Anayasa Mahkemesi Başkanlığından: Esas Sayısı : 2008/16 Karar
Sayısı : 2008/116 Karar Günü : 5.6.2008 İPTAL
DAVASINI AÇAN : Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri Hakkı Süha OKAY, Kemal
ANADOL ile birlikte 110 milletvekili İPTAL
DAVASININ KONUSU : 9.2.2008 günlü,
5735 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanun’un, 1. ve 2. maddelerinin Anayasa’nın Başlangıç kısmı
ile 1., 2., 3., 4., 6., 7., 8., 9., 24., 42., 138.,
153. ve 174. maddelerine aykırılığı savıyla yokluğunun hükme bağlanması ya da
iptali ve yürürlüğünün durdurulması istemidir. I - YOKLUK, İPTAL VE
YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMLERİNİN GEREKÇESİ
27.2.2008 günlü dava dilekçesinin gerekçe bölümü
şöyledir: “Türkiye
Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair
Kanunun, 1 nci maddesi ile Anayasamızın 10 uncu maddesinin
dördüncü fıkrasına, “bütün işlemlerinde” ibaresinden sonra gelmek üzere “ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında”
ibaresi; 2 nci maddesi ile de, Anayasamızın 42 nci maddesine, altıncı fıkradan sonra gelmek üzere
aşağıdaki fıkra eklenmiştir: “Kanunda açıkça yazılı olmayan herhangi bir sebeple kimse
yükseköğretim hakkını kullanmaktan mahrum edilemez. Bu hakkın kullanımının
sınırları kanunla belirlenir.” 5735 sayılı “Türkiye
Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine Dair Kanun” un
“Genel Gerekçe” sine bakıldığında şu tümceler göze çarpmaktadır. “Yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafetlerinden
dolayı bazı öğrencilerin eğitim ve öğrenim hakkının engellenmesi kronik bir
sorun haline gelmiştir. Kurucusu ve üyesi bulunduğumuz Avrupa Konseyine üye
ülkelerin hiç birinde üniversite düzeyinde böyle bir sorun mevcut
bulunmamaktadır. Buna rağmen ülkemizde uzun bir süredir üniversitelerde
bazı kız öğrencilerin başlarını örtmede kullandıkları kıyafetler nedeniyle
eğitim ve öğrenim hakkını kullanamadıkları bilinmektedir. Atatürk’ün hedef gösterdiği çağdaş uygarlık düzeyinde
“fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” nesiller yetiştirilmesi, kişilerin
yükseköğrenim hakkından kanun önünde eşitlik ilkesi gereği hiçbir nedenle
ayrımcılığa tabi tutulmadan yararlanmasını zorunlu kılmaktadır. Bu
nedenlerle, Anayasanın 10 uncu ve 42 nci maddesinde
işbu değişikliklerin yapılması gereği doğmuştur.” 1 nci maddenin gerekçesinin 2 nci paragrafına bakıldığında, getirilen düzenlemenin amacının, “tüm idare makamları gibi üniversitelerin de, yükseköğretim hizmeti sunarlarken dil, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, mezhep, giyim, kuşam ve benzeri sebeplerle bu hizmetten yararlanan kişilerin arasında ayrımcılık yapmasını olanaksızlaştırmak” olarak ifade edildiği görülmektedir. 2 nci
maddenin gerekçesinin son tümcesinde ise, ülkemizde münhasıran yükseköğretim
hizmetlerinden yararlanan vatandaşlar arasında eşitliği sağlama ve
yükseköğretim kurumlarında öğrenim haklarından mahrum edilen kişilerin bu hak
mahrumiyetini ortadan kaldırma amacı belirtilmektedir. 5735 sayılı Kanunun
genel gerekçesi, 1 ve 2 nci maddelerin gerekçeleri,
Anayasa Komisyonunda ve Genel Kuruldaki görüşmelerde söz konusu maddeler
üzerindeki konuşmacıların ve grup sözcülerinin açıklamaları incelendiğinde; yönelinen temel hedefin, kamu hizmetlerinden yararlanan
veya yükseköğrenim hakkını kullananlar için dinî amaçlı örtünme serbestisi tanınması, bu şekilde örtünenlerin kamu
hizmetlerinden yararlanmalarını önleyecek düzenleme veya yaptırımların
engellenmesi olduğu anlaşılmaktadır. Türbana ilişkin düzenlemenin Anayasa
Komisyonundaki görüşmelerinde, “Türban Yasasının” mimarlarından olan Komisyon
Başkanının, “… Açıkça yapamayız çünkü. Açıkça deyince, açıkça teklif nasıl
getirilir, böyle bir şey olabilir mi yani? İlk dört madde açıkça teklif
burada nasıl görüşülür.” şeklinde Komisyon Tutanağının 121. sayfasına
yansıyan görüşü bu düşüncenin bir örneğidir. Söz konusu Anayasa değişikliğinin Türkiye’nin siyasal gündemine “türban yasası” olarak girmesi ve teklifi hazırlayıp imzalayan milletvekillerinin, Başbakanın, Adalet ve kalkınma Partisi üst düzey yöneticilerinin, Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı ile üst düzey yöneticilerinin açıklamaları da bu saptamayı doğrulamaktadır. 5735 Sayılı Kanununla,
yukarıda açıklanan hedefe ulaşmak için adı konulmadan ve dolaylı bir biçimde
dinî amaçlı örtünme, dinî kıyafet dahil her türlü
dinî simge ve üniformayı da içerecek, kapsamlı bir kıyafet serbestîsi
tanınmıştır. Çünkü, 09.02.2008
tarih ve 5735 sayılı Kanunun 1 inci maddesinde yapılan düzenlemeyle, Devlet
organları ve idare makamlarına, bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik
ilkesine uymak yükümlülüğünün yanı sıra kamu hizmetlerinden kişilerin kanun
önünde eşitlik ilkesine uygun bir biçimde yararlanmalarını sağlamak
yükümlülüğü; kişilere de Devlet organları ve idare makamlarından sundukları
kamu hizmetlerinden kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak yararlanmalarını
sağlamasını istemek imkânı getirilmiştir. Olaya kıyafet açısından
bakıldığında, bu hüküm karşısında Devlet organları ve idare makamlarının,
kişilere kıyafetleri nedeniyle yasak uygulayarak kamu hizmeti vermekten
kaçınamayacaklarını; kişilerin kamu hizmetlerinden yararlanmalarını da,
kıyafet nedeniyle yapılan yasaklamalarla engelleyemeyeceklerini söylemek
gerekmektedir. Ancak bu düzenlemede
yer alan “kamu hizmetinden yararlanılmasında” ölçütünün, hem hizmet alan hem
de hizmet veren konumundaki kimseler için bir belirsizlik yaratacağı
ortadadır. Şöyle ki; örneğin, üniversitelerdeki araştırma görevlileri öğrenim
vererek kamu hizmeti sunduklarında getirilen kıyafet serbestisinin kapsamı
dışında kalırken, yüksek lisans bağlamında öğrenim gören yani kamu
hizmetinden yararlanan kimlikleri ile, getirilen
kıyafet serbestliğinden kanun önünde eşitlik ilkesi çerçevesinde yararlanmak
konumunda olacaktır. Eğitim Fakültelerinin 3
ve 4. sınıf öğrencilerinin, “Okul uygulaması, öğretmenlik deneyimi” dersleri
kapsamında ilköğretimde “stajyer öğretmen” statüsünde derslere türbanlı
girmelerinin önünün açılacak olması, bunun örneklerinden biridir. Bu durumda,
kamu hizmeti alanla verenin ayırımını kim yapacaktır? Yine benzer bir durumun
tıp fakültelerinde yaşanması da kaçınılmaz olacaktır. Bu düzenlemeden
yararlanılarak türban, dinî kıyafet ve simgeler dahil
her türlü kıyafet ilköğretimden yükseköğretime, öğretim hizmetlerinden
yararlanma bağlamında herhangi bir engelle karşılaşmadan yayılabilecektir. 09.02.2008 tarih ve
5735 sayılı Kanunun 2 nci maddesinde ise, kanunda
açıkça yazılı olmayan herhangi bir sebeple kimsenin yükseköğrenim hakkını
kullanmaktan mahrum edilemeyeceği bildirilmekle, yükseköğretim kurumlarında
dinî amaçlı örtünme nedeniyle öğrenim hakkından yararlanmanın engellenmesinin
de önüne geçilmektedir. Bunun da, yasa ile açıkça yasaklanmadıkça
yükseköğretimde kıyafetin, (türban, dini amaçlı örtünme, dini ve siyasi
üniforma dahil) serbest bırakıldığı; yükseköğrenim
hakkını kullananlara bu kıyafetleri taşımaktan dolayı yüksek öğrenim hakkını
kullanmaktan mahrumiyet sonucunu doğuracak bir yaptırım getirilemeyeceği ve
uygulanamayacağı anlamına geldiğinde kuşku yoktur. Halbuki
dini amaçlı kıyafetlerin serbest bırakılması, Anayasa Mahkemesince E.1989/1,
K.1989/12 tarih ve 07.03.1989 tarihli kararla Anayasaya aykırı bulunmuştur. Anayasa Mahkemesi
E.1990/36, K.1991/8 sayı ve 09.04.1991 tarihli kararıyla da bu hususu
yinelemiştir. Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi, Danıştay ve Anayasa Mahkemesinin kararları göz önünde
tutulduğunda, 5735 sayılı Kanunla getirilmiş olan kıyafet serbestisinin
söz konusu kararlarda Anayasamızdaki lâiklik ilkesi ile örtünme arasında
kurulmuş olan ilişkiyi temelsiz ve Anayasa Mahkemesinin 1989 ve 1991 tarihli
söz konusu kararlarını etkisiz bırakmaya yönelik olduğunu; başta lâiklik
ilkesi olmak üzere, Anayasamızın 2 nci maddesinde
belirtilen Cumhuriyetin temel nitelikleri ile bağdaşmayacağını; böyle bir
serbestiyi tanımak için Anayasanın 10 uncu ve 42 nci
maddelerinde yapılan değişikliklerin, Cumhuriyetimizin Anayasamızın 2 nci maddesinde belirtilen temel niteliklerini dolaylı bir
biçimde değiştirmek anlamını taşıyacağını ve bu nedenle Anayasamızın 4 üncü
maddesinde ifade edilen değiştirilemezlik ilkesine aykırı düşeceğini söylemek
gerekir. Bu saptamayı yaptıktan
sonra, 5735 sayılı Kanunun 1 ve 2 nci maddelerinin
Anayasaya aykırılık gerekçeleri şu şekilde ayrıntılı bir biçimde ortaya
konulabilir. 1 - 09.02.2008 Tarih ve 5735 Sayılı Kanunun 1 ve 2 nci Maddelerinin Anayasanın 2 nci
Maddesine Aykırılığı Anayasanın 2 nci maddesinde; “Türkiye Cumhuriyeti toplumun huzuru,
millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk
Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan,
demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devlettir” hükmü yer almaktadır. Üniversitelerde ve her türlü öğrenim kurumunda kamu hizmetinden yararlananların, dinî amaçlı örtünmesine, dinî ve siyasî üniforma niteliğindeki kıyafetleri giyebilmesine, simgeleri taşıyabilmesine imkân tanıyacak bir düzenleme ise, Anayasa Mahkemesinin yukarıda belirtilen 1/12 sayı ve 1989 tarihli ve 36/8 sayı ve 1991 tarihli kararlarına göre Anayasanın 2 nci maddesinde Türkiye Cumhuriyetinin nitelikleri arasında gösterilen “toplumun huzuru, milli dayanışma ….. içinde”, “insan haklarına saygılı”, “Atatürk Milliyetçiliğine bağlı”, “başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan”, “demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti” hususları ile bağdaşmamakta ve bunlara aykırı düşmektedir. Söz konusu Anayasa
Mahkemesi kararları doğrultusunda incelendiğinde, 09.02.2008 tarih ve 5735
sayılı Kanunun 1 ve 2 nci maddelerinin de
Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen hususlara
aykırı olduğu görülmektedir. a) 1 ve 2 nci maddelerin
Cumhuriyetin Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen
“toplumun huzuru, millî dayanışma içinde” niteliğine aykırılığı 09.02.2008 tarih ve
5735 sayılı Kanunun 1 ve 2 nci maddelerinin dolaylı
bir biçimde getirdiği geniş kapsamlı kılık – kıyafet serbestîsinin dinî
amaçlı örtünmeyi, dinî ve siyasî üniformaları ve simgeleri de içereceğine
yukarıda değinilmiştir. Böylesi sınırsız ve
koşulsuz bir kıyafet serbestisinin ise, toplumsal
huzuru ve ulusal dayanışmayı zedelemesi hatta giderek ortadan kaldırması
kaçınılmazdır. Çünkü
dinî örtünme amaçlı kıyafetlerin giyilmesinin sınırsız, koşulsuz serbest
bırakılması halinde, bu tür kıyafetlerin giyilmesi, kamu yönetiminde ve
toplumsal yaşamda ayırımcılığı davet edebilecek; bu tür kıyafetleri
giyenlerin giymemeyi tercih edenlere yönelik bir etkileme, baskı, dayatma ve
tehdit unsuru haline gelebilecek; örtünen – örtünmeyen, inançlı – inançsız,
Müslüman olan – olmayan şeklinde din eksenli ayrışmalar, kutuplaşmalar ve
bunlara bağlı olarak kamu düzenini ve huzurunu tehdit edecek gerginlikler ve
çatışmalar ortaya çıkabilecektir. Türbanın
veya benzeri türden din kökenli kıyafetlerin ülkemizde artık bütünüyle masum
bir alışkanlık ve kıyafet tercihi olmaktan çıkarak (Leyla Şahin dosyasında,
Türkiye Cumhuriyeti adına beyanda bulunan dönemin Dışişleri Bakanlığının 19
Kasım 2002 tarihli dilekçede ifade ettiği gibi) kadın özgürlüğüne ve
Cumhuriyetimizin temel ilkelerine karşıt bir dünya görüşünün simgesi haline
gelmiş bulunmasının, bu kutuplaşma ve çatışmaların daha da büyük boyutlara
taşınmasına neden olacağı ortadadır. Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi Kararları incelendiğinde “eşitlik ilkesi”nin
vurgulandığı görülmektedir. Ancak, siyasi iktidarın çözüm olarak ortaya
koyduğu Anayasa değişikliği, “eşitliğe” değil “eşitsizliğe” hizmet
etmektedir. Bireysel anlamdaki eşitlik ilkesi, kolektif anlamdaki
cemaatçiliğe indirgenmektedir. Bununla birlikte, Leyla Şahin davasında AİHM’nin çoğu Müslüman olan bir ülkede dinsel bir simge
olan türbanın üniversitelerde bu simgeyi giymeyenler üzerindeki etkisini
dikkate almak gerektiği şeklindeki yorumu, konun özgürlükler bağlamında
topluma sunulmasının yanlışlığını ortaya koymaktadır. Dinî inanç ayrılıkları
bağlamında ortaya çıkan kutuplaşmaların ve ona bağlı çatışmaların
boyutlarının ülkemizde nerelere kadar uzanabileceği hakkında fikir verecek,
yaşanmış pek çok olay vardır. Anayasa Mahkemesinin
E.1989/1, K.1989/12 sayı ve 7.3.1989 tarihli kararında da, kişilerin hangi
inançtan olduklarını giysileriyle belli etmelerinin, onların
yakınlaşmalarını, birlikte çalışıp karşılıklı yardımlaşmalarını ve
işbirliğini önleyeceği; ayrılıklara, dinsel inanç ve görüşler nedeniyle
çatışmalara yol açacağı belirtilmiştir. 5735 sayılı Kanunun 1
ve 2 nci maddelerinin TBMM’deki görüşmeleri
sırasında izlenen toplumsal tepkiler ve kutuplaşmalar ise, bu tehlikenin daha
söz konusu maddeler yürürlüğe girmeden kendisini göstermeye başladığını
ortaya koymaktadır. 5735 sayılı Kanunun
yürürlüğe girmesinden sonra yaşananlar ise, bu tehlikenin boyutlarının
giderek büyüme eğiliminde olduğunu kanıtlamaktadır. Bu açıklamalardan
hareketle, 5735 sayılı Kanunun 1 ve 2 nci
maddelerindeki düzenlemelerin, aynen Anayasa Mahkemesinin E.1989/1, K.1989/12
sayı ve 07.03.1989 tarihli kararıyla iptal edilen 2547 sayılı Kanuna eklenmiş
bulunan Ek madde 16 gibi Cumhuriyetimizin, Anayasamızın 2 nci
maddesinde belirtilen “toplumun huzuru ……. milli dayanışma anlayışı içinde” niteliği ile
bağdaşmayacağını ve Anayasanın 4 üncü maddesine aykırı olarak, dolaylı bir
biçimde Anayasanın 2 nci maddesini değiştirmeye
yönelik hükümler niteliğini taşıdıklarını söylemek gerekmektedir. b) 1 ve 2 nci maddelerin
Cumhuriyetin Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen
“insan haklarına saygılı” niteliğine aykırılığı Din ve vicdan
özgürlüğü, Anayasamızın, 24 üncü maddesinde güvence altına almış olduğu bir
insan hakkıdır. Din ve vicdan özgürlüğü
kişilere diledikleri inancı benimsemek, bu inancın gereklerini yerine
getirmek, dinî inancını açıklamaya veya belli bir dini benimsemeye
zorlanamamak imkânlarını tanımaktadır. Ancak bu özgürlük aynı zamanda
kişilere, kendilerinden farklı inançlara sahip olanlara saygı göstermek,
başkalarının üzerinde baskı kurarak veya zorla kendi inançlarına veya başka
inançlara yönlendirmemek, kimseyi inancından dolayı kınamamak gibi
yükümlülükler de getirmektedir. Dinî
inanca dayalı örtünme, benimsenen dini gösteren kıyafetler giyebilme
özgürlüğü ise, benimsenen dinî inancı gösteren giysiler aracılığı ile
toplumda ayrışmalara neden olabilir ve toplum kesimlerinin ve bireylerin
giysilerinden kendileri ile aynı inancı paylaşmadıklarını anladıkları
kimseler üzerinde baskı kurmalarına; birbirlerinin din ve inanç özgürlüğünü
zedeleyici, engelleyici davranışlarda bulunmalarına hatta kendi inançlarından
olmayanları dışlamalarına yol açabilir. Bu gibi durumların da
din ve vicdan özgürlüğünü özünden zedeleyeceği ortadadır. Bu
nedenle, bu gibi durumlara yol açabilecek olan 1 ve 2 nci
maddelerdeki düzenlemelerin, (aynen Anayasa Mahkemesinin E.1989/1, K.1989/12
sayı ve 07.03.1989 tarihli kararıyla iptal edilen 2547 sayılı Kanunun Ek 16 ncı maddesi gibi) Anayasanın 2 nci
maddesinde Cumhuriyetin niteliği olarak gösterilen “insan haklarına saygılı”
hususu ile bağdaşmadığını; dolaylı bir biçimde de olsa, Anayasanın ikinci
maddesinde Cumhuriyetin “insan haklarına saygılı” olarak belirtilen temel
niteliğini değiştireceğini söylemek gerekir. Böyle bir değişiklik
ise, Anayasanın 4 üncü maddesinde ifadesini bulan değiştirilemezlik ilkesine
aykırı düşer. c) 1 ve 2 nci maddelerin Cumhuriyetin Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen “Atatürk Milliyetçiliğine
bağlı” niteliğine aykırılığı Atatürk milliyetçiliği,
Anayasa Mahkemesince; “gelişme ve ilerleme yolunda, uluslararası işlem ve
ilişkilerde çağdaş uluslara uygun ve onlarla uyum içinde yürümekle birlikte,
Türk toplumunun özel yeteneklerini ve bağımsız kimliğini koruması olarak
tanımlanan Türk milliyetçiliğinin Türk olma mutluluğunu duyan herkesi
kapsayan biçiminin adı” olarak tanımlanmıştır. (Bkz. Anayasa Mahkemesinin
E.1989/1, k.1989/12 sayı ve 07.03.1989 tarihli kararı) Anayasa Mahkemesi’ne
göre; “Atatürk’ün 5.11.1925 günlü söylevinde belirttiği gibi, din ve mezhep
bağının yerini Türk ulusçuluğu bağı almıştır. Bu tanıma göre, ulusu oluşturan
öğeler arasında dil birliği, ulusal duyguyla yan yana insanlık duygusu,
siyasal varlıkla birlik, yurt birliği, köken birliği, tarihsel ve ahlâksal
yakınlıklar sayılır. Geçmiş ortaklığı, gelecek ve amaç birliği de öğeler
arasına alınmaktadır. Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Ulusu
diyerek başka ayrımlara yer vermeyen Atatürk milliyetçiliğinde dinsel öğe
esas alınmamıştır…. Laiklik, devlet ve toplumun karşılıklı
laik tutumunu da içerir. Bu da birleştiricilikle sonuçlanır. (Bkz. Anayasa
Mahkemesi’nin E.1989/1, k.1989/12 sayı ve 07.03.1989 tarihli kararı) Anayasa Mahkemesi bu
görüşten hareketle, dinsel inanç gereği örtünmeye imkân tanıyan düzenlemeyi
iptal etmiştir. Bu karar, söz konusu 1
ve 2 nci maddelerde getirilen dini amaçlı kıyafet
serbestîsinin de “Atatürk milliyetçiliği” ile bağdaşmayacağını ortaya
koymaktadır. Çünkü böyle bir serbesti toplumda, kıyafetler aracılığı ile din
eksenli kutuplaşmalara yol açabilecek ve Atatürk milliyetçiliğinin devlet ve
toplumun karşılıklı lâik tutumundan beklediği birleştiriciliğin, yerini
ayrışmacılığa bırakmasına neden olabilecektir. Cumhuriyetin Anayasanın
2 nci maddesinde belirtilen “Atatürk
milliyetçiliğine bağlı” niteliğine aykırı bir düzenlemenin ise, Anayasanın 4
üncü maddesinde belirtilen yasağa aykırı bir biçimde, Anayasanın 2 nci maddesinde ifade edilen Cumhuriyetin niteliklerini
değiştirmek anlamını taşıyacağından kuşku yoktur. d) 1 ve 2 nci maddelerin
Cumhuriyetin Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen
“başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan” niteliğine aykırılığı Anayasanın
Başlangıcında belirtilen, konumuzla ilgili başlıca ilkeler: - Hiçbir faaliyetin
Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliği karşısında
korunma göremeyeceği (bkz. prg.5); - Atatürk devrimlerine
ve ilkelerine bağlılık, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma azmi (bkz.prg. 1 ve 2); - Lâiklik ilkesinin
gereği olarak kutsal din duygularının Devlet işlerine ve politikaya
kesinlikle karıştırılamayacağı (bkz.prg.5); - Her Türk vatandaşının
bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet
gereklerince yararlanarak milli kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde
onurlu bir hayat sürdürme ve maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirme
hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu (bkz.prg.6); - Topluca Türk
vatandaşlarının …… birbirinin
hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik
duygularıyla ve “yurtta sulh, cihanda sulh” arzu ve inancı içinde, huzurlu
bir hayat talebine hakları bulunduğu (bkz.prg. 7); - Kuvvetler ayrımının,
Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet
yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir
iş bölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün Anayasa ve kanunlarda bulunduğudur.
