|
Anayasa Mahkemesi
Başkanlığından:
Esas Sayısı : 2008/1 (Siyasî Parti Kapatma)
Karar Sayısı : 2008/2
Karar Günü : 30.7.2008
DAVACI : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı
DAVALI : Adalet ve Kalkınma Partisi
DAVANIN KONUSU : Davalı Partinin laiklik ilkesine aykırı eylemlerin
odağı haline geldiği savıyla Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrası,
69. maddesinin altıncı fıkrası ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun
101. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi ve 103. maddesinin ikinci
fıkrası uyarınca temelli kapatılmasına karar verilmesi istemi.
I- DAVA
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın
Anayasa Mahkemesi’nin 30.3.2008 günlü toplantısında 5271 sayılı Ceza
Muhakemesi Kanunu’nun 175. maddesi uyarınca kabul edilerek davanın
açılmasına esas alınan kapatma istemli
1 sayısından 170 sayısına kadar delil numaralarına göre sıralanmış
belgeleri içeren 10 adet klasör ile çeşitli belgeleri kapsayan 7 klasör
olmak üzere 17 klasör ekli 14.3.2008 günlü ve SP 115 Hz.2002/3 sayılı
İddianamesi:
“A-
GİRİŞ
Toplumların yerleşik bir yaşama geçmeleri
giderek örgütlenmelerini gerektirmiş; örgütlü toplumlarda ise yönetime
katılma istekleri, ortak paydalar çerçevesinde bir araya gelen siyasal yapılanmaları
doğurmuştur.
Ortak düşünce sahibi bireylerden oluşan
yapılanmaların yönetimde yer alma ve siyasi iradeyi kullanma istekleri, bu
amaca ulaşabilmek için siyasi parti denilen örgütlenmeleri ortaya
çıkarmıştır. Hatta giderek düşüncelerin farklılaşması karşısında,
çoğulculuk içerisinde bu parçalar, farklı siyasi partilerin oluşmasını
sağlamıştır. Demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez ögeleri olmalarına
karşılık modern siyasi partiler toplumsal yaşamdaki yerlerini 19 ncu
Yüzyılda almışlardır. Tarihsel evrimleri sonucunda günümüzdeki siyasal
partiler belirli siyasal düşünce ve amaçlar çerçevesinde birleşen
yurttaşların, özgürce kurdukları ve özgürce katılıp ayrılabildikleri
kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşmasında diğer kurumlardan daha güçlü etkisi
bulunan siyasal partiler, yurttaşların ülke yönetimine ilişkin istem ve
özlemlerinin gerçekleşmesine çalışan ve siyasal katılımı somutlaştıran
hukuksal yapılardır.
Demokrasinin vazgeçilmezleri, olmazsa olmaz
kurumları olarak nitelenen, özgürlük, siyasal katılım ve hukuksallığın
ulusal araçları durumunda bulunan siyasi partilerin, devlet yönetimindeki
etkinlikleri ve ulusal istencin gerçekleşmesindeki rolleri nedeni ile,
anayasakoyucu, partileri öteki tüzel kişilerden farklı değerlendirerek,
kurulmalarından başlayıp çalışmalarında uyacakları esasları ve
kapatılmalarında izlenecek yöntem ve kuralları özel olarak belirlemiştir.
Temel hak ve özgürlüklerin ve özellikle örgütlenme özgürlüğünün
kullanılmasındaki kurumsal önem ve işlevleri çerçevesinde uluslararası
sözleşmelerde de siyasi partiler hakkında düzenlemelere yer verilmiştir.
Siyasal partilerin, uyacakları esasların
Anayasa’da yer alması, çalışmalarının anayasa ve yasalara uygunluğunun özel
biçimde denetlenmesi, onların olağan bir dernek sayılmadıklarını, demokratik
yaşamın vazgeçilmez öğesi olduklarını doğrulamaktadır.
Ancak siyasi partilerin demokratik siyasi
yaşamın vazgeçilmez öğeleri olmaları, devlet örgütü ve kamu hizmetleriyle
yoğun ilişki içinde bulunmaları, onlara sınırsız bir faaliyet alanı ve
özgürlük olanağı sunmaz. Siyasal partilerin baskı ve engellerden uzak
kalmasını sağlamaya yönelik “kurulma ve çalışma özgürlüğü”, Anayasa ve bu
alanı düzenleyen yasalarla sınırlıdır. Uluslararası sözleşmelere uygun
yorumlanan bu düzenlemeler çerçevesinde, varlık nedeni demokrasi olan
siyasi partilerin demokrasi düşüncesinden uzaklaşmaları ve demokrasiyi yok
etmeye çalışmaları durumunda, yaptırımlarla karşılaşmaları söz konusudur.
Eylemlerinin yoğunluğu ve sosyal gereksinim yönünden başvurulacak son
yöntem ise demokrasi düşüncesiyle bağdaşmayan eylemlerin odağı olan bir
siyasi partinin kapatılmasıdır.
B-
SİYASİ PARTİ KAPATMA NEDENLERİ
1- Uluslararası
hukuk yönünden
Korporatif hukuk bağlamında örgütlenme
özgürlüğü içerisinde değerlendirilen siyasi partiler, kural olarak BM
Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi
(İHAS) tarafından korunmaktadır. Her iki sözleşmedeki düzenlemeler ana
hatlarıyla aynı paralel de olup, siyasi partiler konusunda İHAS’ın
öngördüğü koruma, ana hatlarıyla şöyledir:
İHAS’ın 11 nci maddesinde konu
düzenlenmiştir. Ancak, madde de açıkça siyasi partilerden kurum olarak söz
edilmemiştir. Siyasi Partiler İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM)
tarafından dernekler kapsamında değerlendirilmektedir.
İHAM’a göre, 11 nci madde ile bir siyasi
partinin kurulmasından başka ve faaliyetlerini özgürce sürdürmesi de
korunmaktadır (TBKP/Türkiye Kararı). Çünkü İHAS, sözleşmede yer alan
hakları teorik ve hayali olarak değil, pratikte ve etkin olarak koruma
amacına dayalıdır (Artico/İtalya Kararı). Bu nedenle sözleşme sadece siyasi
partilerin kurulmalarını değil, özgürce faaliyette bulunabilmelerini de
koruma altına almıştır. Ancak bu özgürlük, sınırsız olmayıp nispi
niteliktedir.
Yukarıda değinildiği üzere siyasi partilere
tanınan bu özgürlük kuşkusuz sınırlandırılamayan bir özgürlük değildir.
Avrupa kamu düzenini oluşturan ve koruyan sözleşme uyarınca, bir siyasi
partinin eylemlerinin, Avrupa kamu düzeniyle çatışması ve sözleşmeyle
korunan alanın dışına taşması durumunda, yine sözleşmede öngörülen nedenlere
dayalı olarak yasaklama ve sınırlandırmalar öngörülebilecektir.
İHAS’ın “temel haklar” kapsamında görerek,
11 nci maddesinin birinci fıkrasıyla koruduğu siyasi partiler konusunda,
aynı maddenin ikinci fıkrasındaki “Bu
hakların kullanılması, demokratik bir toplumda zorunlu tedbirler niteliğinde
olarak, ulusal güvenliğin, kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin
sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya
başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amaçlarıyla ve ancak yasayla
sınırlanabilir. Bu madde, bu hakların kullanılmasında silahlı kuvvetler,
kolluk mensupları veya devletin idare mekanizmasında görevli olanlar
hakkında meşru sınırlamalar konmasına engel değildir” biçimindeki
düzenlemeden hareketle, siyasi partiler hakkında yaptırımlar ve bu bağlamda
kapatma yaptırımı uygulanması olasıdır.
Bu düzenleme gözetildiğinde, ülkedeki
demokratik rejimi tehlikeye sokacak siyasi projesi bulunan ve/veya siyasi amaçlar
için gerektiğinde şiddete başvurmayı amaçlayan siyasi parti için kapatma
yaptırımı öngörülmesi İHAS’a aykırı değildir (Emek Partisi/Türkiye kararı).
İHAS’ın 11 nci maddesinin ikinci fıkrasında
yer alan nedenlere dayanarak bir siyasi partinin kapatılması konusu, Avrupa
Konseyi Venedik Komisyonu tarafından incelenerek “Venedik İlkeleri” adıyla
da raporlaştırılmıştır. Buna göre, ifade özgürlüğünü düzenleyen İHAS’ın 10
ncu maddesiyle çok yakın ilişkisi olan 11 nci madde uyarınca bir siyasi
partinin, “ırkçılığı, terörü, yabancı düşmanlığını, şiddeti, şiddet
çağrısını teşvik etmesi veya hoşgörüsüzlüğe dayanması” halinde, İHAS’ın 11
nci maddesinin bir ve ikinci fıkrasındaki düzenlemelerden hareket ile
kapatılması gündeme gelebilecektir.
Siyasi partilere uygulanacak yaptırımlar
arasında kuşkusuz en ağırı, bir siyasi partinin kapatılmasıdır. Ancak
kapatma yaptırımının, bir siyasi partiye uygulanabilecek en radikal
yaptırım olması karşısında, bu yaptırımın uygulanabilmesi, eylemlerin
belirli bir ağırlığa ulaşması koşulunu da beraberinde getirmektedir.
Bir siyasi partinin kapatılması, örgütlenme
özgürlüğüne müdahale niteliğindedir. Bu nedenle bir siyasi parti hakkında
uygulanacak kapatma yaptırımının İHAS’ a uygun olarak
değerlendirilebilmesi, yani bu müdahalenin haklı sayılabilmesi için İHAM
kararları ışığında konuya yaklaşılmalıdır.
Bu bağlamda;
- Müdahalenin haklılığı, kapatma
yaptırımını içeren yasanın, herkesçe erişilebilir, bilinebilir,
anlaşılabilir, öngörülebilir, açık ve kesin ifadeler içeren ve ilan edilen
bir yasa olmasını gerektirmektedir (Refah Partisi/Türkiye Kararı).
- Kapatma yaptırımı, amaca uygun olmalı;
yani İHAS’ın 11 nci maddesinin ikinci fıkrasında sayılan neden veya
nedenlere dayanmalıdır. Kapatma yaptırımının, bir siyasi partiye
uygulanabilecek en radikal yaptırım olması, bu yaptırımın inandırıcı ve
zorlayıcı koşulların varlığı durumunda uygulanmasını gerektirmektedir.
İHAS’ın 11 nci maddesinin ikinci fıkrasındaki nedenlerin, kapatma yaptırımı
söz konusu olduğunda, dar ve katı bir biçimde yorumlanması zorunludur
(TBKP/Türkiye, ÖZDEP/Türkiye, HEP/Türkiye, RP/Türkiye Kararları).
- Kapatma yaptırımı ile birlikte siyasi
yasaklamalar öngörülmesi için de, bu yasaklamaların, “ilgili ve yeterli”
olması gerekmektedir (RP/Türkiye kararı).
- Müdahalenin haklılığı için, uygulanan
kapatma yaptırımı “demokratik toplum gereklerine uygun olmalıdır”. Burada
kastedilen çoğulcu demokrasidir. Siyasi partiler hedeflerine şiddeti teşvik
ederek değil, mevcut yasal sistem içerisinde ulaşmayı amaç edinmelidir
(TBKP/Türkiye, ÖZDEP/Türkiye, HEP/Türkiye Kararları). Siyasi partiler devletin
hukuksal, anayasal ve yasal yapısını değiştirmek için mücadele
edebilmelidirler. Ancak bu mücadele için kullanılan araçlar herhalde hukuka
uygun olmalı, demokratik araçlara dayanmalı, önerilen değişim temel
demokratik ilkelere uyumlu olmalıdır (TBKP/Türkiye Kararı). Bu çerçevede
olaylar, ulusal mercilerce kabul edilebilir şekilde değerlendirilmiş
olmalıdır (ÖZDEP/Türkiye Kararı).
İHAM’a göre bir siyasi parti, mevzuatın
veya yasal ve anayasal yapının değiştirilmesi konusunda iki koşulda
kampanya yürütebilir: Bunlardan birincisi, kullanılan bütün yollar her
bakımdan yasal ve demokratik olmalıdır. İkincisi ise, önerilen değişikliğin
kendisi temel demokratik prensiplerle bağdaşmalıdır. Bu kuraldan hareketle,
sorumluları şiddete başvurmayı teşvik eden veya demokrasinin bir veya
birçok kuralına uymayan veya demokrasiyi yıkmayı amaçlayan ve de
demokrasinin tanıdığı hak ve özgürlükleri tanımayan “siyasi bir projeyi
öneren” partinin, bu nitelikteki eylemleri, kapatma yaptırımına konu
olabileceği gibi, bu nedenle uygulanacak yaptırıma karşı da ilgili siyasi
parti İHAS korumasından yararlanamaz (RP/Türkiye, Emek Partisi/Türkiye
Kararları).
Kapatma yaptırımı boyutundaki müdahale,
takip edilen meşru amaçla orantılı, uygun ve yeterli olmalı, sosyal bir
ihtiyaca cevap vermelidir, yani demokratik bir toplumda gerekli olmalıdır
(TBKP/Türkiye, Sosyalist parti/Türkiye, ÖZDEP/Türkiye, HEP/Türkiye,
RP/Türkiye Kararları).
Müdahalenin orantılılığı için, müdahalenin
özü ve ağırlığına bakılmalı, kapatma yaptırımı en ciddi durumlarda
uygulanmalı, radikal bir önlem niteliğinde olmamalıdır. Bu konuda tarihsel
şartlardan kaynaklanan ihtiyaçlar dikkate alınmalıdır (RP/Türkiye,
ÖZDEP/Türkiye, TBKP/Türkiye Kararları).
Zorlayıcı sosyal
gereksinim yönünden aranılacak hususlar ise şunlardır; demokrasiye yönelen
tehdidin varlığına ve yeterince yakın olduğuna ilişkin kanıtlar inandırıcı
olmalı; siyasi parti lider ve üyelerinin konuşma ve eylemleri, partiye
isnat edilebilmeli; isnat edilebilen eylem ve konuşmalar, “demokratik
toplum “ kavramıyla çelişen parti tarafından algılanan ve savunulan toplum
modelinin, sarih bir resmini çizen bir bütün oluşturmalıdır (RP/Türkiye Kararı).
Zorlayıcı sosyal
gereksinim yönünden, ülkelerin takdir hakkı da bulunmaktadır. Takdir hakkı,
İHAM tarafından somut olay bazında ve ilgili ülkedeki koşullar da
gözetilerek değerlendirilmektedir (RP/Türkiye, Lingens/Avusturya
Kararları).
Kuşkusuz hiç kimse, demokratik bir toplumun
ideallerini ve değerlerini zayıflatmak ya da yok etmek amacıyla sözleşme
hükümlerine dayanamaz. Modern Avrupa tarihinde de görüldüğü üzere, siyasi
partiler şeklinde örgütlenen totaliter hareketlerin, demokratik rejim
içerisinde güçlendikten sonra demokrasiden kurtulmak isteyeceklerinin
olasılık dâhilinde olduğu düşünülmelidir. Böyle bir durum ulusal makamlarca titizlikle tespit edildiğinde,
kuşkusuz sözleşme ve demokrasinin standartlarıyla çelişen somut adımlar
henüz atılmadan, ulusal makamlar bunları engelleme hakkına sahiptir.
Bir devlet, medeni barışa, ülkenin demokratik rejimine zarar verebilecek
somut adımlar atılmadan önce, sözleşme hükümleriyle çelişen böyle bir
uygulamayı makul biçimde engellemekle yetkilidir. Örneğin iktidardaki bir
siyasi partinin, planlarını gerçekleştirmek için yasama organından yasaları
geçirmesini beklemek gerekmemektedir. Bu noktada uygun bir zamanlama seçilmelidir (RP/Türkiye
Kararı).
Bir siyasi parti eylemlerinin kapatma
yaptırımına konu olabilmesi, her şeyden önce bu eylemlerin niteliği ve
siyasi partiye isnat edilebilirliği sorununu gündeme getirmektedir. Konu
İHAS yönünden İHAM kararlarıyla açıklığa kavuşturulmuştur. İHAM kararlarına
göre;
Kapatma yönünden tüzük ve
programdaki aykırılık tek başına yeterli olmayıp, eylem de olmalıdır
(RP/Türkiye Kararı). Bir siyasi
partinin tüzük ve programındaki aleni hedeflerinden farklı hedef ve
niyetlerinin varlığı olasıdır. Bu nedenle programın içeriği ile sahibinin
eylem ve tutumlarını karşılaştırmak gerekmektedir (TBKP/Türkiye Kararı). Türk toplumu ve devleti için gerçek bir
tehlike oluşturduğuna ilişkin somut kanıtlar ortaya konulmalıdır
(TBKP/Türkiye Kararı) Eylemler aşırı uç ve terörist grupları teşvik etmeye
yönelik olmalıdır (Sosyalist Parti/Türkiye Kararı). Yine Avrupa kamu düzeniyle bağdaşmayan şeriatı yerleştirme amacıyla
çoğulcu demokrasinin argümanlarından yararlanarak işlenen eylemler de
kapatma yaptırımına dayanak olarak kullanılabilir (RP/Türkiye
Kararı).
Siyasi parti, çoğulcu demokrasiyle
çatışmayan hedeflerini, sadece yasal araçlarla elde etmeye çalışmalıdır. Demokratik
ve çoksesli sistemin ortadan kaldırılması amaçlanmamalı, temel insan
hakları ihlali teşvik edilmemelidir (ÖZDEP/Türkiye Kararı).
Bir genel başkanın
açıklama ve eylemleri partiyi tartışmasız olarak bağlayıcıdır. Çünkü genel başkan partinin simgesel figürüdür.
Genel başkanın siyasi veya hassas konularda açıkladığı düşüncelerin,
kişisel görüşü olduğu vurgulanmadığı sürece, kurumlar ve kamuoyu tarafından
partinin görüşünü yansıttığı şekilde yorumlanır ve partiye isnat
edilebilir. Genel başkan için söylenenler, genel başkan yardımcıları içinde
geçerlidir. Milletvekilleri veya yerel yönetimlerde görev üstlenen üyeler
de, partinin amaç ve eğilimlerini sergileyen ve yaratmak istedikleri toplum
modeline ilişkin bir imajı yansıtan bütünü oluşturan eylemleri
sergilemeleri durumunda, bunlar da partiye isnat edilebilir. Bu tür eylemler soyut programlara göre
potansiyel seçmenler üzerinde daha etkilidirler. Bu tür eylem ve
konuşmalardan parti kendini uzaklaştırmadığı sürece, bunlar da partiye
isnat edilebilir (Refah Partisi/Türkiye Kararı).
