerel yönetimler üzerindeki vesayetinin kaldırılacağı;
toplumun kendisini yönetenleri doğrudan seçebilmesi; yönetimleri ve
yönetenleri denetleyebilmesinin sağlanacağı; merkezî idare küçülürken yerel
yönetimlerin kendi alanlarında daha çok söz sahibi olacağı; belediye ve il
genel meclisleri temsilcilerinden yerel bölge meclisleri oluşturulacağı; bu
anlayışa uygun olarak vali, emniyet müdürü, kaymakam gibi yöneticilerin
seçimle gelmelerinin sağlanacağı; eğitim, sağlık, iş güvenlik ve vergi gibi
konuların özerk yerel yönetimlere bırakılacağı belirtilmektedir.
Davalı partinin bu görüş ve hedefleri, Kürt
sorununun çözümü için bir çare olarak öngördüğü ve gerçekleştirmeyi misyon
olarak benimsediği
idarî ademi
merkeziyetçi sistem çerçevesinde
devletin idarî bölgeler şeklinde yapılandırılması biçiminde belirtilen
amaçla birlikte düşünülmeli ve değerlendirilmelidir.
Anayasa, özerk bölge, özerk yönetim birimi ya da
federasyon gibi yapılanmalara bilinçli olarak yer vermemiştir. Ulusun
tümüne ait en üstün kudret olan egemenliğin, federe devletler veya özerk
bölgeler tarafından paylaşılması, ülke bütünlüğünün sadece siyasal
sınırların korunması biçiminde anlaşılması, merkeziyetçi olmayan idarî
yapılanmaların ülke bütünlüğünü bozucu nitelikte görülmemesi kabul
edilemez.
Yüksek Mahkemenizin 18.8.93 gün 1-1
sayılı kararında da değinildiği gibi, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez
bütünlüğü kuralı, azınlık yaratamamasını, bölgecilik ve ırkçılık yapılmamasını
ve eşitlik ilkesinin korunmasını içermektedir. Egemenlik ve devlet
kavramlarının ulus kavramıyla bütünleşmesi, devletin herhangi bir kökenden
gelenlerle ya da herhangi bir toplumsal sınıfla özdeşleştirilmesine
engeldir. Bunun nedeni, ulusun çeşitli toplumsal sınıflardan oluşmasına
karşın sınıflarüstü bir kavram olmasıdır. Bunun
için egemenliğin kullanılmasından alıkoyan ve egemenliği bölen
düzenlemeler, bölünmez bütünlük ve tekil devlet ilkesine ters düşer.
Davalı siyasî partinin programında, devletin
yeniden yapılandırılması adı akında önerdiği idarî bölgeler ve egemenlik
sahibi özerk bölgeler modelleriyle Siyasî Partiler Yasasının 78/b ve 80
maddelerine aykırı olarak devletin tekliği ilkesinin değiştirilmesi
amacının güdüldüğü anlaşılmaktadır. Siyasî Partiler Yasasının ulus
bütünlüğü ilkesinin güçlendirilerek tekrarlanması niteliğindeki
hükümlerinden biri olan “azınlıklar yaratılmasının önlenmesi” başlıklı 81
inci maddesinin (a) bendinde, siyasî partilerin millî ya da dinî kültür,
mezhep, ırk ya da dil ayırımına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri
süremeyecekleri öngörülmüştür. Lozan Barış Antlaşması kapsamında bulunan
azınlıklar bundan ayrıktır. Maddenin (b) bendinde ise, Türk dilinden veya
kültüründen başka dil ve kültürleri korumak ve geliştirmek veya yaymak
yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet
bütünlüğünün bozulması amacını gütmek, siyasî partiler açısından
yasaklanmıştır.
Yasayla, ülkedeki etnik grupların dil ve kültürleri
yasaklanmamıştır. Çeşitli kökenlerden gelen yurttaşlar, kendi dil ve
kültürlerine sahip bulunmakta, onları geliştirmektedir. Tarihi, dini,
gelenek ve görenekleri aynı olan, kültürleri güçlü biçimde ulusal kültürde
yerini alan bir topluluğun bireyleri arasında ayırımcılık yaratacak düzeyde
kültür ayrılığı olduğunu ileri sürmek ve ortak ulusal kültürü yadsıyıp
dışlamak gerçeklerle bağdaşmaz.
Parti tüzüğünün 3 üncü maddesinde “partinin amacı”
bölümünde, Kürt sorununu hak eşitliği temelinde toplumsal uzlaşmayla
çözmek, parti programının “Türkiye Değişmek Zorundadır” başlıklı
bölümünde,”Türkiye hükümetlerinin, Kıbrıs, Bulgaristan, Yunanistan, Kosova
ve benzeri ülkelerde bulunan azınlıklar, topluluklar için savunduğu tezleri
Türkiye’de yaşayan Kürtler için de istemesi durumunda sorunun çözüm yoluna
gireceği inancındadır” biçimindeki değerlendirmelerle, parti programının diğer
bölümlerindeki düzenlemeler, farklı ulus ve ulusal azınlıkların
varlıklarının kabul edildiklerinin istendiğini göstermektedir. Bunlar
birlikte ele alındığında, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya
dinî, kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar
bulunduğunun söylendiği, Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve
kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla azınlıklar yaratarak
ulus bütünlüğünün bozulması amacının güdüldüğü anlaşılmaktadır.
Bu nedenlerle, davalı partinin tüzük ve
programında, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde kültür, ırk ya da dil
farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunun ileri sürüldüğü, böylece Türk
dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya
yaymak yoluyla azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması
amaçlandığından, parti tüzük ve programı. Siyasî Partiler Yasasının 81 inci
maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılık oluşturmaktadır.
Nitekim, Yüksek Mahkemenizin de, 30.11.93 gün, esas 93/2
(siyasî parti kapatma) karar 93/3, 19.3.96 gün, esas 95/1 (siyasî parti
kapatma) karar 96/1, 26.2.99 gün esas 97/2, (siyasî parti kapatma) karar
99/1 sayılı kararlarından, aynı görüşte olduğu anlaşılmaktadır.
Sonuç ve istem: Bugünkü sözlü
açıklamalarımızla, ayrıca iddianamede ve esas hakkındaki görüşümüzde yasal
dayanakları ve gerekçeleriyle açıkladığımız nedenler gözetilerek, davalı
partinin yerinde görülmeyen savunmalarının reddiyle, partinin tüzük ve
programının iddianamemizde açıkladığımız bölümlerinin Anayasanın başlangıç
kısmıyla 2,13, 14, 68 inci maddelerine ve 2820 sayılı Siyasî Partiler
Yasasının 78 inci maddesinin (a) ve (b) bentlerine; 80 inci maddesine, 81
inci maddenin (a) ve (b) bentlerine aykırı olduğundan, Hak ve Özgürlükler
Partisinin, Anayasanın 69 uncu maddesinin beşinci fıkrası ve Siyasî
Partiler Yasasının 100 üncü maddesinin (a) bendiyle 101 inci maddesinin (a)
bendi uyarınca temelli kapatılmasına karar verilmesini saygıyla arz ve
talep ederim.”
B- Davalı
Parti Temsilcilerinin Sözlü Savunmaları
Davalı Parti’nin sözlü savunması Parti Genel
Başkanı Abdulmelik Fırat ve ve
Genel Başkan Yardımcısı İbrahim Güçlü tarafından yapılmıştır. Abdulmelik
Fırat kısa bir giriş içerisinde hayatına dair kısa bir kesite yer verdikten
sonra Anayasayı değiştirmek veya yeni bir yönetim sunmanın Türkiye’yi
bölmek manasına gelmediğini, Türklerle birlikte Cumhuriyeti kuran Kürtlerin
sonradan kimliğinin yok olduğunu, bu nedenle halkımızın büyük zararlara
uğradığını belirterek kendi kimlik, hüviyet ve kültürlerinden bahsetmeyi suç
sayan bir mantığı kabul etmediğini beyan ettikten sonra AB ülkelerinden
örneklere atıf yapmış ve kapatma davasının reddedileceği ümidiyle sözü
yardımcısına bırakmıştır.
İbrahim Güçlü’nün sözlü
savunmalarının ilgili kısmı şöyledir:
“…Aslında bu anlamıyla, esas hakkındaki
savunmamızda belirttiğimiz gibi, duruşmanın, yani, bu safhanın da duruşmalı
olmasının hakkaniyet, hukuk ilkeleri ve de bu aşamadaki mahkemenin
yaptığına yüklediğim anlam itibariyle anlamlı olacağım, yani, özellikle,
Sayın Yargıtay Başsavcısının da burada bulunmasının bizim için önemli
olacağını düşünüyorum. Yani, bazen yazılarla, hele ki, yazılanlardaki
canlılığı ve dinamizmi yakalama ruhundan uzaklaşmış iseniz, yazılanları
anlayabilmek, o yazanların iç dünyasını anlayabilmek, o yazılanların
amaçlarını anlayabilmek olabildiğince zordur.
Siz, hepiniz bizlerden daha tecrübeli
meslektaşlarımsınız, bu konuda tecrübeleriniz var. Bu anlamda ben, davanın
duruşmalı olmamasını doğrusu, yani bir talihsizlik olarak değerlendiriyorum.
Bu konuda Sayın Yargıtay eski Başkanımız Sami Selçuk’un, biliyorsunuz, bu
sorunla ilgili veciz bir görüşü var. Öyle zannediyorum, belki sizlere ait
olan buna yönelik görüşler var, izleyemediğim için, ya da herhangi bir
yerde yakalayamadığım için ifade edemiyorum, beni bağışlayınız. Sayın
Selçuk diyor ki: “Duruşmasız yargılama, yargılama değildir” Çünkü, duruşmadan
amaç şudur: Bizi anlamak, karşılıklı birbirimizi anlamaktır diye anlıyorum
ve yine, mahkemeleri, çok teknik olan bir sorunun ötesinde toplumsal bir
vakıa olarak değerlendirdiğimiz zaman, ben, sizleri de.,
mahkemenizi de, kendimizi de, mahkemenin tabiî teknik statüsünü, hukuksal
statüsünü, yetki ve sorumluluklarını görerek, kendimizden bir parça olarak
değerlendirdiğim için bunu ifade ediyorum.
Şimdi, Sayın Kanadoğlu,
31.10.2002 günlü sözlü savunmasında, bizim söylediklerimizden, bizim ön
savunmada ileri sürdüğümüz görüşlerden ve yine esas hakkındaki savunmada
ileri sürdüğümüz görüşlerden hiç etkilenmeden... Haydi bizden
etkilenmemesini anlayabilmek mümkündür; Türkiye’nin izlediği rotayı,
doğrultuyu, yani, Avrupa Birliği üyeliği konusundaki çabalarını, doğrultusunu
ve bu çabaların teknik bir sorunun ötesinde bir değişim, yeniden bir
yapılanma sorunu olduğu ve bu yapılanmanın hukuk alanını daha çok
ilgilendirdiği, biraz sonraki konuşmalarımızda hukuk neden hayatımızın
bütün alanlarını kapsadığını -benden daha iyi biliyorsunuz, ben de yeri
gelince ifade edeceğim- çok önemli bir alan olduğunu, yani, bir toplumda
hukuk yoksa, bir toplumda adalet yoksa, o toplum sosyolojik anlamda da modernitesi, hatta modemite
öncesi birtakım toplum şekillenmelerinden daha geri olarak ifade
edebilirler.. Modern toplum, hukuk demektir. Hukuk
da -yine biraz sonra ifade edeceğimiz ve kabul edeceğimiz gibi- demokrasiyle
iç içe geçmiştir. Modernite, demokrasi demektir,
hukuk demektir, adalet demektir. Bu anlamıyla, Sayın Kanadoğlu,
isterdim ki yine burada gerçekten karşılıklı konuşmamızın yararlarının
olacağını düşünüyoruz biz.
Biz, sayın genel başkanımın da ifade ettiği gibi,
aslında zor bir işle ilgileniyoruz, Türkiye’nin çok önemli zor işlerinden
biriyle ilgileniyoruz, Türkiye’nin fay hattını oluşturan, çatışma sorunlarından
birisiyle ilgileniyoruz. Hem de toplumun, eğer tabi olduğumuz, aidiyetimiz
olan büyük Türkiye toplumunu ele aldığımız zaman, hem de tabi olduğumuz
etnik ulusal topluluğu, Kürt toplumunu ele aldığımız zaman, çatışmayı
isteyen şahinlere rağmen, önemli bir iş görmeye çalışıyoruz.