(bkz.prg.4). Anayasanın tüm maddelerinin, Başlangıçta ifade edilen ilke
ve esaslar doğrultusunda yorumlanıp değerlendirilmesi gerekmektedir. Lâiklik, Atatürk ilke ve inkılâplarının en önemlisidir. Anayasa Mahkemesinin E. 1989/1, K. 1989/12 sayı ve 7.3.1989 tarihli kararında “laiklik ilkesi hakkında özetle şu temel değerlendirmeler yapılmıştır: “Lâiklik, ortaçağ dogmatizmini yıkarak aklın öncülüğü, bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışını, uluslaşmanın, bağımsızlığın, ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin temeli kılan bir uygar yaşam biçimidir. Çağdaş bilim, skolastik düşünce tarzının yıkılmasıyla doğmuş ve gelişmiştir. Lâiklik, dar anlamda, devlet işleriyle din işlerinin birbirinden ayrılması olarak tanımlansa, değişik tanım ve yorumları yapılsa da, gerçekte toplumların düşünsel ve örgütsel evrimlerinin son aşaması olduğu görüşü, öğretide paylaşılmaktadır. Lâiklik; egemenliğe, demokrasiyle özgürlüğe ve bilgi bileşimine dayanan toplumsal bir atılım; siyasal, sosyal ve kültürel yaşamın çağdaş düzenleyicisidir. Onurunu üstün tutarak bireye kişilik ve özgür düşünce olanaklarını veren, bu yolla siyaset – vicdan ayrımını gerekli kılarak vicdan ve dinsel inanç özgürlüğünü sağlayan ilkedir. Dinsel düşünce ve değerlendirmelerin geçerli olduğu, dine dayalı toplumlarda siyasal örgütlenme ve düzenlemeler dinsel niteliklidir. Lâik düzende din, siyasallaşmadan kurtarılır, yönetim aracı olmaktan çıkarılır, gerçek, saygın yerinde tutularak kişilerin vicdanlarına bırakılır. Böylece, siyasal yaşamın dayanağı bilim ve hukuk olur. Düşünce ve inanç alanlarının ayrılması dinin kutsallığına en uygun durumdur. Dünya işlevinin hukuksal, din işlerinin de kendi kurallarıyla yürütülmesi ilkesi, batı demokrasilerinin dayandığı temellerden birisidir. Lâik anlayış, devletin,
göreviyle ilgili düzenlemelerinin salt günlük yaşamla ilgili olmasını
gerektirdiği gibi içeriklerinin de mutlaka dinsel doğrultuda olmasını
gerektirmemektedir. Dine uygunluğunun aranması zorunluluğu yoktur.
Düzenlemenin kaynağı din değildir. Din ve dünya işlerinin ayrılmasıyla
vicdan, din ve ibadet özgürlükleri daha belirginleşmekte ve özgür biçimde
korunmuş olmaktadır. Türkiye’de lâiklik
ilkesinin uygulanması, rejimleri değişik kimi batılı ülkelerdeki lâiklik
uygulamalarından farklıdır. Lâiklik ilkesinin, her ülkenin içinde bulunduğu
koşullarla her dinin özelliklerinden esinlenmesi, bu koşullarla özellikler
arasındaki uyum ya da uyumsuzlukların lâiklik anlayışına yansıyarak değişik
nitelikleri ve uygulamaları ortaya çıkarması doğaldır. Klâsik anlamda, dinle
devlet işlerinin birbirinden ayrılması tanımına karşın, İslam ve Hıristiyan
dinlerinin özelliklerindeki ayrılıkları gereği, ülkemizde ve batı ülkelerinde
oluşan durumlar ve ortaya çıkan sonuçlar da ayrı olmuştur. Dini ve din
anlayışı tümüyle farklı bir ülkede lâiklik uygulamasının, batıyla geniş
ilişkiler içinde bulunulsa da batı ülkelerindeki gibi olması, lâikliğin aynı
anlam ve düzeyde benimsenmesi beklenemez. Bu durum, koşullar ve kurallar
arasındaki ayrılığın olağan karşılanması gereken sonucudur. Kaldı ki; aynı
dini benimseyen batı ülkelerinde bile devletlerin lâiklik anlayışı ayrılıklar
göstermiştir. Lâiklik kavramı, değişik ülkelerde ayrı ayrı
yorumlandığı gibi, kimi dönemlerde, kimi kesimlerce da kendi anlayış ve
siyasal tercihleri gereği değişik biçimde yorumlanabilmiştir. Yalnızca
felsefî ve ideolojik bir kavram olmayıp yasalarla yaşama geçirilerek hukuksal
bir kurum niteliğini kazanan lâiklik, uygulandığı ülkenin, dinsel, sosyal ve
siyasal koşullarından etkilenmekte, kendisi de onları etkilemektedir. Türkiye
için lâiklik anlayışı tarihsel gelişimi nedeniyle özellik taşımakta, Anayasa
ile benimsenen yapısıyla, batıda ayrı biçimde ele alınsa da, özenle korunması
zorunlu bir ilke olarak yaşatılmaktadır.” Anayasa
Mahkemesinin 21.10.1971 günlü 53/76 sayılı; 3.7.1980 günlü, 19/48 sayılı;
25.10.1983 günlü, 2/2 sayılı ve 4.11.1986 günlü 11/26 sayılı kararlarında da
lâikliğin hukuksal, sosyal, siyasal tanımları yanında ulusal ve hukuksal
değeri de geniş bir biçimde belirtilmiş, özenle korunması gereken anayasal
ilke niteliği vurgulanmış, Türk Ulusunun yücelmesi bakımından Anayasada
öngörülen kimi sınırlamaları zorunlu kılan bir neden, Anayasada benimsenmiş
bütün temel ilkelere egemen bir düşünce olduğu yinelenerek ortaya
konulmuştur. Bu kararların kimisi
1982 tarihli Anayasanın yürürlüğe girmesinden önce verilmiş oldukları halde,
1982 Anayasasının 153 üncü maddesi 1982 Anayasasına 174 üncü madde olarak
olduğu gibi alındığı ve lâiklik ilkesi 1982 Anayasasında da gerekçeleri
gösterilerek 1961 Anayasasındaki anlayışla değerlendirildiği için, bugün de
geçerliliklerini korumaktadır. Bu kararlara göre; - Dinin devlet işlerinde etkili ve egemen olmaması esasını benimseme, - Dinin,
bireyin manevî yaşamına ilişkin olan dinî inanç bölümünde, aralarında ayırım
gözetmeksizin, dini Anayasa güvencesi altına alma, - Dinin,
bireyin manevî yaşamını aşarak toplumsal yaşamı etkileyen eylem ve
davranışlara ilişkin bölümlerinde, kamu düzenini, güvenliğini ve yararını
korumak amacıyla sınırlamalar kabul etme ve dinin kötüye kullanılmasını ve
sömürülmesini yasaklama, - Kamu
düzeninin ve haklarının koruyucusu sıfatıyla, devlete dinsel hak ve
özgürlükler üzerinde denetim yetkisi tanıma, lâiklik ilkesinin gereği olarak
anlaşılmaktadır. Anayasa Mahkemesi, devlet, demokrasi,
hukuk, din ve vicdan özgürlüğü, eğitim ve öğretim hakkı ile lâiklik arasındaki
ilişkileri de şöyle tanımlamaktadır. (Bkz. Anayasa Mahkemesinin E.1989/1,
K.1989/12 sayı ve 07.03.1989 tarihli kararı): “Modern devlette din, kimi haklara sahip
olmanın şartı değildir. Günümüzde devlet, vicdan hürriyetine olabildiğince
saygılı, bünyesinde çeşitli din ve mezheplere inananlara ve bunlara ait
teşekküllere yer veren bir kurumdur. Lâik devlette herkes dinini seçmekte ve
inançlarını açığa vurabilmekte, tanınmış olan din ve vicdan özgürlüğünün
sınırları içerisinde serbesttir. Hiçbir dine itikadı olmayanlar için de durum
aynıdır. Lâik bir toplumda herkes istediği dine ya da inanca sahip olabilir.
Bu husus yasa koyucunun her türlü etki ve müdahalesinin dışındadır. Gerçek
vicdan hürriyetinden ancak lâik olan ülkelerde söz edilebilir. Dinlerden
birini devlet olarak tercih fikri, ayrı dinlere mensup vatandaşların kanun
önünde eşitlik ilkesine aykırı düşer. Lâik devlet, din konusunda, inancına
bakmaksızın, yurttaşlara eşit davranan, yan tutmayan devlettir. Çağdaşlaşmayı hızlandıran ve Türk
Devriminin kaynağı olan lâiklik ilkesi toplumun akıl ve bilim dışı
düşüncelerle yargılardan uzak kalmasını amaçlar. Böylece Devlet, bilimsel
gereklere uygun biçimde kurumlaşmış, hukukla düzenlenmiş; karşılıklı saygı,
hoşgörü ve anlayışa katkıda bulunan lâiklik, ulusal birliği sağlamıştır.
Düşünce ve inanç özgürlüğü, kişileri ve toplum kesimlerini birbirine güvenle
bağlayan uluslaşmayı sağlayan, ulusal dayanışmayı da güçlendiren özgür
düşünce, özgür inanç, çağdaş uygarlığa yöneliş ulusal yaşamda önemli bir
aşamadır. Lâikliğin, insana, dine saygısı, dini kendi yerinde tutan anlayışı,
akla, bilime, sanata, çağdaş yönetim biçimine ve tüm uygar gereklere kapıyı
açmıştır. Atatürk’ün din hakkındaki sözleri anımsanacak olursa, lâiklik
uygulamasının dine karşı olmadığı, dini kötülemediği, din düşmanlığı anlamına
gelmediği ve dini asla yadsımadığı açıktır. Cumhuriyet ve demokrasi, şeriat
düzeninin karşıtıdır. Genelde bir tür düşün ve anlayış biçimi, dünya görüşü
sayılan bu ilke, “ümmet”ten, “ulus”a geçmenin itici gücü olmuştur. Bu yolla dogmatik değerlerin yerine
akılcı ve insancıl değerler geçmiş, dinsel duygular sahibinin vicdanında dokunulmaz
yerini almıştır. Değişik din ve mezheplere inananlar, bu ayrımlara karşın
birlikte yaşama gereğini benimseyerek devletin kendilerine karşı eşit
yaklaşımından güven duymuşlardır. Böylece bölünmeler durmuş, iç barış
sağlanmış, yurttaşlar, ulus bilinciyle, Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk
Ulusunun bireyleri olmuşlardır. Hukuk devleti, hukukun üstünlüğü ilkesi
gücünü lâiklikten almış, milliyetçilik ilkesi lâiklikle tamamlanmış, Türk
Devrimi lâiklikle anlam kazanmıştır. Bu ilkenin Anayasa’dan çıkarılması da
olanaksızdır. Lâiklik, dinsellikle bilimselliği birbirinden ayırmış,
özellikle dinin, bilimin yerine geçmesini önleyerek uygarlık yürüyüşünü
hızlandırmıştır. Gerçekte lâiklik din-devlet işleri ayrılığı biçiminde
daraltılamaz. Boyutları daha büyük, alanı daha geniş bir uygarlık, özgürlük
ve çağdaşlık ortamıdır. Türkiye’nin modernleşme felsefesi, insanca yaşama
yöntemidir, insanlık idealidir. Lâik düzende özgün bir sosyal kurum olan din,
devlet kuruluşuna ve yönetimine egemen olamaz. Devlete egemen ve etkin güç,
dinsel kurallar ve gerekler değil, akıl ve bilimdir. Din, kendi alanında,
vicdanlardaki yerinde, Tanrı-insan arasındaki inanış olgusudur. Kişinin
iç-inanç dünyasının düzenleyicisi olan dinin, devlet işlerinde söz sahibi ve
çağdaş değerlerle, hukukun yerine geçerek yasal düzenlemelerin kaynağı ve dayanağı
olması düşünülemez. Hukukun ikiliğini, ayrıcalık ve
eşitsizlikleri kaldıran,- dinsel sömürüyü önleyen, siyasal ve sosyal
kurumları güçlendiren lâiklik, öğretim ve eğitime de ışık tutmuştur. Lâik
öğretim ve eğitim bilimsel çalışmaların en olumlu ortamıdır. Dine karşı
yansızlık nasıl dine karşıtlık olarak alınamazsa, lâik öğretim-eğitim de
inanç özgürlüğü engeli sayılamaz. Öğretim ve eğitimin zorunluluk koşulları,
inanç özgürlüğünü ortadan kaldırmaz. Bu özgürlük de anayasal güvenceye bağlanmıştır.
Ancak, din ve ahlâk eğitim ve öğretimi, devletin gözetim ve denetimi altında
yapılır. Devlete, dinsel konularda denetim ve
gözetim hakkı tanınması, din ve vicdan özgürlüğünün demokratik toplum
düzeninin gereklerine aykırı bir sınırlama sayılamaz. Devlet-din özdeşliğinin
yol açtığı zararlar lâiklikle önlenmiş, çağdaş uygarlık yolu lâiklik
ilkesiyle açılmış, bağımsız bir hukuk kurumu olarak yeni yapısına
kavuşmuştur. Demokrasiye geçişin de aracı olan lâiklik, Türkiye’nin yaşam
felsefesidir. Lâik devlette, kutsal din duyguları politikaya, dünya işlerine,
hukuksal düzenlemelere kesinlikle karıştırılamaz. Bu tür düzenlemeler, dinsel
gerekler ve düşüncelerle değil, bilimsel verilerden yararlanılarak kişi ve
toplum gereksinimlerine göre yapılır. Bireyin özgür iradesine bağlı din
duygularının zorlamadan korunması da bu biçiminde sağlanmış olmaktadır.
Eğitsel ve kültürel yaşantıyı yönlendirmek amacıyla lâikliğe aykırı eğitim ve
öğretim de gerçekleştirilemez.” “…… Laikliğin,
Türk Devriminin, Cumhuriyetin özü ve ulusal yaşamın temeli olduğu bir
gerçektir. (Dinsel inanç gereği) sözcükleri kullanılmasa da Cumhuriyetin
niteliklerine yönelik, bu amaç ve anlamdaki dinsel kaynaklı düzenlemelerle
girişimler Anayasa karşısında geçerli olamaz. Özgürlükler Anayasa ile
sınırlıdır. Anayasadaki lâiklik ilkesine ve lâik eğitim kuralına karşı
eylemlerin demokratik bir hak olduğu savunulamaz. Anayasal ayrıcalığa sahip
lâiklik ilkesi; demokrasiye aykırı olmadığı gibi tüm hak ve özgürlüklerin de
bu ilke temel alınarak değerlendirilmesi zorunludur.” “Lâik hukuk düzeni, lâik eğitim ve
öğretim ve lâik yönetim birbirinden ayrı düşünülemez. Anayasanın “Eğitim ve
öğrenim hakkı ve ödevi” başlıklı 42. maddesinin 3. fıkrasında “Eğitim ve
öğretim Atatürk ilkeleri ve inkılâpları doğrultusunda çağdaş bilim ve eğitim
esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara
aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz” denildikten sonra 4. fıkrasında
“Eğitim ve öğretim hürriyeti Anayasaya sadakat borcunu ortadan kaldırmaz”
kuralıyla Başlangıçtaki ilkelere bağlılık pekiştirilmiştir. Yükseköğretim
kurumları bu yükümlülükler dışında tutulmamışlardır.” “…… Eğitim ve
öğretimde, dinsel inanca devlet gücünün özel bir katkı vermesi düşünülemez.
Lâiklik bir bütündür. Özellikle eğitim ve öğretim alanında lâikliğe bağlılık
ve saygı, ulusun geleceği açısından da üzerinde önemle durulacak bir konudur.
Siyasal alanda dinsel çabalar, dinsel geleneklere uygunluğu aranan
düzenlemeler, eylem ve işlemler ne kadar geçersizce, öğretim ve eğitim
alanında da din buyruklarıyla ilişki kurulamaz. Demokrasinin güvencesini ve
Cumhuriyetin özgün niteliğini oluşturan bu ilkenin büyük bir duyarlık ve
özenle korunması Anayasa gereğidir.” “ ………
Egemenliğin ulusta oluşuna dayanan hukuk düzeniyle tanrısal buyruklara dayalı
ilâhi istenç arasında ilişki kurulamaz. Hukuk düzeni, dinsel düzeni dışarıda
bırakan, varlığını hukuktan alıp hukukla sürdüren devlettir. Egemenlik insana
dayalıdır. Özünde insan değeri bulunan egemenliğin hukuksal biçimlenmeyle
devlet gücüne dönüşmesi, hukuk devletinin uygar yapısını açıklamaktadır. Bu
yapıyı etkileyecek olumsuzluklar, hukuk devleti ilkesini tartışma konusu
yapar. Yasalar dine dayanamaz ve bağlanamaz. Yasalar ilkelerini dinden değil,
yaşamdan ve hukuktan almazlarsa hukuk devleti niteliği zedelenir. Dine
dayanan yasalar, vicdan özgürlüğünü benimsemediğinden, her din için ayrı yasa
gereğini ortaya çıkarır; ulusal bir devlette bu tür bir düzenleme olamaz.
Böyle düzenlemeler din kurallarını benimsemeyenler için baskı aracı
sayılabileceği gibi ayrı dinler için de ayrılık aracı olur. ….. siyasal düzenlemelerin
kaynağı hukuk, dayanağı Anayasadır. …… Hukuksal
düzenlemeler dünya işidir, din işi değildir. ………
Yasalar dinsel temele oturtulamaz. …. Demokrasi, insan hakları, hukuk konularında da Anayasa
düzeyi ve sınırları geçerlidir. Dilek ve öneri türünde ya da özlem
niteliğinde görüşlerle, Anayasanın öngördüğü sınırlamaları, lâikliğin
korunması için getirilen kuralları hiçe saymak olanaksızdır. Dava konusu
somut olayı soyutlaştırarak sınırsız bir demokrasi anlayışıyla açıklayan
görüşler Anayasa ile çatışır. Herkesin her istediğini yapması en eski ve en
yeni demokrasilerde bile söz konusu değildir. Özgürlükleri yıkmak için
özgürlüklerden yararlanılması da düşünülemez. Özelde korunması gerekli
görülen lâiklikle bağdaşmayan özgürlük savunulamaz ve korunamaz.” “ ……. Ulusal
egemenlik kavramı demokratik yapının temelidir. Demokratik düzen ise, dinsel
gerekleri egemen kılmayı amaçlayan şeriat düzeninin karşıtıdır. Dinsel
gereklere yönetimde ağırlık veren bir düzenleme demokratik olamaz. Demokratik
bir devlet, ancak lâik devlettir. Dinsel gerekli düzenlemeler dinsel
çabaları, zorlamaları, bunlar da dinsel ayrılıkları getirir. Sonuçta
demokrasinin özgürlükçü, çoğulcu, hoşgörü niteliği kalmaz.” “ …… Devletin
temsil ettiği ve egemenlik gereği olarak kullandığı siyasal gücün
düzenleyicisi hukuktur. Gerçekten hukuksal bir kurum olan devletin tüm işlem
ve eylemlerinin hukuka uygunluğu başlıca geçerlik koşuludur. Devlet
yönetiminde tüm düzenlemeler ancak hukuk kurallarına göre yapılır. Din
kurallarına göre yapılan düzenlemeler hukuksal nitelik taşımaz. Din
kurallarının kaynağı Tanrıdır. “İlahî istenç
(irade)”, tanrı buyrukları, din kurallarının başlıca dayanağıdır. Hukukun
kaynağı ise, hukuku yaratan istenç olarak kendi ulusunun istencidir. Din,
ulustan kaynaklanan bir değer olmadığından temelini ulusal istencin
oluşturduğu bir düzende hukuk kaynağı sayılması olanaksızdır. Egemenliğin
ulusta oluşuna dayanan hukuk düzeniyle tanrısal buyruklara dayalı ilahî
istenç arasında ilişki kurulamaz. Hukuk düzeni, dinsel düzeni dışarıda
bırakan, varlığını hukuktan alıp hukukla sürdüren devlettir. Egemenlik insana
dayalıdır. Özünde insan değeri bulunan egemenliğin hukuksal biçimlenmeyle
devlet gücüne dönüşmesi, hukuk devletinin uygar yapısını açıklamaktadır. Bu
yapıyı etkileyecek olumsuzluklar, hukuk devleti ilkesini tartışma konusu
yapar. Yasalar dine dayanamaz ve bağlanamaz. Yasalar ilkelerini dinden değil,
yaşamdan ve hukuktan almazlarsa hukuk devleti niteliği zedelenir. Dine dayanan
yasalar, vicdan özgürlüğünü benimsemediğinden, her din için ayrı yasa
gereğini ortaya çıkarır; ulusal bir devlette bu tür bir düzenleme olamaz.