Yukarıda belirtilen nitelikteki eylemlerden parti
kaçınmamış, bu fiilleri işleyenler için disiplin işlemi yapmamış ve
eleştirmemiş, göstermelik olarak disiplin soruşturması yapmış veya
öngörülenden daha az bir disiplin yaptırımı uygulamış ise bu eylemler de
partiye isnat edilebilir (RP/Türkiye Kararı).
2-
İç hukuk yönünden
Bir siyasi parti hakkında uygulanacak en
radikal yaptırım kuşkusuz kapatma yaptırımıdır. İç hukukta siyasi partilere
uygulanacak yaptırımlar düzenlenirken, bu yaptırımlar arasında siyasi
partinin kapatılmasına da yer verilmiştir.
a-
Anayasal düzenleme
Siyasi parti kapatma yaptırımı ve bu
yaptırımın hangi hallerde söz konusu olabileceği Anayasa’nın 69 ncu
maddesinde düzenlenmiştir. Böylece anayasakoyucu kapatma yaptırımı
nedenlerinin yasa ile artırılmasını engellemiştir.
Anayasa’nın 69 ncu maddesinin dördüncü
fıkrasına göre, siyasi partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı’nın açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesi’nce kesin olarak
karara bağlanır.
Anayasa’nın 69 ncu maddesine göre siyasi
partilerin kapatılması ancak üç nedenle söz konusu olabilmektedir. Buna
göre:
- Bir siyasi partinin tüzük ve programının
Anayasa’nın 68 nci maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı olması
(Anayasa md 69/5),
- Bir siyasi partinin Anayasa’nın 68 nci
maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin odağı durumuna gelmesi
(Anayasa md 69/6)
- Bir siyasi partinin, yabancı
devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan
gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alması (Anayasa md 69/10)
halinde siyasi partinin kapatılmasına
hükmedilmesi gerekmektedir.
Anayasa’nın 68 nci maddesinin dördüncü
fıkrasında, “siyasi partilerin tüzük
ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle
bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine,
millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı
olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü
savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.”
denilmektedir.
Bir siyasi partinin Anayasa’nın 68 nci
maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ise,
69 ncu maddenin altıncı fıkrasındaki düzenleme uyarınca “68 nci maddenin dördüncü fıkrasına
aykırı fiillerin, o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlenmesi ve bu
durumun, o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya
yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu
veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsenmesi yahut bu
fiillerin doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde
işlenmesi durumunda” söz konusudur.
b-
Yasal düzenleme
SPY’ndaki hükümler, Anayasa’nın 69 ncu
maddesinin son fıkrasından hareketle, Anayasa’daki esaslar çerçevesinde
düzenlenmiş, bu bağlamda siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin
düzenlemeler de, Anayasa’nın 68 nci ve 69 ncu maddesindeki esaslar
gözetilerek 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nda da (SPY) yer almıştır.
SPY’nda, siyasi partiler hakkında
uygulanacak yaptırımlar;
- Devlet yardımından kısmen veya tamamen
yoksun bırakılması
- Ve siyasi partinin kapatılması
olarak düzenlenmiştir.
SPY’nda Anayasaya paralel olarak yapılan
düzenlemelere göre, bir siyasi partinin kapatılması, ancak Anayasa’daki
yasaklara aykırılık durumunda ve üç nedenle olasıdır. SPY’nın 101 nci
maddesindeki düzenlemelere göre;
- Bir siyasi partinin tüzük ve programının
Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan
haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine,
demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırı olması, sınıf veya zümre
diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve
yerleştirmeyi amaçlaması, suç işlenmesini teşvik etmesi,
- Bir siyasi partinin, Anayasanın 68 inci
maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin işlendiği odak haline
geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespiti,- Bir siyasi partinin, yabancı
devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan
gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alması,
durumlarında, siyasi parti hakkında kapatma kararı
verilmesi gerekmektedir. Ancak belirtilen ilk iki durumda, kapatma
yaptırımı yerine dava konusu eylemlerin ağırlığına göre, siyasi partinin
almakta olduğu son yıllık devlet yardımı miktarının kısmen veya tamamen
yoksun bırakılmasına karar verilebilmektedir.
Yukarıda belirtilen ikinci nedene dayanarak bir
siyasi partinin kapatılması, ancak Anayasa’nın 68 nci maddesinin dördüncü
fıkrasına aykırı eylemlerin odağı durumuna gelmesi koşuluna bağlıdır. Odak
haline gelmiş sayılmak ise, Anayasa’nın 68 ve 69 ncu maddelerindeki
düzenlemelerle aynı paralelde, SPY’nın 103 ncü maddesinde düzenlenmiştir.
SPY’nın “siyasi partilerle ilgili yasaklar” başlıklı
dördüncü kısmının;
- Birinci bölümü, “amaçlar ve faaliyetlerle ilgili
yasaklar” başlığını taşımaktadır. Bu bölüm tek maddeden oluşmakta olup, 78
nci maddede “demokratik devlet düzeninin korunması yönünden” öngörülen
yasaklamalara yer verilmiştir.
- İkinci bölümü, “milli devlet niteliğinin
korunması” başlığını taşımaktadır. Bu bölümde, bağımsızlığın korunmasına
(md 79), devletin tekliğinin korunmasına (md 80), azınlık yaratılmasının
önlenmesine (md 81), bölgecilik ve ırkçılık yasağına (md 82) ve eşitlik
ilkesinin korunmasına (md 83) yönelik yasaklamalar gösterilmiştir.
- Üçüncü bölümü ise, “Atatürk ilke ve
inkılâplarının ve laik devlet niteliğinin korunması” başlığını taşımaktadır.
Bu bölümde ise, Atatürk ilke ve inkılâplarının korunması (md 84), Atatürk’e
saygı (md 85), laiklik ilkesinin korunması ve halifeliğin istenemeyeceği
(md 86), din ve dince kutsal sayılan şeyleri istismar yasağı (md 87), dini
gösteri yasağı (md 88) ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nı yerinin korunması
(md 89) konusunda yasaklamalar açıklanmıştır.
3- Anayasa’nın 90/son maddesi
çerçevesinde siyasi partiler hakkındaki kapatma yaptırımında uluslararası
sözleşmelerin gözetilmesi
Anayasa’nın 90 ncı maddesinin son fıkrasında, “yöntemince yürürlüğe konulmuş temel hak
ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmalarla yasaların aynı konuda
farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda,
uluslararası antlaşma hükümleri esas alınır” denilmektedir.
1982 Anayasası’nın nitelemesine göre, Anayasa’nın
12 nci ila 74 ncü maddeleri arasında yer alan hakların hepsi “temel hak ve
özgürlüklerden” olup, Anayasa’nın 68 nci ve 69 ncu maddelerinde siyasi
haklar kapsamında düzenlenen siyasi partiler de, temel hak ve özgürlükler
kapsamındadır. Aynı şekilde temel hak ve özgürlüklerin bir bölümünü konu
alan İHAS’a göre, siyasi partiler İHAM’ın yorumlarıyla bu sözleşmenin 11
nci maddesi kapsamında temel hak ve özgürlükler içerisinde kabul
edilmiştir.
Bu bağlamda SPY’nın öncelikle İHAS gözetilerek ve
Anayasa hükümleri de İHAS’a göre yorumlanarak, siyasi partiler hakkındaki
kapatma yaptırımın irdelenmesi gerekmektedir.
4- Siyasi parti kapatma davalarının
ve kapatma yaptırımının hukuksal niteliği
Anayasa’nın 69 ncu maddesinin dördüncü fıkrası ile
SPY’nın 98 nci maddesine göre, siyasi partilerin kapatılması Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nın açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesi’nce kesin
olarak karara bağlanmaktadır.
Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri
Hakkındaki Yasa’nın 33 ncü maddesi gereğince, açılan bu davalar Ceza
Muhakemesi Yasası hükümleri uygulanmak suretiyle, dosya üzerinde
incelenerek kesin olarak karara bağlanmaktadır.
Kapatma davalarında Ceza Muhakemesi Yasası
hükümlerinin uygulanması demek, bu davaların bir ceza davası ve yaptırımın
da ceza hukuku kapsamında bir ceza olduğu anlamında değildir. Aksine,
siyasi parti kapatma davaları, ceza davası olmayıp, kendine özgü nitelikte
bir dava türü olduğundan, bu davalarda uygulanacak usul kurallarının açıklanması
gereği duyulmuş ve maddi gerçeği araştırmak yönünden, siyasi partilerin
lehine olarak bu davalarda Ceza Muhakemesi Yasası kurallarının uygulanacağı
belirtilmiştir (Anayasa Mahkemesi’nin 22.6.2001 tarih ve 2/2 sayılı
kararı). Bu düşünceden hareketle, siyasi parti kapatma davasına yönelik
iddianame düzenlenmesinden önce, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hangi
yetkileri kullanarak dava açabileceği de özel olarak SPY’nın 98 nci
maddesinde gösterilmiştir.
Siyasi parti kapatma davalarının, ceza muhakemesi
hukuku anlamında ceza davası olmaması, kapatmaya konu eylemlerin de ceza
hukuku kapsamında suç olma zorunluluğunu gerektirmemektedir. Anayasa’nın 69
ncu maddesinin altıncı fıkrası ile SPY’nın 101 ve 103 ncü maddesindeki
düzenlemelere göre, kapatmaya konu eylemlerin “sadece işlenmiş” olması
yeterli olup, bu eylemlerin hükmen sabit olması koşulu da aranmamaktadır.
Bu nedenle kapatmaya konu eylemler hakkında açılmış ve mahkümiyetle
sonuçlanmış davaların bulunmaması sonuca etkili değildir.
C- LAİKLİĞE AYKIRI EYLEMLERİN ODAĞI
OLMAK DURUMUNDA SİYASİ PARTİ KAPATMA NEDENLERİNİN İRDELENMESİ
1- Kapatma nedeninin hukuksal yönden
irdelenmesi
Kısaca “laikliğe aykırı eylemlerin odağı durumuna
gelmek” olarak isimlendiren kapatma nedeni, Anayasa’nın 69 ncu maddesinin
altıncı fıkrası yoluyla, 68 nci maddesinin dördüncü fıkrasında düzenlenmiş
bulunmaktadır.
Ancak siyasi parti kapatma nedenlerinden birisi
olan “laikliğe aykırı eylemlerin odağı olmak” olgusunun anayasal ve yasal
düzenlemelerden hareketle değerlendirilmesine geçmeden önce laiklikten ne
anlaşılması gerektiği, bu ilkenin Anayasa’da ve Anayasa Mahkemesi
kararlarında ne şekilde yer aldığı hususlarında açıklama yapılmasında fayda
bulunmaktadır.
Lâiklik, ortaçağ dogmatizmini yıkarak aklın
öncülüğü, bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışının,
uluslaşmanın, bağımsızlığın, ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin
temeli olan bir uygar yaşam biçimidir. Çağdaş bilim, skolâstik düşünce
tarzının yıkılmasıyla doğmuş ve gelişmiştir. Lâiklik, toplumların düşünsel
ve örgütsel evrimlerinin son aşaması; ulusal egemenliğe, demokrasiye,
özgürlüğe ve bilime dayanan siyasal, sosyal ve kültürel yaşamın çağdaş
düzenleyicisidir. İnsanı kul olmaktan çıkarıp birey yapan, bireye
kişiliğini geliştirmesi için özgür düşünce olanaklarını veren, bu yolla
siyaset-din ve inanç ayrımını gerekli kılarak din ve vicdan özgürlüğünü
sağlayan ilkedir. Dinsel düşünce ve değerlendirmelerin geçerli olduğu dine
dayalı toplumlarda, siyasal örgütlenme ve düzenlemeler de dinsel
niteliklidir. Lâik düzende ise din, siyasallaşmadan kurtarılır, yönetim
aracı olmaktan çıkarılır, gerçek ve saygın yerinde tutularak kişilerin
vicdanlarına bırakılır. Dünya işlerinin lâik hukukla, din işlerinin de
(inanç ve ibadet çerçevesinde) kendi kurallarıyla yürütülmesi, çağdaş
demokrasilerin dayandığı temellerden biridir. Bu bağlamda; laik devlet
düzeninde kamusal düzenlemelerin kaynağı dinî kurallar olamaz ve bu
düzenlemelerin dinî kurallara göre yapılması düşünülemez.
Demokratik ve lâik devlet, bireyler arasında
inançlarına göre ayırım gözetemez. Herkes, dinini seçmekte, inançlarını
açıklamakta, din ve vicdan özgürlüğü sınırları içerisinde serbesttir. Lâik
bir toplumda, Devletin dinlerden birini tercih fikri, ayrı dinlere bağlı
yurttaşların yasa önünde eşitliğine de aykırı düşer. Lâik ülkelerde, gerçek
vicdan özgürlüğünden söz edilebilmesi, lâikliğin bu özgürlüğün de güvencesi
olduğunu göstermektedir. Ayrıca devletin, her dinin mensuplarının kendi
dinsel kurallarına tabi olarak yönetilmesini benimsemesi, çok hukukluğunun
geçerlilik kazanması anlamındadır. Bu durum ise, devleti dışlayıcıdır ve
dinler yönünden de ayrımcılık yaratmaktadır.
Laik düzende, devlet dinlere karşı tarafsız olup,
devletin tarafsızlığı dinsel özgürlüklerin sınırsızlığı anlamında değildir.
Devlet, hak ve özgürlüklerin korunması yönünden bu alanda düzenlemeler
yapabilir ve sınırlamalar öngörebilir. Ancak bu sınırlamalar yapılırken
kuşkusuz, bir dinin korunması ya da baskılanması amaçlanmaz; demokratik
toplum gereklerine göre hareket edilir.
Türkiye’de lâiklik ilkesinin uygulanması, kimi
batılı ülkelerdeki lâiklik uygulamalarından farklıdır. Lâiklik ilkesinin,
her ülkenin içinde bulunduğu koşullarla her dinin özelliklerinden
esinlenmesi ve buna göre değişik nitelikleri ve uygulamaları ortaya
çıkarması doğaldır. İslâm ve Hıristiyan dinlerinin farklı özellikleri
gereği, ülkemizde ve batı ülkelerindeki uygulamalar farklı olmuştur. Kaldı
ki, aynı dinî benimseyen batı ülkelerinde de lâiklik anlayışı ayrılıklar
göstermiş, değişik ülkelerde ayrı ayrı yorumlandığı gibi aynı ülkede farklı
dönemlerde, kimi kesimlerce kendi anlayışları ve siyasal tercihleri
doğrultusunda değişik biçimde yorumlanabilmiştir. Yalnızca felsefi bir
kavram olmayıp yasalarla yaşama geçirilerek hukuksal bir değer kazanan
lâiklik, uygulandığı ülkelerin, dinsel, sosyal ve siyasal koşullarından etkilenmektedir.
Tarihsel gelişiminin farklılığı nedeniyle Türkiye için ayrı bir özellik
taşıyan lâiklik, Anayasa ile benimsenen ve korunan bir ilkedir.
Bu bağlamda Türkiye’deki siyasal İslamı esas alan
partiler ile Avrupa’daki Hıristiyan Demokrat Partiler arasında hiçbir
benzerlik bulunmamaktadır. Türkiye’de siyasal İslam, yalnızca kişi ile
Tanrı arasındaki alanla sınırlı kalmayarak, devlet ve toplum kurallarını da
düzenleme iddiasındadır. Siyasal İslam7ın temel düsturu şeriattır. İslam
şeriatı kişinin inanç dünyasına ilişkin kurallar kadar dünyevi yaşamını ve
bunun ötesinde devlet ve toplum yaşamını da düzenleyen, bu kuralları Tanrı
buyruğu olarak kabul edip değiştirilmesi bir yana tartışılmasını bile
yasaklayan kurallar bütünüdür. Bu nedenle siyasal İslam ve onun anayasası
niteliğindeki şeriat demokratik değil, totaliterdir. Siyasal İslam demokrasiyi
bir araç, şeriatı da bir amaç edindiği için demokrasinin kendisini korumaya
ilişkin kural ve kurumlarının takibinden kurtulmak için kaynağını da yine
şeriat düzeninden alan takiyye yöntemini kullanmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin ve çağdaş demokrasilerin en
önemli yapı taşlarından olan lâiklik ilkesi ile devletin akla ve bilim
kurallarına göre kurumsallaşması amaçlanmıştır. Laik devlet, ilkelerine,
hükümet icraat ve prensiplerini, kanun ve nizamlarını dini kayıt ve
düşüncelerle bağlı olmayarak doğrudan doğruya bilimin verilerinden
yararlanarak, kişi ve toplum gereksinmelerini göz önünde bulundurarak
oluşturur. Dini kurallar Devlet yönetim ve prensiplerinden tamamen ayrılır
ve kişilerin vicdanlarında yerini bulur. Karşılıklı saygı, hoşgörü ve
anlayışa katkıda bulunan lâiklik, ulusal birliğin de temelini
oluşturmuştur. Batı aydınlamasının da temeli olan lâikliğin, insana, dine
saygısı, dinî kendi yerinde tutan anlayışı, aklın ve bilimin öncülüğünde
çağdaşlaşmayı gerçekleştirmiştir. Oysa tarih, dini kural ve prensiplerle
yönetilen hiçbir ülkede demokrasinin ve tüm insanlığın ortak kazanımları
olan temel hak ve özgürlüklerin yaşama geçirildiğine tanıklık etmemiştir.
Demokrasinin ve çağdaşlığın temeli olan demokratik ve laik Cumhuriyet
sayesinde Türk insanı ümmetten ulusa, kulluktan yurttaşlığa, geçebilmiştir.
Lâiklik ilkesinin kabulüyle, dogmatizmin katı ve
değişmez kalıpları yerine akla ve bilime dayanan değerler geçmiş, dinsel
duygular sahibinin vicdanında dokunulmaz yerini almıştır. Değişik inançlara
sahip olanlar, inançlarına sağlanan güvence sayesinde birlikte yaşama
gereğini benimseyerek devletin kendilerine karşı eşit yaklaşımından güven
duymuşlardır. Böylece, iç barış sağlanarak vatandaşlar, ulus bilinciyle,
Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk Ulusu’nun bireyleri olmuşlardır. Hukuk
devleti ve hukukun üstünlüğü ilkesi, gücünü lâiklikten almış, milliyetçilik
ilkesi lâiklikle tamamlanmış, Türk Devrimi lâiklikle anlam kazanmıştır.
Anayasa’da da bu ilkenin değiştirilemeyeceği öngörülmüştür. Lâiklik, devlet
etkinliklerinde dinin, bilimin yerine geçmesini önleyerek çağdaşlaşmayı
hızlandırmıştır.