Ben, şuna inanıyorum, benim tecrübem bana bunu
Öğretiyor, hukuk kültürüm bana bunu öğretiyor: Bugüne dek birlik ve
beraberlik tezini kuru bir içerikle savunanların, devletin birliği ve bütünlüğünü
içeriksizce savunanların, devletin bütünlüğünü,
yahut da devleti iyi bir aile reisleri olarak göremeyenlerin, eşitlikçi,
adaletçi aile reisleri olarak göremeyenlerin, bu toplumda çatışma ortamını,
bu toplumda çatışmaya neden olduklarını ve zaman zaman
büyük çatışmalara neden olduklarını hatta bizatihi organize ettiklerini...
Biliyorsunuz, Kürtlerle ilgili işte “28 isyan
yapıldı ve 29 uncuyu da bastırdık” denilmektedir; ama, sadece bu sanki bir
askerî sorunmuş gibi; yani, bu ayaklanmalar niye çıktı, neden çıktı, kimler
çıkarttı, birtakım özel güçlerin bu hareketi erdeki rolleri ne oldu?!..
Bırakalım öncesini, yakın tarihimize bakalım; şu
son 15-20 yıldaki silahlı çatışma dönemine
bakalım; bu silahlı çatışma döneminde, ben, devletin özel güçlerinin,
organize güçlerinin çok önemli bir rol oynadığım, bazı güçlerin, iktidar
odaklarının kendi iktidarlarını devam ettirmek için bu çatışmaya ihtiyaç
duydukları düşüncesindeyiz biz. Bu, bizim toplumlarımızı karşı karşıya
getirdi; iç dinamiklerimizi parçaladı.
Gidip bölgeyi, Kürt bölgesini -mutlaka sizler de
izliyorsunuz- gidip izlemek gereklidir; bu toplum 21 inci asırda hangi
aşamada, kendi dinamiklerinin ötesinde nasıl alabora olmuş, demografisi
nasıl değişmiş, nasıl bir ast üstlük söz konusudur, buna baktığımız zaman
bile, bugüne kadar sürdürülmüş olan politikaların çok doğru
sürdürülmediğini göreceğiz.
Mesela yine. Sayın Genel
Başkanımızın 45 yıllık siyasî hayatından örnek vermesinin şöyle bir anlamı
olsa gerek, ben şöyle algılıyorum: Ben ki, 45 yıl bu memlekette siyaset
yapıyorum, eğer, bu ülkeyi bölmek istemiş olsaydım, bölmek fiilî bir
olaydır, o zaman ben de 45 yıllık süre içinde dağa çıkmam gerekliydi, silahı ele almam gerekliydi, çatışma yaratmam gerekliydi. Bunu
yaratamadığıma göre, bu, Sayın Savcıya ve sizin mahkemenize mutlaka büyük
bir mesaj veriyordur.
Şimdi, ben kendimi ele alayım. Ben, 12 Eylülden
sonra 18 yıl yurtdışında kaldım ve 1998 yılında Türkiye’ye döndüm. Dönmemin
nedeni, olanaklarımın da çok iyi olmasına rağmen, -biliyorsunuz, yani
herkesin Avrupa’da belli ölçüde olanakları iyi olabilir- dönmemin nedeni,
gerçekten içler acısı o gelişmeler karşısında bizim bazı şeyleri
yapabileceğimizdi; yani, bazı katkılarda bulunabileceğimizdi. Biz bu
katkıyı da, kendim siyasetçi olarak, işte, hukukçu, siyasetçi, siyaset
bilimiyle az çok ilgilenen, sosyolojiyle ilgilenen bir insan olarak katkıda
bulunacağımı düşünüyordum; ama, bu kadar iyi
niyetle başlatılmış olan bir çabanın, bir hareketin hem de partimizin
kapatılmasından 2 hafta sonra ya da 1 ay sonra, Şubatta kuruluyoruz, 7
Martta gazetelerde, bizim partimiz hakkında Sayın Yargıtay Başsavcısının
dava açtığını öğreniyoruz. Yani, bizi denemeden, bizi sınamadan, belki de
teknik anlamda -belki de- diyorum, teknik anlamda programda yanlış
kavramlar da kullanmış olabiliriz, bazen kavramlarla, kavramlaştırmalarla
hayat aynı değildir. Hatta, biz çoğu zaman
kavramların ötesinde bazı şeyler yaparız. Onun içindir ki, Türkiye’de
deniliyor ya “hukukla yaşam bağdaşmaz, hukukun boşlukları çoktur” Bu, belki
de bunun tam ifadesidir, bu siyasetle ilgili de vardır.
İkincisi, eğer, bir ülkede sınırsız bir düşünce
özgürlüğü, ifade özgürlüğü söz konusu değilse ve bu, bireysel, kollektif hak ve özgürlükler çerçevesinde, güvenceye
alınmış hak ve özgürlükler çerçevesinde yaşayan bir topluluk değilseniz,
özgürce kendinizi ifade edemiyorsanız, ifade ettiğiniz zaman da kavramlar
mutlaka reaksiyonel kavramlara dönüşebilir. Çünkü, kavramlar, kavramsallaştırmalar canlı bir
organizma gibidir. Canlı organizma nasıl gelişirse kavramlar da öyle geliştir.
Hukuk felsefesine bakalım, hukuk pratiğine bakalım;
biz bunu çok rahatlıkla görebiliriz. Yani, 20 yıl öncesinde sayın
büyüklerimizin, profesörlerimizin, hocalarımızın kullandıkları kavramlarla
ve yükledikleri anlamlarla bugünkü anlamların çok farklı olduğunu, çok fark
edebilecek durumdayız biz; çünkü, koşullar
değişmiştir. O anlamda bazen de yanlış kavramlaştırma da söz konusu olabilir.
Ve ben 18 yıl sonra geliyorum, bölücü bir parti
kuruyorum, Türkiye’yi bölmek için!.. Ve diğer
arkadaşlarım da -sayın genel başkanımın da ifade ettiği gibi kurucu
arkadaşlarım- daha önce birçok partilere kurucu olmuşlar, o partiler
kapatılmış ve yine biz kader birliği yapmışız, “Hak ve Özgürlükler
Partisini” kurmuşuz ve o arkadaşlarımızın çoğu da 5 yıl 10 yıl hapis
cezaları alıyor, buna rağmen, bu
Türkiye ile ilgili olan, Türkiye’deki halkla ilgili olan sevgisini,
insanlıkla olan ilgisini devam ettiriyorlar; demiyorlar ki, biz de bu
ülkenin dışına çıkalım ve ülkenin dışında Türkiye’ye karşı salvolar yapalım. Diyorlar ki biz yine burada kalacağız,
bizi cezalandırın, biz yine kalacağız: çünkü, biz
biliyoruz ki, bu durum değişecektir.
Sayın Yargıtay Başsavcısının kurgusu şu: Şimdi bir
defa, Avrupa Birliği sürecinde ya da Avrupa Birliğini bırakalım bir tarafa,
eğer, demokratik bir toplum ve yeniden yapılanacak bir toplum, geleneksel
bugün kullanılan hepimizin aşağı yukarı üzerinde anlaştığımız bu kavramları
eğer genel ifadelerle kullanırsak, farkına var... Senaryosunun dışında eski
senaryonun takipçisi Sayın Yargıtay Başsavcısı. Yani, Türkiye, 1970 lerin Türkiyesi değil.
İşin doğrusu, ben, Sayın Yargıtay Başsavcılarının
eski senaryoya bağları olmalarına rağmen, yani, Kürtlükten bahsettiğim
zaman, Kürtlerden, etnik gruplardan, farklı inanç gruplarından bahsettiğiniz
zaman eğer, dava açılacaksa, neden Süleyman Demirel hakkında dava
açılmadığını anlamış değilim, anlamış değiliz. Ya da Sayın Turgut Özal
hakkında, onun partisi hakkında. Sayın Mesut Yılmaz ve onun partisi
hakkında. Sayın Erdal İnönü ve onun partisi hakkında neden kapatılma davası
açılmadığı konusunda doğrusu anlamaktan zorluk çekmenin ötesinde bunun bir
çifte standartlık, bunun bir önyargı olduğunu görmemiz gereklidir.
Sayın Turgut Özal diyor ki: “Bu memlekette 12
milyon Kürt var,” Üstelik orada da kalınmıyor, daha sonraki tartışmaları
biliyorsunuz; eğer, bir halk varsa, onun bireysel ve kolektif haklan da
vardır. Demek ki, Kürtlerin bireysel, kollektif
hakları da söz konusudur. “Bunları tartışalım” demiştir Sayın Turgut Özal.
Hatta, zaman zaman bazen
düşünsel anlamda provakatif olarak gündeme şöyle
şeyler gelmiştir: Türkiye federalizm mi yoksa otonomi muhtariyet mi söz
konusu olabilir. Şunu çok iyi biliyorum ki, Sayın Turgut Özal, bunlar benim
sorunum değil, bunlar tartışıla tartışıla bir
yere varılır, bunları tartışa tartışa bir yere
vardırabiliriz. Yani, toplumların yeniden yapılanması sorununda,
ki, ana nokta şu, hareket noktası Türkiye’nin... Çünkü,
12 Eylülde, 12 Eylül rejiminden, askerî rejiminden çıkıyordu,
demokratikleşmesi gerekir, yani, “biz demokrat değiliz daha, bu ülkede
demokrasi yok” diyordu.
“2- Yarı ve yerli malı demokrasi içinde bile, biz
daha realitelerimizi ifade edebilir durumda değiliz” diyordu.
Dolayısıyla, biz bu realiteleri ifade ettikçe,
demokratikleşme ve yeni yapılanmayla -ben öyle algılıyorum- bence Avrupa
Birliği süreci de bugün odur, ya da biz öyle algılıyoruz; bugünden
şablonları geçiremeyiz biz toplumun üstüne. Yani, tamam, kavramsal yanlışlar
yapabiliriz: ama, demokratik zihniyetimizden
dolayı topluma bir şey dayatmıyoruz, programımız incelendiği zaman.
Gene Sayın Başsavcının söylediği gibi, federalizmi
mi?.. Bölge meclislerinden bahsetmişsiniz, yerel
yönetimlere özerklikten, vali, kaymakam ve emniyet müdürlerinin seçimle
tespit edilmesi konusunda, “olsa olsa bu
federalizm olur” gibi bir sonuç çıkarıyor Sayın Başsavcı.
Şimdi, şunu çok içtenlikle söylüyoruz biz: Biz,
şuna ikna olursak, Türkiye’de bizim kafamızda o şablon şekillenirse ve
Türkiye’nin refah ve Türkiye insanının refah ve mutluluğunun, o bizim
kafamızda şekillenen federalizm modeliyle gerçekleşebileceğini düşünürsek,
biz, onu aynen programımıza geçeriz; çünkü,
sistemler, her şey insanın mutluluğu içindir; biz öyle düşünüyoruz... Her
şey insanın mutluluğu içindir; her şey, bu ülkede, Kürdüyle,
Türküyle, diğer etnik gruplarıyla, Lazıyla, Çerkeziyle, Alevisiyle, Sünnisiyle, Musevisiyle, Hıristiyanı ve Müslümanıyla
herkesin mutluluğu içindir. Eğer bir sistem, eğer bir proje, toplumsal bir
hukuk, bir topluma huzur, refah getirmiyorsa, siz onda ne kadar
diretirseniz diretin, biz ne kadar diretirsek diretelim, refah ve mutluluğu
getirmediği gibi refah ve mutluluğu daha da dumura
uğratır.
Biz şunu söylüyoruz: Türkiye’de el yordamıyla
yeniden yapılanıyoruz. Gerçekten Türkiye insanı, gerçek demokrasinin temsil
anlamında kendi kafasında yaşadığı bir model söz konusu değildir. Bir tek
model var; büyükler söyler, biz uyarız; babalar anneler söyler, biz uyarız;
devletimiz söyler, biz uyarız; komutanımız söyler, biz uyarız; ağamız
söyler, biz uyarız.... Şimdi, bu model, demokratik
bir temsil modeli değil; bu, bir otoriter, totaliter sistem modelidir.