Böyle düzenlemeler din kurallarını benimsemeyenler için baskı aracı
sayılabileceği gibi, ayrı dinler için de ayrılık aracı olur. Siyasal
düzenlemelerin kaynağı hukuk, dayanağı Anayasadır. Başka kaynak ve dayanak
aranamaz. Hukuksal düzenlemeler dünya işidir, din işi değildir. ….. Yasalar dinsel temele oturtulamaz.” Anayasa Mahkemesi, belirlediği bu
ilkeler çerçevesinde, yükseköğretim kurumlarında dinî inanç sebebiyle boyun
ve saçların örtü ve türbanla kapatılmasını serbest bırakan 3511 sayılı
Kanunun 2 nci maddesiyle 2547 sayılı Yükseköğretim
Kanununa eklenen Ek Madde 16’yı incelemiş ve şu sonuçlara varmıştır: -
İncelenen kural, kamu kuruluşlarından sayılan yükseköğretim kurumlarındaki
bayanların giyimlerini düzenlerken, dinsel gereklere uygunluğu nasıl olursa
olsun, başörtüsü kullanımına dinsel inanç nedeniyle geçerlik tanımakla, kamu
hukuku alanındaki bir düzenlemeyi dinsel esaslara dayandırmak suretiyle
lâiklik ilkesine aykırılık oluşturmuştur. - “…… Lâiklik bir bütündür… Demokrasinin güvencesini ve
Cumhuriyetin özgün niteliğini oluşturan bu ilkenin büyük bir duyarlık ve
özenle korunması Anayasa gereğidir. Dersliklerde ve ilgili yerlerde dinsel
inançları simgeleyen belirtilerden uzak kalınması zorunluluğu nedeniyle
yükseköğretim kurumlarında dinsel gereğe bağlanan başörtüleri lâik bilim
ortamıyla bağdaştırılamaz. - “……… Lâiklik ilkesine uygun çalışmalar yapmakla yükümlü
üniversitelerde bu çalışmalara katılacaklar, hangi statüde olurlarsa
olsunlar, dinsel gereklere göre biçimlendirilmemelidir.” - “…….. dersliklerde,
laboratuarlarda, klinik, poliklinik ve koridorlarda bilimsel yöntemlerle
yetiştirilerek gerçeği bulmak için birlikte çalışmalar yapanların
kardeşlikleri, arkadaşlıkları, dayanışmaları, yarınları için bile gerekli
iken, onları dinsel gereklerle ayırmak, kimin hangi inançtan olduğunu
gösteren bir işaretle belli etmek, onların yakınlaşmalarını, birlikte çalışıp
karşılıklı yardımlaşmalarını ve işbirliğini önler; ayrılıklara, dinsel inanç
ve görüşler nedeniyle çatışmalara yol açar…” - “……. Lâiklik, herkesin vicdan, dinî inanç ve kanaat
özgürlüğüne saygılı olmasını gerektirir. İnançların ayrı olmasının doğallığı,
demokrasilerde düşünce ve inanç özgürlüğü ile doğrulanır; bu iki tür özgürlük
birbirini tamamlar, güçlendirir ve birbirinin güvencesidir. Dinsel inancı ne
olursa olsun insanların birlikteliklerini sürdürmeleri uygarlık gereğidir.
Vicdan özgürlüğünü kimi simgelerle kullanılamaz, yararlanılamaz duruma
düşürmek Anayasal ilkelere aykırılık oluşturur. Din seçimine, ibadete kimse
karışamazken, dinsel simgelerle yaratılacak ayrılıklarla toplumun bu
haklardan yoksun kalması tehlikesi doğabilir. Her hakkın kaynağı insan
olduğuna göre, eski çağlarda doğaya, yönetenlere, kendi yaptıklarına tapan,
bunlardan korkan insanlar, düşünerek kabul ettiği, özgürce seçtiği dinlere
inanarak belli bir aşamaya gelmişken bu düzeyi yıkacak eylemleri vicdan ve
dinsel inanç özgürlüğü ile bağdaştırmak olanaksızdır. Yükseköğretim
kurumlarında giysilerin, başörtü ve türbanın dinsel inanca dayandırılması
çağın gereklerine aykırıdır. ……. Belli biçimde
giyinmek özgürlüğü, dinsel inancı aynı, ayrı olanlar ve olmayanlar arasında
farklılık yaratmaktadır. Vicdan özgürlüğü, istediğine inanma hakkıdır.
Laiklikle vicdan özgürlüğü karıştırılarak dinsel giyinme özgürlüğü
savunulamaz. Giyim konusu Türk Devrimi ve Atatürk ilkeleri ile sınırlı olduğu
gibi vicdan özgürlüğü konusu da değildir. Zorlamayı uygun bulmayan din
alanında, hukuk kuralları gibi nesnel yaptırımlar niteliğinde kural
getirilmesi dinsel inanç özgürlüğüne ters düşmektedir.” - “….. 3.12.1934 günlü 2596 sayılı “Bazı Kisvelerin
Giyilemeyeceğine Dair Kanun”un gerekçesinde “Din ile Devletin ayrılığını ve dini
akidelerin Devlet hayatı haricinde sırf vicdani bir mahiyette kalıp
memleketin hayatında dinin hiçbir tesiri olmamasını yani laiklik esasını
inkılabın ve rejimin ana umdesi tanımış olan Cumhuriyet Hükümeti…”
denildikten sonra, Yasanın amacı belirtilirken “Teşkilat-ı Esasiye
Kanunumuzla müeyyet ve ekalliyetler için de ayrıca
hususi hükümleriyle tanınmış olan ve esasen Türk inkılâbının ana umdelerinden
bulunan vicdan serbestisi hakkını tahdit yollu bir
müdahale mevzubahis olmayıp bu hüküm ile takip edilen gaye bilakis vicdan
hürriyetini takviyeye matuftur, çünkü ehemmiyetsiz kıyafet müsavatsızlıkları
dolayısıyla memleket amme nizamını muhil olabilecek ihtimallerde halkın huzur
ve sükûnunu korumaktan ve Türkiye’de yan yana yaşayan insanların birbirlerine
karşı medenî ve insanî saygılarla yaşayabilmelerini ve her türlü soğukluk ve
geçimsizlik bahanelerinin bertaraf edilmesini teminden ibarettir. Binaenaleyh bu kanunun hedefi, Cumhuriyetin sınırları içinde
yaşayan insanların hangi din ve mezhebe mensup olurlarsa olsunlar serbesti
vicdan hususunda tam bir müsavata mazhariyetlerini ekseriyetten olsun,
ekalliyetten olsun, yabancı bulunsun, yerli olsun, Türkiye’de vicdanî
hürriyetin lüzumsuz bir kasru tahdidi asla
düşünülmeksizin Türkiye’de herkesin dinî hürriyetin tazimi hususunda müsavat
üzerine nizamı ammenin icaplarına tabî tutulmasını
temin etmektedir.” görüşlerine yer verilmiş; daha sonra sözü edilen eşitliği
ve laiklik ilkesini zedelemeden düzenleme yapıldığı belirtilerek amacın,
ulusal birliği incitici, ulusal duyguyu kışkırtıp kızdıracak durumlara engel
olmak olduğu açıklanmıştır. Bu yasa yürürlükteyken, dinsel inanç
gereği örtüyü getiren dava konusu madde, açık biçimde, lâiklik ilkesini
güçlendirip koruyan kurallarla çatışmaktadır. Her tür baskıyı reddeden demokrasiyle,
yükseköğrenim kurumlarında ayrılıklar yaratarak zamanla toplumun öbür
kesimlerine sıçrayıp kutuplaşmalara neden olacak, başka eğitim, öğretim
yerleri ve kamu kurumları için kötü örnek sayılacak dinsel baskılı
uygulamaları bağdaştırmak olanaksızdır. Devlet laik olunca, ulus çoğunluğunun
belli bir dine bağlı olması da düzenlemelerin dinsel gereğe dayanmasını haklı
kılamaz. İçtenlik, sadelik isteyen, temizlik, sevgi ve saygı kaynağı olması
gereken dinin gösteri niteliğinde bir belirtiye gereksinimi olduğu da
düşünülemez. Dinler, doğaları gereği lâik değillerdir. Ancak lâikliğe karşı
olmaları da zorunlu değildir. Başka dinlere, dinsel inancı olmayanlara
hoşgörü olanaklıdır. ……. Çağdaş uygarlık düzeyinin
üstüne çıkma, Türk Devriminin amaçladığı ulusal aşamadır. Anayasa’nın 174.
Maddesi kapsamındaki 29.11.1934 günlü, 2950 sayılı Yasa’nın gerekçesinde,
Türk Devrimi’nin en belirgin niteliğinin demokratlık olduğu, Türk Devrimi ve
Cumhuriyetinin yasalar önünde herkesi eşit kıldığı anlatılmaktadır. Özellikle
Tevhid-i Tedrisat Kanunu, aklın ve bilimin öncülük
ettiği tek tür eğitim düzeni içinde duygu ve görüş birliğini, dayanışmayı
amaçlayarak lâik eğitim ve öğretime dayanak olmuştur. Önyargılardan arınmış,
araştırıcı, akla ve bilime bağlı, bağnazlığa karşı, ulusal değerlere saygılı,
özgür düşünceli, özgür vicdanlı, çağdaş görüşlü insan yetiştirme ereği
Anayasa’nın 42. ve 130. maddeleriyle de doğrulanmaktadır. ……. başörtüsü ve onunla
birlikte kullanılan belli biçimdeki giysi, bir ayrıcalıktan ötede bir ayrım atacı
niteliğindedir. Şimdiye kadar başörtüsü kullanmadan yükseköğretim kurumlarını
bitirmiş bayanlarla şimdi yükseköğretim kurumlarında bulunan bayanları dine
karşı ya da dinsiz göstermek için kullanılma olasılığı da kaçınılmazdır.
Çağdışı bir görünüm veren bu durumun giderek yaygınlaşması Cumhuriyet, devrim
ve lâiklik ilkesi yönünden sakıncalara da açıktır. Demokrasiden yararlanarak
lâikliğe karşı çıkışlar, din özgürlüğünün kötüye kullanılmasıdır. Dinin
birleştiriciliğine, hoşgörüsüne inandırarak benimsetme özenine aykırı yanlış
yorum ve değerlendirmelere dayalı bölücülükler, dinden soğutmaya neden olacak
tutumlar din saygısıyla da bağdaşmaz. Türk Devrimi temeline oturan ve bu
yapıda lâiklik ilkesine özel bir önem ve üstünlük tanıyan Anayasa,
özgürlüklere karşın lâiklik ilkesini özenle korumayı amaçlamış ve bu ilkenin
özgürlüklere kıydırılmasına olanak tanımamıştır.” Anayasa Mahkemesi bu belirtilen
saptamaları yaptıktan sonra 10.12.1988 tarih ve 3511 sayılı kanunla, 2547
sayılı Üniversiteler kanununa “Ek Madde Anayasa Mahkemesinin belirtilen
kararlarında da ifade edilen bu hususlar çerçevesinde, 5735 sayılı Kanunun 1
ve 2 nci maddelerinde yapılan düzenlemeler
incelendiğinde, “dinî gereğe dayalı” sözcükleri kullanılmasa ve dolaylı bir biçimde
tanınmış olsa da, dinî amaçlı ve dinî gereğe dayalı örtünmeyi ve giysileri de
kapsayacak biçimde getirilmiş olan kıyafet serbestisinin
Anayasanın Başlangıcında yer alan lâiklik ilkesine aykırı düşeceği
görülmektedir. Çünkü: - Bu düzenlemeler,
bir takım din buyruklarının, geçerliği tartışmalı da olsa, gereğini
karşılamak amacıyla yani dinî esaslara dayanılarak yapılmıştır. Halbuki Anayasa Mahkemesinin E.1989/1, K.1989/12 sayı ve
7.03.1989 tarihli kararında da belirtildiği gibi, lâik bir devlette kamu
hukuku alanındaki bir düzenleme dinsel gerek ve temellere dayandırılamaz; din
ve devlet işlerinin birbirinden ayrı tutulacağı ilkesi gözardı
edilemez. Yasa metninde “dinî inanç
gereği” ibaresinin yer almamış olması, durumda herhangi bir değişiklik
yapmamaktadır. - Dinî
amaçlı örtünmeye imkân tanıyan bir düzenleme, benimsenen dinî inançların,
kıyafetler simge olarak kullanılmak suretiyle açığa vurulmasına yol açar. Bu
da inanan- inanmayan, örtünen – örtünmeyen, Müslüman olan – olmayan gibi
ayrışmalara; farklı dinden olanların hatta aynı dine farklı ölçülerde bağlı
bulunanların, birbirleri üzerinde etki ve baskı kurmalarına ve çatışmalara
neden olabilir. Kişiler, toplumsal baskı altında, dinin gereği olduğu iddia
edilen bazı giysileri giymeye kendilerini mecbur hissedebilir veya bu
giysileri giymedikleri için giyenler tarafından kınanabilir. Bu da din ve
vicdan özgürlüğünün zedelenmesi sonucunu doğurur. Lâik bir devlette ise, din
ve vicdan özgürlüğünün tüm unsurlarıyla güvence altında olması gerekir. Bu
güvenceyi sağlayamayan bir düzenleme, Anayasa Mahkemesinin yukarıda
belirtilen kararlarında da ifade edildiği gibi, lâiklik ilkesiyle bağdaşamaz. - Bu
düzenlemeler eğitim hizmeti alanların ve yükseköğrenim hakkını kullananların,
yükseköğretim kurumlarına, ilk ve ortaöğretim kurumlarına dinî amaçlı
giysiler, dinî simgelerle girmesine imkân verecektir. Halbuki
dersliklerde ve ilgili yerlerde dinsel inançları simgeleyen belirtilerden
uzak kalınmasının, lâiklik ilkesinin eğitim alanına yansımış bir gereği
olduğu Anayasa Mahkemesinin E. 1989/1, K.1989/12 sayı ve 07.03.1983 tarihli
kararında ifade edilmiştir. 5735 Sayılı Kanunun 1 ve 2 nci maddelerinde yapılan düzenlemelerin, lâiklik ilkesini
zedelemekle, Başlangıçta yer alan “Atatürk
ilke ve devrimlerine bağlılık” ilkesine de aykırı düştüğünü ifade etmek
gerekmektedir. Çünkü yukarıda da belirtildiği gibi, Atatürk ilke ve
devrimlerinin en önemlisi lâikliktir. Söz konusu düzenlemeler, lâiklik
ilkesinin yanısıra, Anayasa Mahkemesinin E.1989/1,
K.1989/12 sayı ve 07.03.1989 tarihli kararından da anlaşılacağı gibi, en
önemli devrimlerden olan kıyafet devriminin ve özellikle 3.12.1934 tarih ve
2596 sayılı Kanunun amacı ile de bağdaşmamaktadır. Çünkü bu amaç, önemsiz kıyafet
farklılıklarının, kamu düzenini bozmasını önlemek, halkın huzur ve sükûnunu korumaktır.
1 ve 2 nci
maddelerde yapılan düzenlemeler ise herhangi bir sınırlama ve koşul
getirmeksizin her türlü kıyafete serbestî tanımakla, yukarıda da açıklandığı
gibi, kamu düzenini, toplum huzur ve sükûnunu tehlikeye atmaktadır. 2596 sayılı Kanunun ve kıyafet
devriminin amaçları ile bağdaşmayan böyle bir durumun da “Atatürk ilke ve devrimlerine bağlılık” ve “çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma azmi” hususlarına aykırı
düşeceği açıktır. 5735 sayılı Kanunun 1 ve 2 nci maddelerinde yer alan düzenlemelerin, Anayasanın
Başlangıç kısmında yer alan “lâiklik
ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının Devlet işlerine ve politikaya
kesinlikle karıştırılamayacağı” ilkesine de aykırı düştüğü görülmektedir. Çünkü yukarıda da belirtildiği gibi,
lâikliğin en önemli unsurlarından birisi, din duygularının Devlet işlerine
karıştırılmaması ve dolayısı ile yasaların din esasına dayandırılmamasıdır. Halbuki 1 ve 2 nci maddelerin,
İslam dininin örtünme konusunda öne sürdüğü düşünülen buyruğunun gereğini
yasa yoluyla karşılamak için düzenlendiği herkesin bildiği bir gerçektir.
Öyle ki, söz konusu Kanun, “Türban Kanunu” olarak adlandırılmaktadır. Bu da,
bu Kanunla dinin devlet işine karıştırıldığını açıkça göstermektedir. 5735 sayılı Kanunun 1
ve 2 nci maddelerindeki düzenlemeler, Anayasanın
Başlangıç kısmında yer alan; “Her Türk
vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal
adalet gereklerince yararlanarak milli kültür, medeniyet ve hukuk düzeni
içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddî ve manevî varlığını bu yönde
geliştirme hak ve yetisine doğuştan sahip olduğu” anlayışına da
uymamaktadır. Çünkü dinî amaçlı
örtünme ve giysi serbestîsini de içerecek bir kıyafet serbestîsi, benimsenen
dinî inançların, kıyafetler simge olarak kullanılmak suretiyle açığa
vurulmasına yol açar. Bu da toplumda din eksenli bölünmelere, inanan
inanmayan, örtünen – örtünmeyen gibi ayrışmalara ve farklı dinden olanların
hatta aynı dine farklı ölçülerde bağlı bulunanların, birbirleri üzerinde etki
ve baskı kurmalarına ve çatışmalarına neden olabilir. Böyle bir ortamın da
kişinin din ve vicdan özgürlüğünden gereğince yararlanmasına, maddî ve manevi
varlığını geliştirmesine elverişli olduğu söylenemez. 5735 sayılı Kanunun 1 ve 2 nci maddeleriyle yapılan düzenlemeler, Anayasanın
Başlangıç kısmında belirtilen “kuvvetler
ayrılığı” ilkesine de aykırıdır. Bunun nedeni, bu
düzenlemelerin Anayasa Mahkemesinin E.1989/1, K.1989/12 sayı ve 7.3.1989
tarihli kararıyla E. 1990/36, K.1991/8 sayı ve 9.4.1991 tarihli kararlarını
etkisiz kılmaya, bu kararlarda dinî amaçlı örtünme ile Anayasanın lâiklik
ilkesi arasında kurulmuş olan ilintinin hukukî temelini ortadan kaldırmaya,
Anayasaya aykırılığı bu kararlarla belirlenmiş bir hususun Anayasaya
uygunluğunu sağlayabilmek için Anayasayı değiştirmeye yönelmiş olmalarıdır. Bu
yapılanın, yasamanın yargıya müdahalesi olduğu açıktır. Bu şekilde yasama,
yargı üstünde üstünlük sağlamaktadır. Halbuki Anayasanın Başlangıç kısmının 4 üncü paragrafında,
kuvvetler ayrımının Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına
gelmeyip, belli devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve
bununla sınırlı medeni bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün Anayasa
ve kanunlarda bulunduğu ifade edilmiştir. Anayasanın 7, 8 ve 9 uncu
maddelerinde de yasama, yürütme ve yargı erklerini kullanacak organlar
açıklanmıştır. Diğer yandan Anayasanın 138 inci
maddesinde yasama ve yürütme organları ile idarenin mahkeme kararlarına uymak
zorunda oldukları; bu organların ve idarenin mahkeme kararlarını hiçbir
suretle değiştiremeyeceği ve bunların yerine getirilmesini geciktiremeyeceği
hükmü yer almaktadır. Anayasanın 153 üncü maddesinde de
Anayasa Mahkemesi kararlarının yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare
makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlayacağı ifade edilmiştir. Burada,
kararların gerekçelerinin de bağlayıcılık kapsamında olduğu söylenmelidir. Anayasanın 153 üncü maddesi, Anayasa
Mahkemesi tarafından verilen bir iptal kararı üzerine aynı konunun yeniden
düzenlenmesi durumunda yasama organını sınırlayıcı niteliktedir ve iptal
kararı gerekçesi ile birlikte yeni yasal düzenlemelerin temelini oluşturur.
Bu yüzden Anayasa Mahkemesi kararlarının yasakoyucu
için zaman sınırı tanımayan bir etkisi vardır. Anayasa Mahkemesinin iptal
kararı üzerine yasakoyucu aynı konuda yeni bir
düzenleme yapmak istediğinde, yapılacak düzenlemenin iptal kararına ve iptal
gerekçesine uygun olması zorunludur. Tersi durumda Anayasa Mahkemesi
kararlarının bağlayıcı olma niteliği dolayısıyla Anayasa kurallarının
bağlayıcılığı ve üstünlüğü ilkesi sözde kalır. Söz konusu 1 ve 2 nci
maddelerde yapılan düzenlemelerle ise Anayasaya aykırı bulduğu bir kıyafet serbestisini Anayasaya uygun hale getirmek amacıyla
Anayasanın değiştirilmeye kalkışılması, etkisizleştirilmeye ve
başkalaştırılmaya çalışılması, yasama erkinin Anayasanın 138 ve 153 üncü
maddelere aykırı biçimde ve Anayasanın belirlediği sınırlara uyulmaksızın
“hukukun üstünlüğü” ilkesi gözardı edilerek, bütün
devlet organlarının işlemlerinde başta Anayasa olmak üzere hukuk kurallarına
bağlı olmasını gerekli kılan “hukuk devleti” ilkesine aykırı biçimde
kullanıldığını ortaya koymaktadır. Söz konusu 1 ve 2 nci
maddelerde yapılan düzenlemeler, bu bakımdan da, Anayasanın 2 nci maddesine aykırı ve bu maddeyi değiştirici
niteliktedir. e- 1 ve 2 nci
maddelerin, Cumhuriyetin Anayasanın 2 nci
maddesinde belirtilen “demokratik, lâik ve sosyal hukuk devleti” niteliğine
aykırılığı İptali istenen 1 ve 2 nci maddelerin amacının, dolaylı biçimde de olsa kamu
hizmetlerinden yararlanılmasında ve yükseköğrenim hakkının kullanılmasında
dinî amaçlı örtünme veya giysileri serbest bırakmak olduğu, 09.02.2008 tarih
ve 5735 sayılı kanunun gerekçelerinden ve yapılan açıklamalardan
anlaşılmaktadır. Anayasa Mahkemesinin E.1989/1, K.1989/12
sayı ve 7.3.1989 tarihli ve E.1990/36, K.1991/8 sayı ve 09.04.1991 tarihli
kararlarına bakıldığında, böyle bir serbestinin Cumhuriyetin “demokratik,
lâik, sosyal, hukuk devleti niteliği ile bağdaşmayacağını söylemek gerekir.
Söz konusu karara göre: “Ulusal egemenlik, demokratik yapının temelidir… Demokratik
düzen ise, dinsel gerekleri egemen kılmaya çalışan, şeriat düzeninin
karşıtıdır. Dinsel gereklere yönetimle ağırlık veren bir düzenleme demokratik
olamaz. Demokratik devlet, ancak lâik devlettir. Dinsel gerekli düzenlemeler
dinsel çabaları, zorlamaları, bunlar da dinsel ayrılıkları getirir. Sonuçta
demokrasinin özgürlükçü, çoğulcu, hoşgörücü niteliği kalmaz…” “…… Devletin
temsil ettiği ve egemenlik gereği olarak kullandığı siyasal gücün düzenleyicisi
hukuktur. Gerçekte hukuksal bir kurum olan devletin tüm eylem ve işlemlerinin
hukuka uygunluğu başlıca geçerlik koşuludur. Devlet Yönetiminde tüm
düzenlemeler ancak hukuk kurallarına göre yapılır. Din kurallarına göre
yapılan düzenlemeler hukuksal nitelik taşımaz. Din kurallarının kaynağı
Tanrı’dır. İlahî istenç (irade), tanrı buyrukları, din kurallarının başlıca
kaynağıdır. Hukukun kaynağı ise, hukuku yaratan istenç olarak kendi ulusunun
istencidir. Din, ulustan kaynaklanan bir değer olmadığından, temelini ulusal
istencin oluşturduğu bir düzende hukuk kaynağı sayılması olanaksızdır.