Devlete, dinsel konularda denetim ve gözetim hakkı
tanınması, din ve vicdan özgürlüğünün, demokratik toplum düzeninin
gereklerine aykırı bir sınırlama sayılamaz. Devlet-din özdeşliğinin yol
açtığı zararlar lâiklikle önlenmiş, çağdaş uygarlık yolu lâiklik ilkesiyle
açılmış, bağımsız bir hukuk kurumu olarak yeni yapısına kavuşmuştur. Demokrasiye
geçişin de aracı olan lâiklik, Türkiye’nin yaşam felsefesidir. Lâik
devlette, kutsal din duyguları politikaya, dünya işlerine, hukuksal
düzenlemelere kesinlikle karıştırılamaz. Bu tür düzenlemeler, dinsel
gerekler ve düşüncelerle değil, bilimsel verilerden yararlanılarak kişi ve
toplum gereksinimlerine göre yapılır1.
Laiklik ilkesi; 5 Şubat 1937 tarih ve 2115 sayılı
Yasa ile Türkiye Cumhuriyeti’nin nitelikleri arasında yer almıştır. Laik
devlet ilkesinin cumhuriyetin temel nitelikleri arasında yer verilmesine
1961 ve 1982 Anayasalarında devam edilmiş ve her iki Anayasa laiklik
ilkesini sıkı bir korumaya almıştır.
Laiklik, Türkiye Cumhuriyeti’nin en temel
özelliğidir. Devlet düzenini yansıtan anayasa ve dolayısıyla hukuk düzeni, laiklik
ilkesine göre biçimlenmiştir. Bu durum, Anayasa’nın başlangıç bölümünde ve
birçok maddesinde ifade edilmiştir.
1982 Anayasa’sının, Başlangıç kısmının 7.
paragrafında: “Hiçbir faaliyetin Türk
milli menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği
esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği,
ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği
ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine
ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı” ifadesine yer verilerek,
laiklik ilkesinin, anayasanın dayandığı temel değer ve prensiplerden biri
olduğu ilan edilmiş, kutsal din duygularının devlet işlerine ve politikaya
karıştırılamayacağı belirtilmiştir.
Anayasanın 176. maddesi göre, Anayasa metnine dâhil
olan ve uygulanabilirlik açısından diğer maddelerden bir farkı bulunmayan
Başlangıç bölümü Anayasa Mahkemesinin ifadesiyle “Anayasanın dayandığı temel görüş ve ilkeleri içermekle Anayasa
maddelerinin amacını ve yönünü belirleyen bir kaynak”tır.2
Laiklik ilkesi, Anayasa’nın 4. maddesine göre “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif
edilemez” vasfa sahip 2. maddede Cumhuriyetin nitelikleri arasında da
sayılmıştır.
Anayasanın 2. maddesinde, “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet
anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı,
başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal
bir hukuk Devletidir.” hükmüne yer verilmiştir.
Ancak Başlangıç Kısım 7. paragraf dikkate
alındığında laikliğin sadece cumhuriyetin niteliklerinden biri olmanın
ötesinde cumhuriyetin temeli olduğu anlaşılır.
Laiklik 2. maddenin gerekçesinde şöyle
açıklanmaktadır “Hiçbir zaman
dinsizlik anlamına gelmeyen laiklik, her ferdin istediği inanca, mezhebe
sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından dolayı diğer
vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına gelir.”
Görülüyor ki gerekçede vurgu yapılan laikliğin “dinsizlik” olarak
yorumlanamayacağı, başka bir ifadeyle laikliğin toplumsal ilişkilerin
manevi değerlerden soyutlanmasını gerektirmediğidir.
Anayasanın 6. maddesinde yer alan “Egemenlik,
kayıtsız şartsız Milletindir.”,”Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette
hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ
kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.” hükümleriyle
egemenliğin ilahi değil beşeri bir iradeden kaynaklandığını ifade edilerek
laikliğe vurgu yapılmaktadır. Yasama yetkisi, Ulus adına TBMM’nin olup;
yürütme yetki ve görevi ise Anayasa ve yasalara uygun olarak kullanılarak
yerine getirilir. Bu anlamda, Ulus devlette, kaynağını bizatihi dinden alan
bir yetki kullanılamaz ve böyle bir görev yerine getirilemez.
Laikliğin bir başka gerekliliği olan eşitlik ilkesi
Anayasa 10. maddede şöyle ifade edilmiştir: “ Herkes, dil, ırk, renk,
cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle
ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir… Hiçbir kişiye, aileye, zümreye
veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.”
11 nci maddede Anayasa hükümlerinin herkesi
bağladığı, 12. maddede ise temel hak ve özgürlüklerin kişinin topluma,
ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da içerdiği hükme
bağlanmıştır.
Anayasa’nın 13 ncü maddesine göre, temel haklar da
sınırlama yapılırken, bu sınırlamalar demokratik toplum düzeninin ve laik
Cumhuriyetin gereklerine ve de ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.
Anayasa 14. madde 1. fıkrasında yer alan “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden
hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve
insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı
amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.” hükmü ile temel hak ve
özgürlüklerin kötüye kullanılmasının hiçbir koşulda koruma göremeyeceği, bu
yolla laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetlere girişilemeyeceği
öngörülmüştür.
Anayasanın “Din ve vicdan hürriyeti” başlıklı 24.
maddesi 1. fıkrasında “Herkes,
vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.” cümlesiyle din ve
vicdan özgürlüğü tanınmış, ikinci fıkrada “14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini âyin
ve törenler serbesttir” ifadesiyle dinin uygulama kısmına bir sınırlama
getirilmiştir. Maddenin 3. fıkrasında “Kimse,
ibadete, dini âyin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini
açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve
suçlanamaz.” denilerek dini inanç ve kanaat özgürlüğü düzenlenmiştir.
Maddenin 5. fıkrasında ise “Kimse,
Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de
olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz
sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını
yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz”
hükmü öngörülerek dinin ve dini duyguların siyasi amaçlara alet edilmesi
yasaklanmıştır. Bu yasakla amaçlanan; dinin ve din duygularının şahsi veya
siyasi nüfuz elde etmek amacıyla dinin aldatma aracı haline getirilmesinin
önlenmesidir.
Anayasa’nın 26 ncı maddesinde düzenlenen düşünce
özgürlüğü ile 34 ncü maddesinde düzenlenen toplantı ve gösteri yürüyüşü
düzenleme hakkı da, başkalarının hak ve özgürlüklerini korumak amacıyla
yasayla sınırlanabilmektedir. Bu bağlamda laik düzenin ortadan
kaldırılmasına dayalı olarak başkalarının hak ve özgürlüklerini korumaya
dayanarak, yasayla bu özgürlükle sınırlanabilecektir.
Anayasa’nın 42 nci maddesi uyarınca, eğitim ve
öğretim Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim
esaslarına göre yerine getirilebilir ve eğitim ve öğretim özgürlüğü
Anayasaya sadakat borcunu ortadan kaldırmaz.
Anayasanın 58 nci maddesinde gençlerin pozitif
bilim ve Atatürk ilke ve devrimleri çerçevesinde yetiştirileceği, 130 ncu
maddesinde ise yükseköğretimde çağdaş eğitim ve öğretim esaslarına dayanan
bir düzen içerisinde bilimsel ilkelere uygun olarak eğitim, öğretim ve
araştırmalar yapılabileceği öngörülmüştür.
Anayasanın 174. maddesinde, Türkiye Cumhuriyetinin
laiklik niteliğini koruma amacını güden devrim yasalarının hükümlerinin,
Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamayacağı ve yorumlanmayacağı
belirtilmiştir.
1961 Anayasası’nın 153. maddesi, 1982 Anayasası’na
174. madde olarak alınmış, ayrıca 1982 Anayasası’nın Başlangıcıyla kimi
maddelerinde açıkça yer verilerek laiklik anlayışı benimsenmiştir. Bu
nedenle Anayasa Mahkemesi gerek 1961 Anayasası gerekse 1982 Anayasası
döneminde birçok kararında ayrıntılarıyla açıkladığı laiklik ilkesinin
anayasal düzenin temeli ve Anayasa’da benimsenmiş bütün temel ilkelere
egemen bir düşünce olduğunu belirtmiş, laikliğin koruması yönünde son
derece hassas davranmıştır.3
Kararlarda ilk göze çarpan unsur batı dünyasından
alınan laiklik kavramının Türkiye’de farklı bir anlam taşıması bu nedenle
farklı bir uygulama şeklinin gerekliliğidir. Uygulama farklılığı ülkelerin
içinde bulundukları özgün şartlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında
laikliğin önemi, modern devlet yaratma sürecinde laikliğin rolü ya da İslam
dininin öznel yapısı ile gerekçelendirilmiştir;
“Her şeyden önce şurasını belirtilmelidir ki,
laiklik ilkesi din ve Devlet ilişkilerini düzenleyen bir ilke olması nedeniyle,
her ülkenin içinde bulunduğu ve her dinin bünyesinin oluşturduğu koşullar
arasındaki ayrılıkların, laiklik anlayışında da ortaya ayrımlar çıkarması
zorunlu bir sonuçtur.”4
“Türkiye’de laiklik ilkesinin uygulanması,
rejimleri değişik kimi batılı ülkelerdeki laiklik uygulamalarından farklıdır.
Laiklik ilkesinin, her ülkenin içinde bulunduğu koşullarla her dinin
özelliklerinden esinlenmesi, bu koşullarla özellikler arasındaki uyum ya da
uyumsuzlukların laiklik anlayışına da yansıyarak değişik nitelikleri ve
uygulamaları ortaya çıkarması doğaldır.”5
“İslamlık bireylerin yalnız vicdanlarına ilişkin
olan dinî inanç bölümünü düzenlemekle kalmamış, aynı zamanda bütün toplum
ilişkilerini, devlet faaliyetlerini ve hukuku da tanzim etmiştir”6
Anayasa Mahkemesi değişik kararlarında tekrar
ettiği laiklik anlayışını şöyle açıklamaktadır:7
1- Dinin devlet işlerinde etkili ve egemen
olmaması,
2- Dinin, bireyin manevi yaşamına ilişkin olan dini
inanç bölümünde, aralarında ayrım gözetilmeksizin, sınırsız bir özgürlük
tanınarak dinlerin anayasal güvence altına alınması,
3- Dinin, bireyin manevi yaşamını aşarak toplumsal
yaşamı etkileyen eylem ve davranışlara ilişkin bölümlerinde, kamu düzenini,
güvenliğini ve yararını korumak amacıyla sınırlamalar yapılması ve dinin
kötüye kullanılmasının ve sömürülmesinin yasaklanması,
4- Kamu düzeninin ve haklarının koruyucusu
sıfatıyla, dinsel hak ve özgürlükler konusunda devlete denetim yetkisi
tanınması.
Görülüyor ki Anayasa Mahkemesi din ile devletin
birbirinden ayrılmasını laikliğin gereği saymıştır: “Hukuki yönden, klasik
anlamda laiklik, din ve Devlet işlerinin birbirinden ayrılması anlamına
gelmektedir. Ayrılık, dinin Devlet işlerine, Devletin de din işlerine
karışmaması biçimindedir. ...”8
“Devlete, dinsel konularda denetim ve gözetim hakkı
tanınması, din ve vicdan özgürlüğünün demokratik toplum düzeninin
gereklerine aykırı bir sınırlama sayılamaz.”9
“Laik düzende özgün bir sosyal kurum olan din,
devlet kuruluşuna ve yönetimine egemen olamaz” “… sınırsız, denetimsiz bir
din hürriyeti ve bağımsız bir dini örgütlenme anlayışının ülkemiz için pek
ağır tehlikelerle yüklü olduğu uzak ve yayın tarihi tecrübelerle
anlaşılmıştır. Bu nedenlerle Anayasakoyucu, mabedin ve din işleriyle
uğraşan kimselerin özerkliği veya bağımsızlığı biçiminde sınırsız ve Devlet
denetimi dışında kalan bir din hürriyeti anlayışının Anayasa’da kabul
edilen laiklik düzeni ve ilkelerine uygun görmemiştir”10
Temel hak ve özgürlükler açısından konuya
yaklaştığımızda Anayasa Mahkemesi’nin, devlet yönetiminde din kurallarından
esinlenilmemesi gerektiği biçimindeki en geniş laiklik anlayışına bağlı
kaldığını görüyoruz:
“laik devlette, kutsal din duyguları politikaya,
dünya işlerine, hukuksal düzenlemelere kesinlikle karıştırılamaz. Bu tür
düzenlemeler, dinsel gerekler ve düşüncelerle değil, bilimsel verilerden
yararlanılarak kişi ve toplum gereksinimlerine göre yapılır.... Dinsel
kurallardan arındırılmış, akla ve bilime dayanan, dinsel inancı kişilerin
vicdanlarına bırakan laik devlette, hukuk düzeninin dinsel gereklerle
sağlanıp sürdürülmesi benimsenemez.... Yasalar dine dayanamaz ve
bağlanamaz. Yasalar ilkelerini dinden değil, yaşamdan ve hukuktan
almazlarsa hukuk devleti niteliği zedelenir. Yasalar dinsel temele
oturtulamaz.”11
“Anayasa’daki laiklik ilkesine ... karşı eylemlerin
demokratik bir hak olduğu savunulamaz. anayasal ayrıcalığa sahip laiklik
ilkesi, demokrasiye aykırı olmadığı gibi tüm hak ve özgürlüklerin de bu
temel ilke ele alınarak değerlendirilmesi zorunludur.... laiklik ilkesine
özel bir önem ve üstünlük tanıyan Anayasa, özgürlüklere karşı laiklik
ilkesini özenle korumayı amaçlamış ve bu ilkenin özgürlüklere
kıydırılmasına olanak tanımamıştır.”12
“Türk Ulusu’nun yücelmesi bakımından laikliğin
Anayasa’da öngörülen kimi sınırlamaları zorunlu kılan bir neden, Anayasa’da
benimsenmiş bütün temel ilkelere egemen bir düşünce olduğu yinelenerek
ortaya konulmuştur.” 13
“… laiklik karşıtı beyan ve davranışlarıyla,
demokratik hak ve özgürlükleri, demokrasiyi ortadan kaldıracak olan şeriat
düzeninin getirilmesi için araç olarak kullandıkları anlaşılmıştır. Bu tür
davranışların, . . .korunmaları olanaksızdır” 14
Bu tavır laiklikle Cumhuriyet’in diğer nitelikleri
arasında ilişki kuran Mahkeme kararlarında açıkça görülmektedir.
“Demokratik düzen, dinsel gerekleri egemen kılmayı
amaçlayan şeriat düzeninin karşıtıdır. Dinsel gereklere yönetimde ağırlık
veren bir düzenleme demokratik olamaz. Demokratik devlet ancak laik
devlettir” 15
“Hukuk Devleti, hukukun üstünlüğü ilkesi gücünü
laiklikten almış, milliyetçilik ilkesi laiklikle tamamlanmış, Türk Devrimi
laiklikle anlam kazanmıştır.” 16
“Laikliğin, Türk Devrimi’nin, Cumhuriyetin özü ve
ulusal yaşamın temeli olduğu bir gerçektir.” 17
“Gerçekte laiklik din-devlet işleri ayrılığı
biçiminde daraltılamaz. Boyutları daha büyük, alanı daha geniş bir uygarlık,
özgürlük ve çağdaşlık ortamıdır. Türkiye’nin modernleşme felsefesi, insanca
yaşama yöntemidir, insanlık idealidir.” 18
“Laiklik, orta çağ dogmatizmini yıkarak aklın
öncülüğü, bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışını,
uluslaşmanın, bağımsızlığın, ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin
temeli kılan bir uygar yaşam biçimidir. Çağdaş bilim, skolâstik düşünce
tarzının yıkılmasıyla doğmuş ve gelişmiştir” 19
“Devlete egemen ve etkin güç, dinsel kurallar ve
gerekler değil, akıl ve bilimdir. Din, kendi alanında, vicdanlardaki
yerinde, Tanrı-insan arasındaki inanış olgusudur. Kişinin iç inanç dünyasının
düzenleyicisi olan dinin, devlet işlerinde söz sahibi ve çağdaş değerlerle,
hukukun yerine geçerek yasal düzenlemelerin kaynağı ve dayanağı olması
düşünülemez.” 20
“Çağdaşlaşmayı hızlandıran ve Türk Devrimi’nin
kaynağı olan laiklik ilkesi toplumun akıl ve bilim dışı düşüncelerle
yargılardan uzak kalmasını amaçlar” 21
Bu açıklamalardan sonra, “laikliğe aykırı
eylemlerin odağı olmak” olgusunun anayasal ve yasal düzenlemelerden
hareketle değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anayasa’nın 68 nci maddesinin dördüncü fıkrasına
göre “siyasi partilerin tüzük ve
programları ile eylemleri, … insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti
ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine
aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür
diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik
edemez.” Belirtilen bu kurallara aykırı eylemlerin odağı durumuna
gelmek kapatma nedenidir.
Anayasa’nın 68 nci ve 69 ncu maddelerine göre,
siyasi partiler demokratik hayatın vazgeçilmez unsurlarından olup,
çalışmaları ve faaliyetleri demokrasi esaslarına aykırı olamaz.
Anayasa
ile kastedilen demokrasi, kuşkusuz çoğulcu ve laik demokrasidir. Anayasa ve
yasaların Atatürk’e, Atatürk ilke ve devrimlerine, Atatürk milliyetçiliğine
özel önem vermesi ise, konumuz yönünden kuşkusuz Atatürk’ün bir İslam
toplumunda ilk kez şeri düzeni ortadan kaldırıp laik hukuk düzenine dayalı
Ulus devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve simgesi olmasıdır.
Laikliğe aykırılığın odaklığı irdelenirken, Atatürk’e yönelik saldırı ve
eylemler özellikle bu yönüyle ele alınmalıdır.
SPY’da
laikliğin korunmasına özel önem vererek bu konuda düzenlemeler getirmiştir.
Buna
ilişkin olarak :
Yasanın 3
üncü maddesinde siyasi partilerin çağdaş medeniyet düzeyine ulaşmayı amaç
edinmeleri hükme bağlanmış, 4 ncü maddesinde ise demokratik siyasi hayatın
vazgeçilmezi olan siyasi partilerin, Atatürk ilke ve devrimlerine ve
Anayasa’daki demokrasi esaslarına bağlı olarak çalışmaları gerektiği
belirtilmiştir.
SPY’nın
78 nci maddesi uyarınca siyasi partiler, Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan
şeklini; Anayasanın başlangıç kısmında ve 2 nci maddesinde belirtilen
esaslarını; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunun
ancak, Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle
kullanılabileceği esasını; hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan
almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü değiştirmek; Türk
Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve
hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya
sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni
kurmak amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar,
başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler. Yine bu maddeye göre,
bölge, ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat
esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar. Herhangi bir tür
diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamazlar ve bu amaca yönelik
faaliyette bulunamazlar. Anayasanın hiçbir hükmünü, Anayasada yer alan hak
ve hürriyetleri yok etmeye yörelik bir faaliyette bulunma hakkını verir
şekilde yorumlayamazlar.