Bizdeki zihniyet, bizdeki davranış tarzı, yaşam tarzı budur; biz, buna
alışmışız. Dolayısıyla, yeni modeller yaratmak önemli ölçüde bir
tartışmayı, araştırmayı ve incelemeyi gerektiriyor.
Avrupa Birliği ülkelerinin demokrasi tarihi eski
bir tarihtir. Şimdi, bu eski tarih içinde, son dönemlerde Avrupa
konvansiyoneli oluştu. Nedeni şu: Mevcut olan demokrasinin, mevcut olan
modellerin Avrupa Birliği için yeterli olmadığını saptamış olmalarıdır.
Mevcut olan demokrasinin doğrudan demokrasi ve doğrudan temsili engellemek,
engelleyen sistem için tıkanıklıkları tespit etmiş olmalarından dolayıdır.
Onlar bile, mevcut olan temsilî demokrasiyi
yeterli görmüyorlar, daha ileriye götürebilmek için, daha
derinleştirebilmek için yeni modeller peşindeler, yeni bir anayasa
arıyorlar.
Bizim Sayın Başsavcı, Anayasanın değişmesinden
bahsettiğimiz için “bu parti, olsa olsa bölücü
bir parti olur” diyor. Şimdi, düşünebiliyor musunuz, güçlü anayasal
düzenlere, demokratik anayasal düzenlere sahip olan Avrupa, yeni anayasa
yapmak istiyor, yeni bir anayasayı oluşturmaya çalışıyor.
Yüce Mahkemenizin üyeleri ve Sayın Başkanı, bu
anayasayla ilgili rahatsızlıklarını belirtiyorlar. Haksızlık olmasın diye
söylüyorum, haksızlığın; yani, rahatsızlığı belirtmenin ötesinde Yargıtay
eski Başkanımız “bu, olsa olsa ordunun tüzüğü
olabilir” dedi. Şimdi, ordunun tüzüğüyle nasıl bir demokratik toplum olabiliriz?!.
Anayasayı bizim dışımızda herkes tartışır, onlar
bölücü olmaz, onlar yıkıcı olmaz; ama, biz Kürk
kökenli vatandaşlar, Türkiye’deki vatandaşlar konuşuruz, bölücü oluruz ya
da anayasayı gerçek tanımına kavuşturalım dediğimiz zaman bölücü oluruz, yıkıcı
oluruz, bizim kurumlarımız, bizim partimiz yıkıcı, bölücü olur; ama, yeni
hükümet “biz yeni anayasa yapacağız” dediği zaman yıkıcı, bölücü olmaz.
Biz, onun da, yıkıcı, bölücü olmadığını düşünüyoruz; çünkü,
neden; toplum, 1980’den bu yana 22 yıl geçti, herkes ifade ediyor bunu;
Yüce Mahkemeniz ediyor, Yargıtay ediyor bunu, siyasetçilerimiz söylüyor,
sivil toplum örgütlerimiz söylüyor, sermayedarımız söylüyor, işçimiz
söylüyor, köylümüz söylüyor, kadınımız, çocuğumuz söylüyor, Kürdü söylüyor,
Türkü söylüyor, Lazı söylüyor, Çerkezi söylüyor; ama, buna rağmen, biz, halen şu
noktadayız: Anayasayı değiştiremezsiniz. Neden, çünkü. Anayasaya uygun
kurulmuşsunuz. Evet, biz, Anayasaya uygun kurulduk, doğrudur. Siz, bir
hukuk sisteminin içerisinde hareket edersiniz; ama,
bir anayasayı değiştirme talebi kişilerin ve kurumların hakkıdır, bunu
talep etmek bunun hakkıdır; meşru demokratik zeminlerde bunu talep etmek ve
bunun koşullarım kitleselleştirerek, kitlesel bir uzlaşmayla, toplumsal bir
uzlaşmayla bunu gerçekleştirmek demokratik bir tutumdur. Yani, Anayasaya
göre kurulmuş olan kurumlar, siyasal partiler... Yeri gelince ifade
edeceğim. Öyle zannediyorum Sayın Haşim Kılıç’ın görüşlerinden bir
tanesidir ve aynı zamanda şu andaki Anayasa Mahkemesi eski başkanımız Sayın
Ahmet Necdet Sezer’in de bu doğrultuda görüşleri var. Demokratik Kitle
Partisinin kapatılmasıyla ilgili gerekçeli karara göz atarsanız, orada,
Avrupa İnsan Haklan Mahkemesinin, mahkemenizin kapatma kararıyla ilgili
yaptığı; yani, birtakım kararların yorumunda diyor ki; Anayasaya uygun olan
bir kurum. Anayasayla çelişen düşünceler, görüşler ileri sürebilir; bu,
hiçbir zaman anayasayı ihlal anlamına gelmez demokrasilerde. Eğer biz mevcudu
kabul edeceksek, biz bir siyasal partiyiz, bizim dışımızda partiler var.
Biz kurulduğumuz zaman 40 parti mi, 41 parti mi vardı; biz, niye yeniden
bir parti kuralım, yani, bizim yeniden bir toplumsal projemiz yoksa; biz, bu ülkeye yeni bir anayasa; biz, bu ülkeye
yeni bir hukuk; biz, bu ülkeye yeni bir idarî sistem; biz, bu ülkeyi
yeniden tanımlamak diye bir durumumuz olmayacaksa veyahut da biz, eğer
mevcut olan hukukun yetersizliğini görüp, varılması gerekli olan hukuk
sistemi için bir proje üretemeyeceksek ve bunun arasındaki ilişkileri
kurmaya çalışmak istemezsek, neden yeni bir siyasî parti olalım ya da eğer
mevcut olan siyasal partiler ve hatta resmî ideolojinin Türkiye
tanımlamasına katılırsak, biz, niye bir siyasal parti olalım ya da
hiçbirimizin olmasına gerek yok; bir tane devlet partisi kurardık, hepimiz
de o partinin üyeleri olurduk. Neticede de, biliyorsunuz, 1946 öncesinde
bir tek partimiz vardı; ama, sonradan anlaşıldı
ki, bu parti bizim ihtiyaçlarımıza cevap vermez; bu, demokrasi değildir.
Onun gelişim sürecini benden iyi biliyorsunuz, benim anlatmama gerek yok; ama, bu, şu demektir, bunu şunu ifade etmek için
söylüyorum; Yani, hiçbir olay tesadüfen çıkmaz, sosyolojik temelleri
vardır, psikolojik, sosyopsikolojik,
sosyokültürel nedenleri vardır.
Yıllardır bir şeyi bir türlü anlayamaz Türkiye:
Türkiye kendisini, şu tanım etrafında tutarak kendisine en büyük kötülüğü
yapmıştır. Bizim partimiz bunu eleştiriyor, tek ulusa dayalı olacağız, tek
dine dayalı olacağız, tek mezhebe olacağız, tek sınıfa dahil
olacağız... İnsanlar “bu ülkede işçi sınıfı var” diye yıllarca, onyıllarca hapis yattılar, işçiden bahsetmiş olmak
komünizm oldu. Kendim de, 1970’te Kürtçü olarak yakalandım, cezası 3 yıl
falandı, sonunda sıkıyönetim mahkemesi, olağanüstü dönem mahkemesi baktı
ki, zaten, bu 3 yılı fazlasıyla yattı, en iyisi buna bir de komünist Kürtçü
örgütleyip, 15 yıllık bir süreyle bunları uzun tutalım. Şimdi, tek işçi
varsa bu memlekette... Neticede çıktı ki ortaya, hayır, bu memlekette tek
sınıf yok. İnsanlar, bunu ısrarla söylediler, bunun için bir yığın
insanımız şu anda toprağın altında, bununla ilgili olarak birbirimize
düşmanlık besledik bu memlekette, çile çektik, sürgünler yaşadık...
Sonunda, bu memlekette, hakikaten işçiler de var, bunlar için sendika
gereklidir; köylüler var, köylüler için kooperatif gereklidir; sermayedarlar
var, bunun için TÜSİAD gereklidir...
Şimdi, peki, tek ulus var... Peki, nedir tek ulus;
Türk Ulusu var, onun dışında hiçbir etnik gruptan, topluluktan
bahsedemezsiniz; yani, 20 milyon Kürt, nüfusun üçte biri Kürt, Kürtçe mi
konuşuyor, yani, ne anlamı var, çok mu önemlidir diyebilir; Çerkez mi; o da
önemli değil... Şimdi, birileri de diyor ki, bunu yapmakla, siz toplumu
yeniden tanımlayamazsanız yeniden İnşa edemezsiniz. Toplumun doğal
dengeleri var. Neden, acaba, bu bölgeler arasında bu tür bir dengesizlik
söz konusu?.. Neden, yani, Hakkâri geri, öbürü
ileri; bunların galiba nedenleri olsa gerektir. Şimdi, nedenlerini
saptamadığımız zaman, böyle bir dünyanın içerisinde nasıl denge kurabileceğiz.
Yani, korkularla, kuşkularla, Sayın Kanadoğlu’nun
düşünceleriyle, senaryo ve toplumsal kurgusuyla ya da onun gibi düşünen
çevrelerin, güçlerin, Türkiye’yi hiçbir türlü çatışma kültürünün dışına çıkarmak
istemeyen o özel güçlerin dışında biz bunu nasıl sağlayabiliriz? Ya da,
peki bu yok. Sayın Kanadoğlu’na, esas savunmamızda
da belirtmiştik, sayın mahkemenize de bu konuda şey yapmak... Avrupa uyum
yasalarında evirdiler çevirdiler... Dediler ya, biz “Kürt” dediğimiz için
yargılanıyoruz, ceza alıyoruz ya da “biz” derken, sadece Kürtler değil; çünkü, bunu söyleyen sadece Kürtler de değil, onu da
söyleyeyim Sayın Başkan, sayın mahkeme üyeleri, bizim dışımızda da bu
gerçekleri görenler var; yani, Kürtlerin dışında da yırtınıp yakınanlar
var, diyorlar ki “bu gerçekleri görelim, bizim çocuklarımız çatışmasın. Bu
realiteleri gördükten sonra da toplumu onun üzerinde inşa edelim” diyorlar.
Avrupa uyum yasalarında şu gerçek kabul edildi,
ifade edilmedi. Sanki derseniz ki, ülkemizde Türkçenin dışında Laz, Çerkez,
Kürtlerin de lehçeleri, dilleri var, dünya yıkılır. Tabiî, biz şunun
farkına varmayız: Bunu ifade etmemekle o toplumun dışlandığını, o toplumun
horlandığını, o toplumun kendisini egemen olanla, hükmedenle, o da Türk
kavramıyla ifade ediliyorsa, mukayese ederek, içinde çatışma kültürünü,
şiddet kültürünü beslediğini bizim yöneticilerimiz göremez durumdalar.
Diyorlar ki “yabancı dillerde ve lehçelerde..,”
Ondan sonra yönetmelikler... Siz, televizyonlarda 4 saat; pardon, bütün bu
dilleri televizyonda haftada 2 saat radyoda 4 saat... Burada söylemek
istediğim şu Sayın Başkan, sayın üyeler; bu bir şeyi çıkardı ortaya;
yıllardır birtakım doğruları söyleyen insanlar doğrulandı.
Geçen gün Avrupa Birliği ve Türkiye üzerine bir sempozyuma katıldım, sempozyumda dediler ki “bu Avrupa
uyum yasaları ne getirdi ne götürdü?” Dedim ki, belki fazlasını
götürecek... Bazen bir şeyi yapmamak yapmaktan daha iyidir; yani, adama
“sizi tanımıyoruz, televizyonda Kürtçe programa gerek yoktur” dersiniz, onu
anlarsın; fakat, eğer derseniz ki, haftanın 2
günü... Ondan sonra onlar da bakarsa ki, yahu 40 ulusal televizyon var,
yerel bölge televizyonları var ve o televizyonlarda bangır bangır Türkçe programlar yapılıyor... Bu insanlar
diyecekler ki, biz neyiz, biz de bu memlekette vergi ödeyen insanlarız,
askerlik yapıyoruz, bu memleketi koruyoruz, bu memleketin insanlarıyız,
neden bu ayırımcılık?! Evet, bu tamda bir etnik
ayırımcılıktır ve şu anda bizim yöneticilerimiz, devletimiz, etnik
ayırımcılık yapıyor, uluslararası sözleşmeler açısından da tam da böyle bir
ayırımcılıkla karşı karşıyayız. Bir şey söylüyor, diyor ki, bunları
yıllarca söylediniz; ama, biz, sizi dolaylı
doğruluyoruz. Böyle bir mesajı bize iletmekle, biz de, yıllardır yırtınıp
söylediğimizin, hep “yahu doğru değildir” dedikleri zaman, “acaba mı doğru
değildir” kompleksinden biraz kurtulup, “Demek ki, bizim de söylediğimiz 40
yıl sonra doğrulandı..’.’ Sayın Turgut Özal
söylemese, Sayın Süleyman Demirel ve Erdal İnönü “Kürt gerçeği var” demese;
yani, bu...