Egemenliğin ulusta oluşuna dayanan hukuk düzeniyle tanrısal buyruklara dayalı
ilahî istenç arasında ilişki kurulamaz. Hukuk düzeni, dinsel düzeni dışarıda
bırakan, varlığını hukuktan alıp, hukukla sürdüren devlettir. Egemenlik imana
dayalıdır. Özünde insan değeri bulunan egemenliğin hukuksal biçimlenmeyle
devlet gücüne dönüşmesi, hukuk devletinin uygar yapısını açıklamaktadır. Bu
yapıyı etkileyecek olumsuzluklar, hukuk devleti ilkesini tartışma konusu
yapar. Yasalar dine dayanamaz ve bağlanamaz. Yasalar ilkelerini dinden değil,
yaşamdan ve hukuktan almazlarsa hukuk devleti niteliği zedelenir. Dine
dayanan yasalar, vicdan özgürlüğünü benimsemediğinden, her din için ayrı yasa
gereğini ortaya çıkarır; ulusal bir devlette bu tür düzenleme olamaz. Böyle
düzenlemeler din kurallarını benimsemeyenler için de ayrılık sayılabileceği
gibi ayrı dinler için de ayrılık aracı olur. Gelişmek ve ilerlemek için
durağan din kurallarına değil insanlığa ayak uydurmak, akla ve bilime
öncülcük tanımak gerekir. Siyasal düzenlemelerin kaynağı hukuk, dayanağı
Anayasa’dır. Başka kaynak ve dayanak aranamaz. Hukuksal düzenlemeler dünya
işidir, din işi değildir… Yasalar dinsel temele oturtulamaz. … Egemenliğin bağsız koşulsuz ulusta
olması ilkesi, dinde olmadığının kanıtıdır. Cumhuriyet, ulusal egemenliğin
hukuksal biçimi olduğundan dinsel olguların etkisi dışındadır. Teokratik
devlet düzeni lâik olamaz ama dinlere hoşgörü ile bakabilir. Demokrasi, insan
hakları, hukuk konularında da Anayasa düzeyi ve sınırları geçerlidir. Dilek
ve öneri türünde ya da özlem niteliğinde görüşlerle, Anayasanın öngördüğü
sınırlamaları, lâikliğin korunması için getirilen kuralları hiçe saymak
olanaksızdır.” “… Kuşkusuz burada demokrasinin bir
özgürlükler rejimi olduğu göz ardı edilmemelidir. Ancak, dinî amaçlı örtünme
ve dinî kıyafet serbestîsi konusu nasıl lâikliğe aykırı bir anlayışla
düzenlenemezse, sınırsız bir özgürlük anlayışı ile de açıklanamaz. Herkesin
her istediğini yapması en eski ve en yeni demokrasilerde bile söz konusu
değildir. Özgürlükleri yıkmak için özgürlüklerden yararlanılamayacağı gibi,
özgürlük, bir başkasının özgürlüğünden yararlanmasına imkân bırakmayacak bir
biçimde de kullanılamaz.” Anayasa Mahkemesinin yukarıda belirtilen
kararında da ifade edildiği gibi, demokratik bir hukuk devletinin gerçekleştirilebilmesi
için gereken unsurların en önde gelenlerinden birisi, kişi hak ve
özgürlüklerinin güvence altına alınmasıdır. Bu yapılırken de, özgürlükleri
yıkmak için özgürlüklerden yararlanılmasına imkan
tanınmaması ve özgürlüklerin, başkalarının özgürlüklerinden yararlanmalarını
engelleyecek biçimde kullanılmasına izin verilmemesi, öncelikle gözetilmesi
gereken hususlardır. Halbuki 5735 sayılı Kanunun dinî gerekleri karşılamak
amacıyla düzenlenen 1 ve 2 nci maddelerinde
getirilen ve dinî amaçlı örtünmeyi de kapsayan kıyafet özgürlüğü, dinî simge
niteliğindeki kıyafetler aracılığı ile kişilerin, farklı dinî yaklaşımları
olanları denetim ve baskı altına almalarına imkân hazırlayarak, çağdaş bir
demokrasinin en temel özelliği olan çoğulculuğa ve hoşgörüye bir tehdit
oluşturacak; kişilerin kıyafet özgürlüğünü başkalarının din ve vicdan
özgürlüğünü zedeleyecek biçimde kullanmalarına yol açabilecektir. Bu da
Cumhuriyetin “demokratik” olmak niteliği ile bağdaşmayacak bir durumdur. Böyle bir durumun Cumhuriyetin “lâik hukuk devleti olma” niteliğine
de aykırı düşeceği ortadadır. Çünkü “hukuk devleti” adı verilen yönetimi biçiminin gerçekleştirilmesinde
gerekli unsurların en başında da “kişi
hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınması” gelmektedir. Din ve
vicdan özgürlüğünü herkes için karşılıklı olarak yeterince güvence altına
alamamış olan bir düzenlemenin hukuk devleti ilkesi ile bağdaşması da
olanaksızdır. Diğer yandan, 5735 sayılı kanunun 1 ve 2
nci maddelerinde yer alan düzenlemelerin dinsel
gerekleri karşılamak amacıyla ve dinsel temellere dayalı olarak yapıldığı da
görülmektedir. Halbuki lâik ve demokratik bir hukuk
devletinde, yukarıda belirtilen Anayasa Mahkemesi kararlarında da ifade
edildiği gibi, egemenlik ulustan kökenlendiği için hukuk düzeninin halkın
iradesi doğrultusunda şekillendirilmesi, dinsel gereklere göre ve din
kuralları temel alınarak hukuk düzeni oluşturulmaması, özgürlüklerin laikliğe
aykırı bir anlayışla düzenlenmemesi gerekmektedir. Din kuralları temel
alınarak ve din gereklerini karşılamak üzere yasa yapılması, “laik,
demokratik hukuk devleti” anlayışına aykırı bir durumdur ve yönetimde dine
üstünlük tanımak anlamına gelmektedir. Söz konusu 1 ve 2 nci
maddelerdeki düzenlemelerin bu açından da Cumhuriyetin “laik, demokratik,
hukuk devleti olma” niteliğine aykırı düştüğü söylenmelidir. Hukuk devleti adı verilen yönetim
biçiminin gerçekleştirilmesinde temel unsurlardan birisi de kuvvetler
ayrılığıdır. Söz konusu 1 ve 2 nci maddelerde
yapılan düzenlemelerle, yukarıda açıklandığı gibi kıyafet serbestisi
konusunda Anayasa Mahkemesinin verdiği kararları etkisiz kılmak ve Anayasa
Mahkemesinin Anayasaya aykırı gördüğü bir hususu Anayasaya uygun hale
getirebilmek için Anayasal dayanak hazırlamaya yönelinmiş
olunması, yukarıda da açıklandığı gibi yasamanın yargı üzerinde üstünlük
kazanması anlamına gelmekte ve Anayasanın Başlangıç kısmında tanımlanmış olan
kuvvetler ayrılığı ve hukukun üstünlüğü ilkelerinin yanısıra
Anayasanın 2 nci maddesinde ifade edilmiş olan
“hukuk devleti” ilkesine de aykırı düşmektedir. Söz konusu düzenlemelerin Anayasa
Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı ilkesi gözardı
edilerek yapılmış olması da yukarıda açıklandığı gibi “hukuk devleti”
ilkesine aykırılık oluşturan bir başka husustur. 5735 sayılı Kanunun 1 ve 2 nci maddelerinde getirilen dinî amaçlı örtünmeyi de
içerecek kıyafet serbestîsinin, Cumhuriyetin Anayasanın 2 nci
maddesinde belirtilen “sosyal devlet” niteliği ile de bağdaşmadığı
görülmektedir. Çünkü yukarıda belirtildiği gibi, dinî esaslı giysiler
bağlamında ortaya çıkacak toplumsal ayrışma, kutuplaşma ve çatışmalar toplumsal
huzuru bozacak ve sosyal devlet adı verilen yönetim biçiminin en önemli
yapıcı unsuru olan sosyal birlik ve dayanışmayı ortadan kaldıracaktır. Bununla birlikte göz ardı edilmemesi
gereken bir nokta da, YÖK Kanununun Ek 17. madde için AKP ve MHP’nin birlikte
verdiği ve Komisyonda bekleyen Yasa Teklifinin, belli bir inanç grubuna
imtiyaz tanıma sonucunu doğuracak olmasıdır. Belli bir biçimde başını
örtenlere yüksek öğrenim hakkı tanıyan bu düzenleme, Anayasanın 10. maddesine
eklenen ibarenin de belli bir inanç grubuna imtiyaz tanınmasına yönelik
olduğunu ortaya koymaktadır. Bütün bu açıklamalar, 5735 sayılı
Kanunun 1 ve 2 nci maddelerinde yapılan
düzenlemelerin Cumhuriyetin Anayasanın 2 nci
maddesinde belirtilen “laik, demokratik, sosyal hukuk devleti” niteliklerine
aykırı düştüklerini ve Anayasanın 4 ncü
maddesindeki yasağa karşın, Cumhuriyetin Anayasanın 2 nci
maddesinde belirtilen ve yukarıda açıklanan niteliklerini değiştirdiklerini
ortaya koymaktadır. 2
- 09.02.2008 tarih ve 5735 sayılı Kanunun 1 ve 2 nci
maddeleriyle yapılan düzenlemelerin Anayasanın 4 ncü
maddesi karşısındaki konumları “Anayasa Devlet yapısının temelidir.
Devlet kuruluşlarının yapısı ve düzeni, bu kuruluşların yetkileri, görevleri
ve birbirleriyle olan ilişkileri ile karşılıklı durumları, Devlet ve
kişilerin haklarıyla ödevleri, bu hukuksal yapının bütününü oluştururlar.
Anayasa düzeni diye adlandırabileceğimiz bu yapının öyle kuruluşları, hak ve
ödev kuralları vardır ki, bunların hukukun üstün kurallarına ve çağdaş
uygarlığın oluşum ve gelişim süreci gerçeklerine aykırı düşen kimi hükümlere
bağlanması, sözü geçen düzenin bütünlüğünü bozabilir. Anayasamızın 1.
maddesinde yer alan “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” hükmü bu çeşit
kuralların başında yer alır. Bu hükmün değiştirilmesi, hiç kuşku yok ki,
Anayasa yapısını temelinden yıkar. …….. Çağdaş Anayasalar, kendilerini böyle istenmeyen ve
uygun olmayan değişikliklere karşı koruyan ve güvence altına alan hükümleri
ve kuruluşları birlikte getirme yolunu seçmişler ve sonunda sağlamayı
başarmışlardır. Bu nitelikte bir yolu seçmenin bir anlamı da, klâsik demokrasiden
daha ayırımlı bir sistem olarak, Anayasayı yasama organının kendisine ve daha
açık bir deyimle çoğunluğun baskısına karşı koruyacak hükümlere ve kurumlara
da yer verilmiş bulunmasıdır. Böyle bir sisteme gidiş,
yurdumuzda siyasal iktidarın bütün öğeleri ile birlikte ulusa geçişi demek
olan Cumhuriyetin kurulmasından sonra, onu, temelinden sarsacak tutum ve
davranışlara karşı ulusun direnişinin ve yine temeline oturtularak bu kez
daha da anayasal ilke ve güvencelere ve hukuksal kurallarına bağlama zorunluluğunun
doğurduğu gereksinmelerin kaçınılmaz bir sonucu olmuştur. Bu gereksinmeler 1982 tarihli Türkiye
Cumhuriyeti Anayasasının 4 ncü maddesine de,
“Anayasanın 1 nci maddesindeki Devletin şeklinin
Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile 2 nci
maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 ncü
maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” hükmünün
yerleştirilmesine neden olmuştur. (Bkz. Anayasa Mahkemesinin E. 1973/19, K.
1975/87 sayı ve 15.4.1975 tarihli kararı)” 4 ncü madde
incelendiğinde önce bir değişmezlik ilkesi konulduğu, buna ek olarak da bir
teklif yasağı getirildiği görülmektedir. Anayasanın 4 ncü maddesine
göre; Anayasanın 1 nci maddesindeki Devletin
şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile 2 nci
maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 ncü
maddesi hükümlerinde değişmeyi öngören veya Anayasanın sair maddelerinde
yapılan değişikliklerle doğrudan doğruya veya dolaylı olarak bu ilkeleri
değiştirme amacı güden herhangi bir kanun teklif ve kabul olunamayacaktır. Bu esaslara
aykırı olarak çıkarılmış bulunan bir kanunun Anayasanın mevcut hükümlerinde
en küçük bir etki ve değişme yapması veya yeni bir Anayasa kuralı koyması
mümkün değildir. Anayasanın
4 üncü maddesinde yer alan bu yasak, belli sayıdaki Türkiye Büyük Millet
Meclisi üyesinin esasında kendileri için bir hak teşkil eden ve niteliği
bakımından da bir yasama işlemi olan Anayasa değişikliği teklif etmelerini
önlemektedir. Başka bir deyimle, değişiklik teklifi, değişmezlik ilkesiyle
çatışmıyorsa, Anayasada gösterilen şekil şartlarına uygun olarak yöntemi
içinde yürüyecek ve şayet çatışıyorsa, hiç yapılamayacak, yapılmış ise
yöntemi içinde yürütülemeyecek, yürütülmüş ise kabul edilip
kanunlaşamayacaktır. (Bkz. Anayasa
Mahkemesinin E.1970/1, K.1970/31 sayı ve 16.06.1970 tarihli ve E.1973/19,
K.1975/87 sayı ve 15.04.1975 tarihli kararı) Görüldüğü gibi 4 üncü maddedeki yasak,
Anayasanın 7 nci maddesinde TBMM’ne verilmiş olan
yasama yetkisi için bir sınır oluşturmaktadır. Yani, Anayasanın 1, 2 ve 3
üncü maddelerindeki hükümlerin kapsamını oluşturan konular, yasama erkinin
konusal alanının dışında bırakılmış ve bu suretle TBMM, bu alanda, yasama
yetkisini kullanmaktan men edilmiş; yetkisiz kılınmıştır. Kuşkusuz Anayasanın 7 nci maddesine göre yasama yetkisi münhasıran Türkiye
Büyük Millet Meclisinindir. Ancak TBMM’nin bu yetkisi mutlak değildir. TBMM
bu yetkisini Anayasanın 4, 138 ve 153 üncü maddeleriyle sınırlı olarak
kullanacaktır. Yani Anayasanın 138 inci maddesinin son fıkrasına göre,
mahkeme kararlarına uyacak, mahkeme kararlarını değiştiremeyecek ve bunların
yerine getirilmesini geciktiremeyecek; 153 üncü maddenin son fıkrasına göre
de Anayasa Mahkemesi kararlarının ve gerekçelerinin bağlayıcılığına
uyacaktır. Anayasanın 4 üncü maddesi de TBMM için yetkisizlik alanı
çizmiştir. Bu yetkisizlik 4 ncü
maddede “değiştirilemez ve
değiştirilmesi teklif edilemez” şeklinde öylesine açıktır, mutlak ve
emredici bir dille ifade edilmiştir ve bu koruma mekanizmasına öylesine bir
anlam yüklenmiştir ki, aksi yöndeki bir Anayasa değişikliği, Anayasa buyruğu
ve yasağının çiğnenmesi içerikli “ağır
ve açık yetki tecavüzü” oluşturacaktır. Bu tür bir yetki tecavüzü taşıyan
bir işlemin “yok” hükmünde (keenlemyekūn)
olduğu ve bu nedenle hukuken hiç doğmamış sayılacağı; bu yüzden hiçbir makam
ve kişiyi bağlamayacağı ve uyma ve uygulama görev ve yükümü getirmeyeceği,
Türk hukukunda öğreti ve içtihadın birleştiği doğrulardandır. Bu tür
işlemlerin resen veya istem üzerine “yok”luğunun tespitinin ise, tüm yargı
organlarının doğal yetki alanı içerisinde olduğu tartışmasızdır. Kuşkusuz burada yetkisizlik kapsamında
olanın sadece Anayasanın ilk üç maddesi olmadığını tekrar belirtmekte yarar
vardır. Anayasanın ilk üç madde dışındaki
hükümlerinde yapılacak ve ilk üç maddede belirtilen hususları değiştirip başkalaştırma
sonucunu doğuracak tüm yasa düzenlemeleri de 4 ncü
maddedeki yasağın kapsamına girmektedir. (Bkz. Prof. Dr. Sait Güran, “Anayasada Türban Değişikliği” Cumhuriyet
Gazetesi, 27.01.2008) Aksini kabul, Anayasanın ilk üç maddesindeki hükümlerin özünün
Anayasanın diğer maddelerinde yapılacak değişikliklerle boşaltılmasına,
başkalaştırılmasına, “Anayasaya karşı hile”
yapılmasına imkân tanımak anlamına gelecektir. Bu husus Prof. Dr. Erdoğan Teziç tarafından
da, Anayasanın lâiklik ilkesini düzenleyen 2. maddesi ve onu koruyan 4 üncü
maddesi karşısında, türban yasağının başka Anayasa maddelerinde yapılacak
düzenlemelerle kaldırılamayacağı; böyle bir işe kalkışılırsa bunun 2 nci maddeyi etkisiz kılmak için “Anayasaya
karşı hile” oluşturacağı yolundaki ifadelerle
açıklanmıştır. (Bkz.Prof. Dr. Erdoğan Teziç’in Fikret Bila’ya yaptığı
açıklama, “Yön”, Milliyet Gazetesi, 25.01.2008) Kaldı ki Anayasa
Mahkemesi de Anayasanın değiştirilemeyecek hükümlerinin, Anayasanın diğer
maddelerinde yapılacak değişikliklerle değiştirilmesi halinde, bu tür yasama
işlemlerinin de değişiklik yasağının kapsamına gireceğini, E.1970/1,
K.1970/31 sayı ve 16.6.1970 tarihli kararında şu şekilde ifade etmiştir. “Bu bakımdan bu ilkelerle değişmeyi öngören veya Anayasanın
sair maddelerinde yapılan değişikliklerle doğrudan doğruya veya dolaylı
olarak bu ilkeleri değiştirme amacı güden herhangi bir kanun teklif ve kabul
olunamaz. Bu esaslara aykırı olarak çıkarılmış bulunan bir kanunun Anayasanın
mevcut hükümlerinde en küçük bir etki ve değişme yapması veya yeni bir
Anayasa kuralı koyması mümkün değildir.” Bu saptamaları
yaptıktan sonra iptali istenen 1 ve 2 nci
maddelerin, Anayasanın 4 üncü maddesi karşısında konumunu belirleyebilmek
için, bu maddedeki düzenlemelerin Anayasanın 2 nci
maddesindeki hususları değiştirici veya başkalaştırıcı bir nitelik taşıyıp
taşımadığı sorusuna yanıt vermek gerekir. Bu da yukarıda söz konusu 1 ve 2 nci maddelerin Anayasaya aykırılık gerekçelerinde
açıklanmış ve getirdikleri düzenlemelerin Anayasanın 2 nci
maddesinde belirtilen Cumhuriyetin niteliklerine aykırı düştüğü, bunları
değiştirip başkalaştırdığı sonucuna varılmıştır. 3. 09.02.2008 tarih ve 5735 sayılı Kanunun
1 ve 2 nci Maddelerinin Getirdiği Düzenlemelerin,
Anayasa Mahkemesinin Yetki ve Görevleri Bakımından Konumu Anayasanın 148 inci
maddesinde Anayasa Mahkemesinin Anayasa değişikliklerini sadece şekil
bakımından inceleyeceği ve denetleyeceği; Anayasa değişikliklerinde şekil
denetiminin teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle görüşülemeyeceği
şartına uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlı olduğu ifade edilmiştir. Bu hüküm karşısında,
Anayasa Mahkemesinin Anayasanın 4 üncü maddesinde belirtilen yasağa karşın
Anayasanın ilk üç maddesinde belirtilen hususları değiştiren bir Anayasa
değişikliği hakkında yargısal denetim yapıp yapamayacağının belirlenmesi
gerekmektedir. Bu belirleme,
Anayasanın 4 üncü maddesi dahil, Anayasa
değişikliklerinin teklif edilmesini düzenleyen Anayasa hükümlerinin şekil
kuralı niteliğini taşıyıp taşımadığı saptamasından hareketle yapılmalıdır. Bu
saptama, Anayasa Mahkemesinin E. 1973/19, K.1975/87 sayı ve 15.04.1975
tarihli kararında yapılmış ve söz konusu kararda Anayasa değişikliklerini
teklif etmeyi düzenleyen Anayasa hükümlerinin yanı sıra bunu yasaklayanların
da birer şekil kuralı olduğunda kuşku bulunmadığı belirtilmiştir. Ne
var ki olayımızda, iptali istenen 1 ve 2 nci
maddelerle getirilmiş olan düzenlemelerin, Anayasanın 4 üncü maddesinde
ifadesini bulan şekil kuralına aykırı olup olmadığının belirlenmesi ancak
esasa girilerek yapılacak bir denetimle yani bu düzenlemelerin içeriğinin
Anayasanın ilk üç maddesinde getirilen ilkelerle bağdaşmayacak, bu nedenle bu
ilkeleri değiştirici bir nitelik taşıyıp taşımadıklarının belirlenmesi
yoluyla mümkün olabilecektir. Bu durumda Anayasa Mahkemesi, TBMM’nin yetkisizliği nedeniyle yasama yetkisini kullanamayacağı bir alanda yapılan düzenlemeleri içeren söz konusu 1 ve 2 nci maddeleri, böyle bir “şekil içerisinde esas denetimi” yapmaya yetkili olmadığı ve şekil denetiminin kapsamının “teklif ve kabul yetersayılarına ve ivedilikle görüşmeme hususuna uyulup uyulmadığı” ile sınırlı tutulmuş olduğu gerekçesiyle denetlemekten kaçınabilecek midir? Bu soruya kuşkusuz olumsuz yanıt vermek gerekmektedir. Çünkü Anayasa Mahkemesinin böyle bir denetimi yapamayacağını
kabul etmek, Anayasanın 4 üncü maddesinde belirtilen yasağa aykırı yasama
işlemlerini yaptırımsız bırakmak anlamına gelecek; Anayasanın 4 üncü
maddesindeki yasağı işlevsiz ve etkisiz hale sokacak; ağır ve açık bir yetki
tecavüzü ile malûl “yok” hükmündeki bir yasama işleminin yürürlükte kalmasını