SPY’nın
81 nci maddesine göre dini kültür veya mezhep farklılığına dayalı
azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyecekleri gibi; 83 ncü madde hükmü
gereğince felsefi inanç, din ve mezhep ayrımı gözetilmeksizin herkesin yasa
önünde eşit olduklarına aykırı amaç güdemezler ve faaliyette bulunamazlar.
Siyasi
partiler SPY’nın 84 ncü ila 89 ncu maddeleri uyarınca; Türkiye
Cumhuriyeti’nin laiklik niteliğini koruma amacı güden devrim yasalarına
aykırı amaç güdemezler ve faaliyette bulunamazlar. Türk Ulusu’nun
Kurtarıcısı, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Atatürk’ün şahsiyet ve
faaliyetlerini veya hatırasını kötülemek veya küçük düşürmek amacını
güdemez ve buna yol açabilecek davranış ve faaliyetlerde bulunamazlar.
Türkiye Cumhuriyetinin laiklik niteliğinin değiştirilmesi ve halifeliğin
yeniden kurulması amacını güdemez ve bu amaca yönelik faaliyetlerde bulunamazlar.
Devletin sosyal veya ekonomik veya siyasi veya hukuki temel düzenini,
kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya siyasi amaçla
veya siyasi menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla dini veya dini hissiyatı
veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek her ne suretle olursa olsun
propaganda yapamaz, istismar edemez veya kötüye kullanamazlar. Siyasi
partiler, herhangi bir şekilde dini tören ve ayin tertipleyemez veya parti
sıfatıyla bu gibi tören ve ayinlere katılamazlar. Dini bayramlar, ayinleri
ve cenaze törenlerini parti gösterilerine ve propagandalarına vesile yapamazlar.
Bu çerçevede Türkiye Cumhuriyeti yönünden olmazsa
olmaz değer taşıyan laiklik ilkesini korumak amacıyla getirilen
düzenlemelere, siyasi partiler uymak; hatta laikliği pekiştirici iş ve
işlemlerde bulunmak durumundadırlar. Bu cümleden olarak; siyasi partilerin
Anayasa’da tarif edilen laiklik ilkesinin içeriğini boşaltmaya,
değiştirmeye yönelik düşünce açıklamaları, insan haklarına, eşitlik ve
hukuk devleti ilkelerine, ulus egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet
ilkesine aykırı eylemlerde bulunmaları, yine herhangi bir tür
diktatörlüğü/totalitarizmi savunarak, bu çerçevede suç işlenmesini
özendirmeleri de temel de laikliğe aykırılık oluşturmaktadır. Şöyle ki,
laiklik ilkesi, çoğulcu demokratik düzenin olmazsa olmaz koşuludur. Çoğulcu
demokrasi de ise, egemenliğin kaynağı Tanrı değil, Ulustur. Çoğulcu demokrasi,
insan haklarını ve eşitlik ilkesini koruyan ve içselleştiren bir hukuk
devletinin varlığını da gerektirir. Şeriat, din egemenliği ve totalitarizm
boyutu nedeniyle, ayrıca buna ulaşmak için mevcut düzene aykırı ve suç
teşkil eden eylemlerin işlenmesi de bu çerçevede değerlendirilmektedir. Bu
konuların biri, bir kaçı ya da hepsine aykırı eylemlerin odağı olmak,
sonuçta laikliğe aykırı eylemlerin odağı olmak anlamındadır.
Bir siyasi partinin laikliğe aykırı eylemlerin
odağı olması ise, Anayasa’nın 69 ncu maddesinin altıncı fıkrası ve SPY’nın
101 nci maddesi gereğince, kapatma nedenidir. Tarihi deneyimleri nedeniyle
laiklik ilkesi, Türkiye için çok özel bir öneme sahiptir ve bu konuda
Türkiye’nin takdir hakkı da geniştir. Takdir hakkının genişliği, temel hak
ve özgürlükler alanındaki sınırlamaların en dar anlamıyla yorumlanması
gerektiği yolundaki İHAM görüşüne aykırılık oluşturmamaktadır. Bu nedenden
dolayı bir siyasi partinin kapatılması, İHAS’ın 11 nci maddesinin ikinci
fıkrası kapsamındaki yasal amaçlara uygundur. Laiklik kavramı, Avrupa kamu
düzeni içerisinde de koruma görmektedir. Bu bağlamda şeriat ta Avrupa kamu
düzeniyle bağdaşmamaktadır(RP/Türkiye Kararı). Avrupa kamu düzeni
içerisinde yer alan Türkiye yönünden, açıklanan kapatma nedeni, hem bu
bütünün parçası olmasının, hem de ayrıca kendi hukuk düzeninin bir
gereğidir.
2- Kapatma yaptırımına konu eylemler
ve siyasi partiye isnat edilebilirliği
Bir siyasi partinin, laikliğe aykırı eylemlerin
odağı durumuna gelmesi ve bu nedenle kapatılabilmesi için, bu eylemlerin,
Anayasa’nın 69 ncu maddesinin altıncı fıkrası ve SPY’nın 103 ncü maddesine
göre;
- Bu eylemlerin, o partinin üyelerince yoğun bir
biçimde işlenmesi ve bu durumun da, o partinin büyük kongre veya genel
başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet
Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya
açıkça benimsenmesi,
- Ya da bu eylemlerin, doğrudan doğruya anılan
parti organlarınca kararlılık içinde işlenmesi, gerekmektedir.
Bir siyasi partinin kapatılmasını gerektiren
eylemlerin, aleniyet kazanmış, belli bir konuyu ihtiva etmesi yeterli olup,
ceza hukuku kapsamında mutlaka suç olarak düzenlenmiş ve bu konudaki
davaların da mahkumiyetle sonuçlanmış olması gerekmemektedir. Ancak eylem
aynı zamanda ceza hukuku kapsamında suç olarak düzenlenmiş ise, bu konuda
ceza mahkemesindeki davaların sonuçlanmasını beklemeye gerek
bulunmamaktadır. Ceza mahkemesinde sonuçlanarak kesinleşen davalarda
verilen kararlar ise, sadece eylemin kesin olarak işlenmemiş olduğu veya
işlenmiş olduğu yönündeki tespitler yönünden bağlayıcıdır.
Siyasi partiler, demokratik bir rejimde hak ve
özgürlüklerden en çok yararlanması gereken örgütlerdir. Bu durum siyasi
partiler için daha geniş bir faaliyet alanını ortaya çıkarmaktadır. Geniş
faaliyet alanının bulunması demek ise, siyasi partilerin eylemleri için
farklı bir değerlendirme yapılmasını gerektirmektedir.
Siyasi partinin geniş hareket sahasının bulunması,
ona isnat edilen eylem aynı zamanda suç teşkil ediyorsa, toplum ve hukuk
düzeni yönünden kınanan bu davranışın, siyasi parti yönünden kınanmayarak
hukuka uygun değerlendirilmesini gerektirmez. Ancak toplum ve hukuk düzeni
tarafından açıkça kınanmayan ve suç olarak düzenlenmeyen davranış ve
eylemlerin, daha çok hak ve özgürlüklere sahip olan siyasi partiler
yönünden kapatma davasına konu edilebilmesi, çok özel ve sınırlı durumlarda
söz konusudur ki, bunlar da Anayasa’nın 68 nci maddesinin 4 ncü fıkrasına
ve İHAS’ın 11 nci maddesinin ikinci fıkrasına uygun nitelikteki, yoğunluk
ve kararlılıkla işlenen eylemlerdir.
Hukuk düzeninin suç olarak öngörmediği eylem, bu
eylemin bir siyasi parti tarafından veya siyasi parti aracı kılınmak
yoluyla işlenmesi durumunda, yarattığı ve kaçınılmaz olarak yaratacağı
sonuçları gözetildiğinde, siyasi parti için yasaklama gerektirebilir.
Eylemin suç olarak düzenlenmemesi, o eylemin hiçbir biçimde kınanamaması
sonucunu doğurmaz.
Kaldı ki Anayasa’nın 68 nci maddesinin dördüncü
fıkrasına dayanan ve bu fıkrayı açıklayarak siyasi partiler hakkındaki
yasaklamaları sıralayan SPY’nın 78 nci ila 89 ncu maddeleri arasındaki
düzenlemelere aykırılık, SPY’nın 117 nci maddesinde suç olarak ta
öngörülmüştür. Siyasi partiye isnat edilen eylem hakkında, ceza davasının
veya soruşturmasının açılmamış veya dokunulmazlık gibi yasal engeller
nedeniyle açılamamış olması da, sonuca etkili değildir.
Kapatma davasına konu edilen eylemlerin işlendiği
tarihlerin bir önemi bulunmamaktadır. Eylemlerin üzerinden ne kadar süre
geçse de, bu eylemlere, “odaklığın” ortaya konulması yönünden iddianamede
dayanılması olasıdır.
İHAS irdelenirken, siyasi parti kapatma yaptırımı
ile ilgili olarak eylemlerin niteliği ve isnat edilebilirliği konusunda
açıklanan durumlar, burada da geçerlidir.
Siyasi partinin genel merkez organlarının (SPY md
13), il ve ilçe teşkilatlarının (SPY md 19, 20), TBMM grup genel kurulu ve
grup yönetim kurulunun (SPY md 24, 25), üyelerinin (SPY md 12) eylemleri; o
siyasi partinin, yasa, anayasa ve İHAS tarafından korunmayan, hedeflediği
amaç veya siyasi projeyi gerçekleştirmek, kolaylaştırmak, altyapı
hazırlamak veya bunları ifadeye yönelik ise, siyasi partiye isnat
edilebilecektir. Bu noktada şunu da belirtmek gerekmektedir ki, partiyi
temsil eden organlarca gerçekleştirilen eylem veya söylemlerin, partinin
değil kendi kişisel görüşleri olduğu açıklanmadıkça, bu söylem ve eylemler
de partiye isnat edilebilecektir. Ancak, siyasi partiyi sorumluluktan
kurtarmak adına, siyasi partinin amaç ve hedefleriyle örtüşen eylem ve
söylemlerin, kendi kişisel görüşleri olduğunun açıklanması da, kuşkusuz
siyasi partiyi sorumluluktan kurtarmayacaktır.
Yine eylem ve söylemlerin özellikle bir iktidar
partisi yönünden somutlaşması yani sonuçlarının ortaya çıkması
gerekmemektedir. Yasama organında çoğunluğa sahip bir siyasi partinin, bu
eylem ve söylemleri her an için gerçekleştirebilecek konumda olması
karşısında, bu eylem ve söylemlerin gerçekleşebilir olması karşısında,
soyut olarak varlığı dahi, kapatma yaptırımına dayanak olabilecektir.
Ancak özellik arzeden aşağıdaki konuların da
açıklanması gerekmektedir.
Bir siyasi parti üyesi olup, yerel yönetimlerde
görev alanların eylemleri de, o siyasi partinin hedeflediği siyasi projeyi
gerçekleştirmek veya ifade etmek amacına yönelikse, siyasi partiye isnat
edilebilir.
İktidarda bulunan bir siyasi parti, kuşkusuz kendi
kadrolarını da, (bir örnek olarak bakan düzeyinde) devlet birimlerine
taşımaktadır. Bu noktada, siyasi parti mensuplarına organik anlamda yakın
planda çalışan, böylece siyasi partililerle yakın ve/veya yoğun ilişkide
bulunan kamu görevlilerinin eylemlerinin, siyasi partiye isnat edilebilir olup
olmadığının açıklanması gerekmektedir.
Devletin idare mekanizması, söz konusu görevlinin
bulunduğu makamın ışığında, ancak dar bir yoruma tabi tutulmalıdır
(Vogt/Almanya Kararı). Bu bağlamda, devlet birimlerinde siyasi parti
mensuplarına yakın planda çalışan (müsteşar, genel müdür gibi) kişilerin
eylemleri, siyasi partinin amaçlarını ifadeye yönelikse, bu eylemler o
birim üstü parti mensuplarınca ve ayrıca/dolayısıyla siyasi parti
organlarınca zımnen veya açıkça benimseniyorsa, bunlarda siyasi partiye isnat
edilebilecektir. Çünkü, siyasi partinin özellikle iktidardaki siyasi
partinin amaçladığı modeli oluşturmak adına, bir bütünlük içerisinde ve bir
bütünün parçalarını oluşturmak adına bu eylemler gerçekleştirilmektedir.
Dolayısıyla devlet kadrolarında yer alan anılan görevlilerin belirtilen
eylemleri de, siyasi partinin bakış açısına ve bunun bir gereği olarak
ortaya çıktığından, biçimlendiğinden, siyasi partiye isnat edilebilecektir.
Bu bağlamda halen Adalet ve Kalkınma Partisi Milletvekilli
olan eski Başbakanlık Müsteşarı’nın konumu nedeniyle anılan kişinin iş ve
işlemleri, ayrıca önem taşımaktadır. Bürokrasinin en tepesindeki bu kişinin
de etkisiyle yapılanan kadrolarda, iktidar partisinin eylem ve söylemleri
gerçekleştiriliyor veya dile getiriliyorsa, siyasi partinin kendisini
sorumlu kılmamak adına, devlet mekanizması gereğince yakın ilişkide
bulunduğu bu kadrolardaki kişilerin, siyasi parti tarafından da benimsenen
iş ve işlemleri, tartışmasız olarak siyasi partiye eylem olarak isnat
edilebilecektir.
Yine TBMM Başkanı ve Başkanvekillerinin de
konumları itibarıyla, eylemlerinin mensubu oldukları siyasi partiye isnat
edilebilirliği önem taşımaktadır. Anayasa’nın 94 ncü maddesinin altıncı
fıkrasına ve SPY’nın 24 ncü maddesinin ikinci fıkrasına göre, “TBMM Başkanı ve Başkanvekilleri, üyesi
bulundukları siyasi partinin ve parti grubunun Meclis içinde veya dışındaki
faaliyetlerine; görevlerinin gereği olan haller dışında, Meclis
tartışmalarına katılamazlar; Başkanı ve oturumu yöneten Başkanvekili oy
kullanamazlar.” Ancak TBMM Başkanı ve Başkanvekillerine yönelik bu
düzenleme, Başkan ve Başkanvekillerinin hiçbir eyleminin siyasi partiye
isnat edilemeyeceği sonucunu doğurmamaktadır. Eğer Başkan ve
Başkanvekillerinin eylemleri, açıkça bu kuralı da ihlal ederek, mensubu
oldukları siyasi partinin eylem ve söylemiyle örtüşüyor ve bu kişiler,
siyasi partinin gerçekleştirmek istediği projeyi ifade ve bu projeye destek
anlamında diğer parti mensupları gibi hareket ediyorlar ise, siyasi parti
tarafından kabul gören bu eylemler de siyasi partiye isnat edilebilecektir.
Diğer taraftan parti üyeliğinden ayrılanların fiil
ve söylemleri de partiye isnat edilebilir. Bu anlamda Abdullah Gül’ün,
parti kurucu üyesi, başbakan, başbakan yardımcısı ve dışişleri bakanı
olarak eylem ve beyanları da partiye yüklenebilecektir.
Bir iktidar partisi yönünden, hükümetin icraatları,
siyasi parti söylemiyle biçimlendiğinden, bu bağlamdaki iş ve işlemler de
siyasi partinin eylemi olarak, o siyasi partiye isnat edilebilecektir. Bu
bağlamda, yasa tasarıları, eğer siyasi partinin kapatmaya konu olan
eylemlerinin yöneldiği amacı gerçekleştirmeye veya kolaylaştırmaya
yönelikse, bu tasarılar da siyasi parti eylemi olarak o siyasi partiye
isnat edilebilecektir. İHAM kararlarında da açıklandığı üzere, TBMM’nde
çoğunluğu oluşturan siyasi parti için, bu tasarıların eylem olarak
isnadiyeti için, yasalaştırılmalarını beklemek zorunluluğu bulunmamaktadır.
Çünkü bu eylemlerin yasalaşması yani somuta indirgenmesi, yasama organın da
çoğunluğa sahip bir iktidar partisi yönünden her an için olasıdır. İsnat
edilebilen eylem niteliğindeki bu tasarıların yasalaşması da, eylemin
yasama organı işlemi niteliğine geldiğinden bahisle, siyasi partiye
isnadiyeti ortadan kaldırmamaktadır. Aksine, siyasi partinin eylemini
sürdürmesi niteliğindedir (RP/Türkiye Kararı).
Bu bağlamda, o siyasi partiye mensup
milletvekilleri tarafından sunulan yasa teklifleri de, siyasi partinin kapatma
yaptırımına konu olan siyasi projesiyle veya eylemleriyle örtüşüyorsa, yasama
organın da çoğunluğu oluşturan bir siyasi partiye, bu tekliflerin
yasalaşmalarını beklemeden isnat edilebilecektir.
Anayasa’nın 83 ncü maddesinin birinci fıkrası, yasa
tasarısı veya yasa teklifleri hatta yasa olarak ortaya çıkan bu eylemler
nedeniyle siyasi partinin sorumlu tutulmasını bertaraf etmemektedir.
Bireysel anlamda mutlak dokunulmazlık yaratan madde kapsamındaki eylemler,
siyasi parti yönünden bu maddenin koruma alanında kalmamaktadır (RP/Türkiye
Kararı)
Siyasi partinin hedef ve amaçlarıyla bağdaşmayan
eylem veya söylemler nedeniyle ilgili kişilerin eleştirilmemesi ve
haklarında disiplin soruşturmasının başlatılmaması, bu eylem ve söylemlerin
o siyasi parti tarafından benimsendiği anlamındadır.
Siyasi partinin hedef ve amaçlarıyla açıkça örtüşen
eylem ve söylemler nedeniyle siyasi partinin bu eylem veya söylem
sahiplerini eleştirmesi veya haklarında soruşturma yapması, sadece partinin
kendisini bu eylemlerden sorumlu kılmamak amacına yönelik olduğunda, bu
eylem ve söylemler de siyasi partiye isnat edilebilecektir. Göstermelik
olarak başlatılan, sonuçsuz kalan veya öngörülenden daha az yaptırımla
sonuçlanan soruşturmalar da, o siyasi partiyi sorumluluktan
kurtarmamaktadır.
D-
DAVALI SİYASİ PARTİ HAKKINDAKİ İSTEMİN İRDELENMESİ:
1-
Adalet ve Kalkınma Partisi
Davalı siyasi parti, gerekli bildirim ve
belgeleri 14.08.2001 tarihinde İçişleri Bakanlığı’na vererek 2820 sayılı
Siyasi Partiler Yasası’nın 8 inci maddesine göre tüzel kişilik kazanmıştır.