O bakımdan biz, bu senaryoyu, bu kurguyu
değiştirmek zorundayız; yani, Türkiye ile ilgili senaryo, kurgu değişmezse,
Türkiye’yi yeniden tanımlamazsak, eşitlikçi yaklaşımlar göstermezsek, bunun
adı demokrasi olur olmaz, o ayrı bir olaydır; ama,
aile reislerinin, anne ve babanın bütün çocuklarına eşitçe yaklaşması
prensibini, anlayışını devlete egemen kılamazsak, modern bir toplum
olmamız, refah ve mutluluğa kavuşmamız olanaklı değildir.
Bugün bir haber, Avrupa Birliği üyeliği konusunda,
aslında hem önemli bir gün, Kopenhag zirvesinin olduğu bir gün,
mahkememizin bugüne denk gelmiş olmasının, umut ederim ki, geçiş toplumu
açısından da mahkemeniz de aynı zamanda bir geçiş sağlayacaktır; yani, bu
çok önemli bir olay olacaktır, böyle bir gün gerçekten çok önemli; çünkü, Kopenhag zirvesi demek, şu anda uğraştığımız olay
şu demektir: Bazı sosyolojik siyaset biliminde kırılma noktası dediğimiz ya
da daha yumuşatılmış ifadelerle, toplumumuz yeniden yapılanıp,
demokratikleşip, demokratikleşmemenin tam da geçiş noktasında, bugün öyle
bir gün. Çok tesadüf değil bugünler; çünkü, tarihler,
günler bazen tesadüf gibi görünür; ama, belirli gelişmelerin ürünüdür ve
bakıyoruz ki, bugün, hükümetimiz, AK Parti Hükümeti, eğer 2005’te şartlı
müzakere tarihi verirseniz diye, birinci uyum paketini askıya almış. Bugün,
Anayasa Mahkemesinin salonundayken, öyle zannediyorum ki, Anadolu
Ajansından gelen bir basın mensubu arkadaş ifade etti. Ortaya çıkıyor ki,
demek ki, biz kendimiz için bir demokrasiyi, halkımıza layık gördüğümüz bir
demokrasiyi, halkımızın kollektif, bireysel ya da
halklarımızın bireysel ve kollektif hak ve özgürlüklerini
güvence altına almak için bu işleri yapmıyoruz, Avrupa Birliğine girmek
için yapıyoruz. Tabiî, bu, ciddî bir aldatmacadır. Sorunlar, yıllardır
böyle geliyor Sayın Başkan, sayın üyeler, Türkiye’de yıllardır böyle
geliyor.
Bizim partimiz, bu senaryoyu, bu kurguyu
değiştirmek için, Türkiye’yi yeniden tanımlamak için ortaya çıktı. Başarı
ve başarısızlıklar ayrı tartışma konusudur; ama,
biz, bir defa önce doğru tespit yapmayı doğru görüyoruz, Türkiye’yi yeniden
tanımlamaya çalışıyoruz; ama, bizim Sayın Başsavcı, bunları gözetmeden;
yani, parti program ve tüzüğümüzü gözetmeden alelacele, üç hafta sonra ya
da bir ay sonra bizim partimiz hakkında dava açıyor.
Bizim düşüncemize göre, yine, mahkemenizin birtakım
sayın üyelerinin de görüşünün bu olduğunu biliyorum, sadece parti program
ve tüzüğünden dolayı bir partinin kapatılması demokrasiye aykırıdır. Yine,
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde, yine sizin mahkemenizin birçok
kararında da ifade edildiği gibi, program ve tüzükler ifade özgürlüğü
kapsamında ele alınmak durumundadır; çünkü,
partilerde aşağı yukarı, tesadüf olmasa gerektir, şahsiyet olarak tanımlanırlar;
ama, onlar hükmî şahsiyetlerdir. Demektir ki, hükmî şahsiyetler canlı,
belki bizim gibi kanlı ve canlı değillerdir; ama,
bizden daha kanlı canlı başka yönleri vardır, kendilerini bu anlamda ifade
ederler. Dolayısıyla, kurumun kendisi, bir dönem sonra, eğer siyasal
partiyi ele aldığımız zaman, kurucuları ve üyeleri yöneticilerle birlikte
yeni bir sentez oluştururlar. Dolayısıyla bu, hükmî şahsiyetin kendisini
ifade etmesi gereklidir; İfadesi de, programlarda, tüzüklerde kendisini
ifade eder. Bu anlamıyla biz, sadece program ve tüzüğümüze bakarak,
hakkımızda açılmış olan kapatılma davasının yerinde olmadığını; yani, esas
savunmamızda da bunu belirttiğimiz gibi, mahkemenizin bunu gözeteceğini
düşünüyoruz.
Yine, mahkemenizin, esas hakkındaki savunmamızda
belki belirtmiş olmamıza rağmen, üzerinde durması gerekli olan bir şey var.
Bazı, tesadüfen demiyoruz, biz parti olarak ya da bizim dışımızda belirli talepleri
dile getiren partiler bir ihtiyacın ürünüdür. Biz, ciddî bir ihtiyacın ürünüyüz.
Biz, demokratik entegrasyonu, çok dilli, çok
kültürlü toplumsal yapıyı yeniden yapılandırmanın çok önemli görevlerini
yüklenmiş olan bir sivil kuruluşuz aynı zamanda; yani, biz, toplumda
Kürtlerin taleplerini, isteklerini ağırlıkla ifade ve formüle etmemiz, bu
toplum için bir ihtiyaçtır.
Eğer olmazsa, bizim gibi partiler; yani Hak ve
Özgürlükler Partisi gibi partiler, daha öncesinde kapatılmış olan
partilerimizin ağırlıkla önemli bir bölümü olmazsa, bu toplumda, farkına
varmadan, bizim, sizin elinizde değil, çatışma kültürü gelişmeye başlar ve
çatışma ortaya çıkar.
Biz ise parti olarak, çatışmasız, şiddetsiz,
sorunların çözümü için bir araç, bir vasıta olmaya çalışıyoruz ve bugüne
kadar da -Genel Başkanımızın da ifade ettiği gibi- bizim partimiz de hep
bunu gösterdi. Hatta zaman zaman evrensel
demokratik ilkeler açısından yapılan haksızlıklardan meşru müdafaa hakkını
bile bir hak olarak kullanmayı belirli dönemlerde kendimiz için doğru
bulmadık. Şiddetle karışık olmasına rağmen, şiddetten kaçarak, baskılardan
kaçarak, şiddet ortamını zayıflatmaya, mümkün mertebe uzlaşma kültürünü,
demokratik uzlaşma kültürünü, birlikte yaşama kültürünü geliştirmeye
çalıştık. Bunun için bizim partimiz, partimiz gibi partilerin temel bir ihtiyaç
olduğunu düşünüyoruz. Ve yine bizim partimiz, şuna inanıyor: Kendisini
demokrasiye bağlı görüyor. Bizim partimizin programında da belirttiği gibi,
biz, Avrupa Birliğinin standartlarında, en azından standartlarında bir
demokrasinin, Türkiye için, Türkiye’nin ona layık olduğunu söylüyoruz; ama, şu gerçeği de görüyoruz: Türkiye, demokrasi
rejimini benimseyen bir rejim. Batı demokrasisine
öykünerek ortaya çıkan bir rejim. İşte, Osmanlı İmparatorluğundan ele
alırsanız, işte Batılılık ve demokrasi geleneğini eğer oralarda başlatırsa,
iki yüz yıllık bir tarihi var bunun. Ama, her
zaman yapar göründük biz; biz, hep yapar görünürüz, yapmayız. Biz, demokrat
görünürüz, demokrat olmayız. Bu, genel bir kültürdür. Bu kültürü
değiştirmek istemeyiz ya da farkına varmadan üstelik moderniteyi
savunmuş olan yöneticiler olarak, geleneksel ve demokrasiyi geliştirmeyecek
olan bir siyasî kültürün referanslarına hep kendimizi, kendi küçük
çıkarlarımız için teslim ederiz. Türkiye’de, hep, bu böyle olmuştur. Hep
“demokrasi” denilmiştir; ama, hiçbir zaman
demokrasi layıkıyla olmamıştır.
Biz demokrasiyi savunmuşuzdur, evimize dönmüşüzdür,
eşlerimizin üzerinde hegemonya kurmuşuzdur. Herkes, fırsat bulduğu zaman
orada hegemonyacı kültür kendisini göstermiştir. Bu, toplumumuz için
geçerli olandır.
Biz, buna son vermek istiyoruz. Gerçekten, yapar
görünen değil, yapan bir demokrasi istiyoruz, sorunları çözen bir demokrasi
istiyoruz. Herkesin kendisini ifade ettiği, ben bu topluma gönüllü bağlıyım
diyen insan toplumunu yaratacak bir demokrasiyi öngörüyor bizim partimiz;
biz, böyle bir demokrasiyi savunuyoruz.
Siz, bana baskı yapabilirsiniz, sevmediğimi
söylemeyebilirim; ama, içimde, sevmiyorsam sevmiyorumdur.
Zorla hiçbir kimseyi, örneğin zorbalıkla egemen olan elit, kendi
dışındakine baskı yapmaya çalışmıştır, her zaman tepki görmüştür. Son
zamanlarda yaşadık, şimdi herkes vah tuh ediyor, onu da anlamlı bulmamakla
birlikte, biz kendi açımızdan anlamlı, demokrasi açısından bir renklilik görmekle
birlikte, biz, hep rüzgâr eker, fırtına biçeriz. Şu yakın seçimlerde, illa
birilerini iktidar yapacağız dediler, halk dedi ki “hayır, iktidar
yapacaksanız, buyurun, ben yapıyorum.” Onun için, rüzgâr ektiniz, fırtınayı
biçersiniz. Umut ederim ki, tabiî, bu fırtına değil, söz gelişi olduğu için
söylüyorum; yani, AK Parti ve Hükümetini, o anlamda bir yaklaşım anlamında
demiyorum; ama, özel müdahalelerle özel güçleri
iktidar yapmak açısından bir fırtına biçilmiş oldu.
Şimdi, bu anlamda da demokrasinin en önemli
unsurlarından birisi ya da demokrasinin gereği, demokrasilerde siyasî
partilerin kapatılması zorlaştırılmıştır. Hiç yoktur demiyorum; çünkü, yakın sürede İspanya Örneği var, Bask örneği var;
Batassuna Partisi; yani, ETA’nın...
ETA, bir şiddet örgütü ve de kapatılan parti onun yan örgütü olmasına
rağmen, uzun bir dönem demokrasi bu riski göğüsledi ve partiyi kapatmadı; ama, biliniyordu, herkes biliyordu, ETA var, bunun bir
de legal olan partisi var. Demokrasiyi yaşatmak için ona tahammül
gösterdiler, en son noktada kapatıldı.
Şimdi, şunu söylemek istiyorum: Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesinin... Tabiî ki, sizin pozitif hukuk ilkelerine bağlı
aldığımız, birçok üyenizin içine sindirmediği kapatma davaları konusunda
aldığı kararlar haklı kararlardır; yani, bu partileri kapatmakla. Sayın
Genel Başkanımın belirttiği gibi, belki, zannediyorum ki, Yüce Mahkemenizin
Başkanının da bu tür bir açıklaması vardı; yani “Türkiye siyasal partiler
mezbahasına döndü” diye. Şimdi, bu partileri kapatıyorsunuz, eskiden 5 parti
vardı, şimdi 45 parti var, demek ki, parti kapatmakla partiler engellenemiyor.