sağlayacak; Türkiye Cumhuriyetinin, Anayasanın ilk üç maddesinde belirtilen
niteliklerini güvencesiz bırakacaktır. Halbuki
Anayasamızın ilk 3 maddesinde belirtilen nitelikler, Türkiye Cumhuriyetinin
temelidir. Bu nitelikler değiştirildiği taktirde
Anayasanın yerleşmiş düzeni, ahengi, bütünlüğü ve Devletin niteliği de
başkalaşır. Bu durumda da Devlet yapısının Anayasada tanımlanan ve istenen
biçimde işlemesi söz konusu olamaz. Bir teklifin kabulünde, kabul yetersayısına ulaşılamamasını iptal nedeni olarak kabul eden bir Anayasanın, yukarıda ifade edilen durumların ortaya çıkmasına yol açacak bir şekil aykırılığını, yaptırımsız bırakmayı tercih etmiş olduğu, kabul edilemez. Böyle bir kabul, TBMM’nin belli bir çoğunluğunun, değişmez nitelikteki Anayasa hükümlerini, ağır ve açık yetki tecavüzü teşkil eden yasama işlemleriyle bertaraf etmesine ve usul saptırmalarına kapıyı ardına kadar açmak; anlamına gelir. Böyle bir durumun ise, Anayasa ve hukukta yeri olamaz. Çünkü bu, hukukun genel ilkelerine aykırı düşer. (Bkz. Prof. Dr. Sait Güran, “Anayasa’da Türban Değişikliği”, Cumhuriyet Gazetesi, 27.01.2008) Prof. Dr. Erdoğan Teziç’in Fikret Bila’ya yaptığı açıklamalar “Yön”, Milliyet Gazetesi, 25.01.2008 ve 9.02.2008, Anayasanın 148 inci
maddesindeki, Anayasa değişikliklerinde şekil denetiminin “teklif ve ………………… şartına uyulup
uyulmadığı” hususlarıyla sınırlı olduğunu ifade eden hüküm aslında böyle bir
denetime engel değil dayanaktır. Çünkü “teklif ………”
şartına uyulup uyulmadığının incelenmesi yetkisi, Anayasa değişikliklerine
ilişkin tekliflerde Anayasanın 4 üncü maddesindeki yasağa uyulup
uyulmadığının da denetlenmesini gerektirir. Kaldı ki Anayasanın 4 üncü maddesindeki değiştirilmezlik ilkesinin gereği olarak, bir teklifin Anayasada öngörülen sayılarla teklif veya kabul edilip edilmediğinin incelenebilmesi için öncelikle ortada hukuken sonuç doğurabilecek bir teklifin bulunması gerekir. Bu nedenle teklif ve kabul yetersayılarını denetleme konusunda verilen bir yetkinin, bir Anayasa değişikliği söz konusu olduğunda evleviyetle “teklifin Anayasanın 4 üncü maddesine uygunluk bağlamında hukuken geçerli olup olmadığını” inceleme yetkisi”ni de içerdiğini söylemek gerekir. Bu
açıklamalara göre varılacak sonuç, Anayasa Mahkemesinin, 5735 sayılı kanunun
1 ve 2 nci maddelerinin Anayasaya uygunluğunu
inceleyebileceği ve söz konusu maddelerin Anayasanın 10 ve 42 nci maddelerini değiştiren hükümlerinin Cumhuriyetin
Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen
niteliklerini de değiştirip değiştirmediğini belirledikten sonra,
değiştirdiğine karar vermesi halinde bu hükümleri Anayasanın 4 üncü
maddesindeki değiştirme yasağına aykırılık nedeniyle iptal edebileceğidir. Düşünülebilecek ikinci seçenek ise, Anayasa Mahkemesinin yasama organının yetkisiz olduğu bir alanda yaptığı düzenlemeler niteliğindeki 1 ve 2 nci maddelerin “yok hükmünde” olduklarına karar vermesidir. Türk hukuku, yukarıda da belirtildiği gibi, “bir hukukî işlemin yokluğu” iddiasının her mahkemede öne sürülebileceğini ve “yokluk tespiti”nin istem üzerine veya resen her mahkeme tarafından yapılabileceğini; “yokluk tespiti” yetkisinin mahkemelerin herhangi bir yerde yazılı olması gerekmeyen “genel bir yetki ve görev”i olduğunu kabul etmektedir. Yukarıda söz konusu 1
ve 2 nci maddelerle yapılan düzenlemelerin,
Anayasanın 4 ncü maddesinde yasama organına
vermediğini açıkça belirttiği yani Anayasadan kökenlenmeyen bir yetkinin
Anayasanın 6 ncı maddesine aykırı olarak
kullanılması nedeniyle “yok hükmünde” oldukları ifade edilmiştir. Bu
durum karşısında ve bu seçenek çerçevesinde, Anayasa Mahkemesi, Anayasanın 4 ncü maddesinin vermediği bir yetkinin kullanılması
yoluyla dolaylı bir biçimde Anayasanın 2 nci
maddesindeki Cumhuriyetin niteliklerini değiştiren 5735 sayılı Kanunun 1 ve 2
nci maddelerinin yok hükmünde olduğuna ilişkin
iddiayı inceleyebilecek ve Cumhuriyetin Anayasanın 2 nci
maddesinde belirtilen niteliklerinde doğrudan veya dolaylı bir değişiklik
yapıldığını tespit etmesi halinde, söz konusu 1 ve 2 nci
maddelerin “yok hükmünde” olduğunu karara bağlayabilecektir. YÜRÜRLÜĞÜ DURDURMA İSTEMİNİN GEREKÇESİ 09.02.2008 tarih ve
5735 sayılı “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanun”un 1 ve 2 nci maddelerinin,
Anayasanın 2 nci maddesinde ifade edilen
Cumhuriyetin niteliklerini, Anayasanın 10 ve 42 nci
maddelerine yaptıkları eklemelerle dolaylı bir biçimde değiştirdikleri
yukarıda gerekçeleriyle açıklanmıştır. Böyle bir durum Anayasanın 4 üncü
maddesinde belirtilen değiştirme yasağına aykırıdır. Anayasanın 4 üncü
maddesinin yasakladığı bir alanda, Anayasanın vermediği bir yasama yetkisinin
kullanılması suretiyle yapılan bu Anayasa değişikliklerinin yok hükmünde
olduğuna karar verilmesi veya iptal edilmesi gerektiği düşünülmektedir. Ancak söz konusu
hususlarda Anayasa Mahkemesinin kararı yürürlüğe girinceye kadar geçecek süre
içinde bu Anayasa değişikliklerinin yürürlükte kalması, Türkiye
Cumhuriyetinin temel niteliklerini yitirmesine, başkalaşmasına yol açacak; bu
değişikliklere dayalı olarak bir takım kanunların yapılmasına imkân
tanıyacaktır. Bu süre içerisinde
türban ve benzeri dinî inançlı giysiler hızla kamu hizmetlerinden veya
yükseköğrenim hakkından yararlananlar arasında yayılarak, kamu yönetimine
taşınacak; dinî amaçlı giysi eksenindeki toplumsal bölünme, ayrımcılık,
kutuplaşma, etki ve baskı süreçlerinin kontrol edilemeyecek boyutlara
ulaşması söz konusu olabilecektir. Bu durumun ise kamu düzenini, toplum huzur
ve beraberliğini giderilmesi mümkün olmayacak ölçülerde zedeleyeceği ortadadır. Anayasa değişikliği
yürürlüğe girmeden önce getirilen düzenlemelerin toplumda türban taraftarı ve
aleyhtarı ayrışmasına, tepkilere ve buna bağlı gösterilere neden olduğu
bilinmektedir. Anayasa
değişikliğinin yürürlüğe girmesinden hemen sonra Yükseköğretim Kurumu
Başkanının üniversitelere, türbanlıların alınacağına ilişkin olarak
gönderdiği yazıya, pek çok üniversite rektörünün türbanın serbest bırakılması
için yeni bir düzenleme yapılmasını gerekli bularak uymaması sonucunda ortaya
çıkan karmaşa; türbanlılar ile türbana hayır diyen öğrencilerin ve
türbanlıları dersliklere almayan üniversite yöneticilerinin arasında şimdiden
kendisini gösteren ve giderek yaygınlaşan gerginlikler de yukarıda ifade
edilen endişelerin yersiz olmadığını kanıtlamaktadır. Anayasa değişiklikleri
gündeme girdikten sonra, tesettürlü olmayan kadınlara yönelik olarak yurdun
çeşitli yörelerinde görülen saldırılar da, geleceğe yönelik endişeler
bakımından, görmezden gelinemeyecek kadar önemli ve tehlikeli gelişmelerdir. Sonradan
giderilemeyecek böylesi zarar ve tehlikelerin önlenmesi için, söz konusu 1 ve
2 nci maddelerin yürürlüklerinin dava
sonuçlanıncaya kadar durdurulması gerekmektedir. SONUÇ VE İSTEM 09.02.2008 tarih ve 5735 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı
Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 1 ve 2 nci
maddelerinin “yok hükmünde olduklarına veya iptallerine karar verilmesi ve
dava sonuçlanıncaya kadar yürürlüklerinin durdurulması istemini saygı ile arz
ederiz.” II - YASA METİNLERİ
A - İptali İstenen Yasa
Kuralları
9.2.2008 günlü ve 5735 sayılı Türkiye
Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair
Kanun’un iptali istenen 1. ve 2. maddeleri şöyledir: “MADDE 1- 7/11/1982 tarihli ve 2709
sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 10 uncu maddesinin dördüncü fıkrasına
“bütün işlemlerinde” ibaresinden sonra gelmek üzere “ve her türlü kamu
hizmetlerinden yararlanılmasında” ibaresi eklenmiştir. MADDE 2- Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 42 nci maddesine altıncı fıkradan sonra gelmek üzere
aşağıdaki fıkra eklenmiştir. “Kanunda açıkça yazılı olmayan herhangi
bir sebeple kimse yükseköğrenim hakkını kullanmaktan mahrum edilemez. Bu
hakkın kullanımının sınırları kanunla belirlenir.” B - Dayanılan Anayasa Kuralları
Dava dilekçesinde Anayasa’nın Başlangıç
kısmı ile 1., 2., 3., 4., 6., 7., 8., 9., 24., 42.,
138., 153. ve 174. maddelerine dayanılmıştır. III - İLK İNCELEME
Anayasa Mahkemesi
İçtüzüğü’nün 8. maddesi gereğince Haşim KILIÇ, Osman Alifeyyaz
PAKSÜT, Sacit ADALI, Fulya KANTARCIOĞLU, Ahmet
AKYALÇIN, Mehmet ERTEN, A. Necmi ÖZLER, Serdar
ÖZGÜLDÜR, Şevket APALAK, Serruh KALELİ ve Zehra
Ayla PERKTAŞ’ın katılımlarıyla 6.3.2008 gününde
yapılan ilk inceleme toplantısında; dosyada eksiklik bulunmadığından işin
esasının incelenmesine, yürürlüğü durdurma isteminin esas inceleme aşamasında
karara bağlanmasına oybirliğiyle karar verilmiştir. IV - ŞEKİL YÖNÜNDEN
İNCELEME
Dava dilekçesi ve ekleri, konuya ilişkin
rapor, iptali istenen kurallar, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri
ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp
düşünüldü: A - Yasalaşma Süreci
5735 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının
Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un yasalaşma süreci
İstanbul Milletvekili Recep Tayip Erdoğan ve Osmaniye Milletvekili Devlet
Bahçeli ile 346 Milletvekilinin yazılı teklifiyle başlamıştır. Teklif TBMM
Başkanlığına sunulduktan sonra, henüz Anayasa Komisyonunda görüşülmeden önce
57 Milletvekilinin de bu teklife katıldıkları yasama belgelerinden
anlaşılmaktadır. Bu durumda teklif çoğunluğu 407 olarak belirlenmektedir. 1.2.2008 tarihinde Meclis Anayasa
Komisyonunda kabul edilen teklif Meclis Genel Kuruluna sunulmuştur. Kanun, Meclis Genel Kurulunda 6.2.2008
ve 9.2.2008 tarihlerinde yapılan görüşmelerin ardından 411 oyla kabul
edilmiş, 23.2.2008 tarihli ve 26796 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak
yürürlüğe girmiştir. B - Anayasa’ya Aykırılık Sorunu
Dava dilekçesinde, - Kuralların, sınırsız ve koşulsuz bir kıyafet
özgürlüğü getirerek insanlar arasında örtünen-örtünmeyen, inançlı-inançsız, müslüman-müslüman olmayan
şeklinde din eksenli ayrışmalar ve kutuplaşmalara yol açması nedeniyle kamu
düzenini ve huzurunu tehdit edeceği, gerekçesiyle Anayasanın 2. maddesinde
belirtilen “toplumun huzuru ve adalet anlayışı içinde” ifadesini değiştirme
anlamına geldiği, - Din ve vicdan özgürlüğünün aynı
zamanda başkaları üzerinde baskı kurarak ya da zorla kendi inançlarına veya
başka inançlara yönlendirmeme yükümlülüğünü de içerdiği, dini inançlara
dayalı örtünme, benimsenen dini gösteren kıyafetleri giyme özgürlüğünün,
toplumda ayrışmalara neden olacağı, diğerleri üzerinde baskı kurmalarına,
birbirlerinin inanç özgürlüklerini zedeleyici, engelleyici davranışlara yol
açacağı gerekçesiyle, Anayasa Mahkemesi’nin türbanla ilgili 1989 yılında
verdiği kararında belirtildiği biçimde “insan haklarına saygılı devlet”
ilkesini değiştirme anlamına geldiği, - Dinsel inanç gereği başını örtmeye imkân tanıyan
düzenlemeyi iptal eden Anayasa Mahkemesi’nin söz konusu kararında Atatürk
Milliyetçiliğine dayanıldığından, toplumda kıyafetler aracılığıyla din
eksenli kutuplaşmalara yol açabilecek ve birleştiricilik yerine ayrışmacılığa
olanak sağlayacak değişikliğin Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen “Atatürk
milliyetçiliğine bağlı” niteliğini değiştirmek anlamına geldiği, - Laikliğin, Anayasa Mahkemesi
kararlarında tanımlanarak özenle korunması gereken bir ilke olması nedeniyle
Türk ulusunun yücelmesi bakımından Anayasa’da öngörülen kimi sınırlamaları
zorunlu kılan bir neden ve Anayasada benimsenmiş tüm temel ilkelere egemen
bir düşünce olduğu, kuralın Anayasa Mahkemesi’nce tanımlandığı biçimiyle
laiklik ilkesine, başlangıç kısmına ve Anayasanın 174. maddesine aykırı
olduğu, Mahkeme kararları karşısında “dini gereğe dayalı” ifadelerini
kullanmasa da dinsel inançların gereği olan giysileri de kapsaması nedeniyle
“başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan” niteliğini değiştirmek
anlamına geldiği, - Kuralların, dinsel giysilerin
zamanla ilk ve ortaöğretim kurumlarına yayılmasına olanak sağladığı, 2596
sayılı Yasa’nın amaçlarıyla bağdaşmayan bu durumun Atatürk ilke ve
devrimlerine bağlılık ve “çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma azmi” ile
bağdaşmadığı; “laiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının devlet
işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı” ilkesine aykırı
düştüğü, kişinin din ve vicdan özgürlüğünden gereğince yararlanmasına, maddi
ve manevi varlığını geliştirmesine elverişsiz olduğu, Anayasa Mahkemesinin
kararıyla ortaya çıkan hukuksal durumu ortadan kaldırmayı amaçladığından,
yargıya müdahale, dolayısıyla kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırı bulunduğu,
Anayasa’nın 138. maddesinde yasama ve yürütme organlarının mahkeme
kararlarına ve 153. maddesi uyarında Anayasa Mahkemesi kararlarına uyma
yükümlülüğüne aykırılık oluşturduğu, - Dini amaçlı örtünmeyi de kapsayan
kıyafet özgürlüğünün, dini simge niteliğindeki kıyafetler aracılığı ile kişilerin,
farklı dini yaklaşımları olanları denetim ve baskı altına almalarına imkân
hazırlayarak, çağdaş bir demokrasinin en temel özelliği olan çoğulculuğa ve
hoşgörüye tehdit oluşturduğu, bu şekilde başkalarının özgürlüklerini yok etme
olanağı tanıması nedeniyle demokratik ve laik hukuk devleti olma niteliğini
değiştirme anlamına geldiği, - Anayasa’nın ilk dört maddesi ile
138. ve 153. maddelerinin TBMM’nin yetkisinin sınırını çizdiği, ilk üç madde
dışındaki hükümlerdeki her bir değişikliğin, bu maddelerdeki hususları başkalaştırıp
değiştiremeyeceği, aksinin kabulünün “Anayasaya karşı hile” anlamına
geleceği, Anayasa’nın ilk üç maddesindeki esaslara aykırı bir değişiklikle,
Anayasa’nın mevcut hükümlerinde en küçük bir etki ve değişme yapması veya
yeni bir Anayasa kuralı konmasının mümkün olamayacağı ve “açık ve ağır yetki
tecavüzü” nedeniyle yok hükmünde sayılması gerektiği, - Anayasa Mahkemesi’nin denetim yetkisinin “teklif çoğunluğu”nu da kapsadığı dikkate alındığında, teklif
edilemez nitelikteki ilk dört maddenin dolaylı yoldan değiştirilmesi anlamına
gelen dava konusu kuralların teklif çoğunluğu koşulunu yerine getirmediğinden
iptaline de hükmedilebileceği İleri sürülmektedir. Anayasa’nın değiştirilemez hükümlerini
değiştirdiği gerekçesiyle değişikliklerin yok hükmünde sayılması, kabul
edilmediği takdirde, “teklif edilemezlik” kuralı nedeniyle teklif çoğunluğu
koşulunu yerine getirmemiş sayılması, dolayısıyla Anayasa’nın 148. maddesinin
ikinci fıkrasına dayanılarak iptaline karar verilmesi istenmektedir. 1 - Yokluğun Saptanması İsteminin İncelenmesi
Yokluk, bir normun var olmadığının
ifadesidir. Yasalar bakımından, parlamento iradesinin olmaması, Cumhurbaşkanının
yayımlama iradesinin bulunmaması, resmi gazetede yayımlanmaması gibi bir
normun varlığının zorunlu koşulları bulunmadığı sürece “var”lıktan söz etmek
olanaksızdır. Ancak, bunun dışındaki sakatlıklar, denetime tabi oldukları
sürece, Anayasal denetimin konusunu oluşturabilirler. Anayasa’nın 175. maddesine göre Anayasayı
değiştirme yetkisi TBMM’ne ait olup, Meclis bu yetkisini üçte bir
çoğunluğunun yazılı teklifi ve beşte üç çoğunluğunun kabul oyuyla
kullanabilmektedir. TBMM üyelerinin üçte birinden fazla
sayıda Milletvekilinin imzasıyla teklif edilen ve 9.2.2008 tarihinde TBMM
Genel Kurulunda kabul edilmekle yasalaşan 5735 sayılı “Türkiye Cumhuriyeti
Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” TBMM’nin
Anayasayı değiştirme yetkisi kapsamındadır. Dava konusu Yasa Cumhurbaşkanı’nca
23.2.2008 günlü Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Açıklanan nedenlerle dava konusu
Yasa’nın yokluğunun saptanması isteminin reddi gerekir. 2 - İptal İsteminin İncelenmesi
a) Teklif
edilebilirlik yönünden
Anayasa’nın 175. maddesi Anayasa’yı
değiştirme yetkisinin TBMM’ye ait olduğunu, Meclisin bu yetkisini üye
tamsayısının üçte bir çoğunluğunun yazılı teklifi ve beşte üç çoğunluğunun
kabul oyuyla kullanabileceğini öngörmektedir. Anayasa’yı değiştirme yetkisinin
niteliği ve sınırlarını belirlemek için, yasama organının kurucu iktidar
karşısındaki hukuksal durumunun irdelenmesi gerekmektedir. Bir devletin hukuksal yapısının temelini
oluşturan, ulus adına yetki kullanacak anayasal organları, yetkilerin sınırlarını
ve birbirleriyle olan ilişkilerini belirleyen, hak ve özgürlükleri düzenleyen
anayasayı yapma veya değiştirme işlevi asli ve tali kurucu iktidar işlevidir.
Asli kurucu iktidar ülkenin siyasal rejiminde çeşitli etkenlere dayalı olarak
ortaya çıkan kesintilerin ürettiği ve ortaya çıkış biçimi itibariyle hukuksal
çerçeve dışında yer alan, yeni hukuksal düzenin temel esaslarının ne
olacağını belirleyen anayasa koyucu iradedir. Katılımcı, müzakereci ve
uzlaşıyı esas alan demokratik ülkelerde asli kurucu iktidarın sahibi halktır. Asli kurucu iktidarın önceki
Anayasalarla bağlı olmaksızın yarattığı yeni Anayasa, temel düzen normu
haline geldiği andan itibaren, tüm anayasal kurum ve kuruluşların
meşruiyetlerinin dayanağı haline gelir. Anayasa’nın öngördüğü ve öğretide
kurulu iktidar olarak tanımlanan yasama, yürütme, yargı organları ile
bunların alt birimlerinin asli kurucu iktidarın yarattığı “hukuksal otorite”
sınırları içinde hareket etmeleri, işlem ve eylemlerinin hukuksal geçerlilik
kazanabilmesinin önkoşuludur. Bu durum, Anayasa’nın 6. maddesinde yer alan
“hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasa’dan almayan bir devlet yetkisi
kullanamaz” ifadesiyle, herhangi bir istisna tanımaksızın kabul edilmiştir.