Tüzel kişilik kazanmasından sonra 03 Kasım
2002 ve 22 Temmuz 2007 Milletvekili Genel seçimleri sonucunda Parlamento
çoğunluğunu elde ederek tek başına iktidar olmuştur.
Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı
Recep Tayyip Erdoğan, daha önce Refah Partisi’nde siyaset yaparken, bu
parti listesinden beş yıl süre için 1994 İstanbul Büyükşehir Belediye
Başkanı seçilmiş, ancak 06.12.1997 tarihinde Siirt”te yaptığı konuşma
nedeniyle halkı din ayrımı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek
suçundan on ay hapis cezasına mahkûm edilmiştir. Bu mahkûmiyeti nedeniyle
2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 11 nci maddesi gereğince siyasi parti
kurucusu (veya üyesi) olmasına yasal engel bulunmasına rağmen, Adalet ve
Kalkınma Partisi’nde kurucu üye olmuş ve bilahare partinin genel başkanı
seçilmiştir.
Bu durumun yasal olarak olanaksızlığı
karşısında Başsavcılığımızca 21.8.2001 tarihli başvuru üzerine Yüksek
Mahkemenizce, 09.01.2002 tarih ve 8/9 sayılı kararla adı geçenin parti
kurucu üyesi olamayacağı belirtilerek mevcut aykırılığın giderilmesi
konusunda ihtar kararı verilmiştir. Bu ihtar kararında öngörülen altı aylık
süre içerisinde aykırılık giderilmediğinden, Başsavcılığımızca SPY’nin
02.01.2003 tarih ve 4778 sayılı yasa ile değişiklik yapılmadan önceki 104
ncü maddesi uyarınca adı geçen parti hakkında 23.10.2002 tarihinde kapatma
davası açılmıştır.
Adalet ve Kalkınma Partisi, 27.12.2002
tarih ve 4777 sayılı yasa ile Anayasa’nın 76 ncı maddesinde; 02.01.2003
tarih ve 4778 sayılı yasa ile SPY’nin 8 nci, 11 nci, 104 ncü ve
Milletvekili Seçim Yasası’nın 11 nci maddelerinde değişiklik yapmış, ayrıca
adli sicil kaydından kaynaklanan yasal engeli bertaraf etmek için (veto
edilen 4779 sayılı yasa yerine) 4809 sayılı yasayı da çıkartmıştır.
Yasalardaki ve Anayasa’daki bu değişikliklerle Recep Tayyip Erdoğan
hakkında söz konusu olan mevzuat engelleri ortadan kaldırılmıştır. Açılan
kapatma davasında karar halen açıklanmamış ise de, yasa değişikliği ile bu
davaya konu SPY’nin 104 ncü maddesindeki yaptırım devlet yardımından
yoksunluğa dönüştürülmüştür.
Recep Tayyip Erdoğan, Adalet ve Kalkınma
Partisi kurulmadan önce, laikliğe aykırı eylemlerin odağı oldukları için
Anayasa Mahkemesi’nce 1998 yılında kapatılan Refah Partisi ve 2001 yılında
kapatılan Fazilet Partisi’nde siyaset yapmıştır.
Adalet ve Kalkınma Partisi tarafından
18.11.2002 ila 14.3.2003 tarihleri arasında kurulan 58. hükümette Başbakanlık
görevini Abdullah Gül, siyasi yasaklılığının mevzuat değişikliği ile
kalkması sonrasında yapılan ara seçimde milletvekili seçilmesi üzerine
14.3.2003 tarihinde kurulan 59 ncu ve daha sonra kurulan 60.ncı
hükümetlerde ise Başbakanlık görevini Recep Tayyip Erdoğan üstlenmiştir.
Abdullah Gül, Abdüllatif Şener, Mehmet Ali
Şahin, Abdülkadir Aksu, Ali Coşkun ve Zeki Ergezen daha önce Refah Partisi
ve Fazilet Partisi’nde siyaset yapmışlardır. Cemil Çiçek, Mehmet Vecdi
Gönül ise Fazilet Partisi’nde siyaset yapmışlardır.
22. dönemde TBMM Başkanı olan Bülent Arınç
daha önce Refah ve Fazilet Partisi’nde siyaset yapmıştır. TBMM
Başkanvekillerinden İsmail Alptekin daha önce Fazilet Partisi kurucu genel başkanlığı
görevinde bulunmuştur.
Laikliğe aykırı eylemleri nedeniyle 1997
yılında Kırıkkale Üniversitesi Rektörlüğü görevinden alınan Beşir Atalay
ise 58 nci ve 59 ncu hükümette Devlet Bakanı, 60 ncı hükümette İçişleri
Bakanı olarak görev almıştır.
Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir
Belediye Başkanı olduğu dönemde, aynı belediyenin şirketleri olan İDO Genel
Müdürü Binali Yıldırım Ulaştırma Bakanı, İGDAŞ yönetim kurulu üyesi Mehmet
Hilmi Güler ise Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı, yine aynı belediyenin
Veteriner İşleri Müdürü Mehmet Mehdi Eker Tarım ve Köyişleri Bakanı olarak
görev almışlardır. TBMM Başkanvekili Nevzat Pakdil, Erdoğan’ın belediye
başkanı olduğu dönemde belediyeye bağlı İETT Genel Müdürlüğü görevinde
bulunmuştur
Milletvekilleri, örgütler, yerel yönetimler
ve üyeler bağlamında ise, Adalet ve Kalkınma Partisi’nde halen siyaset
yapanlardan, geçmişte başka bir siyasi parti ile bağlantısı olanlar esas
alındığında; geçmişte siyaset yapılan partiler sıralamasında Refah Partisi
- Fazilet Partisi ilk sırada yer almaktadır.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin tüzük ve
programı incelendiğinde, soyut metinlerde hedeflenen laiklik karşıtı modele
yönelik hükümlerin yer almadığı görülmektedir. Ancak davalı parti, laiklik
karşıtı eylem ve söylemleriyle yasalara ve Anayasa’ya aykırı olarak tüzük
ve programının ötesine geçmiştir.
2-
Adalet ve Kalkınma Partisinin davaya konu eylemleri
a- Adalet ve Kalkınma Partisi Genel
Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın laiklik ilkesine aykırı eylem
ve demeçleri
1) 2003 yılı Mayıs ayında Malezya’ya yapmış olduğu gezide bu ülkede
yayımlanan News Straits Times adlı gazeteye demeç veren Adalet ve Kalkınma
Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘‘Modern
bir İslam devleti olarak Türkiye, medeniyetlerin uyumuna örnek olabilir’’
dediği, (Ek.1)
2) Yargıtay Onursal Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya’nın ülkede yaşanan
gelişmeleri ve gidişatı da gözeterek 2003 Yılı Adli Yıl açılış
konuşmasında, “…Sınırsız din ve vicdan özgürlüğü isteyenlerle İslami devlet
kurmak isteyenlerin amaçları aynı…” şeklindeki tespitine, Adalet ve
Kalkınma Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “ …Bu bir defa çirkin ve olumsuz bir
yaklaşım, Bir defa özgürlükleri farklı bir noktada olan kişinin özgürlük
alanına kadar o alana giremezsiniz. Siz bir dinin mensubuysanız, farklı bir
dinin mensubunun olduğu alana giremezsiniz. İnancınızın gereği neyse, bu
inanca saygı duymak yönetimlerin görevidir.(…) Kaldı ki, şu anda yaşanan süreçte gerek Türkiye’de, gerek Batı’da,
gerek Dünya’da tamamıyla dinlere saygılı olan bir anlayışın egemen kılınması,
aynı şekilde düşünceye ve örgütlenmeye saygılı yapıların, özgürlüklerin
oluşmasına fırsat verilmesini devamlı olarak imkânını hazırlıyor. Biz
de böyle bir gayretin içindeyiz …” diye beyanda bulunduğu, (Ek.2)
3) Genelkurmay 2. Başkanı Org. İlker Başbuğ’un imam hatip lisesi
mezunlarıyla ilgili askerlerin rahatsızlığını ortaya koymasından sonra,
Üniversitelerarası Kurul üyesi profesörler ve Genelkurmay Başkanı Hilmi
Özkök ile görüşen Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı ve Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan’ın 16.10.2003 tarihinde yazılı basında yer alan
ifadesinde, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in acil olarak çıkarılmasını
savunduğu imam hatip lisesi mezunlarının üniversiteye girişini zorlaştıran
katsayı engelini ortadan kaldırması amacıyla YÖK Yasasında yapılacak
değişikliğe ilişkin tasarıyı “acelemiz yok” diyerek geri
çektiklerini bildirdiği, tasarının TBMM Milli Eğitim Komisyonu Başkanı
Tayyar Altıkulaç tarafından YÖK Yasa taslağı içerisinde değerlendirilmek
üzere alt komisyona gönderildiği, (Ek.3)
4) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 29.05.2004 tarihinde Oxford
Üniversitesinde yaptığı konuşma sonrası verdiği demeçte imam hatip
liselilerin önünü açan YÖK Yasası’nı laikliğe aykırı olduğu gerekçesiyle
veto eden Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e, “Bu okullar çok partili dönemden beri var. Dün laikliğe aykırı
değildiler, bugün niye aykırı oldular? Bunun laiklikle alakası yok”
…”Normal liselerde okutulan birçok ders İHL’de de okutuluyor. Ayrıca din
dersi için de bir yıl fazla okuyorlar. Bu tür bir eğitim almak laikliğe
aykırı mı?” diye söylediği, “Son 5 yılda bu yasağı koymak hangi adalet
duygusuyla bağdaşır?,,” “Sizin için ılımlı İslamcı deniyor. Biz Avrupalılar
bu tanıma şaşırıyoruz. Hem İslamcı hem laik birbiriyle nasıl bağdaşır?”
sorusuna “Ilımlı denilince, ılımlı
olmayanı varmış gibi oluyor. Sadece bir İslam vardır. Önüne bir şey
konulamaz. Bu İslamı zedelemeye yönelik bir tezdir. Laiklik çok farklı bir
konudur. Laik olduğumuz Anayasa’da belirtilmiştir. İnsanlar dini
gereklerini böylece yerine getirebilir. İslam ile laikliği yan yana
tanım olarak getirmek yanlış olur. Kişiler laik olmaz.” yanıtını
verdiği, (Ek.4 )
5) RP İstanbul İl Başkanı olarak Ümraniye’de 1994 tarihinde yaptığı
konuşmanın kasedinin Kanal D’de yayınlanması üzerine Adalet ve Kalkınma
Partisi Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 22.08.2001 tarihli Akşam gazetesinde
yayınlanan açıklamasında, söz konusu konuşmayı günün şartları içinde, üyesi
bulunduğu partinin söylemleri ve disiplini gereği gerçekleştirdiğini ifade
ederek, “Bazıları laikliği din gibi
algılıyor. Laiklik din olursa aynı anda Müslüman olunamaz. İnsan iki dine
mensup olamaz. Asıl itibarıyla laiklik bir sistemdir ve fertlerin değil,
devletin laikliği söz konusudur. Dine mensupluksa ferdi bir tasarruftur. O
manada söyledim.” dediği,
(Ek.5)
6) Christchurch kentinde, “Ulusal
Avrupa Etütleri Merkezi” tarafından düzenlenen konferansa katılan Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Türkiye’de
Türkü vardır, Kürdü vardır, Lazı vardır, Çerkezi vardır, Gürcüsü vardır,
Abhazı vardır, aklınıza ne gelirse. Bizdeki
etnik unsurları birbirine bağlayan önemli bir din bağı vardır. Çünkü
Türkiye’nin yüzde 99’u Müslüman’dır. Bizdeki etnik unsurları birbirinden
ayıran ya da bağlayan bağ, Yugoslavya’daki gibi Hırvat, Boşnak, Sırp gibi
değildir. Yugoslavya’da savaşlar başladığı zaman birbirlerinden boşanmışlardır,
ayrılmışlardır. Türkiye’de Kürt kökenli vatandaşlarımızın sorunu, Türk
vatandaşın sorunu kadardır, Laz kökenli vatandaşımın sorunu ne kadarsa Kürt
kökenli vatandaşımın sorunu da o kadardır.” şeklindeki beyanlarının
6.12.2005 tarihli basın yayın organlarında yer aldığı, (Ek.6)
7) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Avustralya’nın Sydney Kentini
gezerken, “Herkes kendi kimliğiyle
övünebilir. Bu onun en doğal hakkıdır. Kürt Kürtlüğüyle, Türk Türklüğüyle,
Çerkez Çerkezliğiyle, Laz Lazlığıyla övünebilir. Etnik kimlik anlamında
söylüyorum. Ama bizi üstte birbirimize bağlayan üst kimlik TC
vatandaşlığıdır. Bu ortak paydadır”...”Hepimizi yaratan mutlak yaratıcı
Allah’tır. Ayrıma ne gerek var. O üst ortak paydada birleşip el ele
vereceğiz” dediği, (Ek.7)
8) Yeni Zelanda ve Avustralya’ya yaptığı ziyareti tamamlayarak
Ankara’ya dönen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Esenboğa Havaalanı’nda
11.12.2005 tarihinde yaptığı basın toplantısında; “Türkiye’de etnik unsurları birleştiren ana unsur dindir’ şeklinde
bir ifadeniz oldu mu, yoksa yanlış anlaşılma mı oldu?” sorusu üzerine, “Ben ne söylediğimi çok iyi biliyorum.
Bakın bunu ne zaman, ne üzerine söyledim. İşin başını, arkasını bir tarafa
koyup ortasını almayın. Biliyorsunuz konu, Sayın Baykal’ın Yugoslavya
benzetmesi üzerine söylenmiştir. Türkiye, bir Yugoslavya değildir. Orada
Sırp, Hırvat, Boşnak hepsi ayrı dinlerin mensuplarıdır. Aynı dinde olup
farklı mezheplerde olanlar da vardır. Ama Türkiye’de ise 30’a yakın etnik
unsur var. Bunu her zaman sizler de yazıyorsunuz, yüzde 99’u Müslüman bir
ülke Türkiye’de din bir çimentodur.”
cevabını verdiği,
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bugüne kadar “din bir üst kimliktir” ifadesi
kullanmadığını vurgulayarak, “Üst
kimlik olarak kullandığım ifade; Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığıdır ve
bunun defaatle açıklamalarını yaptık. Ama buna rağmen bazıları anlamak
istemiyor. Yine söylüyorum, din bir
çimentodur ve şu anda en önemli birleştirici unsurumuzdur. Tarih boyunca bu
böyledir….” diye söylediği, (Ek.8)
9) 2005 yılı Mayıs ayında Kazakistan ziyareti dönüşü Atatürk
Havalimanı’nda gazetecilerin sorularını yanıtlayan Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan’ın; izinsiz açılan Kuran kurslarıyla ilgili olarak”Bir
defa, şu ifade, çok çirkin bir ifade (…) Kaçak Kur’an kursu diye bir ifade
olmaz. Yanlış bir şey. Bir defa, kanunun ruhuna aykırı. Kur’an öğrenilir.
Kuranı öğrenmede kimse suç ifadesi kullanmaz. Bu millet Müslüman’dır ve
Müslüman olan millet, kendi kitabı Kuranı da rahatlıkla öğrenebilir. ‘Kaçak
Kuran kursları’ diye bir kanun maddesi yok. Ortada olan madde şudur;
kanuna aykırı eğitim kurumlarıyla ilgilidir. Bu, birçok alanda eğitim veren
kurumları kapsamaktadır. Bu tür yanlışlarla ülkemizi, halkının yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede, kendi kitabını
öğrenme konusunda, kalkıp da böyle laflar kullanmayalım. Ondan sonra da
kalkıp ‘efendim niye İncil dağıtılıyor’ diye bağırmanın bir anlamı yoktur.
Önce bu millet, Müslüman olarak, tabiî ki kendi kitabını öğrenecektir,
bilecektir ama onun ruhunu kavrayacaktır. Onun ruhunu kavramasına yönelik de kendi çarelerini bu millet,
yasalar içerisinde, tabiî ki üretecektir.”…Türban konusunda ise; “ben toplumun talebini çok iyi biliyorum
ve duyarlılığı çok iyi anlıyorum. Bu duyarlılığın bilinci içerisinde de
geleceğe bakıyorum. Çünkü ben yaşıyorum, ben konuşmuyorum” şeklinde
beyanda bulunduğu, (Ek.9)
10) 2005 yılı Haziran ayında Amerika’ya giderken uçakta Dünden Bugüne
Tercüman gazetesinden Nazlı Ilıcak ile görüşen Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan’ın laiklik konusunda, “Laikliği
din haline getirirseniz halkı üzersiniz”…”Bizim laiklikle derdimiz yok. 1982 Anayasası’nın laikliği
düzenleyen maddesinin gerekçesinde bir tanım mevcut. Gerekçe, ‘bütün dinlere
eşit mesafede olmak’ diyor. İnançlar, devlet güvencesinde. Tekrar ediyorum: Ben insan olarak laik değilim; devlet
laiktir. Buna mukabil laik düzeni korumakla yükümlüyüm. Ama siz
laikliği bir din gibi takdim ederseniz, bu ülkenin halkını üzersiniz.
Türkiye iyiye gidiyor, hükümet başarılı, laikliği gündeme getirip, bundan
nemalanmak isteyenler var. Türkiye’de ‘niyet okuyucuları’ haksız isnadlar
ortaya atıyor”…”Eski TCK’daki 261. madde yerine, 263. madde ikame edildi.