Ya da şöyle bir şey söyleyeyim: Şimdi, ben kendimi Hak ve Özgürlükler
Partisinden ifade etmek istiyorum, bizler ifade etmek istiyoruz. Siz, bizi
kapatırsanız yeni parti kurarız; yani, açık bir biçimde, biz, birbirimizi
aldatmış mı olalım Sayın Başkan, sayın üyeler. Parti kapatıyorsunuz, yeni
partiler kuruluyor ve aynı insanlar kuruyor ya da bazı değişiklikler
oluyor. Bu mizahın, bu tiyatronun son bulması gerekir; yani, demokrasilerde
bu tür tiyatrolar oynanmaz, gerçek tiyatrolar oynanır. Olmayan tiyatrolar
oynamakla...
Şunu da biliyorum ki; Yüce mahkemeniz, hukuk
yıpranıyor. Gelişmek için yapacağımız uğraşların yerine gereksiz işlerle
uğraşıyoruz gibi geliyor bana. Ben bunu söylerken burada aynı zamanda bir
hukukçu, aynı zamanda bu ülkenin bir vatandaşı olarak, hukukçularımızın
yapacağı çok şeyleri bildiğim içindir. Hukuk önemli, hâkimler önemli; yani,
Türkiye’deki otoriter sistemin, Türkiye’deki bu imtiyazlar sisteminin
onurunu zedelediği hâkimlik kurumu her dönemde çok önemli olmuştur; hukuk
ve adalet çok önemli olmuştur. Biz, bu anlamda, demokrasilerde zorlaştırılan,
zor zor hatta imkânsız olan sürecin bizim
ülkemizde başlamasını söylüyoruz.
Elbette şu değildir; Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesindeki ölçütlere aykırı davranan, demokrasi ölçütlerine aykırı
davranan... Hadi, bırakalım insan hakları sözleşmesini, kendi düşüncesini
zor ve şiddetle uygulamaya çalışanları, demokrasi olmasa bile, mutlaka
engelleme refleksi vardır; eğer gücünüz yetiyorsa bunu engellersiniz.
Şimdi, bizim partimiz ise demokratik bir kitle
partisi ve gerçekten -Sayın Başkan ve üyeler mutlaka inceleyeceklerdir-
bizim program ve tüzüğümüz incelendiği zaman korkunç şeffaf bir partidir.
Mevcut olan hiçbir siyasî partide olmayan bir şeffaflık vardır; yani, bizim
gibi bölücüler daha şeffaf Diyorlar ki, partide yapılmış olan her şeyi siz
meydana çıkaracaksınız. Şimdi, bir ülkeyi bölmek isteyen bir parti, bu tür
metotlarla çalışır mı? İllegal parti tecrübeleri varken ya da şiddetten;
yani, bölmenin de böyle sözle, lafla olmayacağım, otoriter toplumlarda,
otoriter siyasî sistemlerde...
Ama, evet, bölünme, gönüllülük temelinde, demokratik
toplumlarda gerçekleşebiliyor, Çekoslovakya örneği var. Slovakya,
Çekoslovakya “biz birlikte yaşamıyoruz, ayrılıyoruz” dediler, hiçte kavga
etmediler. Ama, otoriter sistemlerde mutlaka bir
şeyi başarmak, özellikle iktidar alanlarına egemen olabilmek için şiddeti
kullanmak kaçınılmazdır, işte, Irak’taki deney var. Türkiye daha farklı bir
deney yaşıyor; yani, işte darbeler dönemi vardır. Bu anlamda darbelere baktığımız
zaman; yani, partilerin kapatılmasının bize zarar vermesinin en önemli
süreçlerini darbelerde yaşadık. Her siyasî darbeden sonra yeni partiler
kuruldu ve bu yeni partiler, hiçbir zaman bir türlü kurumlaşamadılar, bir
türlü yapılanamadılar. Halen parti midir değil midir tartışmalıdırlar ve
biz, halen bu partiyi; bizim partilerimiz liderler tarafından yönetilen
parti durumundadır.
Şimdi, modern demokratik toplumlarda siyasal partilerde
liderler yönetir mi; kollektif akıldır çünkü, bir sentezdir orası. Ama neden; çünkü, bizde iki arada bir derede ve sadece yapmak için
değil, yapar görünen bir demokrasiye sahip olduğumuz için, yamalı ve
bohçalı bir demokrasiye sahip olduğumuz için bizim partilerimiz de bir
türlü kurumlaşamazlar.
Bence, şu anda lider şef hegemonyasının var olduğu
siyasî partiler sisteminin en önemli nedenlerinden bir tanesi de, bu
otoriter sistemin kendisini beslemiş olmasıdır. Bunlardan da kurtulabilmek
için, bizce, demokrasilerde ya da demokratik bir toplumun, başka bir
ifadesi var; çünkü, belki, sizler de mutlaka
katılırsınız, demokrasi, siyasî partilerin özgürlüğü demektir. Siyasî partiler
yoksa, o konuda Anayasamızda ve Sayın Başsavcı da,
haklı olarak uzun uzun anlatıyor, kavramsal
olarak ona katılmamam mümkün değildir; ama, biz, onları nasıl hayata
geçirdiğimiz daha da önemlidir. Madem ki, siyasî
partilerin özgürlüğü demektir, o halde, hemen bir partinin kuruluşundan üç
hafta sonra bir parti hakkında kapatma davası lüksüne sahip olamayız. Madem
ki, demokrasilerde, anayasal demokratik düzenlerde siyasal partiler bu
kadar önemlidir, bu kadar hayatidir ve neticede de siyasal partisiz ülkeyi
yönetemeyeceksek, bunun sonucu, biz, mutlaka....
Sayın Başkan, sayın üyeler; bu anlatımlarımdan
sonra, Sayın Yargıtay Başsavcısının program ve tüzüğümüze yönelik olan
birtakım konularını elimden geldiğince özetleyerek kısa, sizin de, daha
fazla zamanınızı almadan, öyle zannediyorum ki, sizin sorularınıza da
mazhar kalacağız, önemli gördüğüm birtakım noktalara daha işaret etmenin
faydalı olacağını düşünüyorum.
Birinci işaret etmek istediğim, zaman zaman da belki dokundum; ama,
yeniden ifade etmeyi uygun gördüğüm bir sorun var. Bizim partimiz, sadece
Türkiye’de Kürt sorununu çözmek için var olan bir parti değil; yani, bizim
programımızı incelediğiniz zaman, Kürt sorununa özel bir önem verdiği
görülecektir. İşte, temel, Türkiye’nin önemli bir sorunudur gibi tanımlar
kullanılmaktadır; fakat, bunu dile getirirken
hiçbir zaman, Sayın Başsavcının ileri sürdüğü gibi, bir azınlık, çoğunluk
konumlanması, bir karşı konumlanma, bir ayırım ve çizgisi olarak ortaya
koymuyor. Biz, Türkiye’de Kürt sorununu bir sorun olarak ortaya koyuyoruz;
yani, Türkiye’nin bir sorunudur diyoruz ve Türkiye’deki Kürt sorununun
sorun olması, sadece Kürtler için sorun olan bir sorun değildir. Eğer,
etnik tanımlamayla ele alırsak, belki de daha fazla Türklerin sorunudur;
yani, bizim daha çok demokratik bir toplum yaratabilmemiz için var olan
sorunlarımızın çözümlenmesi mantığıyla ele alınmıştır ve programımız
incelendiği zaman bir dünya senaryosu var.
Biz şuna inanıyoruz: Türkiye kendi başına yaşamak
durumunda değildir. Sadece Türkiye değil, hiçbir ulus, hiçbir ülke, hiçbir
devlet tek başına yaşamak durumunda değildir, özellikle de bu globalleşme,
evrenselleşme koşullarında dünyada bir yer edinmek durumundayız ve zaten,
denilebilir ki, Türkiye’nin Avrupa üyeliği konusundaki çabaları da bunun
bir işareti, bunun bir sonucudur, yoksa keyfî bir çaba değildir bu; yani,
biz dünyanın bir parçası olmayı düşünüyoruz ve dünyanın bir parçası olurken
soğuk savaş koşullarında, yani, dünyanın sosyalist ve kapitalist, özgür
demokrasi dünyası diye ikiye bölündüğü koşullarda belirli ittifaklarda yer
alıyorduk, dünyanın şekillenmesi farklı projelerle gerçekleşiyordu; fakat, günümüzde evrensel ve insanın en önemli
gelişmelerinden biri olan Avrupa Birliği projesinde yer almaya çalışıyoruz.
Avrupa Birliği de, dünyanın en önemli bir projesidir. Belki de denilebilir
ki, gelecek toplum projesinin de önemli gelişkin, hem sayısal anlamda hem
niteliksel anlamda gelecek için model olabilecek alanlardan bir tanesidir.
Yani, bizim partimiz demek ki, sadece Türkiye ile değil dünya ile de
ilgileniyor ve Türkiye’nin çıkarlarını, bu sorunların çözümünün dünya ile
daha doğrusu, dünyalık düşündüğümüz zaman çözmenin daha kolay olduğunu
düşünüyor.
Aslında bu, bir zihniyet sorunudur. Yani, sadece,
bazılarının, bazı siyasî partilerin ele aldığı gibi, bizim partimiz bu tür
birlikleri, teknik, ekonomik çıkarlar, birtakım günah savuşturma
anlayışıyla bu işlere bakmıyor. Dünyalı olmak demek, insanın iç dünyasının
zenginleşmesi demektir; yani, dünyaya açılmamız demektir, herkesi
hoşgörüyle görebilmemiz demektir; verebilmek, alabilmek demektir. Bu, bir
kültür sorunudur. Bizim partimiz böyle bir konsepti
benimsiyor, böyle bir anlayışla yola çıkıyor. Dünya ile ilgili düşündüğümüz
bu konsepti, Türkiye için de yapıyoruz,
düşünüyoruz. Yani biz, biri birimiz olmadan, birlikte olmadan iyi bir yaşam
kurulamayacağını düşünüyoruz, birlikte iyi bir yaşam kuracağız. Farklı
etnik gruplarla, farklı dinî gruplarla birlikte iyi bir dünya kuracağız.
Birbirimize açıldığımız zaman mevcut olan handikaplarımızın
aşılacağını düşünüyoruz, kültürel kısırlıktan bununla kurtulabileceğimizi
düşünüyoruz. Çünkü dünyalı düşünmeyince, Türkiyeli düşünmediğimiz için, şu
anda ciddî bir kültür kısırlaşmasıyla karşı karşıyayız. Bu memlekette, o
zengin kültür kısırlaşmış durumdadır; çünkü birbirimizden alıp veremiyoruz,
çünkü, birimiz, bir diğerini reddetmektedir, gücü
ele geçirenler de bir diğeri üzerinde hegemonya kurarak, onların inkârına
yönelmektedir ve bu inkâr politikaları da çok tehlikeli sonuçlar doğruyor.
Bizim partimiz, mümkün mertebe, hiç kimsenin, hiçbir kurumun inkârına
dayalı bir politikanın başarı sağlamayacağını ve insana mutluluk
getirmeyeceğini düşünüyor. Biz, onun için Türkiye’nin yeniden yapılanması
gerekir diyoruz, onun için yeni bir anayasa diyoruz ve bu konuda mahkeme
üyelerimizin. Sayın Başkanımızın ve birçok değerli hukukçumuzun, anayasa konusundaki
dile getirdiği görüşlerine katılıyoruz, onun için yeni bir anayasa
diyoruz.
Tabiî, yeni anayasa dediğimiz zaman, bu da sadece
bir teknik, kuru bir olay değildir. Bu şu demektir; Kurumlarıyla yeniden
yapılanma demektir; yani, yargı, yasama, yürütmenin yeniden dizayn edilmesi demektir, yetki ve sorumlulukların
birbirinden demokratik bir tarzda ayrılması demektir, birinin diğeri
üzerinde hegemonya kurmaması demektir.