Anayasa koyucu “hiçbir kimse ya da organ”dan söz ettiğine göre, kurulu bir
organ olarak yasama organının da sistem dışı yetki kullanımının hukuksal
açıdan geçerli olmayacağının kabulü gerekir. Anayasa Mahkemesi’nin,
değiştirilemezlik kuralının yalnızca devlet şeklinin Cumhuriyet olduğuna
ilişkin 1. maddeyle sınırlı kabul edildiği 1961 Anayasası döneminde verdiği
16.6.1970 günlü ve E. 1970/1, K. 1970/31 sayılı, 13.4.1971 günlü ve
E.1971/41, K. 1971/37 sayılı, 15.4.1975 günlü ve E. 1973/19, K. 1975/87
sayılı, 23.3.1976 günlü ve E. 1975/167, K. 1976/19 sayılı, 12.10.1976 tarih
ve E. 1976/38, K. 1976/46 sayılı, 27.1.1977 günlü ve E. 1976/43, K. 1977/4
sayılı ve son olarak 27.9.1977 günlü ve E. 1977/82, K. 1977/117 sayılı
kararlarında anayasal düzenin hukukun üstün kurallarına ve çağdaş uygarlığın
gereklerine aykırı düşen nitelikte yeni ilkelere bağlanmasının bu düzenin
bütünlüğünü bozabileceği, Anayasa’nın 1. maddesinde yer alan “Türkiye Devleti
bir Cumhuriyettir” kuralı ile bunu tamamlayan ve Cumhuriyetin temel
niteliklerini belirleyen 2. maddesini değiştirecek derecede etkisi olacak bir
değişikliğin yapılamayacağı, aksi takdirde değişiklikten sonraki yeni düzenin
önceki Anayasa’da tanımlanan biçimde işleyemeyeceği, bu gibi sonuçların
önlenmesi için, çağdaş Anayasaların kendilerini böyle değişikliklere karşı
koruyan ve güvence altına alan hükümleri ve kuruluşları birlikte getirme
yolunu seçtikleri ifade edilmiş, buna dayalı olarak da Anayasa değişikliğine
ilişkin tekliflerin her şeyden önce Anayasa’nın Başlangıç bölümü ile 1. ve 2.
maddelerinde yer alan ilkelerde en küçük bir sapmayı veya değişikliği
öngöremeyecekleri, değişikliklerin sözü geçen ilkelerin tümünü veya herhangi
birisini hedef alması durumunda teklif edilemeyecekleri ve yasama
meclislerince kabul edilemeyecekleri, teklif edilmeleri ve kabul edilmeleri
durumunda ise Anayasa’nın 9. maddesinde belirtilen biçim koşullarına aykırı
olacağı belirtilmiştir. Anayasa’nın 175. maddesine göre
Anayasayı değiştirme yetkisi TBMM’ne tanınmıştır. Kaynağı Anayasa olan bu
yetkinin Anayasa’nın öngördüğü yöntemlerle ve Anayasaya uygun olarak
kullanılacağı kuşkusuzdur. Yasama organı bu yetkisini 175. maddede belirtilen
yöntemle kullanırken, yetkinin her şeyden önce asli kurucu iktidar tarafından
kullanılmasına izin verilen bir yetki olması gerektiği açıktır. Anayasa’nın 4. maddesinde “Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin
Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü
maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez”
denilmek suretiyle, 175. maddede belirlenen yetkinin kullanılamayacağı,
kullanılsa dahi hukuken geçerli olamayacağı alanlar açıkça belirlenmiştir. Anayasa’nın 148. maddesinde öngörülen
teklif ve oylama çoğunluğuna uyulmaksızın gerçekleştirilecek bir Anayasa
değişikliği hukuken geçerli olamayacağı gibi, değiştirilmesi teklif
edilemeyecek bir Anayasa kuralına yönelik değişiklik teklifi yasama organının
yetkisi kapsamında bulunmadığından, yetkisiz olduğu bir alanda yasama
faaliyetine hukuksal geçerlilik tanımak da mümkün değildir. Anayasa değişikliklerinin yukarıda
belirtilen Anayasa normlarının bütünlüğünden doğan ve Anayasanın ilk üç
maddesinde somutlaşan temel tercihe uygun olması gerekir. Bu çerçevede
Anayasa’nın yetki normu olan 175. maddesi, bu yetkinin sınırını çizen 4.
maddesi ve bu sınırların dışına taşan yetki kullanımının hukuksal müeyyidesini
belirleme yetkisini öngören 148. maddesinin birlikte değerlendirilmesi
zorunludur. Anayasa’nın 175. maddesine göre
kullanılacak Anayasa’yı değiştirme yetkisinin, hukuksal geçerlilik ve
etkinlik kazanabilmesi için Anayasa’nın 4. maddesinde teklif edilemez olarak
belirlenen hükümlere ilişkin olmaması, teklif ve oylama çoğunluğuna uyularak
ve nihayetinde ivedi görüşme yasağı ihlal edilmeden kullanılmış olması
gerekir. Teklif edilebilir olmayan bir Anayasa değişikliğinin 148. maddenin
ikinci fıkrasında öngörülen teklif çoğunluğu koşulunu yerine getirmiş olması,
hukuken geçersiz nitelikteki bir yasama tasarrufunun sırf sayısal çokluğun
gücüyle etkin kılınmasının gerekçesi olamaz. Zira kurulu iktidar olan yasama
organının işlem ve eylemlerinin geçerliliği, asli kurucu iktidarın öngördüğü
anayasal sınırlar içinde kalması koşuluna bağlıdır. Anayasanın 148 inci maddesindeki,
Anayasa değişikliklerinde şekil denetiminin “teklif … şartına uyulup uyulmadığı” hususlarıyla
sınırlı olduğunu ifade eden hüküm, yukarıdaki açıklamalar ışığında, “geçerli
teklif” koşulunun bulunup bulunmadığına yönelik olarak yapılacak bir denetimi
de içerir. Yürürlükteki
Anayasamızın öngördüğü düzen, anayasal normlar bütünü ve bu bütünü
somutlaştıran ilk üç maddede ortaya çıkan bir anayasal düzendir. Kurucu
iktidarın siyasal düzene ilişkin temel tercihi Anayasa’nın ilk üç maddesinde,
bunun somut yansımaları ise diğer maddelerde ortaya çıkmaktadır. 4. madde ise
ilk üç maddenin güvencesi olma niteliği itibariyle doğal olarak
değiştirilmezlik özelliğine sahiptir. Bu durumda Anayasa’nın 4. maddesi dâhil
olmak üzere her bir maddede yapılacak değişikliklerin siyasal düzende
değişikliklere ve kurucu iktidarın yarattığı anayasal düzende dönüşümlere yol
açması mümkündür. O halde Anayasa’nın diğer maddelerinde yapılacak
değişikliklerle Anayasa’nın 4. maddesinin yasama organı için çizdiği
sınırların aşılma olasılığı göz ardı edilemez. Dolayısıyla Anayasanın ilk üç maddesinde değişiklik öngören veya Anayasa’nın sair maddelerinde yapılan değişikliklerle doğrudan doğruya veya dolaylı olarak aynı sonucu doğuran herhangi bir yasama tasarrufunun da hukuksal geçerlilik kazanması mümkün olmadığından, bu doğrultudaki tekliflerin sayısal yönden Anayasa’ya uygun olması tasarrufun geçersizliğine engel oluşturmayacaktır. Açıklanan nedenlerle,
Anayasa Mahkemesi’nin, 5735 sayılı Kanun’un 1. ve 2. maddelerinin Anayasa’ya
uygunluğunu inceleyebileceğinin ve söz konusu maddelerin Anayasa’nın 10. ve
42. maddelerini değiştiren hükümlerinin Cumhuriyetin Anayasa’nın 2. maddesinde
belirtilen niteliklerine aykırı olup olmadığı, aykırı olduğuna karar vermesi
halinde bu hükümleri Anayasa’nın 4. maddesindeki değiştirme yasağına
aykırılık nedeniyle iptal edebileceğinin kabulü gerekir. Haşim KILIÇ ve Sacit
ADALI bu görüşe katılmamışlardır. b) İçerik
yönünden
Anayasa’nın 2.
maddesinde belirtilen laik Cumhuriyet ilkesi, egemenliğin ulusa ait olduğu,
ulusal irade dışında herhangi bir dogmanın siyasal düzene yön vermesine olanak
bulunmadığı, hukuksal kuralların dinsel buyruklar yerine demokratik ulusal
talepler esas alınarak aklın ve bilimin öncülüğünde kabul edildiği, çoğunluk
ya da azınlık dinine, felsefi inançlara veya dünya görüşlerine mensup olup
olmadıklarına bakılmaksızın, din ve vicdan özgürlüğünün ayrımsız ve
önkoşulsuz olarak herkese tanındığı ve anayasada öngörülenin ötesinde
herhangi bir sınırlamaya tabi tutulmadığı, dini veya din duygularının kötüye
kullanılmasının ve sömürülmesinin yasaklandığı, devletin tüm işlem ve
eylemlerinde dinler ve inançlar karşısında eşit ve tarafsız davrandığı bir
cumhuriyeti öngörmektedir. Anayasanın Başlangıç kısmının 5.
paragrafında “laiklik ilkesinin gereği
olarak kutsal din duygularının Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı”,
14. maddesinde “Anayasada yer alan hak
ve hürriyetlerin hiç biri(nin)… laik
cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde”
kullanılamayacağı, 42. maddesinde “Eğitim
ve öğretim(in) Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve
eğitim esaslarına göre Devletin gözetim ve denetimi altında” yapılacağı
ve “eğitim ve öğretim hürriyeti(nin), Anayasaya sadakat borcunu ortadan”
kaldırmayacağı hükme bağlanmış, 174. maddesinde de Türkiye Cumhuriyeti’nin
laik niteliğini koruma amacını güden inkılâp yasalarının iptal edilemeyeceği
öngörülmüştür. Anayasa’nın 24. maddesinin son fıkrasına
göre “Kimse, Devletin sosyal, ekonomik,
siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma
veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle
olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri
istismar edemez ve kötüye kullanamaz.” Anayasa koyucu ülkenin koşullarını
dikkate alarak dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri
siyasi çıkar yahut nüfuz sağlamak amacıyla kullanılmasını laiklik ilkesinin
korunması bakımından zorunlu görerek yasaklama yolunu seçmiş ve temel hak ve
özgürlüklerin kapsamı dışında bırakmıştır. Atatürk devrimlerinde önemli bir yer tutan
laiklik ilkesinin değerlendirilmesinde, yukarıdaki kurallar ile Anayasa
Mahkemesi’nin verdiği kararlarda ulaşılan sonuçların göz önünde
bulundurulması gerekir. Anayasa Mahkemesi’nin birçok kararında
ayrıntılı olarak açıklanan laiklik ilkesi düşünsel temellerini Rönesans, Reformasyon ve Aydınlanma dönemlerinden alır. Çağdaş
demokrasilerin ortak değeri olan bu ilkeye göre, siyasal ve hukuksal yapı,
dogmalardan arındırılarak akılcılığı ve bilimsel yöntemleri esas alan
katılımcı demokratik süreçlerin ürünü olan ulusal tercihlere dayanır.
Bireylerin anayasal özgürlüklerinden inanç, din, mezhep veya felsefi tutum
nedeniyle ayrımsız yararlandığı, akılcılığı esas alan bir süreç olan
aydınlanma koşullarının sağlandığı toplumlarda laik ve demokratik değerler
özümsenir, siyasal, sosyal ve kültürel yaşam da buna bağlı olarak evrensel
değerlerin egemen olduğu çağdaş bir görünüm kazanır. Laikliğin bu işleviyle
toplumsal ve siyasal barışı sağlayan ortak bir değer olduğu açıktır.
Bireylerin özgür vicdani tercihlerine dayanan ve sosyal bir kurum olan
dinler, siyasal yapıya egemen olmaya başladıkları veya ulusal irade yerine
siyasal yapının hukuksal kurallarının meşruiyet temelini oluşturdukları anda
toplumsal ve siyasal barışın korunması olanaksızlaşır. Hukuksal düzenlemelerin
katılımcı demokratik süreçle ortaya çıkan ulusal irade yerine dinsel
buyruklara dayandırılması, birey özgürlüğünü ve bu temelde yükselen
demokratik işleyişi olanaksız kılar. Siyasal yapıya egemen dogmalar öncelikle
özgürlükleri ortadan kaldırır. Bu nedenle çağdaş demokrasiler, mutlak hakikat
iddialarını reddeder, dogmalara karşı akılcılıkla durur, dünyayı dünyanın
bilgisiyle açıklayabilecek toplumsal ve düşünsel temelleri yaratır, din ve
devlet işlerini birbirinden ayırarak, dini siyasallaşmaktan ve yönetim aracı
olmaktan çıkarır. Türkiye Cumhuriyeti
Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un, dava
konusu 1. maddesi ile Anayasa’nın 10. maddesinin dördüncü fıkrasına, “bütün
işlemlerinde” ibaresinden sonra gelmek üzere “ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında” ibaresi; 2.
maddesi ile de, 42. maddesine, altıncı fıkradan sonra gelmek üzere “Kanunda açıkça yazılı olmayan herhangi bir
sebeple kimse yükseköğretim hakkını kullanmaktan mahrum edilemez. Bu hakkın
kullanımının sınırları kanunla belirlenir” biçiminde yedinci fıkra eklenmiştir. 5735 sayılı “Türkiye Cumhuriyeti
Anayasasının Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine Dair Kanun” un Genel Gerekçesinde
düzenlemenin amacı şu şekilde ifade edilmektedir: “Yükseköğretim
kurumlarında kılık ve kıyafetlerinden dolayı bazı öğrencilerin eğitim ve
öğrenim hakkının engellenmesi kronik bir sorun haline gelmiştir. Kurucusu ve
üyesi bulunduğumuz Avrupa Konseyine üye ülkelerin hiç birinde üniversite
düzeyinde böyle bir sorun mevcut bulunmamaktadır. Buna
rağmen ülkemizde uzun bir süredir üniversitelerde bazı kız öğrencilerin
başlarını örtmede kullandıkları kıyafetler nedeniyle eğitim ve öğrenim
hakkını kullanamadıkları bilinmektedir. Atatürk’ün
hedef gösterdiği çağdaş uygarlık düzeyinde “fikri hür, vicdanı hür, irfanı
hür” nesiller yetiştirilmesi, kişilerin yükseköğrenim hakkından kanun önünde
eşitlik ilkesi gereği hiçbir nedenle ayrımcılığa tabi tutulmadan yararlanmasını
zorunlu kılmaktadır. Bu nedenlerle, Anayasanın 10 uncu ve 42 nci maddesinde işbu değişikliklerin yapılması gereği
doğmuştur.” Yasa’nın dava konusu
1. maddenin gerekçesinin ikinci paragrafına bakıldığında, getirilen
düzenlemenin amacı, “tüm idare makamları gibi üniversitelerin de,
yükseköğretim hizmeti sunarlarken dil, renk, cinsiyet, siyasi düşünce,
felsefi inanç, mezhep, giyim, kuşam ve benzeri sebeplerle bu hizmetten
yararlanan kişilerin arasında ayrımcılık yapmasını olanaksızlaştırmak” olarak
ifade edilmekte, 2. maddenin gerekçesinin son tümcesinde ise, ülkemizde
münhasıran yükseköğretim hizmetlerinden yararlanan vatandaşlar arasında
eşitliği sağlama ve yükseköğretim kurumlarında öğrenim haklarından mahrum
edilen kişilerin bu hak mahrumiyetini ortadan kaldırma amacı
belirtilmektedir. 5735 sayılı Kanun’un genel gerekçesi, 1.
ve 2. maddelerin gerekçeleri, Anayasa Komisyonu ve Genel Kurul görüşmelerinde
yapılan açıklamalar incelendiğinde; temel hedefin, bir kamu hizmeti niteliği
bulunan yükseköğrenim hakkını kullananlar yönünden dinî amaçlı örtünme
serbestîsi tanınması olduğu anlaşılmaktadır. Dava dilekçesinde belirtilen hususların
dışında, Meclis görüşmelerinde, dava konusu kuralların, üniversitelerde
uygulanan başörtüsü yasağı nedeniyle eğitim haklarını kullanamayan
öğrencilerin sorunlarını çözme olasılığını barındırsa bile, toplumdaki
kaygıların giderilmediği ve güvence taleplerine sessiz kalındığı, demokratik
uzlaşma yolları dışlanarak meydan okumanın veya dayatmanın yöntem olarak
benimsendiği gerekçeleriyle eleştirildiği tutanaklardan anlaşılmaktadır. 5735 sayılı Kanun’un
1. maddesinde yapılan düzenlemeyle, Devlet organları ve idare makamlarına,
bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uymak yükümlülüğünün yanı
sıra kamu hizmetlerinden kişilerin kanun önünde eşitlik ilkesine uygun bir
biçimde yararlanmalarını sağlamak yükümlülüğü; kişilere de Devlet organları
ve idare makamlarından, sundukları kamu hizmetlerinden kanun önünde eşitlik
ilkesine uygun olarak yararlanmalarını sağlamasını istemek imkânı
getirilmiştir. Olaya kıyafet
açısından bakıldığında, bu hüküm karşısında Devlet organları ve idare
makamlarının, kişilere yüksek öğrenim hakkından yararlanırken bu hakkın
kullanımına hiçbir sınırlama getiremeyecekleri anlaşılmaktadır. 5735 sayılı Kanun’un 2. maddesinde ise, kanunda açıkça yazılı olmayan herhangi
bir sebeple kimsenin yüksek öğrenim hakkını kullanmaktan mahrum edilemeyeceği
belirtilerek yüksek öğretim kurumlarında dinî amaçlı örtünme nedeniyle
öğrenim hakkından yararlanmanın engellenmesinin de önüne geçilmektedir. Bu
durumda, yasa ile açıkça yasaklanmadıkça yüksek öğretimde kıyafetin herhangi
bir ölçüye tabi tutulmaksızın serbest bırakıldığı, yükseköğrenim hakkını
kullananlara bu kıyafetleri taşımaktan dolayı herhangi bir yaptırım
uygulanamayacağı ortaya çıkmaktadır. Bireysel bir tercih ve özgürlük
kullanımı olsa da, kullanılan dinsel simgenin tüm öğrencilerin bulunmak
zorunda olduğu dersliklerde veya laboratuar ortamlarında, farklı yaşam
tercihlerine, siyasal görüşlere veya inançlara sahip insanlar üzerinde bir
baskı aracına dönüşmesi olasılığı bulunmaktadır. Bu olasılığın ortaya çıkması
durumunda taşınan dinsel simgenin başkalarının üzerinde yaratacağı baskı ve
olası eğitim aksamaları ile kamu düzeninin bozulması karşısında, üniversite
yönetimlerinin ve kamu kurumlarının müdahalesine olanak verilmemesi, herkesin
eşit şekilde eğitim hakkından yararlanmasını engelleyebilecektir. Dava konusu kurala bakıldığında “kanunda açıkça yazılı haller”in ne olduğu ve ne zaman
geçerlilik kazanacağı hususu, yasa koyucunun aktif bir yasama tasarrufuyla
anlaşılabilecektir. Anayasal düzenimizde yasa koyucuyu yasal düzenlemeye
zorlayıcı bir hukuksal yaptırım mekanizması bulunmadığından, başkalarının
özgürlükleri ve kamu düzenini koruyucu yasal önlemlerin alınmasının yasa
koyucunun takdirine kalacağı açıktır. Yasa koyucunun temel siyasal karar
mekanizması olduğu ve ülke nüfusunun büyük çoğunluğunun belirli bir dine
mensup olduğu dikkate alındığında, bu takdirin dinsel özgürlüklerin
sınırlandırılmasında kullanılmasının güçlüğü açıktır. Temel düzen normu olan
Anayasa kuralları değiştirilirken, çoğunluk inancının dışında kalan
insanların temel hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınmasının yasa
koyucunun takdirine bırakılmaması, kayıtlar ve güvence mekanizmalarının
doğrudan anayasada yer alması, demokratik anayasacılık deneyiminin sonucu olan
insan haklarına dayalı devlet olmanın da bir gereğidir. Toplumsal sorunların Anayasa’nın açık
hükümleri çerçevesinde ve demokratik barışı ve uzlaşıyı esas alan yöntemlerle
çözümü yerine, dinin, din duygularının veya dince kutsal sayılan şeylerin
istismar edilmek suretiyle kullanılmasına Anayasa izin vermemektedir. Zira
her bir toplumsal sorun istismarı, bu sorunun çözümlenmesi olanaklarını
ortadan kaldırmak suretiyle, bir yandan toplumsal çatışmaların derinleşmesine
ve demokratik süreçlerin işlevsizleştirilmesine yol açabilir; sonuçta devlet
iktidarının toplumsal sorunları çözeceğine yönelik inancı zedeleyebilir. Dava
konusu kuralın hazırlanış ve kabul biçimi Anayasa’nın 24. maddesinin son
fıkrasının anlam ve özünü yansıtan bu temel zorunlulukları göz ardı etmektedir.
Nitekim, Anayasa Mahkemesi’nin 07.03.1989 günlü,
E.1989/1, K.1989/12 sayılı kararıyla dini inanç gereği başörtüsü takılmasına
izin veren bir düzenleme başkalarının hak ve özgürlükleri, dinin
araçsallaştırılması ve kamu düzeni bakımından Anayasa’ya aykırı bulunmuştur. Dinsel kaynaklı düzenlemelerle girişimlerin Anayasa karşısında
geçerli olamayacağını belirten Anayasa Mahkemesi’nin 09.04.1991 günlü,
E.1990/36, K.1991/8 sayılı kararları ile 16.1.1998 günlü, E. 1997/1 (SPK), K.