Biz sadece cezayı 1 yıla indirdik veyahut hâkimin takdirine bağlı olarak
para cezası koyduk. Şunu söyleyeyim ki, bu madde eğitim ve öğretim
özgürlüğü açısından hatalı. Eğitim
ve öğretim nasıl kanuna aykırı olur? Artık kendimize güvenen toplum olmak
zorundayız. ABD’de, İngiltere’de, örgün eğitimin dışında, çocuk evinde
oturuyor, eğitimi evde alıyor, ona diplomayı da veriyorlar. Biz ise, oradan
buradan buduyoruz, okuma imkânlarını kısıtlıyoruz. Sonra da 700 bin kız,
okuma yazma bilmiyor diye feryat ediyoruz. Aslında, 263. maddeye “Kaçak
Kur’an kursu” maddesi demek çok çirkin. Eğitim ve öğretim, suç kapsamına
sokulmaz ama, bazı hassasiyetlere saygımız olduğundan, hafifletmekle
birlikte, kanuna aykırı eğitim kurumlarına verilen cezayı kaldırmadık.”
dediği, (Ek.10)
11) 2005 yılı Haziran ayında Beyrut’tan İstanbul’a dönerken, uçakta
gazetecilere, açıklamalarda bulunan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Kur’an kursları için yaş sınırı
konulmasına karşı olduğunu söylerken, kendisinin de 7 yaşında Kur’an kursuna
gittiğini hatırlatarak, “Çok açık
net bir şey söylemek istiyorum. Bir defa eğitimin kanuna aykırılığının
tartışılması lazım. Adı üzerinde eğitim kurumu. Burada eninde sonunda
eğitim yapılıyor. Bu kişileri silahlı eyleme götüren bir olaysa, zaten başka
maddelerde bu var. Nedir eğitim? Çünkü bugüne kadar bizim en büyük
sıkıntımız madde konur, kelime orda durur, ama nedir diye geldiğinizde
tanımda yok. Orada biz arkadaşlara dedik ki bu eğitim kurumunun gerekçede
tanımını yapalım. Bu tanım orada açıkça yapılıyor. Bu kadar açık ve net
olduğuna göre, bunu başka bir yere saptırmak gerçekten de çirkin. Kaldı ki
Kuran öğrenecek. Kuran’ın eğitimi olmaz. Kuran’ın öğrenimi olur. Yani bir
taraftan kalkacağız diyeceğiz ki, yani işte misyonerler geldi şunu bunu yapıyor,
İncil dağıtıyor, Tevrat dağıtıyor, ama öte yandan geleceksin Kuran’ı
öğrenmeyi yasaklayacaksın. Bir şey söyleyeyim. Çeşitli yazılarınızda mesela
Orhan Pamuk un kitabında (Sütlüce Kaymakamı’nın kitabın toplatılması
isteği) ne yaptınız, hep beraber isyan ettiniz. Öbür tarafta şiir okuyan
bir çocukla ilgili bir durum oldu. Hepiniz dediniz ki böyle bir şey olmaz.
Peki bir Müslüman’ın kendi arzusuyla, Kuran’ı öğrenmesine niçin karşı
çıkıyoruz…Kuran öğrenimi konusundaki tartışmalar gerginliğe yol açıyor. Ondan
sonra bunun sorumluları kimse bunları aramaya başlıyor. Bir çocuğun Kuran’ı öğrenmesinin ona getireceği olumsuz ne
olabilir? Burada bir yaş sınırı getirildiği zaman öğrenme kolay olsun diye
değil, tam tersine bunun önünü nasıl keseriz; bu anlayışla getirildi. Şu
anda Diyanet konu üzerinde çalışıyor. Milli Eğitim de çalışıyor. Birisinde
12 yaş, diğerinde 15 yaş. Diyor ki bu yaşlardan önce öğretemezsin. Bırakılım
kitabını, Kuran’ı öğrensin. Bu durumdan niye rahatsız olalım. Bırakalım
rahat rahat öğrensin. Tommiks-Teksas okumaya hiç kimse mani olmuyor ama
kendi kitabını öğrenmesine niye mani oluyoruz.”… “Benim tezgâhımdan geçmiş olanların, ülkeme ne zararı var ki. Bunu
öğrenenlerin ülkelerine ne zararı var. Varsa üzerinde duralım. Ben, ülkeme zarar verecek bir şeyi niye
yapayım? Deli miyim?...” Din
kültürü, ahlâk bilgisi dersinde Kur’an öğrenmiyorlar ki. Ben biliyorum,
sûre ezberleme problemi olan çocuklar aradı. Şimdi bakın, burada namazla
ilgili bahislerde, namazla ilgili bazı sureleri öğretmenler öğretebilir.
Ama, bu, Kur’an öğretmek değil. Orada birkaç tane sûreyi öğretmişsin; başka
bir şey değil. Kur’an dersi dediğimiz zaman bunda tecvid var, tilavet var,
tefsir var; bunlar ayrı şeylerdir” dediği,
Başörtüsü konusunda ise “Ülkenin bir gerçeği olduğuna inanıyorum”…”Toplumda mutabakat
olduğuna göre, kurumlar arasındaki, kuruluşlar arasındaki uyumsuzluğu
anlamak mümkün değil. Ülkede toplumsal mutabakatı tesis etmişsin. Kurumsal
mutabakat da tesis edilsin ki, birbirine şüpheyle bakan bir ülke olmayalım”
dediği, Başbakan, “türban sorunu”nu
nihai kertede aşmak için referanduma gidilmesi gereğinin de “zaman zaman
kendi düşünce dünyasına girdiğini” söylerken, “Tabii, bunun taymingi (zamanlama) önemli. Olayın sosyal
boyutu var, siyasal boyutu var. Bütün bunların değerlendirmesini, analizini
aramızda hükümet olarak, parti olarak yapmamız lazım. Diğer partilerle bunu
değerlendirmemiz lazım. Ben yaptım oldu, şeklinde olmaz” diye
söylediği, (Ek.11)
12) a-Başbakan Recep Tayip
Erdoğan’ın basına yansıyan geçmişteki beyanlarında:
- Fanilere kul olmayacağız, dedik.
Biz sadece bir zihniyetin, bir sistemin bu ülkede iktidarı için
çalışıyoruz. Bu zihniyet, bu sistem er geç bu ülkede iktidar olacak.
Dolayısıyla kula kul olmayacağız, çıkara kul olmayacağız. Fanilere kul
olmayacağız, sadece Allah’a kul olmanın hazzını yaşayacağız.
- Türkiye’de şu anda birilerinin
şeriatı var. Ama bu şeriat tükendi. Şu anda kahrolsun şeriat diyenler,
kendi kendilerine kahroluyorlar.
- Ben İstanbul’un imamıyım.
- Elhamdülillah şeriatçıyım.
- Yılbaşına karşıyım.
- Ata’ ya saygı duruşunda sap gibi
ayakta durmaya gerek yok.
- Bizim için günah dosyası
hazırlamışlar. Bizim günah dosyamızda ne var, İstanbul Büyükşehir Belediye
Meclisi’ni fatiha ile açmak var. Bir Meclis’i fatihayla açtık. Fatiha ile
Meclis’i açmak nedir? Önce bunu açıklayalım... Fatihanın manası nedir?
Fatiha, karanlığı aydınlığa açmaktır.
- Yirmi yıl önce, yirmi beş yıl önce
deselerdi, pop yıldızlarının çılgınlıklarını sergiledikleri Gülhane
Parkı’nda bir gün gelecek, Allah’a âşık olanlar, ona sadık olanlar,
muhlisler bu çınarların altını dolduracak ve buradan dünyaya nasıl
ortaçağın karanlıklarından bir yeni çağ açmışlarsa, Allah’ın izniyle bir
yeni çağ açılmışsa, Allah’ın izniyle yeni bir çağ, zulüm çağı kapatılacak,
aydınlık bir çağ açılacaktır.
- İmamlar da nikâh kıysın.
-
Minareler süngü, kubbeler miğfer, camiler kışlamız, müminler asker.
- Ben tekkeye değil dergâha gittim….,
şeklinde ifadelerde bulunduğu,
RP İstanbul İl Başkanı olduğu 1994 yılında Refah Partisi’nin
Ümraniye İlçe Örgütü’nün yeni hizmet binasının açılış töreninde:
“…1 Kasım bir dönüm noktasının
adıdır. Zafer değil. Zafer böyle yakalanmaz. Şu anda daha henüz bir yoldayız.
İnanıyorum ki yeşil ışıklar gözükmüştür. Fakat biliniz ki oraya kadar daha
çok işaretler var. Ama inanıyorum ki zafer Allahın lütfuyla er geç bizim
olacaktır. Çünkü vahi ilahi böyledir bunun işaretleri gözüküyor. Biz
Cezayir gibi olmayız. Biz hazmettire hazmettire geliyoruz. Allahın
izniyle.”
“Bir buçuk milyarlık İslam alemi
Müslüman Türk milletinin ayağa kalkmasını bekliyor. Kalkacağız. Şu anda
içte onun ışıkları göründü. Allahın izniyle. Bu kıyam başlayacak. Koşmaya
mecbursun. çalışmaya mecbursun. Eğer çileyi çekmezsen gelmez. Eğer
çocuklarınız, eğer mallarınız, eğer zevceleriniz sizi bu davadan gayretten
alıkoyuyorsa bu zaferi beklemeyin değerli kardeşlerim. Bunu aşmaya
mecbursun. Bunu aştığımız gün zaferin ışıkları bize yakın olacaktır. Ve o
zaman hak nurunu tamamlayacaktır.”
“Bu ülkenin yüzde 99’u Müslüman. Hem
laik, hem Müslüman olunmaz. Ya Müslüman olacaksın, ya laik. İkisi bir arada
olduğu zaman adeta ters mıknatıslanma yapar. Mümkün değil, ikisinin bir
arada olması. Durum böyle olunca ben Müslüman’ım diyenin tekrar yanına
gelip bir de aynı zamanda da laikim demesi mümkün değil. Niye? Çünkü
Müslüman’ın yaratıcısı olan Allah kesin hakimiyet sahibidir. Egemenlik
kayıtsız şartsız milletindir. Bak yalan koskoca bir yalan.”
“Tutturmuşlar
laiklik elden gidiyor, laiklik elden gidiyor. Yahu, bu millet istedikten
sonra tabii elden gidecek yahu! Sen bunun önüne geçemezsin ki. Yani
zorla bu milletin elinde tutmaya gücün yetmez. Millete rağmen bu yürümez
zaten. Sonra nedir bu laiklik Allah aşkına. Bir tarif edin diyorsun, tarif
etmiyor. Bugün her kavramın lugatta bir tarifi vardır. Ama çıkıyor içişleri
bakanı devlet dine karışır. Eee!... Gerisini niye, söylemiyorsun. Din de
devlete karışır niye demiyor.”
“Belediyelerimiz hastaneler,
doğumevleri yapıyor. Doğumevlerinde sadece kadın doktorlar çalışacak. Adil
düzenin sağlık anlayışı da görülecek. Psikolojide, çocuk bakımında,
öğretmenlikte yetişmiş başörtülü kızlarımız var. Şimdi işe alınmayan bu
başörtülü kızlarımız anaokullarında yavrularımızı yetiştirecek...” diye söylediği, (Ek.12)
Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara geldikten sonra
sürekli ‘‘gelişerek değiştiğini’’ savunan ve Milli Görüş için ‘‘Biz
o gömleği çıkardık’’ biçiminde beyanda bulunan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın TRT 1 de
21.06.2006 tarihinde yayınlanan “Enine
Boyuna” programında söylem değiştirerek; ‘‘Siyasete girerken farklı, siyasetten sonra farklı bir yaşam tarzı
mı uygulayacağım, halkımı mı aldatacağım? Dün neysem, bugün de oyum,
değişemem, değişmedim’’ dediği, (Ek.12)
13) 9 Temmuz 2004 tarihinde Kanal D isimli yayın kuruluşunun “Teke Tek” isimli programına katılan
Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın, NATO Zirvesinde yaşanan türban
gerginliğini değerlendirerek, “Kamusal alan sadece bizde var.(…) Sivil toplum örgütleri vakıf üniversitelerinde başörtülü eğitime
ilişkin bir dayanışma ortaya koyarlarsa, burada hazır bir hükümet var. Bunu
zorlayamam.(…) Özel üniversitelerde türbanla eğitimi serbest bırakalım.
Devlet’te görev verilmesin. Özel sektörde çalışsınlar.”…’’Türkiye’de
kavramlar kargaşası var. İşimize geldiği zaman sahipleniyoruz, işimize
gelmediği zaman sahiplenmiyoruz. Bu konunun Türkiye’de uzmanları var. Önüne
gelen, ağzı olan konuşuyor. İlgisi alakası olan, olmayan, din, diyanet
bilmeyen konuşuyor. Bir toplumun dini değerlerle ilgili ihtiyacı var. Yok
mu?. Anayasamızın 24. maddesi çok açık, bütün bunlara rağmen bütün bunları
işine geldiği gibi yorumlayanlar var. Bir ülkede devletin en önemli
görevlerinden bir tanesi de o ülke halkına dini eğitimi, öğretimini
vermektir. Ama diyorlar ki yapmayın. Siz bunu vermediğiniz zaman illegal
yapanlar devreye girer. Sizin yasak koyduğunuz o yapılar kendileri için
müşteri bulmaya başlar, yeraltına girer.’’…”Bizde ülkenin ileri gelenleri caminin semtine uğramazlar. Uğradığı
zaman bazı değerlerini kaybettiğini düşünür veya elden gidiyor diye
düşünür. Eski ABD Başkanı Ronald Reagan’ın cenaze töreninde ABD’nin en
büyük katedralinin içindeydik. Herkese dağıtılan ilahi kitabı vardı,
ilahilere katılarak, okudular. Hiçbir kutsalları veya değerleri kaybolmadı,
ellerinden gitmedi. Bizde ise bu endişe niye, niçin biz bu noktada rahat
olamıyoruz. Bu değerlerimizi kaybetmek mi iyi, yoksa yakalamak mı iyi.
Doğru, gerçek olduğu şekilde yakalamak.’’…’’Biz de ortada yönetim tarzını
icra ediyoruz. O dediğimiz zihniyetler aynı şeyi bizim için de söylüyorlar.
Yahu kardeşim ben senin yaşadığın gibi yaşamaya mecbur muyum, değilim
ya...” diye beyanda bulunduğu, Konuşmasında ‘Haydi Kızlar Okula’ kampanyası sırasında yaşadığı ilginç bir
olayı anlatarak, genç kızların okula gönderilmesini istediklerinde bir
kızın “Okula gideyim; ama başörtüm
var!” cevabını verdiğinden söz ederek; “Başörtülüyü devlet okuluna
sokmuyorsun, bari bırak özelde okusun. Gelin bunun önünü açalım. Sen yarın yine bu çocukları devlette işe
alma, özel sektörde çalışsın. Şimdi bunların mantığı şöyle; ‘Sen
başörtünle tarlada çalış, çapa yap; ama sosyolog olma, psikolog olma.’ Bunu
artık aşmamız lazım.” diye söylediği (Ek.13)
14) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Alman Welt am Sonntag gazetesine
2005 yılı Şubat ayında verdiği demeçte, kızlarının neden türban taktığı
sorusunu, kızları Sümeyye Erdoğan ve Esra Albayrak’ın Kuran’a uyduğunu dile
getirerek “İnançlı Müslümanlarız.
Kuran’da kadının toplum içinde türban takması gerektiği yazıyor”… “Bundan,
din ve devlet işlerinin ayrılmasına karşı olduğum anlamı çıkmaz. Ayrıca kızım
türbanı şık buluyor” “Yüksekokullardaki türban yasağını hata olarak
görüyorum. Bir demokratik ülke din
özgürlüğünü sağlamalı. Buna, vatandaşların dinlerini yasalara saygı
koşuluyla semboller vasıtasıyla ifade etmesi de dâhildir. Türban yasağı
liberal değildir.” biçiminde yanıtladığı,
Yasağı değiştirerek, yüksekokullarda türbana izin
vermeyi istiyor musunuz? sorusuna; “Evet,
bunu araştırıyoruz. Bu adımı, vatandaşa daha çok din özgürlüğü verilmesi
açısından doğru buluyorum.”
AB’yi İslamlaştırmaya çalışacak mısınız? sorusuna; “Biz dini misyonerler değiliz...
Türkiye’de laiklik geleneği var. Avrupa bir Hıristiyan kulübü değildir.
İslami haçlı seferleri asla olmadı. Bizim topraklarımızdan ne dini, ne de
askeri şiddet çıkmayacaktır”, Fransa’daki başörtüsü yasağı konusunda
ise “Yasaklama, Fransızların
kullandığı bir yöntem. Türkler, laikliğin Anglo-sakson yorumunu daha uygun
buluyor. İnsanlara 21. yüzyılda bir şeyleri yasaklamayı saçma
buluyoruz.” yanıtını verdiği,
Başbakan Recep Tayip Erdoğan, daha sonra bu röportajın
“aslı astarı” olmadığını
açıklamış, röportajı yapan gazetecinin ses kaydının olduğunu söylemesi
üzerine ise basın danışmanı Ahmet
Tezcan’ın, yazının doğru, ancak eksik olduğunu, yazıda Başbakan’ın ‘‘toplumsal mutabakat şartıyla’’
sözlerine yer verilmediğini açıkladığı, (Ek.14)
15) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, 2004 yılı Ocak ayında New
York’taki Dış İlişkiler Konseyi’nde “Türkiye’nin
dış politikası” konulu bir konuşma yaptıktan sonra “Fransa’daki başörtüsü yasağını hatırlatan bir katılımcının,
Türkiye’deki durumu sorması” üzerine; “Başörtüsü, yüzde 98’i Müslüman olan Türkiye’de gerek millet ve
gerekse kurumların ortak sorunu. Biz
bunu toplumsal mutabakatla çözmek istiyoruz. Ama sonuçta şunu da söylemek
zorundayım ki, bu sorun Türkiye’de vardır.”…”Farklı olan bu yaklaşımın,
Avrupa Birliği’nin (AB) temel ilkesi olan Kopenhag kriterleriyle, yani din ve vicdan özgürlükleriyle, inanç
özgürlüğüyle açıklanması nasıl olur, merak ediyorum?” dediği, (Ek.15)
16) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Adalet ve Kalkınma Partisi Kadın
Kolları Başkanlığı’nın 2004 yılı Mart ayında Dünya Kadınlar Günü
dolayısıyla Dedeman Otel’de düzenlediği ‘Siyaset ve Kadın’ konulu panelin açılışında yaptığı konuşmada,
türban sorununa dikkat çekerek “Her
gün üniversite kapılarından töre cinayetlerine, fabrikadan mahkeme
salonlarına, gazete sütunlarından televizyon ekranlarına yürekleri yakan
binlerce dram karşımızdayken, yılda bir kez Kadınlar Günü kutlamanın bana
göre anlamı yok. Kadına karşı ayrımcılık, ırkçılıktan daha tehlikeli, daha
ilkel bir tutumdur. Her tür ayrımcılığa karşı mücadele etmek zorundayız.
Kadına ve kız çocuklarına karşı ayrımcılık insanlığın cahiliye
dönemlerinden kalma meselesidir.’’ diye söylediği, (Ek.16)
17) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 2004 yılı Nisan ayında Ukrayna
ziyareti sırasında kaldığı otelde bu ülkede okuyan ikisi türbanlı Türk
öğrencilerinin denklik sorununu gündeme getirmesi üzerine; “Bu soruyu her yerde soruyorlar, ama
artık sormayın. Ben bu konuyu iyi biliyorum. Benim çocuğum Boğaziçi’ni
kazandığı halde imam hatip lisesi mezunu olduğu için puanı düşürüldü,
buraya gidemedi. Kızlarım başlarını örttükleri için Türkiye’de okuyamadı.