Yine, Anayasa, yasaların anası demektir ve de çok
güzel bir kavram, bütün yasaların anasıdır; ama,
aynı zamanda toplumu tanımlayan en önemli belgedir, yani, Anayasa, toplumu
tanımlar. Anayasada doğru bir tanım olmadığı için toplumu, doğruyu
tanımlayamadığı için biz bu sorunlarla karşı karşıyayız. Eğer anayasa, bu
sorunlarımızı doğrudan tanımlarsa; yani, biz Türkiye’yi doğrudan
tanımlamaya başlarsak, bence, sorunların çözümü de çok kolaydır. Ama, ne yazık ki, geleneksel kültürün ve geçmiş
kültürlerin devraldığımız tutucu olan yönleri bizde bir özellik daha
geliştirmiştir; işte, yapmama kültürünün yanında bir de gerçekleri kabul
etmemek gibi bir alışkanlığımız, bir kültürümüz var.
Bu, sadece ve sadece devlet sisteminde değil,
sadece siyasî sistemlerde değil, bu bir köyde bile böyledir; yani, ağamız,
köylüsünü doğru tespit etmez, onu bir şeyden saymaz, sonra çatışma çıkar;
oysa bir şey sayması lazım; çünkü, onunla ortak
bir yaşam sürdürecektir. Biz, bu anlamda, yani, bizim partimiz, Kürtler
gibi bir azınlık, Türkler gibi bir çoğunluk, Çerkezler gibi bir azınlık,
Türkler gibi çoğunluk yaratma diye bir iddia sahibi değildir. Yani, şunu
içtenlikle söylemek istiyorum: Biz, bu programı oluştururken de hiçbir
zaman böyle düşünmedik. Doğrusu, Sayın Yargıtay Başsavcısının bu tanımıyla
karşılaştığım zaman da dehşete kapıldım; çünkü, bu
tanımlar çatışma kültürünün tanımlarıdırlar, soğuk savaş döneminin
tanımlarıdırlar.
Tabiî ki, sistemler çözüldü. Biz, genel anlamda
soğuk savaşın son bulduğunu söylüyoruz; ama, yerel
anlamda çatışmalar son bulmuş değil, bu kültür son bulmuş değildir ve bu
kültür, bizce, Türkiye’de Türkiye halklarına, Türkiye insanına hiçbir yarar
getirmez. Biz niye azınlık olalım, Türkler niye çoğunluk olsun; Türkler
niye azınlık olsun, niye biz çoğunluk olalım. Bir de, azınlık ve çoğunluk
bir şey ifade edebilir mi; farz edelim biz tek kişi olsak ne olabilir!.. Ben, günlerden bir gün bir televizyon programını
izlemiştim, çok ekstrem bir tanımdı belki, bir
Kürdü çağırmışlardı programa, orada tartışılan şey şu idi... Çatışmalar da
devam ediyor o zaman, PKK olayı devam ediyor, insanlarımız ölüyor, iç
dinamikler parçalanıyor, insanlar şunu tartışıyorlar: “Siz yoksunuz ki...
Diliniz yok ki...” Katılımcılardan biri şunu söyledi: “Ben bilmiyorum,
Kürtler var mı, yok mu; fakat, ben ayrı bir dile
sahibim, bu dilin geliştirilmesini istiyorum, ben bu hakka sahibim; yani,
siz, bu hakkı bana vermeyecek misiniz? Eğer vermiyorsanız bu bir
zorbalıktır. Ama, benim bir talebim varsa, bu,
ekmek ve su gibi bir şeydir. Ben bir kişiyim.”
Şimdi, o bakımdan, biz zaten, azınlık ve çoğunluk
sorununa da böyle bakıyoruz. Biz, haklar ve özgürlükler açısından
bakıyoruz, çünkü, haklar ve özgürlükler açısından
bakmazsak sorunları çözemeyiz. Dolayısıyla kadın ve erkek sorununu da
Türkiye’de çözebildik mi; çözemiyoruz. Aşağı yukarı bizim düşüncemizin arka
planında kadınlar azınlıktırlar. Dediğimiz azınlık sayısal azınlık değil,
hükmedilmesi gerekli olan bir azınlık olduğu içindir, dolayısıyla o sorunu
bir türlü çözemeyiz. Bu, bir mantıktır; bu, bir zihniyettir. Bizim
partimiz, doğrusu, bu zihniyeti değiştirmeye çalışıyor.
Sayın Başsavcı bize diyor ki, tabiî ki, Sayın Genel
Başkan söyledi, vaktinizi almayayım, esas hakkındaki savunmamızda da uzun uzun anlattık. Tarihsel referansları da inkâr eder
duruma gelmiş; yani, Erzurum Kongresinde, Sivas Kongresinde söylenenleri, Mustafa Kemal’in söyledikleri var,
İnönü’nün söyledikleri var; yani, Türkiye’nin kurucuları çok önemli şeyler
söylemişler; Meclis tutanakları var.
Sayın Savcı diyor ki “Kürtlerden bahsetmekle
azınlık yaratıyorlar; ama -hemen kendi iddianamesinde hemen ekliyor-
aslında bu memlekette etnik gruplara da hak ve özgürlükler veriliyor” Peki,
biz ne diyoruz; yani, biz etnik gruplardan bahsettiğimiz zaman ayırımcılık,
bölücülük oluyor da. Sayın Savcı bundan bahsettiği zaman, yani, bu
çelişkiyi ifade ettiği zaman ya da bunu ifade ettiği zaman neyi ifade etmiş
oluyor; bizi doğrulamış olmuyor mu? O bakımdan, yani biz Türkiye’de, tabir
caizse, belki de birtakım acı gerçeklerin görülmesini, belki de şeytanın
avukatlığını yapıyoruz. Ama, her dönemin acı çekenleri olur; yani, biz, o
zaman Türkiye’deki kurtuluş hareketinden ne dersler çıkarabiliriz?.. Mustafa Kemaller nasıl tanımlamışlardı?... Egemenlere göre; her egemen kendisinden sonra
gelenleri nasıl tanımlar? Oysa, böyle uç haksız
tanımlamalar yerine, birbirimizi anlama kültürünü geliştirmek zorundayız.
“O, yurtsever; diğeri hain” tanımları yerine, “farklı farklı
konumları birlikte nasıl yaşatabiliriz, nasıl birlikte anayasal bir düzen
içerisinde dizayn edebiliriz” sorunudur. Bunun
için bu çok önemli bir olaydır.
Ya da mesela biz şunu söylüyorsak, yerel
yönetimlerde özerklik demişiz; bu, bölge oluşturma anlamına geliyor, diyor
ki “bölge, ayırımcılık” yapıyorlar. Peki, 7 bölge var ülkemizde, hangi
referansa dayalıdır bu? Neden Karadeniz Bölgesi, neden Marmara Bölgesi ya
da neden Akdeniz, Güneydoğu, Doğu Anadolu Bölgesi?...
Tabiî, bunlar tesadüf değil, bunun sosyolojik ve siyasî tarihsel
referansları var.
Ya da uzağa gitmeyelim, 1982 Anayasasına bakalım,
1961 Anayasasında da var... Yani, GAP’ı özel bir bölge olarak sunmak hangi
referansa dayalıdır? Niye bölücü değildir Güneydoğu işte bilmem ne projesi?... Ya da, OHAL Valiliği ya da geçmişte müfettişlikler
var... Şimdi, biz bunları söylediğimiz zaman...
Tabiî ki, bunları bir programa sığdırmam mümkün
değildir, o anlamda duruşmalı olmasını çok önemsediğimi söylüyorum.
Aslında, bu sistemleri geliştirmek lazım, iddianameyi, belki de yeni bir
hukuk sistemi içinde, bir teknik içinde iddianameler tanzim edilmeden önce
tarafların görüşü de alınabilir mi, belki de yaradı olur diye düşünüyorum.
Çok düşünmemiştim; ama, şu anda onu söylüyorum,
belki bu yanlışları yapma durumunda olmayız.
Bölge meclisleri diyoruz ve üniterlik
problemi diye bir problem var bizde. Bu, tabiî paranoya dönüşmüş
durumdadır. Şimdi, enteresan bir şey, İspanya üniter
bir devlet, hem de tarihsel gelenek itibariyle en eski üniter
devletlerden biridir ve yine de halen Finlandiya, İtalya, Avrupa Birliği
içerisinde 3 devlet hariç, hepsi kendisini üniter
devlet olarak ifade ediyor. Biz, şimdi üniter
devlete sığınarak, var olan etnik, ulusal, dinsel, sosyal, siyasal
grupların fikirsel, felsefî grupların temsilini engelleyeceğiz mi demektir;
yani, bu olamaz mı? Ya da efendim, üniter bir
devlette bir bölgenin meclisi olamaz mı? Neticede, bölge meclisi dediğimiz
olaylar temsil olaylarıdır; yani, en iyi temsili sağlayabilmektir, toplumu
en iyi yönetebilme mekanizmalarıdır.
Bunlar zaman zaman,
renkler işler mi bölge meclislerine; işleyebilir, etnik renkler, dinî
renkler işleyebilir, çağdaş dünya bundan da hiç korkmuyor, yani, o meclise,
kendi gelenekleriyle Yahudi geldiği zaman dünya da yıkılmıyor. Bir başkası
da gelebilir, Kürtler de gelebilir, Türkler de gelebilir; ama, asıl olarak meclisin fonksiyonu vardır; Kürtlük,
Türklük yapmak değildir, onları en iyi temsil etmektir, onları en iyi
yaşatabilme mekanizmalarıdır. Yani biz, bu olaylara bakarken, bu senaryo
içinde bakıyoruz, bölünme paranoyasının ötesinde, toplumu daha iyi
yönetmek, daha ileri götürebilme meselesindedir.
Doğru, bizim resmî ideolojiyle, daha önce de İfade
ettim, farklı tanımlarımız var, sizlerin de var Sayın Başkan, sayın üyeler.
Aynı da düşünmeyeceğiz, zaten aynı düşündüğümüz zaman, o bu toplumun
değişmesine gerek yok. Farklı düşünceler bizi zenginleştirip, ileriye
götürebilirler. Şu anda global dünyanın da belki
en önemli zenginliklerinden bir tanesidir.
Şimdi, Avrupa Birliği tesadüfen mi gelişmiştir;
yani, onlar Avrupalı olduğu için, İngiliz olduğu için mi gelişmişlerdir;
biz, Türk, Kürt, Arap olduğumuz için mi geri kalmışızdır?!
Yani, bizim ulusal özelliklerimiz, genlerimizle mi ilgili bir olaydır;
hayır. Oysa Avrupa’nın geri yaşadığı dönemler vardır, ama,
daha sonra kendilerine, onları geliştirebilecek olan sistemi bulmuşlardır.
Çoğulcu, katılımcı, demokratik, öyle bir sistem, ona uygun kurumlar, öyle
yapılanmalar göstermiştir ki, toplum birden, hem kültürel olarak hem
ekonomik olarak gelişme göstermeye başlamıştır, hem de bütünlüklü olarak
gelişmeye başlamıştır.
Şimdi, diyelim ki, Avrupa’da... İşte, yaşadım,
biraz deney de var, İsveç’te kaldım. Stockholm İsveç’in başkentidir.
Stockholmlüler diyebilir ki, “Ben devlet olmak istiyorum...” Var^ çünkü,
yani ekstrem bir toplumun sıra dışı insanları da
var. ‘İstiyorsan, buyurun, hodri meydan, referandum yap, olacaksan ol”
diyor. Ya da, İsveç’in içinde bir ada gibi, ekonomik olarak, sosyal olarak
yaşama şansı bulabilecekseniz, yapın diyorlar. İnsanlarda akıl var.
Neticede bütün insanlar iyi yaşam için hareket ederler; insan yerine
konulmak içindir; yani, etik, ahlakî tanımlarla ifade edersek... Bu anlamda
bizim bakış açımız budur; biz, işe böyle bakıyoruz. Yani, bölge
temsilcileri anayasayı isterken; yanlışı olabilir mi, olabilir; biz onu da
tartışabiliriz; çünkü, bizim söylediklerimizin
hepsi doğru değildir. En önemli bir şey vardır biliyorsunuz, partiler
programlarını sık sık da değiştirirler. Neden
değiştirirler; çünkü, bakıyor, ihtiyaca cevap
vermiyor. Geçmişte yaptığı tanımlara uygundu, belki de yeni gelişmelere
uygun değildir, yeni dengelere uygun değildir, yeni sorunlar ortaya
çıkmıştır, yeni sorunları çözmek için onu programa almak gerekiyor. Yani,
neticede partilerin programları da kalıcı değildir, mutlak değildirler,
onlar da sürekli değişiyor; nasıl ki, anayasal düzenlerde anayasalar sık sık değişiyorsa.