1998/1, Refah Partisi kararı ve 22.6.2001 günlü, E. 1999/2 (SPK), K. 2001/2
sayılı Fazilet Partisi kararında bu hususlar yinelenmiştir. Danıştay’ın
içtihatları da benzer yönde gelişmiştir. Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi 4. Dairesinin 29.6.2004 tarihli ve Büyük Dairenin 10.11.2005
tarihli Leyla Şahin kararlarında,
sözleşmeci devletlerin dinsel sembollerin kullanımına ilişkin düzenlemeleri
söz konusu olduğunda takdir hakkının geniş olduğunu, bu konuyla ilgili
kuralların ulusal geleneklere bağlı olarak bir ülkeden diğerine değişiklik
arz etmesi ve “başkalarının haklarını koruma”nın ve
“kamu düzeni”nin gerekleri konusunda Avrupa’nın
ortak bir anlayışı bulunmamasının bunu zorunlu kıldığını, başörtüsünün
yasaklanmasının Türkiye’nin koşulları dikkate alındığında “başkalarının hak
ve özgürlüklerinin korunması” ile “kamu düzeni ve güvenliğinin sağlanması”
bakımından demokratik bir toplumda zorunlu bir tedbir niteliğinde olduğunu
kabul etmiştir. 15.2.2001 tarihli Dahlab-İsviçre
kararında türban taktığı için ilköğretim kurumlarında öğretmenlik yapması
engellenen öğretmenin başvurusunu reddederken, türbanın cinsiyetler arası
eşitlik ilkesiyle bağdaşması güç olan dini bir simge olduğunu, buna izin
verilmesinin diğer dinlerin giyim sembollerinin de kullanımını beraberinde
getireceğini, okullarda devletin tarafsızlığını tehlikeye düşüreceğini ve
yasaklamanın altında önemli bir kamu yararının bulunduğunu, sonuç olarak
öğretim faaliyetinde başörtüsü takma yasağının başkalarının hak ve
özgürlüklerinin, kamu güvenliğinin ve kamu düzeninin korunması amacıyla
orantılı ve demokratik bir tedbir olduğunu ifade etmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 3. Dairesinin
31.7.2001 ve Büyük Dairenin 13.2.2003 tarihli Refah Partisi kararlarında da başörtüsü takma özgürlüğünün
başkalarının hak ve özgürlüklerinin, kamu düzeni ve güvenliğinin korunması
gereğiyle çatışması durumunda sınırlanabileceğini, laiklik ilkesine saygı
gösterilmemesi şeklindeki bir tutumun sözleşmeden yararlanamayacağı,
üniversitelerde çoğunluğa mensup dinin gereklerini yerine getirmeyen ya da
başka dinlere mensup öğrenciler üzerinde baskı kurulmasını engelleyecek
önlemlerin sözleşmeye uygun olduğu, laik üniversitelerde çeşitli inançlara
mensup öğrencilerin barış içinde bir arada yaşamalarını ve dolayısıyla da
kamu düzeni ve başkalarının inançlarının korunmasını teminen
söz konusu dine ilişkin ritüel ve simgeleri
sergilemenin yeri ve şeklini belirleme hususunda sınırlamalar
öngörülebileceği kabul edilmiştir. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi kararları gözetildiğinde, Anayasa’nın 10. ve 42. maddelerinde
yapılan düzenlemenin, yöntem bakımından dini siyasete alet etmesi, içerik
yönünden de başkalarının haklarını ihlale ve kamu düzeninin bozulmasına yol
açması nedeniyle laiklik ilkesine açıkça aykırı olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen
Cumhuriyetin temel niteliklerini dolaylı bir biçimde değiştiren ve işlevsizleştiren
bu düzenleme Anayasa’nın 4. maddesinde ifade edilen değiştirme ve değişiklik
teklif etme yasağına aykırı olduğundan, Anayasa’nın 148. maddesinin ikinci
fıkrasında öngörülen teklif koşulunun yerine getirilmiş olduğu kabul
edilemez. Açıklanan nedenlerle dava konusu
Yasa’nın 1. ve 2. maddeleri Anayasa’nın 2., 4. ve
148. maddelerine aykırıdır, iptali gerekir. Haşim KILIÇ ve Sacit
ADALI bu görüşlere katılmamışlardır. 3 - İptal Sonucu Yasa’nın 3. Maddesinin
Uygulama Olanağını Yitirip Yitirmediğinin İncelenmesi
2949 sayılı Anayasa
Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 29. maddesinin ikinci
fıkrasında, “Ancak başvuru, kanunun, kanun hükmünde kararnamenin veya
içtüzüğün sadece belirli madde veya hükümleri aleyhine yapılmış olup da, bu
belirli madde veya hükümlerin iptali kanunun, kanun hükmünde kararnamenin
veya içtüzüğün bazı hükümlerinin veya tamamının uygulanmaması sonucunu
doğuruyorsa, Anayasa Mahkemesi, keyfiyeti gerekçesinde belirtmek şartıyla,
kanunun, kanun hükmünde kararnamenin veya içtüzüğün bahis konusu öteki
hükümlerinin veya tümünün iptaline karar verebilir” denilmektedir. 9.2.2008 günlü, 5735 sayılı Türkiye
Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında
Kanun’un 1. ve 2. maddelerinin iptal edilmesi sunucu yürürlük maddesi olan 3.
maddesinin uygulama olanağı kalmadığından, 2949 sayılı Kanun’un 29. maddesinin
ikinci fıkrası uyarınca anılan maddenin de iptali gerekir. V - YÜRÜRLÜĞÜN
DURDURULMASI İSTEMİ
9.2.2008 günlü, 5735
sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik
Yapılması’na Dair Kanun, 5.6.2008 günlü, E. 2008/16, K. 2008/116 sayılı
kararla iptal edildiğinden, bu Kanun’un, uygulanmasından doğacak sonradan
giderilmesi güç veya olanaksız durum ve zararların önlenmesi ve iptal
kararının sonuçsuz kalmaması için Resmi Gazete’de yayımlanacağı güne kadar
YÜRÜRLÜĞÜNÜN DURDURULMASINA, 5.6.2008 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi. VI
- SONUÇ 9.2.2008
günlü, 5735 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un; A - 1.
maddesiyle 7/11/1982 tarihli ve 2709 sayılı Türkiye
Cumhuriyeti Anayasasının 10 uncu maddesinin dördüncü fıkrasına “bütün
işlemlerinde” ibaresinden sonra gelmek üzere eklenen “ve her türlü kamu
hizmetinden yararlanılmasında” ibaresinin, B - 2.
maddesiyle 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 42 nci maddesine altıncı fıkradan sonra gelmek üzere eklenen
“Kanunda açıkça yazılı olmayan herhangi bir sebeple kimse yükseköğrenim
hakkını kullanmaktan mahrum edilemez. Bu hakkın kullanımının sınırları
kanunla belirlenir.” biçimindeki fıkranın, Anayasa’nın 2., 4. ve 148.
maddeleri gözetilerek İPTALİNE, Haşim KILIÇ ile Sacit
ADALI’nın karşıoyları ve
OYÇOKLUĞUYLA, C - İptal
edilen kurallar nedeniyle uygulanma olanağı kalmayan 3. maddesinin de 2949
sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 29.
maddesinin ikinci fıkrası gereğince İPTALİNE, OYBİRLİĞİYLE, 5.6.2008 gününde karar verildi.
KARŞIOY
GEREKÇESİ 1
- USUL YÖNÜNDEN 9.2.2008 günlü, 5735 sayılı Yasa ile
Anayasa’nın 10. ve 42. maddelerinde değişiklik yapılmıştır. Yapılan bu değişiklik, Anayasa
Mahkemesi’nce şekil denetiminden yola çıkılarak esası denetlenmek suretiyle
incelenmiş ve iptal edilmiştir. Anayasa’nın 148. maddesinden yetki
türetilerek işin esas denetimi yapılmıştır. Çoğunluk, Anayasa değişikliklerinde “teklif
edilebilir nitelikte bir Anayasa kuralının var olması” gerektiğini teklif
çoğunluğundan önce aranan bir şart olarak kabul etmekte, teklif edilebilir
nitelikte olup olmadığını da işin
esasına girerek tesbit etmektedir. Başka bir anlatımla
Anayasa değişikliklerinin, Anayasal normlarının bütünlüğünden doğan ve Anayasa’nın ilk üç maddesinde somutlaşan temel tercihe
uygun olması gerektiği, bu sınırların dışına taşan yetki kullanımının
müeyyidesinin 148. maddede öngörüldüğü belirtilmektedir. Yine çoğunluğa göre, Anayasa’nın 10. ve
42. maddelerinde yapılan değişiklik Anayasa’nın değiştirilemez ya da
değiştirilmesi teklif edilemez olan Cumhuriyetin niteliklerini dolaylı olarak
değiştirmekte ya da işlevsiz hale getirmektedir. Anayasa’nın 148. maddesi, Anayasa
değişikliklerinin denetlenmesine ilişkin tek Anayasa kuralıdır. Anayasa Mahkemesi’nin
görev ve yetkilerine
ilişkin başkaca hiçbir maddede buna ilişkin bir ifadeye yer verilmemiştir.
Buna göre, Anayasa değişikliklerinin esastan denetim sonucunu doğuracak
bir incelemeye tabi tutulması mümkün
değildir. Nitekim Anayasa Mahkemesi de 1982 Anayasası döneminde verdiği tüm kararlarında
esas denetimin olanaksızlığını vurgulamıştır. Şekil denetimi ise “teklif çoğunluğu” ve
“oylama çoğunluğu”nun bulunup bulunmadığı
“ivedilikle görüşülemeyeceği” şartına uyulup uyulmadığıyla sınırlı olarak
yapılan bir denetimdir. Nitekim Anayasa Mahkemesi E.2007/72,
K.2007/68 sayılı kararında aynen: “…
Kabul edilen yasa, Anayasa hükmü haline gelir ve esas yönünden denetimi
olanaksız olup, şekil yönünden ise 148. maddede belirtilen çerçeve içinde denetlenebilir.
Yapılacak iptal başvurusu, yasalar ve içtüzük yönünden altmış gün, şekil
yönünden ise on günle sınırlı tutulmuştur. Ayrıca Anayasa Mahkemesi, olağan
yasalar ve içtüzük değişikliklerinde salt çoğunlukla karar verebilirken, Anayasa
değişikliklerinde iptale karar verebilmesi nitelikli çoğunluk koşuluna
bağlanmıştır.” Bir önceki kararda da
“Anayasanın 148. maddesinde, Anayasa değişikliklerinde Anayasa Mahkemesine
tanınan denetim yetkisi, teklif, oylama çoğunluğu ve ivedilikle
görüşülemeyeceği şartlarına uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlanmıştır.
Esas yönünden denetime olanak tanınmadığı gibi 148. maddede tüketici biçimde
sayılan koşulların dışında şekil yönünden denetim yapılması olanaksızdır.” ifadeleriyle
hukuksal durumu somutlaştırmıştır. Anayasa’nın 148. maddesi ile Anayasa
Mahkemesi’nin 1982 sonrasında verdiği kararlarına rağmen, Mahkememiz 148.
maddeye ek yaparak yeni bir şekil şartı öngörmüş ve buradan açtığı yolla Anayasa
değişikliklerini esastan incelemiştir. Çoğunluk görüşünde; asli kurucu
iktidarın önceki Anayasalarla bağlı olmaksızın yarattığı yeni Anayasa, temel
düzen normu haline
geldiği andan itibaren, tüm Anayasal kurum ve kuruluşların meşruiyetlerinin
dayanağı haline geldiği, Anayasa’nın öngördüğü ve öğretide kurulu iktidar
olarak tanımlanan yasama, yürütme, yargı organları ile bunların alt
birimlerinin asli kurucu iktidarın yarattığı “hukuksal otorite”nin sınırları
içinde hareket etmelerinin, işlem ve eylemlerinin hukuksal geçerlilik
kazanabilmesinin ön koşulu olduğu, Anayasa’nın 6. maddesinde “Hiçbir kimse
veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.” dendiği, kurulu bir organ olarak
yasama organının da sistem dışı yetki kullanımının hukuksal açıdan geçerli
olmayacağının kabulü gerektiği belirtilmiştir. Ancak bunun yasama organı gibi
“kurulu” bir iktidar olan Anayasa Mahkemesi için de evleviyetle geçerli
olduğunda kuşku bulunmamaktadır. Anayasa’nın 6. maddesinde hiçbir kimse veya
organın kaynağını Anayasa’dan almayan bir yetki kullanamayacağı ifade
edilirken veya 11. madde uyarınca Anayasa kurallarının yasama, yürütme ve
yargı organları ile tüm idare makamlarını bağlayıcı temel kurallar olduğu
belirtilirken, Anayasa Mahkemesi bunlardan istisna edilmemiştir. Bir denetim
organı olarak da Anayasa Mahkemesi ulusun onayladığı Anayasa’nın somut
kuralları çerçevesinde kurulmuş, Anayasa’ya ve ulusa karşı sorumluluk bilinci
içinde görev yapmak zorunda olan bir Anayasal organdır. Anayasa’nın çizdiği
sınırlar içinde yetki kullanması, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının da
hukuksal açıdan geçerli olmasının önkoşuludur. Anayasakoyucunun
öngördüğü hukuk devleti ilkesi, yalnızca hukuk kuralı koyan iktidarların
değil, bu kuralları uygulayan ve yorumlayan kurumların da Anayasal çerçeve
içinde kalmaları gerektiğini göstermektedir. Bir denetim organı olan Anayasa
Mahkemesi’nin, hukuk dışına çıktığı iddia edilen otoriteleri denetlerken, bu denetiminin
hukuka uygunluğu konusunda tüm kuşkulardan arınma zorunluluğu vardır.
Anayasal sınırları aşarak denetime başladığı yerde, denetlenen otoritelerden
herhangi bir farkı kalmaz. Hukuk düzeni dışına çıkan otoriteyle aynı kaderi
paylaşmaktan kurtulamaz. Denetimin meşruiyeti denetleyen organın hukuksal
meşruiyet sınırları içinde hareket etmesine bağlıdır. Çoğunluk, Anayasa’nın 175. maddesine
göre Anayasa’yı değiştirme yetkisinin TBMM’ne tanındığını, kaynağı Anayasa
olan bu yetkinin Anayasa’nın öngördüğü yöntemlerle ve Anayasa’ya uygun olarak
kullanılacağını kabul etmektedir. Ayrıca bir yetki sorununu öne çıkararak,
yetkinin geçerliliğini asli kurucu iktidar tarafından izin verilen bir alanda
kullanılmasına bağlayarak, Anayasa değişikliklerinin sıradan bir yasa gibi
denetlenebileceğini düşünmektedir. Bu düşünceye katılmak olanaksızdır. Anayasa’nın Anayasa’yı
değiştirme yetkisine çizdiği sınırlar, hiçbir yoruma gerek duyulmayacak açıklıktadır. Bunlar ilk üç maddenin değiştirilemezliği
ile değişikliğin 175. maddede belirtilen usullerle yapılması zorunluluğu olarak belirlenmiş
bulunmaktadır. Dolayısıyla Anayasa’ya uygun olarak kullanılacak bu yetkinin, Anayasa’nın
ilk üç maddesi dışındaki her maddede değişiklik yapma olanağı verdiği
açıktır. Kurucu iktidar yetkisini daraltacak olan, ancak ve ancak yine bir
kurucu iktidar olabilir. Anayasa Mahkemesi’nin ise kurucu iktidarın çizdiği
hukuksal sınırlar dışına çıkması durumunda kurucu iktidar yerine geçeceği
kaçınılmazdır. Çoğunluk görüşü, kurucu iktidar ile
ilgili isabetli açıklamaların ardından vahim bir hataya düşmekte, kanun yapan
yasama organı ile Anayasa’yı değiştiren tali kurucu iktidar arasındaki farkı
görmezden gelmektedir. Aynı organ tarafından gerçekleştirilmiş olmakla
birlikte ikisinin hem nicelik, hem de nitelik olarak birbirinden farklı bir
işlevi olduğu, Anayasa hukukunun temel bilgilerindendir. Yasama ve Anayasa’yı
değiştirme işlevi TBMM tarafından yerine getirilirken, ilki Anayasa’nın 96.
maddesi uyarınca Anayasa’nın hiçbir maddesine aykırı olmamak koşuluyla basit
çoğunlukla ve Anayasal değer ve etkisi bulunmayan “yasa” koyma işlevi iken,
diğeri Anayasa’nın yalnızca ilk üç maddesini değiştirmemek koşuluyla,
nitelikli çoğunlukla ve Anayasal değer ve etkisi olan Anayasa Mahkemesi dahil tüm kurum ve kuruluşları bağlayıcı “Anayasayı
değiştirme” işlevidir. Bu gerçeğe karşın, yapılan Anayasa
değişikliğinin iptal edilmesinin olağan bir yasanın iptalinden hiçbir farkı
kalmamıştır. Demokratik bir ülkede, hukuksal değerlendirmelerin dayanağı
varsayımlar veya öznel kabuller değil, demokratik süreçlerin ürünü olan hukuk
kurallarıdır. 1982 Anayasası’nın önceki tecrübeler nedeniyle Anayasa
Mahkemesi’nin esas denetim yetkisini yasaklayıp, şeklî denetim yetkisini çok
daha ileri bir düzeyde sınırladığı ortada iken, adeta bu süreç hiç yaşanmamış
gibi, şekil denetiminin 1970’li yıllarda yapıldığı gibi, başka adlar altında
yeniden devreye sokulmasının meşru bir temeli bulunmamaktadır. Sosyal ve
siyasal yaşamın dinamizmine uyum sağlamak amacıyla Anayasa’nın bütünlüğünü
oluşturan normları değiştirmek suretiyle Anayasal düzende dönüşümlere ve
değişikliklere her zaman gidilebilir. Anayasal normlar arasında hiyerarşik
bir ilişki kurulamaz. Anayasa’nın 2. maddesindeki soyut niteliklerin
somutlaştırılması diğer maddelerdeki düzenlemelerle mümkündür. İlkelere, bu
somut düzenlemelerle anlam kazandırılarak bütünlük sağlanır. Başka bir
anlatımla ilk üç maddenin dışındaki maddelerle değiştirilemez hükümlere dinamik
bir yapı kazandırılarak siyasal yapının temel tercihlerinin meşruiyet
temelleri güncelleştirilmiş olur. Değiştirilemez kurallar dinamik bir
dönüşüme tabi tutulmadığı takdirde tıkanan hukuksal yollar nedeniyle
demokrasi dışı girişimlerin gündeme gelmesi kaçınılmazdır. Çoğunluk görüşü,
Anayasa’nın gelecek kuşakların sorunlarına cevap verme olanağını ortadan
kaldırmakla, esasen kendisi değiştirilemez hükümleri işlevsiz hale getirmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin 1961 Anayasası
döneminde Anayasa değişikliklerini iptal etmesi üzerine, 1971 Anayasa
değişikliklerinde Anayasakoyucu, bu durumu,
“kaynağını Anayasadan almayan bir yetki kullanımı” olarak nitelemiş ve
denetimin yalnızca biçimsel unsurlar bakımında yapılabileceğini kabul
etmiştir. Elbette yapılan incelemede sözkonusu
iradenin Anayasakoyucu iradesi olduğu saptandığı
andan itibaren, tüm kurulu iktidarları bağlayan niteliğiyle bunun esastan
denetime tabi tutulması mümkün değildir. Ancak, Anayasa Mahkemesi’nin 1975
yılından başlayarak Anayasa değişikliklerinin esas denetimini “biçimin esas
yönünden incelenmesi” adı altında sürdürmesinin
ardından, 1982 Anayasası’nda Anayasa Mahkemesi’nin denetim yetkisi 1971
Anayasası’nda öngörülenden öte sınırlamaya tabi tutulmuştur. 1982
Anayasası’nın 148. maddesinde Anayasa Mahkemesinin yalnızca biçim denetimi
yapabileceği bu denetimin ise (a) teklif çoğunlu, (b) oylama çoğunluğu ve (c)
ivedilikle görüşülme koşuluna uyulup uyulmadığı hususlarıyla sınırlı olduğu
hiçbir farklı yoruma elvermeyecek açıklıkta vurgulanmıştır. Bu düzenlemenin
Anayasa Mahkemesi’nin esas denetimini hangi ad altında olursa olsun yapmasını
engellemek amacıyla kabul edildiği Danışma Meclisi tutanaklarında yeralmaktadır. Nitekim 1982 Anayasası’nın hazırlanması
sırasında Danışma Meclisi’nde Anayasa Mahkemesi’nin denetim yetkisine ilişkin
maddesinin “Anayasa değişikliklerini
ise sadece devlet şeklinin değişmezliği ve şekil bakımından inceler ve
denetler” biçiminde değiştirilmesine yönelik önerge verilmiş, “ …Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu ve
bunun değiştirilemeyeceği
ilkesinin de Anayasa Mahkemesinin denetimine tabi tutulması
yararlı olacaktır. Aksi halde bunun bir müeyyidesi olmaz” ifadeleriyle
gerekçelendirilmiş, ancak, “Eğer devlet
şeklinin Cumhuriyet olduğu yolundaki hüküm değiştirilirse, o zaman buna kim mani
olacak?” sorusuna cevap veren bu önerge reddedilmiştir. Anayasa Komisyonu
başkanı ret gerekçesi olarak da “Sayın
Genç arkadaşımız müsterih olsunlar, biz kırkbeş
milyon buna karşı koyarız” ifadelerini kullanmıştır. Kuşkusuz bu yaklaşım, halk
temsilcilerine isnat edilecek bir keyfilik karşısında duyulan çaresizliğin
değil, Türk halkının demokratik seçimler sonucunda belirlediği
temsilcilerinin nitelikli çoğunluğunun demokrasi dışı bir talep ekseninde
uzlaşmayacağına yönelik derin bir inançtan beslenen saygının ifadesidir.