Biz ailece bu konunun mağduruyuz. Bu tip ayrımlara karşıyız. Ama sizin bu sorunlarınızın çözümü
sadece bizim isteğimizle değil tüm siyasi partilerin katılımı ve
uzlaşmasıyla çözülmeli. Bunu tek başımıza getirmek istemiyorum, çünkü o
durumda gerginlik çıkıyor. Ben ülkede gerginlik yaratmak istemiyorum…
Kızlarım başını örttükleri için Türkiye’de okuyamadı” dediği, (Ek.17)
18) 2007 yılı Mayıs ayında NTV’de katıldığı canlı yayında Ankara
Temsilcisi Murat Akgün’ün sorularını yanıtlayan Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan’ın, Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül’ün “Türban daha modern olabilir”
sözlerinin ardından yaşanan tartışmaya ilişkin görüşlerini de aktararak “Sizce türban modernleşir mi?”
sorusuna karşılık: “Ben o şekilde bir
ifadeyi doğru bulmuyorum. Bu işin aslı başörtüsüdür. Türban ifadesini
yanlış buluyorum. Olay türban ifadesiyle siyasallaştırıldı. Başörtüsü inançtan
geliyor. Takan, dinimizin bir gereği olarak takıyor. Moda noktasında buna
çeşitli şekiller getirebilirsiniz. Kalkar boynun altından bağlarsınız.
Kimin estetik anlayışı neyse buna saygı duymak lazım. Ama burada yerellik
öne çıkar. Doğu bölgelerinde kadınlarımız farklı, batıda farklı örter.
İslam ölçü koymuş, o ölçüyü değişik şekilde ortaya koyar. Bazıları düz
kumaş, bazıları çiçekli kumaşlar kullanıyor. Dünyanın tanınmış marka
firmaları bunlara yönelik ürünler kullanıyor. Burada ölçü vardır. Örtmek, örtmemek,
bunun hesabını sormak bizim görevimiz değil. Sormamamız lazım. Bu ülkede
başörtüsüne de başını örtmeyene de saygı duyulmalıdır. Bireysel tercihini
başını örtmekten yana kullanıyorsa, ona saygı duymak zorundayız. Bizim
ülkemizde her siyasi partinin mensupları içinde eşi başı örtülü olan da
var, başı açık olan da var. Bunlara takılıp kalmamalıyız. CHP’nin grup
toplantılarına başörtülü geldiğinde kıyamet kopmuyor, Adalet ve Kalkınma
Partisi’ne geldiğinde kıyamet kopuyor. Türkiye bunları aşmalı. Aşmazsak
yazık olur. Bu ülkenin evlatları arasında ayrımcılık yapmamamız lazım. Ağlayan yavrular onları affetmeyecektir.
Bu konuda toplumsal mutabakat var,
ama kurumsal mutabakatta sıkıntımız var. Başörtüsü bir oy zemini
olmamalı. Ben bir oy zemini olarak görmüyorum. 3 Kasım seçimlerinde de ‘böyle bir vaatle gelmiyorum’ dedim. Kurumsal mutabakat sağlandığında bu
zaten çözülecektir. Yavrularıma da asla bu noktada müdahale edemem.” diye
beyanda bulunduğu, (Ek.18)
19) 2005 yılı Temmuz ayında ABD’de San Francisco’daki “World Affairs Council of Northern
California’’ ve ‘‘Commonwealth
Club of California” isimli
kuruluşlar tarafından Fairmont Oteli’nde düzenlenen toplantıda Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Laik
toplumda din, laik yönetimin güvencesindedir. Laiklik, tüm inanç gruplarına
eşit mesafede olmak şeklinde tanımlanmıştır ve zaten bu temin edildiği
içindir ki, laiklik bizim için bir yerde sigortadır. Kamusal alanın
henüz tanımı yoktur. Sıkıntı biraz buradan kaynaklanmaktadır. Bizdeki sorun, üniversitelerde başörtülü
kızlara yer verilmemesi sorunudur. Tabii bu sorunu burada dile getirmem de
hemen sanki bunu burada şikâyet etmiş gibi ifade ediliyor. Benim böyle bir
şikâyete ihtiyacım yok. Bu noktada benim bu tür sorunları paylaştığım,
ülkemin insanıdır. Tek sorunum, ülkemde toplumsal bir mutabakat var, ama
kurumsal bir mutabakat yok, bunu halletmenin gayreti içerisindeyiz. Ve
artık bunları aşmanın gereğine inanıyoruz” diye konuştuğu, (Ek.19)
20) 2005 yılı Kasım ayında Almanya dönüşü uçakta gazetecilerle sohbet
eden Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın,
Fransa’nın varoşlarında başlayan isyan eylemlerini okullardaki türban
yasağıyla ilişkilendirerek; “Başörtüsünün
yasaklanmasının da etkisi var. Bu gibi tutumlarla göçmen toplumlarının
dışlanması şiddet olaylarını fitilledi. Daha önce Fransa’da hiç böyle bir şey olmamıştı. Bir buçuk yıl önce
Fransız iş adamları ve entelektüellerinin de bulunduğu bir grupla bir araya
geldim. Kendilerine anlattım, bizi dikkate almadılar. Bizim, Türkiye olarak
bu gelişmeleri engellemek açısından yapabileceğimiz çok şey var.
Medeniyetler ittifakında biz yardımcı olabiliriz. Avrupa da yasaklarla bir
yere varılamayacağını anlamalı. Türkiye’siz bir Avrupa’nın geleceğinin
güven içinde olmadığı belli olmuştur.” şeklinde beyanda bulunduğu, bu beyanının
tepki çekmesi üzerine Erdoğan, Partisinin 8.11.2005 tarihli Grup
Toplantısı’nda yaptığı konuşmada Fransa’daki olaylarla ilgili
değerlendirmelerinde, tek sebep olarak “türban
yasağını” gösterdiğini yazan gazeteleri eleştirerek; “Bu tür sosyolojik hadiseler, tek bir
sebebe indirgenemeyecek kadar karmaşık ve derinliklidir. Bunların altında
yılların birikimi vardır. Sosyo-ekonomik ve kültürel faktörlerin tesiri
vardır. Yanlış politika ve anlayışların rolü vardır. Bunların hepsi
doğrudur. Bizim söylediğimiz de budur. Yoksa bazı yasakçı uygulamaların bu
olaylardaki etkisine dikkat çekerken meseleyi
tek bir sebebe indirgemiyoruz. Fransa’daki bundan aylarca önce başörtüsüyle
ilgili yasağının da bugünlere gelinmesindeki, bu süreç içerisindeki
etkenlerden bir tanesi olduğunu orada ifade etmişizdir. “ açıklamasını yaptığı, (Ek.20)
21) 2005 yılı Nisan ayında Zaman Gazetesi yayın yöneticilerini kabul
eden Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın; imam hatip liseleri ve başörtüsü
sorunu ne zaman çözülecek? sorusuna “Başörtüsü sorunu konuşulmaz, yaşanır.”
… “Halk nezdinde bir mutabakatı kastetmiyorum. Orada zaten mutabakat var.
Parlamento içi mutabakat gerekir. Parlamento halkın iradesini yansıtmıyor.
Sıkıntı burada.” dediği, (Ek.21)
22) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 2005 yılı Nisan ayında, Anayasa
Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin’in “türbanla”
ilgili yaptığı uyarılara,
“Türkiye’de, bir halkın mutabakatı, bir de halkın temsilcisi olanların ve
kurumların mutabakatı vardır. Görünen o ki, halkın mutabakatı ile
kurumların mutabakatı henüz oluşmuyor”… “Bugün çok daha net olarak
söylüyorum; Türkiye’de halkın mutabakatı ile halkın temsilcisi olanların ve
kurumların mutabakatı henüz oluşmuyor” …”Eğer evrensel hakları
görmemezlikten gelirsek, ülkemize yazık ederiz. Bir hak, dünyanın bir
ucunda farklı, bir başka ucunda farklı olamaz. Çünkü hak, hukuktan doğar;
kanundan doğmaz. Hak, kanunlarla güvence altına alınır. Şu anda bütün
gayretimizi ülkemizdeki bu mutabakat üzerine tahsis ediyoruz.” şeklinde
yanıt verdiği, (Ek.22)
23) 2005 yılı Mayıs ayında Bolu’da Kredi ve Yurtlar Kurumu’nun
yaptırdığı öğrenci yurdunun açılışına katılan Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan’ın, “Gençler yurtdışına
eğitim almaya gidiyor ve bunun için 1 milyar 250 milyon dolar ödüyor.
Buradan nerelere, ne mesajı verdiğimi anladınız. Bu sorunu halledersek
onlar da gitmez” dediği, (Ek.23)
24) 2005 yılı Haziran ayında Lübnan seyahati dönüşü uçakta
gazetecilerin sorularını yanıtlayan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın; “Başörtüsü ülkenin bir gerçeği. Ortadaki
gerginlikleri kaldırmakla yükümlülüğümüz olduğuna göre bu sorun çözülmeli.
Bu konuda araştırmalar var, üç dört sene olmuştur. Sonraki süreçte
tespitler değişmedi. Lehte gelişme var, aleyhte gelişme yok. Bugün
toplumda mutabakat olduğuna göre kurumlar arası, kuruluşlar arasındaki
uyumsuzluğu anlamak mümkün değil. Ülkede toplumsal mutabakatı da tesis
etmişsin. Kurumsal mutabakat da tesis edilsin ki birbirine şüpheyle bakan
bir ülke olmayalım. (…)Referandum
anayasal bir süreçtir. Gerekirse o da düşünülebilir, gerekirse bu yönde
gidilebilir. Tabii taymingi önemli…” diye beyanda bulunduğu, (Ek.24)
25) Adalet ve Kalkınma Partisi grubunda konuşan Tokat milletvekili Resul
Tosun, üniversitede türbana serbestlik tanınmasını isterken hükümetin
AİHM’deki duruşmada yanlış taktik izlediğini ileri sürmüş, Anayasa ve yasalarda
türban yasağı bulunmadığını belirterek “Hükümet
pasif kalabilirdi, hiç savunma yapmayabilirdi. Öyle anlaşılıyor ki, Anayasa
Mahkemesi kararları ve Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın etkisinde kalınarak bu
savunma yapılmış. Daha sağlıklı bir cevap verilebilirdi. Dışişleri
Bakanımız Abdullah Gül ‘ün bunu hükümetin görüşü olarak söylemesi de
hükümeti sıkıntıya soktu, töhmet altında bıraktı. Bu savunmayı tasvip
etmemiz mümkün değil”, “Partimiz güçlü, çoğunluğumuz var. Bu konuları
halletmemiz lazım, önümüzde kısa bir zaman kaldı. Bu düzenlemeleri niye
yapamıyoruz?” diye sorması üzerine Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın;
“Metnin tamamını okuyun, ona göre
konuşun. Metnin tamamı basında yer aldığı gibi değil’’ şeklinde cevap
vererek savunma metnini getirttikten sonra ‘‘Bu, hükümetin savunması ve bu savunmayı bilinçli olarak yaptık.
Biz AB kriterlerini koyduk ve arkasından ‘takdirlerinize bırakıyoruz’
dedik. (TBMM Genel Kurulu’nu işaret ederek) Burada ‘Egemenlik milletindir’
yazıyor. Ama bazı kurumların, bunun böyle olmadığı, egemenliğin bölüşüldüğü
yönünde görüşleri var. Biz de böyle olmadığını biliyoruz. Bir karar
alıyoruz, Cumhurbaşkanı’ndan dönüyor, Anayasa Mahkemesi’nden dönüyor. Hani
hükümet tek başına karar veriyordu. Resul Bey sen bu gruptan birisin;
ne zorluklarla bu düzenlemeleri getirdiğimizi biliyorsun. Bunlar basit
şeyler değil, kolay halledilecek meseleler değil. Çok acelecisiniz, biz
sorumluluk sahibiyiz. Bu işi kangren haline getirenlerin şimdi
dışarıdan konuştuklarını görüyoruz, siz de onların oyununa geliyorsunuz, sabırlı
olun.” dediği, (Ek.25)
26) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Yeni Şafak gazetesi yazarlarına
2005 yılı Haziran ayında yaptığı açıklamalar sırasında; YÖK, kamu reformu,
2B gibi konularda takvimin ne olduğu, başörtüsü sorununun nasıl çözüleceğinin
sorulması üzerine; “Kesin bir takvimimiz yok. Biraz
atmosfer ve zemin olayı. Bunlar anayasa değişikliği gerektiren
konular. Anayasa değişikliğiyle netice alıp alamayacağımız, referandum
yolunun denenip denenmeyeceği, bunlar aramızda tartışılan konular. Paket
olarak referanduma gidilir gerekirse. Ancak başörtüsü anayasa konusu değil.
Farklı bir konu. Burada biz toplumdaki bütün hassasiyetleri düşünerek
adımlar atıyoruz. Onun için şu saatte bunu yapacağız diye bir şey yok. Zemin ve atmosfer elverirse adımı
atarız. Yoksa bunu
erteleyebiliriz de. Bizim parametreleri kaybetmememiz lazım. Ekonomik
öncelikleri gözetmemiz lazım” diye söylediği, (Ek.26)
27) 2005 yılı Mayıs ayında Haldun Alagaş Spor
Salonu’nda düzenlenen “1. Bölge
Teşkilat Toplantısı”nda konuşan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın: “Genciyle, yaşlısıyla, bak buradan bir
kez daha açık ve net söylüyorum, başı örtülü, başı örtüsüz, kim olursa
olsun bütün benim bayan kardeşlerim canımdır, ciğerimdir. Bu ülkede haksız
yere ayrımcılık yapıldı. Ama biz asla ayrımcı değiliz. Bu çatı, bütün
vatandaşlarımı bir arada toplama çatısıdır. Bunu böyle bilin. Çok değişik
şeyler konuşabilirler. Şu anda biliyorum, bazı sıkıntıları yaşıyoruz. Bunu
ben de yaşıyorum. Gönlümün derinliklerinde yatan hıçkırıklar var.
Bunu da açıkça söylemek zorundayım. Fakat şunu bilmenizi istiyorum; her şey
zamana gebe. Zira millet iradesi birçok şeyi halledecektir. Ama sabırlı
olmaya mecburuz. Niçin? Bu toplumda gerilmeyi asla Adalet ve Kalkınma
Partisi yaratmayacaktır. Varsın olsun, birileri yaratsın. Onların cevabını
birileri veriyor ve verecektir. Ama bu oyuna asla benim kardeşlerim
gelmeyecektir ve gelmemelidir”… “Türkiye’de marjinal siyaset yapan
grupların yıllarca başörtüsü üzerinden siyaset yaparak ülkeye nasıl
faturalar ödettiklerini biliyorsunuz. Ama Adalet ve Kalkınma Partisi
başörtüsü üzerinden siyaset yapmayacak, yapılmasına da müsaade etmeyecek.
Bu olay konuşulmaz, bu olay yaşanır. Biz felsefemizi insanları tüm
inançlarını yaşama noktasında olduğu gibi yaşamaya kabul etmeye mecbur
olduğumuzu anlatıyorum”… “Ülkemizin yüzde 99’u Müslüman. Ve bu ülke bir
Müslüman ülkesidir. Halkının yüzde 99’u Müslüman olan ülkemizde şunu
unutmayalım ve gerçekleri birbirine hiçbir zaman karıştırmayalım; İslam
devleti olmak başka bir şey, bir İslam ülkesi olmak başka bir şey. Bir defa
bunu çok iyi kavrayacağız, çok iyi anlayacağız ve bu anlayışla yarına
bakacağız. Ben teşkilatımızın insanlarını bu hassasiyete özellikle davet
ediyorum…” diye beyanda bulunduğu, (Ek.27)
28) 2005 yılı Haziran ayında resmi ziyaret için Washington’da bulunan
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Amerikan CNN International
televizyonundan Wolf Blitzer’ın; “Başörtülülerin
kamu okullarına ve kamu binalarına girmeleri yasak. Buna mukabil, eşiniz
başının örtüsüyle Beyaz Saray’a davet edildi. Amerikalılar Türkiye’de dini
hoşgörünün bulunup bulunmadığı hususunda endişe ediyorlar. Türkiye’de
değiştirilmesi gereken bir kanun mu var?” şeklindeki sorusuna; ‘‘Bunu yasaklayan bir konu yok ki. Sıkıntı
burada. Sadece şu anda buna yönelik olarak bir algılama var, yorumlama var.
Ama biz özellikle ülkemizde bir toplumsal gerilim olmasın diye sabırlı
hareket ediyoruz. Ve diyoruz ki bir toplumsal mutabakat olsun. Bakın
benim kızlarım ABD’de okuyor. Burada o özgürlük anlayışı var. Ama ülkemde
yok. Şu anda ben bu acıya sadece ülkemde bir toplumsal gerilim olmasın diye
katlanıyorum. Halkımın arasında böyle bir sıkıntı yok. Ama kurumların
yaklaşımı toplumun yaklaşımıyla örtüşmüyor. Onun için biraz sabredeceğiz.
Biraz daha bu işin çilesini
çekeceğiz gibime geliyor. Ama inanıyorum ki eninde sonunda hak yerini
bulacaktır.’’ şeklinde beyanda bulunduğu, (Ek.28)
29) 2005 yılı Haziran ayında AB büyükelçileri onuruna Başbakanlık
Konutu’nda verdiği yemekte Belçika Büyükelçisi Mark Van Rysselberghe’nin
Türkiye’de dini azınlıkların özgürlükleri kapsamında Fener Rum Patrikhanesi’nin
statüsü ve Devlet Bakanı Mehmet Aydın’ın misyonerlik faaliyetlerine yönelik
eleştirilerini anımsatması üzerine, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Bu
sorunu sadece azınlıktaki gayrimüslümler değil çoğunluktaki Müslüman kesim
de çekiyor. Bu konu bizim için de zor” demiş, türban yasağı
konusundaki rahatsızlığını da “Bu
sorunu bizzat ben yaşıyorum. Eşim başörtülü. Eşim Başbakanlık Konutu’nda
takabiliyor, karşıda (Cumhurbaşkanlığı’nı işaret ederek) takamıyor. Bu
konularda bir toplumsal ve kurumsal mutabakat henüz sağlanmadı.”
diye konuştuğu, (Ek.29)
30) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, 2005 yılı Temmuz ayında ABD’ye
giderken uçakta gazetecilerle yaptığı sohbette; “Biz niye türbana karışıyoruz? Bırakalım kadınlar, kızlar kendileri
karar versinler. Bakın Türkiye’de dekolte aldı başını gidiyor. Karın kısmı
açık pantolonlarla üniversiteye bile gidiliyor. Biz bunları düzenlemek için
bir kanun çıkarıyor muyuz?...”Biz
önce devlet üniversiteleri ile özel ve vakıf üniversiteleri arasında bir
ayrım yapalım, diyoruz. Hiç olmazsa isteyen kızlar özel ve vakıf
üniversitelerine türbanla girebilir, eğitim hakkı alabilir. Bu toplumsal
sorunu böyle çözebiliriz. Ama buna bile itiraz ediyorlar... Bu yüzden
kızların okula gönderilmemesi yönünde sosyal baskı var. Bir genç kız
üniversiteye gidip eğitim alsa, bu baskılara daha kolay direnemez mi? Ama
muhalefet buna tam tersinden bakıyor… .Camilere kadro verilmesine bile
karşı çıkıyorlar. Anadolu’ya gidin, birçok caminin kadrolu imamı yok. Peki
insanlara kim namaz kıldıracak? İşte o zaman cahil insanlar imamlık yapmaya
başlıyor…Ailede başı açık niye kabul etmeyeyim? Kayınbiraderimin eşinin
başı açık. Kızlarının başı da açık. Ama bu soruları sormak doğru mu? Ben de
size, “Niye çevrenizde hiç başı örtülü kadın yok?” diye sorabilirim. Benim
eşimin başına örttüğü türban değil, başörtüsü… Biz niye buna karışıyoruz?