Şimdi, ben gelir ayak -rahmetle anayım- Sayın
Bülent Tanör’ün “Anayasalar-Osmanlıdan Günümüze”
kitabına tekrar şöyle baktım. Ne değişiklikler olmuş Sayın Başkan, sayın
üyeler, daha ne değişiklikler olacak!.. Demek ki,
hayat, başka bir ifadeyle değişim demektir.
Onun için biz, değişimi birlikte yapmak istiyoruz
ve Türkiye önemli bir geçiş dönemi noktasındadır. Bütün alanlarda, mutlaka
bu geçiş döneminin problemlerini akılla, adaletle hukukla çözmek
zorundayız.
Siyasî partilerle ilgili, kapatma davalarıyla
ilgili, bu alanda size önemli görevler düşmektedir. Yani, siz, siyasî
partileri kapatmamakla sadece teknik bir iş yapmamış olacaksınız, yeni bir
hukuk anlayışı getirmiş olacaksınız. Tabiî ki, mevcut olan kurallar önemli
ölçüde bağlayıcılıkları olur; ama, şu anda toplum,
şu anda Türkiye’nin gelişim trendi şunu gösteriyor: Haklı olarak siz
üyeler. Sayın Başkan, nasıl ki partilerin kapatılmasından rahatsızsa, bu
toplum da rahatsız; ama, toplumun yine demokratik
olmayan yönetiminden dolayı, yönetilememesinden dolayı çözülemeyen
sorunlarının bedelini biz insanlarımıza ödetmemeliyiz. Bu anlamda partimiz
hakkındaki kapatma davasının reddedilmesini, yani, bunun Türkiye için
önemli olduğunu düşünüyoruz.”
VI-
DEĞERLENDİRME
A- Ön
Sorunlar Yönünden
1- Siyasî Partiler Kanunu’nun 78., 80. ve 81. Maddelerinin Anayasa’ya Aykırılığı Sorunu
Parti, savunmalarında,
iddianamede yer alan Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) ve (b)
fıkralarıyla, 80. ve 81. maddelerinin, 1995 ve 2001 Anayasa değişiklikleri
sonucunda Anayasa’da bulunmayan kapatma nedenlerine yer vermesinden dolayı
Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasıyla 13. maddelerine aykırı
olduğunu, bu kuralların Anayasa’nın Geçici 15. maddesi kapsamından
çıkarılması nedeniyle davanın usulden reddine karar verilmesi gerektiğini
ileri sürmüştür.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise gerek
iddianamede gerekse sonraki aşamalarda anılan hükümlerin anayasal ilkelerin
somutlaştırılmış biçimleri olduğundan bahisle, Anayasa’ya aykırı
olmadıklarını ve davada uygulanmaları gerektiğini savunmuştur.
Anayasa’nın 68. maddesinin
dördüncü fıkrasını aynen tekrar eden 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun
101. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendine göre, bir siyasi partinin
tüzük ve programının Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez
bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet
egemenliğine, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırı olması; sınıf
veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve
yerleştirmeyi amaçlaması; suç işlenmesini teşvik etmesi kapatma sebebidir.
Buna göre, anılan yasa hükümlerinin Anayasa’nın 68.
maddesindeki kapatma sebeplerinin sayısını artırması veya bunların
kapsamını genişletmesi durumunda Anayasa’ya aykırılıkları gündeme
gelebilir. Bu açıdan, bu kuralların
Anayasa’nın kapatma sebepleriyle örtüştüğü oranda uygulanabilecekleri, bu
nedenleri artıran, ya da böyle bir durum olmaksızın var olan kapatma
sebeplerinin alanını genişleten bir içeriğe sahip olmaları durumunda
Anayasa’ya aykırılıkları söz konusu olabilir. Böyle bir durumda, sorunun
ciddi bulunmasına bağlı olarak, davaya bakan mahkeme sıfatıyla konunun
Anayasa Mahkemesi tarafından incelenmesi gerekebilir. Ancak bunun için söz
konusu yasa hükümlerinin davada uygulanma niteliğine sahip olmaları
gerekir.
Anayasa’nın 152. ve 2949 sayılı
Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 28.
maddesine göre, mahkemeler, bakmakta oldukları davalarda uygulayacakları
kanun ya da kanun hükmünde kararname kurallarını Anayasa’ya aykırı görürler
veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık savının ciddi olduğu
kanısına varırlarsa o hükmün iptali için Anayasa Mahkemesine başvurmaya
yetkilidirler. Ancak, bu
kurallar uyarınca bir mahkemenin Anayasa Mahkemesine başvurabilmesi için
elinde yöntemince açılmış ve Mahkemenin görevine giren bir davanın
bulunması ve iptali istenen kuralların da o davada uygulanacak olması
gerekmektedir. Uygulanan yasa kurallarından, davanın değişik aşamalarında
ortaya çıkan sorunların çözümünde veya davayı sonuçlandırmada olumlu ya da
olumsuz yönde etki yapacak nitelikte bulunan, uyuşmazlığı çözmeye, davayı
sona erdirmeye, kararın dayanağını oluşturmaya yahut tarafların istek ve
savunmaları çerçevesinde karara varmakta ön planda tutulması zorunlu yasa
hükümleri anlaşılmalıdır.
Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. maddesinde “Anayasa
Mahkemesince bir siyasi parti hakkında kapatma kararı;
a) Bir siyasi partinin tüzük ve programının
Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan
haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine,
demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine ayrı olması, sınıf veya zümre
diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve
yerleştirmeyi amaçlaması, suç işlenmesini teşvik etmesi,
b) Bir siyasi partinin, Anayasanın 68 inci
maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin işlendiği odak haline
geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespiti,
c) Bir siyasi partinin, yabancı devletlerden,
uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzel
kişilerden maddi yardım alması.
Hallerinde verilir.
(Ek: 26/3/2002- 4748/4
md.) Anayasa Mahkemesi, yukarıdaki fıkranın (a) ve (b) bentlerinde sayılan
hallerde temelli kapatma yerine, dava konusu fiillerin ağırlığına göre
ilgili siyasi partinin almakta olduğu son yıllık Devlet yardımı miktarının
yarısından az olmamak kaydıyla, bu yardımdan kısmen veya tamamen yoksun
bırakılmasına, yardımın tamamı ödenmişse aynı miktarın Hazineye iadesine
karar verebilir.”;
Hükmüne yer verdikten sonra, Yasa’nın 104.
maddesinde de “Bir siyasi partinin bu Kanunun 101 inci maddesi dışında
kalan emredici hükümleriyle diğer kanunların siyasi partilerle ilgili
emredici hükümlerine aykırılık halinde bulunması sebebiyle o parti aleyhine
Anayasa Mahkemesine, Cumhuriyet Başsavcılığınca re’sen
yazı ile başvurulur. Anayasa Mahkemesi, söz konusu hükümlere aykırılık
görürse bu aykırılığın giderilmesi için ilgili siyasi parti hakkında ihtar
kararı verir. Bu yazının tebliği tarihinden itibaren altı ay içinde
aykırılık giderilmediği takdirde, Cumhuriyet Başsavcılığı o siyasi partinin
Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılması için Anayasa
Mahkemesine re’sen dava açabilir.” denilmektedir.
Kapatılma davası, 2820 sayılı Yasa’nın 101.
maddesinin (a) bendi uyarınca açılmıştır. Bu durumda olayda Siyasi Partiler
Kanunu’nun eyleme uyan 101. maddesinin (a) bendinin uygulanması gerekir.
Yasa’nın 78., 80. ve 81. maddelerinin
uygulanabilmesi, davanın Yasa’nın 104. maddesine göre açılmasına bağlıdır.
Bu nedenle, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun
Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülen 78., 80. ve
81. maddeleri bakılmakta olan davada uygulanacak kurallar niteliğinde
bulunmadıklarından Anayasa Mahkemesine başvuru isteminin reddine
oybirliğiyle karar verilmiştir.
2-
Yargılamanın Duruşmalı Yapılıp Yapılmaması Sorunu
Davalı Parti aşamalardaki savunmalarında, davanın
duruşmalı olarak görülmesi isteminde bulunmuş; Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı ise esas hakkındaki görüşünde bu düşünceye katılmadığını ve
istemin reddi gerektiğini belirtmiştir.
Anayasa’nın 149. maddesinin son fıkrasında,
“Anayasa Mahkemesi Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan
işleri dosya üzerinde inceler” denilmektedir. 2949 sayılı Anayasa
Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasa’nın 33.
maddesinde de Anayasa’daki hüküm doğrultusunda, “Siyasi partilerin
kapatılmasına ilişkin davalar Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri
uygulanmak suretiyle dosya üzerinde incelenir ve karara bağlanır” kuralına
yer verilmiştir.
Açıklanan nedenlerle, siyasi parti kapatma
davalarında duruşma yapılması olanağı bulunmadığından davalı Parti’nin bu
konudaki istemi yerinde değildir.
B- Esas
Yönünden
İddianamenin kapatma nedenlerinin değerlendirildiği
gerekçe bölümüyle buna göre oluşturulan sonuç kısmında dile getirilip
aşamalarda sürdürülen iddialarında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı;
- Tüzük ve programda yer alan “tekçi, otoriter
devlet yapısında ısrar eden” Türkiye’yi “adem-i merkeziyetçi tarzda yeniden
yapılandırma” ve “Kürt sorununu hak eşitliği temelinde toplumsal uzlaşma
ile çözme” şeklindeki Parti hedeflerinin Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez
bütünlüğü ilkesiyle bağdaşmadığını; Anayasa’da korunan bu ilkenin Siyasi
Partiler Yasası ile somutlaştırılmış olması nedeniyle söz konusu ibarelerin
bu Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendine de aykırı olduğunu,
- “Kürt Sorunu”nun “Türkiye’nin temel sorunu olarak”
tanımlanmış olmasının “Türkler ve Kürtler” ayrımı meydana getirerek, “ayrı
bir Kürt ulusunun varlığı”na ve böylece vatandaşlık bilinç ve beraberliğini
temel alan ulus kavramının reddini içerdiğini; bu durumun Siyasi Partiler
Yasası’nın 78. maddesinin (a) ve (b) bentlerinde belirtilen “devletin
ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve siyasi partilerin ırk esasına
dayanamayacakları” ilkelerine; ayrıca Siyasi Partiler Yasasının 101.
maddesinin (a) bendindeki, bir siyasi partinin tüzük ve programının
“Devletin (...) ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne” aykırı
olamayacağı ilkesine de aykırılık oluşturduğunu,
- Devletin yeniden yapılandırılması adı altında önerilen
idari bölgeler ve egemenlik sahibi özerk bölgeler modelleriyle Devletin
tekliği ilkesinin değiştirilmesinin
amaçlandığını,
- Parti Tüzüğü’nün 3. maddesinde “Kürt sorununu hak
eşitliği temelinde toplumsal uzlaşma ile çözmek”, parti programının
“Türkiye değişmek zorundadır” başlıklı bölümünde, “Türkiye hükümetlerinin,
Kıbrıs, Bulgaristan, Yunanistan, Kosova ve benzeri ülkelerde bulunan azınlıklar/topluluklar
için savunduğu tezleri, Türkiye’de yaşayan Kürtler için de istemesi durumunda, sorunun çözüm yoluna
gireceği inancındadır.” biçimindeki değerlendirmeler ile parti
programının diğer bölümlerindeki düzenlemelerin, farklı ulus ve ulusal
azınlıkların varlıklarının kabul edilmesinin istendiğini gösterdiğini,
bunun, Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak,
geliştirmek veya yaymak yoluyla azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün
bozulması amacını güttüğünü bu nedenle Siyasî
Partiler Yasası’nın 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılık
oluşturduğunu,
İleri sürerek, davalı Partinin, tüzük ve
programının bazı bölümlerinin Anayasa’nın Başlangıç kısmı ile 2., 3., 14., 68. maddelerine ve 2820 sayılı Siyasi
Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) ve (b) bentlerine, 80. maddesine,
81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırı olduğundan, Anayasa’nın 69.
maddesinin beşinci fıkrası ve Siyasi Partiler Yasası’nın 100. maddesinin
(a) bendi ile 101. maddesinin (a) bendi uyarınca kapatılmasına karar
verilmesini talep etmiştir.