Nitekim 1982 Anayasası’nın yürürlüğe girdiği tarihten bu yana yapılan tüm
Anayasa değişikliklerine bakıldığında Türk halkının tercihinin daima
demokrasinin geliştirilmesi ve özgürlük alanlarının genişletilmesi yönünde
olduğu görülecektir. Bu da Türk halkının ve onun demokratik temsilcilerinin özgür
iradeleriyle demokrasi dışı ve özgürlük karşıtı bir talep üzerine
uzlaşmayacağını kanıtlamaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin sınırlı sayıdaki üç
husus dışında herhangi bir denetim yetkisinin bulunmadığı bu tarihi gelişmelerden
de açıkça anlaşılmaktadır. Anayasa’nın 4. maddesinde ilk üç
maddenin değiştirilmesi ya da değiştirilmesinin teklif edilmesi
yasaklanmıştır. Anayasa’nın 11. maddesinde yasakların Anayasa’ya aykırı
olamayacağı belirtilmiş olmasına karşın, Anayasa değişikliklerinin ilk üç
maddeye aykırı olamayacağına ilişkin herhangi bir kural öngörülmemiştir. Anayasa’da değişiklik yapma yetkisi
tali kurucu iktidar sıfatıyla TBMM’ne verilmiştir. Bu yetki kullanılırken, yetkinin
asli sahibi olan halk karşısında azami sorumluluk gereği halkın inanç, din,
cinsiyet veya etnik köken değerlerinde bir ayrıma gidilmeksizin yerine
getirilmek zorunluluğu vardır. Yapılan Anayasa değişikliklerinde
parlamentonun (5/3, 2/3) şeklindeki çoğunluk koşulu aranmasına rağmen, aşırı
faraziyeler örnek gösterilip TBMM’ne duyulan güvensizlik üzerine yorumlar
yapılarak kararlar kurgulanamaz. Her biri diğerinden farklı, çok yönlü
talepleri bulunan bireylerin oluşturduğu ulusun ve onların demokratik temsilcilerinin
büyük bir çoğunluğunun demokrasi dışı bir talep ekseninde birleşmesi muhtemel
görülecekse, bu ihtimalin Egemenlik yetkisi kullanan diğer kurum mensupları
yönünden de geçerli olduğu kuşkusuzdur. Anayasal demokrasilerde egemenliği
kullanma yetkisi farklı organlar arasında paylaştırılmış, ancak Anayasa’da
bunlara gerekli sınırlar öngörülmüştür. Anayasal değerleri koruma adına
değişikliklerin esastan denetimine olanak tanınması Erk’ler arası dengenin bozulmasına
ve bir vesayetin doğması sonucuna yol açması kaçınılmazdır. Anayasa’nın 2. maddesinde yeralan ; adalet anlayışı,
insan haklarına saygılı, Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta
belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti
gibi niteliklerin Anayasa’nın 2. madde dışındaki tüm maddeleri ile yakından
ilgisi olan kavramlar olduğu açıktır. Çoğunluk görüşündeki kurgu’dan hareket
edilirse yapılabilecek her türlü Anayasa değişikliğinin belirtilen
niteliklerle ilgisi nedeniyle onları başkalaştırdığı, içini boşalttığı,
işlevsiz kıldığı gibi hiçbir ölçüsü olmayan gerekçelerle Anayasa
Mahkemesi’nin esas denetimine konu olacağı tartışmasız bir gerçektir. Bu
sonuç, halka ait Kurucululuk yetkisinin üstlenilmesi yine halka ait olan
egemenlik yetkisinin göz ardı edilmesidir. Anayasa Mahkemesi kendi
sınırlarını genişletmiş tali kurucu iktidar yetkisini ise oldukça
sınırlamıştır. Oysa, idari işlem, düzenleyici işlem,
yasama tasarrufu biçimindeki normlar hiyerarşisine uygun olarak yukarı
çıkıldıkça, işlem sahibi iradenin takdir yetkisi genişlemekte, buna bağlı
olarak denetim alanı da daralmaktadır. Bu, arkalarındaki demokratik
meşruiyetin genişlemesiyle de açıklanabilir. Bu nedenle Anayasa
değişikliklerinin denetiminde kurucu iktidarın takdir yetkisinin ileri
düzeyde geniş, denetim organının ise ileri düzeyde sınırlı olması beklenir
ki, 1982 Anayasasının üzerine kurulduğu sistemde buna işaret etmektedir.
Çoğunluk görüşü bu ilişkiyi tersine çevirerek siyasal işleyişi yargı
vesayetine bağlayarak ciddi bir sorun yaratmıştır. Anayasakoyucunun tarihsel deneyimlere dayanan açık tercihi karşısında
çoğunluğun “içerik yönünden” veya “esasın biçim yönünden incelenmesi”
tarzındaki usullerle ulaşmaya çalışılan sonucun, mantıken doğru kabul
edilmesi mümkün değildir. Çünkü başlık altında yapılan inceleme, yapılan
Anayasa değişikliğinin anlam ve kapsamını belirledikten sonra, bunun
Anayasa’nın 2. maddesindeki ilkelere aykırı olduğunu tesbitten ibarettir. Esas denetim de zaten
bundan başka bir şey değildir. Dolayısıyla Kurucu İktidar Anayasa Mahkemesine
esas denetim yetkisi vermiş olsaydı, zaten bundan farklı bir sonuç ortaya çıkmayacaktı.
Bu durumda “1982 Anayasası Anayasa Mahkemesine neyi yasakladı” sorusu
cevapsız kalmaya mahkum olmaktadır. Bu nedenlerle söz konusu denetimin
Anayasal dayanağı yoktur. 2
- ESAS YÖNÜNDEN (Usul sorununun aşılması üzerine bu
bölüme ilişkin karşıoy yazılmıştır.) Düzenlemenin 1. maddesiyle Anayasa’nın
10. maddesinin dördüncü fıkrasına “ve
her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında” ibaresi eklenmektedir.
Bireylerin “her türlü kamu hizmetinden eşit bir biçimde yararlanması” eşitlik
ilkesinin evrensel anlayış biçiminin bir somutlaşması niteliğindedir. Zaten
bu ibarenin eklenmesinden önce de devletin bireyleri “her türlü kamu
hizmetlerinden yararlandırılmaması”nın
eşitliğe uygun olduğunu ileri sürmek olanaksızdı. 2004 yılında yapılan
değişiklikle “pozitif ayrımcılığın” bir Anayasal direktif haline
getirilmesinden sonra, kadınlar yönünden eşitliğin yalnızca yasalar
karşısında değil, yasal uygulamalarda da gözetilmesi gerektiğini söylemek
yanlış olmayacaktır. Kamu adına kamusal talep ve tercihleri yaşama geçirmek
dışında herhangi bir meşruiyeti olmayacak olan devletin, bireylerin bir
kısmını kamu hizmetlerinden yararlandırmasında ayrımcılık yapması olasılığı
değişiklikten önce de Anayasa’ya aykırı olacaktı. Bu nedenle yapılan
değişikliğin Anayasa’nın evrensel ilkelerinden olan eşitlik ilkesinin “somutlaştırılması”ndan başka bir anlamı bulunmamaktadır. Düzenlemenin 2. maddesiyle de 42.
maddeye bir fıkra eklenmiştir. Buna göre “Kanunda
açıkça yazılı olmayan herhangi bir sebeple kimse yüksek öğrenim hakkını
kullanmaktan mahrum edilemez. Bu hakkın kullanımının sınırları kanunla
düzenlenir.” Anayasa’nın 42. maddesinin birinci fıkrasına göre “Kimse eğitim ve öğretim hakkından mahrum
bırakılamaz.” Her iki kuralı birlikte değerlendirdiğimizde birinci
fıkrada “genel eğitim” bakımından
öngörülen bir “genel kural” olduğu,
yeni kuralda ise “yüksek öğrenim”
bakımından bir “özel kural”
öngörüldüğü söylenebilir. Her iki kuralın istisnalarının da bulunduğu
görülmektedir. Birinci fıkradaki eğitim ve öğretim hakkı, mahrumiyet düzeyine
ulaşmayacak biçimde, yasayla düzenlenebilecektir. “Mahrumiyet” kavramı hem genel eğitim ve öğretim için hem de
yüksek öğrenim hakkı için “hakkın özü”nü
oluşturmaktadır. Buna ilişkin düzenlemelerin yasayla yapılacağı söz konusu değişiklikte
de vurgulanmaktadır. Oysa, Anayasa’nın 13.
maddesinde de aynı kural aynı şeyi ifade etmektedir. Yeri gelmişken hemen
belirtmek gerekirse, yasa koyma yetkisi münhasıran yasama organına ait
olduğuna göre temel hakların sınırlanması niteliğinde ortaya çıkacak her
türlü “sınırlama” tasarrufunun da yasama organının iradesine dayanması
gerekir. Anayasa’nın 13. maddesi de bunu açıkça göstermektedir. Yargı
organlarının gerekçe olanağını kullanarak sınırsız ve denetimsiz norm ihdası
hem yetki aşımı hem de erkler ayrılığı ilkesinin açık ihlalidir. Görüldüğü gibi, yapılan değişikliklerin
uygulamaya geçirilebilmesi için yasal bir düzenlemeye ihtiyaç gösterdiği
açıktır. İşte tam da bu noktada Anayasa Mahkemesi’nin işlevi kendini
göstermektedir. Eski metne yeni bir boyut kazandırmayan Anayasa
değişikliklerinin esas denetiminin yerine, bunun uygulanması için ihtiyaç
duyulan Kanunun Anayasa Mahkemesi’nce Anayasa’nın 2. maddesindeki nitelikler
başta olmak üzere denetiminin yapılması Anayasal sistematiğe daha uygun
olurdu. Çoğunluk görüşü laikliği, eleştirel akla
dayalı bir süreç olan aydınlanmanın bir ürünü olarak tanımlamış, bu ilkenin
bilim ve sanatı esas alan Rönesans ve dinsel çoğulculuğu esas alan Reformasyon ile ilişkisini isabetle vurgulayarak, çağdaş
dünyaya egemen olan temel parametreleri benimsemiştir. Ancak esasta ulaştığı
sonuçlar çağdaş dünyadaki sonuçlarla temelde çatışmaktadır. Hiçbir çağdaş
ülkede bulunmayan üniversitelerde dinsel simgeleri düzenleme zorunluluğunu dayatmaktadır.
Aynı propoganda etkisine sahip siyasal simgelere
ilişkin herhangi bir sınırlandırma ihtiyacı ise duyulmamaktadır.
Üniversiteler propagandanın, farklı görüşlerin, yoğun siyasal, sosyal ve
bilimsel tartışmaların egemen olduğu, olması gerektiği ayrıcalıklı mekanlardır. Toplumsal yaşamda çoğu zaman bulunamayacak
aydınlanma, sorgulama, karşılaştırma, kabul ya da ret olanaklarını
üniversiteler sunabilmektedir. Toplumsal yaşamda geçerli olmayan kılık
kıyafet düzenleme gerekliliğini üniversitelere dayatmak, hem üniversitelerin
bu olağan işlevine, hem de Anayasa’da öngörülen akademik, bilimsel, düşüncel,
kolektif ve diğer entelektüel özgürlükler manzumesine ters düşmektedir.
Üniversiteler kışla değildir. Ders disiplini, reşit öğrencilerin uniform bir davranış, düşünüş ve inanç modeline sokulmasının
gerekçesi olamaz. Üniversitelerde düzenleme yetkisinin tek meşru gerekçesi,
eğitimin üniversiter gereklere uygun olarak
yürütülmesi olmalıdır. Çoğunluk gerekçesinde, 5735 sayılı
Kanun’un 2. maddesi ile Anayasa’nın 42. maddesine eklenen “kanunda açıkça yazılı olmayan”
ibaresinden, yasa ile açıkça yasaklanmadıkça yüksek öğretimde kıyafetin
herhangi bir ölçüye tabi tutulmaksızın serbest bırakıldığı, yükseköğrenim
hakkını kullananlara bu kıyafetleri taşımaktan dolayı herhangi bir yaptırım
uygulanamayacağı sonucuna ulaşılmaktadır. Oysa bu ifadenin temel amacının, yasakoyucu dışında hiçbir organın temel hak sınırlamasına
tevessül etmemesini sağlamak olduğu unutulmaktadır. Yani 13. madde de yasakoyucuya ait olan bir yetki biraz daha vurgulanarak
ifade edilmektedir. Diğer yandan yukarıda ifade edilen varsayım devam
ettirilmekte, ülkede bireylerin dinsel özgürlüklerinden kaynaklanacak hak
ihlalleri ve kamu düzeninin bozulması karşısında hiçbir yasal düzenlemenin
bulunmadığı ve buna dayalı olarak da tüm devlet organlarının eli ve kolunun
bağlı olduğuna inanılmaktadır. Oysa 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 53.
maddesi başlı başına bu gereksinimleri karşılayacak niteliktedir. Genel
nitelikli diğer yasalardan söz etmeye dahi gerek bulunmamaktadır. Öte yandan çoğunluk görüşünün temelini
oluşturan hususun iptal edilen düzenlemenin lafzı olmayıp, gerekçesinde yer
alan “başörtüsü” ifadesi olduğu gözden kaçmamaktadır. Hiçbir bağlayıcılığı
olmayan yasa gerekçesinde yer alan bir kavramın, Anayasa’nın temel tercihlerini
ihlale neden olacak kadar ölçüsüz bir korkuya ve endişeye neden olması, hukuk
bilimiyle açıklanabilir olmaktan uzaktır. Kaldı ki Anayasa’nın 10. ve 42.
maddelerinde yapılan değişikliklerin eski metne göre yeni bir hukuksal sonuç
doğurmaya elverişli olmaması nedeniyle Yasanın gerekçesinde belirtilen amacı ne derece gerçekleştireceği de tartışmalıdır. Çoğunluğa katılmadım. Başkan Haşim
KILIÇ KARŞIOY
YAZISI 9.2.2008 günlü, 5735 sayılı
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına
Dair Kanun’ Anayasakoyucu, 148. maddeyle, Anayasa Mahkemesi’nin Anayasa
değişikliklerini sadece şekil bakımından inceleyip denetleyebileceğini
belirtmiş, esas yönünden denetleme yapmasını yasaklamıştır. Bu denetlemeyi
de, değişikliklerin teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle görüşülemeyeceği
şartına uyulup uyulmadığı hususlarıyla sınırlı tutmuştur. Konuyla ilgili olarak, Anayasa Mahkemesi
16.6.1987 günlü, E:1987/9, Karar:1987/15 sayılı kararında, “Anayasa
Mahkemesinin görev ve yetkilerini belirleyen Anayasanın 148. maddesinde,
Anayasa değişikliklerine ilişkin yasaların esas yönünden denetimine yer
verilmediği gibi, bunların biçim yönünden denetimleri de, teklif ve oylama
çoğunluğuna ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı
hususları ile sınırlı tutulmuştur. İptali istenen bu sınırlı sebeplerden
herhangi birine ilişkin bulunmadığı sürece davanın dinlenmesi olanağı yoktur.
Dava dilekçesinde ileri sürülen hususlar Anayasanın 148. ve Anayasa
Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunun 21. maddelerinde
sayılı ve sınırlı olarak belirlenen şekil bozukluklarından değildir. Bu
itibarla işin esasına girilmeden yetkisizlik nedeniyle davanın reddine karar
verilmesi gerekir” demektedir. Şekil bakımından denetleme esasa
girmemeyi öngörmesine karşın, Anayasa değişikliğinin gerçekte neyi amaçladığının
ortaya çıkartılması kaçınılmaz olarak esas denetimine girme mânâsına gelmektedir. Anayasa normunun anlam ve kapsamı
da, Anayasa’ya uygun yorumla ulaşılan sonucun doğuracağı esastan iptal yahut
uygun bulunma neticesi de birer esas denetim parametreleridir. Bu itibarla,
normun muhtevası hakkında bağlayıcı kararla ulaşılması, heyetin çoğunluğunun
şekil yönünden değil esasa girerek karar verdiğini gösterir ki, bu, yetkisi
dışında görünmektedir. Çünkü 10. ve
42. maddelerinde yapılan değişikliklerin salt biçim yönünden incelenmesi
hâlinde, basitçe, ortada 148. maddenin şartlarına aykırılık bulunmadığı
belirtilerek dosyadan el çekilmesi gerekecekti. Halbûki, şeklî aykırılık
tartışmaları aşılmış, yapılan düzenlemenin 2. maddeyi dolanarak veya dolaylı
olarak değiştirdiği yorumlarına girmekle normun bizzat ve kaçınılmaz tarzda
esastan incelenmesine geçilmiş olmaktadır. Bundan sonra her türlü gerekçenin gayet
rahatlıkla içine girebileceği derecede geniş anlamları olan demokrasi, lâiklik,
sosyallik kavramları uyarınca ve bunlarda Anayasa Mahkemesi’nce her zaman
farklı yorumlamaya gidilebileceği ihtimaliyle artık hiçbir Anayasa
değişikliği yapılamayacak, teklif edilemeyecek, akla dahî
getirilmeyecektir. Bu sûretle,
bırakalım Anayasa’yı yeniden yapmayı, en küçük değişiklikte dahi karşısında
değiştirilemez üç madde bulunacaktır. Anayasa’nın yeniden hazırlanması da
yalnızca ve sadece aslî kurucu
iktidarın işi olacak, tâli kurucu
iktidardan artık hiç bahsedilmeyecektir. Toplumun temel sosyo-politik
ve sosyo-ekonomik yapılanması anlamına gelen
Anayasa’da bunun dışında değiştirilemeyeceği için durağan, statik, sabit bir
metinle hukuk devletinin idâme ettirileceği,
dinamik toplumun böyle mutlu kılınacağı zannedilecektir. Oysa doğru olan, Anayasa’nın kendini
temel ilke değişikliklerine karşı korurken bunlar dışındaki tüm maddelerde
değişime izin vererek hem ilkeleri hem de bir bütün olarak kendini zamanın
şartlarına uyarlıyabilme yeteneğine sahip
olabilmesidir. Demokratik, lâik ve sosyal bir Anayasa her şeyden önce bu
dönüşümü zorunlu kıldığından, engelleme çabası anlamına gelen çoğunluk
görüşünün Anayasa’nın temel ilkeleriyle bağdaşması mümkün görülmemektedir. Kanunlar ve anayasalar abesle iştigal
etmez. Anayasa’nın 4. maddesiyle ilk üç maddedeki değişiklik yasaklanmakta
iken, eşitliğin ve eğitim özgürlüğünün vurgulanmasından öte gitmeyen 10. ve 42.
maddelerdeki değişikliğin 4. madde kapsamında olduğunu ileri sürmek
(fevkalâde) zorlama bir yorum olmaktadır. Bilakis, bu iki maddedeki ilâvelerin, Anayasa’nın
sözü geçen 14. maddesinin birinci ve ikinci fıkraları da gözönünde
bulundurulduğunda, kişi hak ve hürriyetlerinin geliştirilmesi maksadına dönük
olduğu, AİHM kararlarında ve Anayasamızın temel felsefesinde de bunları
sınırlama değil mümkün olduğunca genişletme arzusu yattığı, böylece, lâikliği
zedeleyerek Anayasa’ya aykırı olmadığı anlaşılmaktadır. Anayasa’nın 2. maddesinin özü, Türkiye
Cumhuriyeti’nin bir “hukuk devleti” olduğudur. Maddede bunun içi doldurulmuş,
“demokratik, lâik, sosyal” sıfatları eklenmiştir. Ne var ki, hiçbir niteleme
getirilmese de, o hukuk devletinin demokratik, lâik, sosyal olacağı bellidir,
kavramın kendi anlamı içinde bunlar zâten
yatmaktadır. Anayasakoyucu fazladan vurgu yaparak
bu nitelemeleri yazıya geçirmiş, toplumun huzuru anlayışı içinde, millî
dayanışma anlayışı içinde, adâlet anlayışı içinde
kalarak insan haklarına saygılı olduğunu; Atatürk milliyetçiliğine bağlı,
Başlangıç’ta belirlenen temel ilkelere dayandığını da ayrıca ilâve etmiştir.
Ana vurgu, temel özellik, öz yapı “hukuk devleti” kavramındadır. Anayasa Mahkemesi bunun açılımını da, “Anayasanın 2. maddesinde
belirtilen eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygılı, bu hak
ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup
bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan,
hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık,
yasaların üstünde yasakoyucunun da uyması gereken
temel hukuk ilkeleri ve Anayasa bulunduğu bilincinde olan devlettir. Hukuk
devletinde yasakoyucu, yalnız yasaların Anayasa’ya
değil, Anayasa’nın da hukukun evrensel temel ilkelerine uygun olmasını
sağlamakla yükümlüdür. Hukuk devleti, siyasal iktidarı hukukla sınırlayarak
ve devlet etkinliklerinin düzenli sürdürülebilmesi için gerekli olan hukuksal
alt yapıyı oluşturarak aynı zamanda istikrara da hizmet eder. Bu istikrarın
özü hukuki güvenlik ve öngörülebilirliktir. Hukuki güvenlik ve
öngörülebilirlik sağlanabilmesi ise, kuralların genel, soyut, açık ve anlaşılabilir
olmalarına bağlıdır. Hukuk devleti, yasaların kamu yararına dayanması
ilkesini de içerir. Buna göre, özel çıkarlar için veya yalnızca belli
kişilerin yararına olarak herhangi bir yasa kuralı konulamaz” şeklinde
belirlemektedir. Hukuk devletinde ne çoğunluğun azınlığa
ne de azınlığın çoğunluğa karşı dayatması, zorlaması, keyfi
davranışı olabilir. Arzûya göre suç ihdâs edilemez, isteğe göre cezâ
konulamaz. Kararların ve işlemlerin ölçülü, makûl
olması aynı zamanda Mahkeme içtihatlarındandır. Amaç, her şeyin açık ve net,
yetki, görev ve sorumluluk paylaşımının âdil ve dengeli olduğu özürsüz ve ârızasız
demokrasi oluşturmaktır. İyiniyet ve karşılıklı etkileşimlerle sistemin kendi akışına
bırakılmasında, bundan böyle, büyük faydalar vardır. Şekilde kalmayıp
beyinlerde ve kalplerde özümsenmiş demokratik bir lâiklik hasımlık ve
bölünmeye değil, birleşme ve bütünleşmeye, sosyal barışın yerleşmesine,
enerjinin içe değil (yıkıcı) dışa dönük (yapıcı) harcanmasına yol açacak;
faydalı yeniliğin engeli değil gelişmenin ve kalkınmanın kanadı, karşılıklı
anlayış, dostluk, sevgi, saygı, güven ve hoşgörünün basamağı ve teminâtı olacaktır. Mevcut ve açık tehlike ilkesi gereği,
kişi yaptığı hareketin kanunda suç teşkîl etmesi
karşısında ancak mahkeme kararıyla suçlu sayılır. Sanık dahî
suçsuz muâmelesine tâbidir. Böyle olunca, muhtemel,
potansiyel, hayalî suçlu kavramı arkaik kalmaktadır. Bir türlü gelmeyen, ne
zaman geleceği belli de olmayan ama devamlı tekrarlayarak, üsteleyerek, tâze tutularak hemen geleceği vehmedilen (varsayılan)
mücerret (soyut) ve mevhum (hayalî, belirsiz) bir tehlike uğruna müşahhas
(somut) bir eğitim hakkının gasbına göz
yumulmaktadır. Birilerinin itilip kakıldığı ve ikinci sınıf sayıldığı (veyâ böyle hissedildiği), buna karşılık ayrıcalıkların ve
keyfiliğin arttığı (veyâ öyle zannedildiği) bir
zeminde “hukuk güvenliğinden”, “eşitlikten”, “vâr
olmaktan” bahsedilmesi hayli zordur.
Devamlı şekilde niyetleri sezmeye
çalışmak, varsayımları ve olasılıkları bahâne
etmek problemi
çözümsüzleştirmektedir. Hukuk devletinde işlemler, vehimler, tahminler veya kehânetler üzerine değil Anayasa ve yasalara uygun somut
gerçeklikler üzerine binâ edilir. Bu gerekçelerle, Anayasa’nın 10. ve 42.
maddelerinde yapılan değişikliklerin Cumhuriyetin 2. maddede belirtilen temel
niteliklerini dolaylı bir şekilde değiştirdiği ve işlevsizleştirdiği iddiasının gerçekte asıl hukuk
devletinin dolanarak ihlâl edildiği anlamına
ulaştığını görüyor, bu
nedenle çoğunluk görüşüne
katılmıyorum. Üye Sacit ADALI |
|||||||||||||||||