Buna karşılık davalı Parti davanın aşamalarında
iddiaları reddetmiş, bu bağlamda özetle;
Kürt diye bir etnik ve ulusal grup yoksa, Kürtlükten bahsetmenin de suç oluşturmayacağı ve
bir partinin kapatılmasına gerekçe olamayacağını; Kürt sorunundan
bahsetmenin Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırılık
anlamına gelmeyeceğini; iyi incelendiğinde Tüzük ve programın Türkiye’nin
birlik ve bütünlüğüyle bir sorununun olmadığının görüleceğini; bölge
meclisleriyle yeni bölgeler oluşturulmadığını, Türkiye’de tarihsel, siyasal
ve kültürel referansları olan coğrafi bölgeler üzerinde bölge meclislerinin
oluşturulmasının benimsendiğini, bunun da Anayasa’nın 126. maddesinin 3.
fıkrasına uygun olduğunu, Partinin teknik olarak federal bir sistem
önermediğini savunmuştur.
Anayasa’nın 69. maddesinin beşinci fıkrasında, “Bir siyasi partinin tüzüğü ve programının 68 inci maddenin dördüncü
fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir.”; 68. maddesinin dördüncü
fıkrasında da “Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri,
Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve
milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet
egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf
veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve
yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez” denilmektedir. Bu
kapatılma nedenleri 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin
ilk fıkrasında da aynen benimsenmiştir.
Siyasal çoğulculuğu ve katılımcılığı esas alan
kurallar ve kurumlar düzeni olan çağdaş demokrasilerde, bireysel iradeleri
birleştirip yönlendirerek onlara ağırlık kazandıracak özgün kuruluşlara
duyulan gereksinim, dağınık siyasal görüşleri birleştirmek suretiyle halk
iradesini oluşturan ve açığa çıkaran siyasal partiler vasıtasıyla
karşılanmaktadır. Partiler, belli siyasal düşünceler çevresinde birleşen
yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp ayrıldıkları hukuksal
yapılardır. Siyasi partilerin kendilerine göre öne çıkardıkları ülke
sorunlarına ilişkin farklı çözüm önerileri getirmeleri, demokratik siyasi
yaşamda üstlendikleri işlevin doğal sonucudur. Bu nedenle siyasi partiler,
Anayasanın konuya ilişkin kuralları ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin
“örgütlenme”, “düşünce ve ifade
özgürlüğü” konusundaki 10. ve 11. maddelerinin koruması altındadırlar.
Demokratik rejimin olmazsa olmaz ön koşulu
sayılmaları nedeniyle siyasî partiler Anayasa’da özel olarak düzenlenmiş,
68. maddenin ikinci fıkrasında, siyasî partilerin demokratik siyasî hayatın
vazgeçilmez unsurları oldukları; üçüncü fıkrasında da siyasî partilerin
önceden izin almadan kurulacakları ve Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde
faaliyetlerini sürdürecekleri belirtilmiştir. Böylece, siyasî partilerin
diğer tüzelkişilerden farklı olarak kuruluş ve faaliyetlerine ilişkin
esaslar Anayasal güvenceye kavuşturulmuş, kapatılmalarına yol açabilecek
nedenler ise Anayasa’nın 14. maddesindeki temel hak ve özgürlüklerin kötüye
kullanılmasını engelleyen düzenleme de gözetilerek tek tek
sayılmış, yasakoyucuya bunların dışında düzenleme
yapmaya elverişli bir alan bırakılmamıştır.
Belirtilen düzenlemelerle Anayasa koyucu siyasî
partilerin varlıklarını sürdürmelerini esas alıp, kapatılmalarını ise ayrık
durumlarla sınırlı tutarak, öncelikle demokratik rejimin, sağlıklı biçimde
yaşatılmasını amaçlamış, ancak korunması gereğini de göz ardı
etmemiştir.
Bir siyasi partinin tüzüğü ve programının 68.
maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırılığı değerlendirilirken,
Anayasa’nın siyasi partilere verdiği özel önemi vurgulayan diğer kurallarının
da göz önünde bulundurulması gerekir. Bu nedenle, siyasi partilerin,
Anayasa’ya aykırı
olduğu ileri sürülen tüzük ve programlarındaki söylemlerinin demokratik yaşam için
doğrudan açık ve yakın tehlike oluşturmaması durumunda, bunların ifade özgürlüğü kapsamında kaldığının
kabulü gerekir. Demokratik rejimin tüm kurum ve kurallarıyla özümsendiği
ülkelerde de rejim için ciddi bir tehlike oluşturmadıkça siyasi partilerin
kapatılmasına olur verilmediği gözetildiğinde çağdaş uygarlık düzeyinin
üstüne çıkma hedefini esas alan Anayasamızın da salt ifade özgürlüğü kapsamında
kalan tüzük ve program düzenlemesini kapatma nedeni saydığını kabul etmek olanaklı değildir.
Tüzük ve Programında HAK-PAR’ın, genel olarak adem-i
merkeziyetçi bir yönetime ağırlık verdiği,
Türkiye’nin temel sorunu olarak kabul ettiği Kürt sorununu hak
eşitliği temelinde çözmeyi seçmenine vaadettiği
görülmektedir.
Tüzük ve Programında ifade edildiği biçimde
Parti’nin, Kürt sorunu olarak ele alıp değerlendirdiği soruna, kendine göre
çözüm önerileri getirmesi, vatandaşlık temelinde ulus kavramının reddi
olarak nitelendirilemez. Kapatma davasının Parti’nin kuruluşundan kısa bir
süre sonra açıldığı da gözetildiğinde, belli bir sorunun varlığına ve buna
dair çözüm önerilerine ilişkin ifadelerin demokratik bir rejimde düşünce ve
ifade hürriyeti kapsamında değerlendirilmesi gerekir. Gerek iddianamede
gerekse sonraki aşamalarda, Parti’nin söz konusu amaçları gerçekleştirmek
için Anayasa dışı bir yöntemi uygulayacağına ilişkin herhangi bir kanıta da yer
verilmemiştir.
Yukarıdaki açıklama ve değerlendirmeler
çerçevesinde Parti’ye, tüzük ve programında yeralan
ifadelere dayanılarak yaptırım uygulanması, örgütlenme ve ifade özgürlüğüne
ağır bir müdahale oluşturacağından, İddianame’de ileri sürülen gerekçelerle
Parti hakkında kapatma ya da yerine başka bir yaptırım uygulanması
demokratik bir toplumda zorunlu bir tedbir niteliğinde görülemez.
Açıklanan nedenlerle Hak ve Özgürlükler Partisinin
Anayasa’nın 69. maddesinin beşinci fıkrası ve 2820 sayılı Siyasî Partiler
Yasası’nın 101. maddesinin ikinci fıkrasının (a) bendi uyarınca kapatılması
isteminin reddi gerekir.
Osman Alifeyyaz PAKSÜT,
Ahmet AKYALÇIN, Mehmet ERTEN, A. Necmi ÖZLER,
Serdar ÖZGÜLDÜR ile Şevket APALAK bu görüşlere katılmamışlardır.
VII-
SONUÇ
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın, Hak ve Özgürlükler Partisi’nin
kapatılmasına karar verilmesi istemini içeren 14.3.2002 günlü, SP.115 Hz.
2002/3 sayılı İddianamesi ve ekleri, konuya ilişkin rapor, ilgili
Anayasa ve yasa kuralları okundu, gereği görüşülüp düşünüldü:
A- Hak ve Özgürlükler
Partisi’nin kapatılma davasında yapılan oylamada, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Ahmet
AKYALÇIN, Mehmet ERTEN, A. Necmi ÖZLER, Serdar ÖZGÜLDÜR
ile Şevket APALAK’ın “Parti’nin kapatılması”,
Haşim KILIÇ, Sacit ADALI, Fulya KANTARCIOĞLU, Serruh KALELİ ile Zehra Ayla PERKTAŞ’ın
ise “Parti’nin kapatılmaması” gerektiği yolundaki oyları sonucunda,
Anayasa’nın 149. maddesinin birinci fıkrasında belirtilen nitelikli
çoğunluğun sağlanamaması nedeniyle kapatılma isteminin REDDİNE,
B- Gereği için karar örneğinin Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine,
29.1.2008 gününde karar verildi.
|
Başkan
Haşim KILIÇ
|
Başkanvekili
Osman Alifeyyaz
PAKSÜT
|
Üye
Sacit ADALI
|
|
|
|
|
|
Üye
Fulya KANTARCIOĞLU
|
Üye
Ahmet AKYALÇIN
|
Üye
Mehmet ERTEN
|
|
|
|
|
|
Üye
A. Necmi
ÖZLER
|
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
|
Üye
Şevket APALAK
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Üye
Serruh KALELİ
|
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
|
|
|
|
|
KARŞIOY GEREKÇESİ
1- Davalı Parti’nin amacını ve sürdüreceği
faaliyetlerini açıkça ortaya koyan Tüzüğü’nün “Partinin Amacı” başlıklı 3.
maddesinin 4. ve 5. paragrafları ile davalı Parti Programı’nın 2.
sahifesindeki “TÜRKİYE DEĞİŞMEK ZORUNDA” başlıklı bölümün 3., 4., 5., 16. ve 21. paragrafları ve yine “Program”ın
4. sahifesindeki “YENİDEN YAPILANDIRMA” başlıklı bölümün 3., 4., 6., 8.,
9., 11. paragrafları ve “Program”ın 5. sahifesindeki 2., 5., 8., 9. ve 10.
paragraflar incelendiğinde, Anayasa’nın 68. maddesinde belirtilen
“…devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne…” açıkça aykırı görüş
ve değerlendirmelere yer verildiği anlaşılmaktadır.
2- Anayasa’nın 90. maddesinin son fıkrasına eklenen
düzenleme, usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere
ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların
aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda
milletlerarası andlaşma hükümlerinin esas
alınacağını öngörmektedir.
Anayasa’nın 69. maddesinin beşinci fıkrası ise bir
siyasi partinin tüzüğü ve programının 68. maddenin dördüncü fıkrası
hükümlerine (dava konusunda devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez
bütünlüğü esasına) aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı
verileceğini belirtmektedir.
Davanın somutunda Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi’nin 11. maddesiyle çeliştiği ileri sürülen “iç norm” bir yasa
kuralı değil, Anayasa hükmüdür. Dolayısiyle, Anayasa’nın 90. maddesinin davada
uygulama kabiliyeti yoktur. Yine Anayasa’nın 138. maddesine göre hâkimler
“…Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm
verirler…” ve bu nedenle de Anayasa Mahkemesinin bu somut Anayasal kurallar
dururken, yorum yoluyla doğrudan AİHM içtihadını esas alarak hüküm tesis
etmesi söz konusu edilemez.
Anayasa (Md. 68 ve 69) açıkça bir siyasi partinin
tüzük ve programının devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü
esasına aykırı olması halinin varlığını tek başına kapatma nedeni saydığından
ve bunun ötesinde söz konusu yasak doğrultusunda eylem ve faaliyette
bulunma halini aramadığından, ayrıca bu hal Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi’nin 11. maddesinin ikinci fıkrasındaki “meşru amaç” sınırları
içerisinde kaldığından; bu yönü itibariyle de Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi’ne aykırı bir normun varlığından bahsedilemez. Dolayısıyla, belirtilen Anayasal düzenlemenin
demokratik bir toplumda zorunlu bir müdahale olarak değerlendirmesi
gerekir.
3- Açıklanan nedenlerle, davalı parti hakkında
koşulları oluştuğundan, Anayasa’nın 68 ve 69. maddeleri ve 2820 sayılı
Siyasî Partiler Kanunu’nun 101. maddesi uyarınca hüküm tesisi gerektiği
kanısına vardığımızdan, aksi yöndeki karara katılamıyoruz.
|
Başkanvekili
Osman Alifeyyaz
PAKSÜT
|
Üye
Ahmet AKYALÇIN
|
Üye
Mehmet ERTEN
|
|
|
|
Üye
A. Necmi
ÖZLER
|
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
|
Üye
Şevket APALAK
|
|