Benim idealim hep şu oldu: Başı açık kız ile örtülü kız yan yana okusun,
kol kola gezsin… Üniversite kapıları açık olsaydı kızlarım Türkiye’de
okurdu. Oğlum da burada katsayı engeline takıldı. Aldığı puan Boğaziçi
Üniversitesi’ne girmesine müsaitti. Ama imam hatipte okuduğu için giremedi.
İmam hatipin tarihi Atatürk’e dayanıyor. İmam bu toplumda dini ihtiyaçları
karşılayan insan. Hatip iyi konuşmacı. Bu okullara niye itiraz ediliyor,
anlamıyorum. Biz imam hatiplere arka bahçe diyenlerle o yüzden ayrıldık...Ben,”Referandum
yapacağız” demedim. “Gerekirse referanduma da gidebiliriz” dedim.
Çıkardığımız yasaya Kuran kursu maddesi demek yanlış. Bu, adı itibarıyla
talihsiz bir kanun. Dünyanın herhangi bir yerinde, “Kanuna aykırı eğitim kurumları” diye bir ifade var mı? Anayasa
Mahkemesi bunu iptal ederse gerekçeli kararları tarihe büyük bir not
düşecektir. Siyasi bir karar almamaları gerekir. Bu gibi sorunları
konsensüsle çözmek istediğimizi söyledik. Ama kimse bize yardımcı olmadı.
Tam aksine, tam aksini yaptılar. Bize bu konulardan vurmaya çalıştılar...”
dediği, (Ek.30)
31) 2005 yılı Ekim ayında Londra’da AB zirvesine katıldıktan sonra
London Shools of Economics’te “Kültürel
Çeşitlilikte Kadının İnsan Hakları” konulu konferansta katılımcıların
sorularını yanıtlayan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın; İngiltere,
ağırlıklı olarak Hıristiyan ülke olmasına karşın kamu kurumlarında
başörtülü insanların çalışabildiğini, ancak çoğunluğu Müslüman olan
Türkiye’de kamu kurumlarında başörtülü çalışılamadığını, başörtüsünün insan
hakkı olduğunu, türban konusunda toplumsal mutabakata önem verdiklerini söyleyerek; “Tartışılmaz tabii ki insan hakkıdır. Yani ‘din ve vicdan
özgürlüğü’ diyoruz. Din ve vicdan özgürlüğünün gereği neyse şüphesiz ki
sağlanmalıdır. Bu, ağırlığı
Hıristiyan olan ülkelerde sağlanmışsa, ağırlığı Müslüman olan Türkiye’de de
konsensüsle başarılmalıdır, sağlanmalıdır. Biz geldiğimizden beri hep şunu söyledik; seçim öncesinde de ben söyledim;
‘bir toplumsal mutabakat sağlandığı anda çözüleceğine inanıyorum’ dedim.
Bugün de aynısını söylüyorum. Bu
konuda toplumsal mutabakat Tükiye’de vardır. Mutabakat yüzde 100 değildir
ama yüzde itibariyle, daha önce birçok kurumun yaptığı araştırmalar bu,
yüzde 70-80’lerde. Bu konuda mutabakat vardır. Kurumlar arasında mutabakat
var mı derseniz, parlamento içi siyasi partilerde henüz bir mutabakat oluşmamıştır.
Parlamento içinde bu mutabakat oluştuğu anda parlamentoda bu işi çözeriz. İnanıyorum
ki parlamento dışı kurumlarda da mutabakat büyük ölçüde vardır. Eğer özgürlükten yanaysak,
özgürlükleri savunuyorsak, o zaman ‘özgürlüğün bir kısmını kabul ediyorum’
deyip, ‘bir kısmını kabul etmiyorum’ mantığı yanlış bir mantıktır. Bunu
özgürlük tanımı içine sokamazsınız ve insanları olduğu gibi kabul etmek
durumundasınız. Kabul etmiyorsanız, o zaman sizin değişmez tabularınız
vardır. Bu tabuları yıkamadığınız sürece işte o zaman yine kadın haklarıyla
ilgili özgürlüklerde de maalesef bir yanlış ve eksik yaklaşım tarzı doğar
ki ben, buna da doğru bakmıyorum. İnanıyorum ki Türkiye, bu yanlışını
düzeltecektir. Bu yanlışı da bir an önce aşacaktır çünkü gerilim noktalarından bir tanesi de
maalesef budur. Bunu başardığımız anda el ele başörtülüsüyle, başı
açığıyla herkes yürüdüğü zaman, toplumun birbirine olan saygısı, sevgisi, dayanışması
daha misli olacaktır. Bizim bu noktada bir endişemiz yok.” dediği, (Ek.31)
32) 2005 yılı Kasım ayında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Tayland
Başbakanı Thaksin Shinawatra ile yaptığı ortak basın toplantısında AİHM’in
türban yasağı konusunda verdiği kararı değerlendirmiş;”Neyin noktasını koymuşsunuz? Neye göre koymuşsunuz? Böyle bir şey
olabilir mi? Başlıkların atılış şekli de çok yanlış. Dünya, özgürlüklerde
nerelerden nerelere geldi. AİHM’deki bu kararı verenlere şu soruyu
sormak istiyorum; sizin ülkelerinizde mevcut yasalarınızın inançlarla
örtüşen veya çakışan yanlarını değerlendirdiniz mi? Bu soruyu bir sormak
lazım. Acaba örtü nedir? Bunu acaba sorarak, bunun yetkilisi olanlardan bu
konuda herhangi bir cevap alınmış mıdır? Böyle bir cevap alınmamıştır ve bu cevap alınmadan böyle bir karara
varmak bir defa din ve vicdan özgürlüğüne ters düşer, eğitim özgürlüğüne de
ters düşer. Bu karar, bu dosya olsa olsa kendi içinde
değerlendirilebilir. Bunu böyle bir genelleştirme gayreti içine girmek
maalesef art niyetli davranmaktan başka bir şey değildir. Bunu da özellikle
ülkemdeki, bu konuyu böyle değerlendirme gayreti içinde ideolojik
yaklaşımlarını ortaya koyanlara ifade etmek istiyorum.’’... “İnsanların
hukukunu yanlış yasalarla yok edemezsiniz. Geçici bir süre yok
edebilirsiniz ama eninde sonunda bu hukuk yasa haline gelir, geldiği zaman da
beklenen çözüme kavuşulmuş olunur. Bu sorunu da Türkiye kendi içinde
toplumuyla halletmiştir. Millet olarak halletmiştir. Her zaman söylüyorum
kurumların sorunu vardır, müesseselerin sorunu vardır, siyasi partilerin
sorunu vardır. Bu sorun, kendi içinde çözülecektir. Çözüldüğünde de
inanıyorum ki bu gerginlikler de kalkacaktır.” şeklinde beyanda
bulunduğu, (Ek.32)
33) 2005 yılı Kasım ayında Katar’a hareketinden önce Esenboğa
Havalimanı’nda basın toplantısı düzenleyen Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan’ın, bir gazetecinin, “Sayın
Cumhurbaşkanı, AİHM’in türban kararı ile ilgili olarak ‘AB’nin gereğini
yapanlar bunu da uygulamalıdır. Konu hukuken kapanmıştır’ dedi. Bu konu
hukuken kapandı mı? Bundan sonra hangi düzlemde tartışılacak?”
şeklindeki sorusuna; “Ben düşüncelerimi
daha önce söyledim. Sayın Cumhurbaşkanı ile bir atışma içerisine girmek
istemem. Benim düşüncem bellidir. Bu genellenmemelidir. Burada verilen
karar bir genel karar değildir, bir dosya ile ilgili karardır. Dolayısıyla
bundan sonraki süreci de bu anlayış içerisinde değerlendirmenin gereğine
inanıyorum. AB sürecine kim saygı duyuyorsa, AB üyesi ülkelerdeki
icraatlara da saygı duysunlar. Çünkü yüzde 99’u Müslüman olan Türkiye’deki
bu uygulama, AB üyesi ülkelerden acaba hangisinde var? Bu soruya da cevap
bulmalarını özellikle isterim. Eğer bu soruya da cevap bulabilirlerse, o
zaman bu düşüncelere çok daha farklı bir şekilde ben de saygı duyarım.” yanıtını verdiği, (Ek.33)
34) Katar’a gidişinde uçakta gazetecilerin sorularını yanıtlayan
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın;
“Emredici bir hüküm getirseydi, tüm AB ülkelerinde uygulanması gerekirdi.
Avrupa’da ve dünyada genel olarak üniversitelerde başörtüsü yasağı yok.
AİHM’nin Türkiye’ye özgü şartlar nedeniyle böyle bir karar aldığını
düşünüyorum. Böyle bir yasak Anayasa’da yok. Sadece Anayasa
Mahkemesi’nin bir yorumu var. Yasama yeni bir yasa çıkarırsa, Anayasa
Mahkemesi durumu gözden geçirmek zorundadır, bu yorum da kalıcı değildir.
Yasa çıkarabiliriz. Ama arzumuz bu sorun toplumsal gerilime yol açmasın ve
özgürlükler noktasında çözülsün.” şeklinde konuştuğu, (Ek.34)
35) 2005 yılı Aralık ayında Avustralya’da yaşayan Türklerin
temsilcileriyle bir araya gelen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Türban sorunu ne zaman bitecek” sorusuna,
“Burada böyle bir sorun
yaşamıyorsunuz değil mi?” sorusuyla karşılık vermiş, kalabalıktan, “hayır” yanıtını alan Erdoğan,
Türkiye’de kabul edilse de, edilmese de bunun bir sorun olduğunu
söyleyerek, Avustralya’da ilkokulda bile türban yasağı olmadığı söylenince;
“Gerginlik olmasın diye toplumsal
mutabakat ifadesini kullandık. Toplumun yüzde 80’inde bu mutabakat var. Ama
kurumlar arası mutabakat ve parlamentoda mutabakat olması gerekiyor.
Parlamentoda ve diğer kurumlarla mutabakat sağlandığı anda bu işi çözeriz.
Yasama organı içerisindeki mutabakat önemli. Yoksa toplumsal gerginlik
olur. Hassasiyet içerisindeyiz. Böyle davranmaya mecburuz.” dediği,
(Ek.35)
36) 2005 yılı Aralık ayında İzmir ili Buca’da parti örgütüyle bir araya
gelen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘‘İzmir’in
üzerindeki o zaman zaman yakıştırılan bazı ifadeler vardır ya, bu
ifadelerin olmadığı da görüldü. Çünkü İzmir’in hakkı bu değil. O
yakıştırmalar değil. İnşallah o yakıştırmaları da bir şekilde silip
atacaktır İzmir. Ben buna inanıyorum. Biz böyle bir ifadeye hiçbir zaman
inanmadık. Bugün de inanmıyoruz. Yarın da inanmayacağız’’ diye
konuştuğu, adını anmadan ‘‘türban’’
ve öteki konularda örgütten ‘‘sabırlı’’ olmalarını isteyen
Erdoğan, ‘‘Şunu unutmayın, sağlıklı bir doğum, 9 ay 10 günde olur’’..: ‘‘Bazılarının tahriklerine sakın
aldanmayın. Biz dertliyiz. Biz nerde, neyin, nasıl dertleri olduğunu
biliyoruz. Ama her şey bir yol
haritası içerisinde yürüyecektir. Öyle, kimse Adalet ve Kalkınma
Partisi’ni gaza getirmeye çalışmasın. Bizim gaza gelmeye niyetimiz yok. Burada
gaza basan biziz ve gaza ne kadar basacağımızı da iyi biliyoruz. Bu gaza,
ben örgütüme de söylüyorum, özellikle dikkatli olun. Ne siz milletvekillerimize
baskı yapın, ne milletvekillerimiz bize baskı yapsın.’’ şeklinde
konuştuğu, (Ek.36)
37) 2005 yılı Kasım ayında Danimarka Avrupa Hareketi tarafından
Kopenhag’da düzenlenen “Medeniyetler
arası ittifak: Türkiye’nin rolü” konulu toplantıya katılan Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan’ın “Bu
(başörtüsü yasağı) 8 yıllık bir süreçtir. Bu süreç içerisinde üniversiteye
giden kızlarımız, başları örtülü olarak devlet üniversitelerinde ve vakıf
üniversitelerinde başörtülü olarak derslere girememektedir. Bu, bana
göre din ve vicdan özgürlüğünün, eğitim özgürlüğünün kısıtlanmasıdır. AİHM’nin
son kararı var. Ben bu kararlara şaşıyorum. Bazı hukuki yorumlara, bazı
köşe yazarlarına baktığımız zaman, bizim yaklaşım tarzımızı ‘Bunların
hukuka saygısı yok’ diye değerlendiriyorlar. Bu bir dosya kararıdır. Ben
cezaevine girdiğim zaman gazeteler ‘Artık muhtar bile olamaz’ diyorlardı.
Recep Tayyip Erdoğan TC’ye Başbakan oldu. Neyle oldu? Gene yargıyla,
değişen, gelişen yasalarla oldu. AİHM’nin verdiği bu karara ben yargı
kararı olarak uyarım, ama haklar, özgürlükler noktasında doğru bakmam.
Niye? Çünkü nasıl olur da bir insan başını örtüyor diye eğitim, din ve
vicdan özgürlüğü ortadan kalkar? ‘İnanç hiçbir zaman yasanın önüne geçemez’
diyor. Benim bu kızımın böyle bir iddiası yok ki... İnancı böyle olduğu
için başını örtüyor, o halde saygı duymak lazım. Mahkemenin de bu konuda
söz söyleme hakkı yoktur. Söz söyleme hakkı din ulemasınındır.
Açarsın o dinin mensubuna, Musevi ise o dinin mensubuna, Hıristiyansa o
dinin mensubuna sorarsın, bunun dinde gerçekten emredici bir hükmü var mı?
Varsa saygı duymak zorundasınız. Yoksa ayrı bir konudur, o zaman
siyasi, ideolojik olur. O farklı bir olay. Dinde bunun yeri varsa saygı duymak zorundasınız. Ben diyorum ki
dinde bunun yeri var. Biraz bu alanda mürekkep yaladık. Bu alanda hiç
alakası olmayanların, İslam dininin aydınlarına sormadan böyle bir kararı
farklı bir yere çekmek suretiyle vermek yanlıştır Bu bir sorundur ve er
veya geç çözülmelidir. Okula gidemeyen yüz binlerce kızımız var. Bu
aşıldığı anda gidebileceklerdir. İmkânı olanlar Avrupa’ya, Amerika’ya
gidiyor, okuma fırsatını buluyor, olmayan kaderiyle baş başa kalıyor.
Kurumlar arası mutabakat sağlandığı anda bu sorun aşılacaktır.” diye
konuştuğu, (Ek.37)
38) Açılışlara katılmak üzere gittiği Denizli’de “ulema” tartışmalarına değinen Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Cehalet
içinde konuşuyorlar. Açsınlar Türk Dil Kurum lugatını. Milli Eğitim
Ansiklopedisi’ni, diğer lugatları açsınlar. Ulemanın ne anlama geldiğini
okusunlar. Bunlar şecaat arzederken sirkatlerini de ortaya koyuyorlar. Yani
kendilerini överken açıklarını da ortaya koyuyorlar. Ulema, alimin
çoğuludur. Bugünkü söyleyişle bilginin çoğuludur. Ulema ise bilginler
anlamına gelir.(…)Danimarka’da yaptığımız konuşmada, AİHM’nin
Müslümanlara ait örtü ile ilgili karar verirken bu konuda bilirkişi olarak
İslam’ın din bilginlerine sorması gerekirdi. Bu örtü ideolojik mi,
sosyolojik mi, dinin gereği mi? (…) Sorduktan sonra kararını yine orası
versin. Biz onların kararına uyarız. Türkiye’de de kimse bunu saptırma
yoluna gitmesin.” dediği, (Ek.38)
39) Adalet ve Kalkınma Partisi Kadın Kolları Başkanlığı’nın 3. kuruluş
yıldönümü nedeniyle Bilkent Otel’de düzenlenen etkinliğe katılan Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan’ın, Danıştay 2. Dairesi’nin Aytaç Kılınç’a ilişkin
26.10.2005 gün ve 2004/4051-2005/3366 sayılı kararı ile ilgili olarak; “Bugün kadına karşı adaletsizlikler
dünyanın neresinde varsa orada zulüm ve acı vardır. Tabii ki bu haksızlık
ve acıları onaylamak imkânsızdır…Bütün dünyada, özelde ise Müslüman
toplumlarda, kadınların toplumsal hayata katılması ve üretim süreçlerine
dahil edilmesiyle ilgili bazı sorunlar yaşanıyor. Hiç kimse bu sorunu
yalnız bize özgü bir sorun olarak görmesin. Bu sorun, en gelişmiş ülkelerden,
en geri kalmış ülkelere kadar bütün dünyanın gündeminde var…Kadına karşı
ayrımcılık bizim geleneğimizde cahiliye örneğidir. Kadını özel alana hapseden, kamusal alandan dışlayan, cinsiyet
ayrımcılığına dayanan baskıcı ve tutucu anlayışlar medeni olamaz. Bazı
eksiklerimiz var. Biraz zaman alacak, ama kurumlararası, toplumsal mutabakat
sağlanarak elimizden geleni yapacağız. Bu ülke bu sorunu da çözecek…Sorun adalet sorunu. Bugün kadına
karşı adaletsizlikler dünyanın neresinde varsa orada zulüm ve acı vardır. Bu
haksızlık ve acıları onaylamak imkânsız. Kadına karşı ayrımcılık, kız
çocuklarını temel haklarından mahrum bırakmak, kadını üretim sürecinden
dışlamak gibi anlayışlar cahiliye geleneği…Günlük hayatta toplumsal ve
geleneksel yapıdan kaynaklanan kadınlarımızın halen karşılaştığı sorunları
görmezden gelemeyiz. Bu sorunların çözümü için yasal düzenlemeleri yapan
bir kurumu, bir duyarlılığı hayata hâkim kılmalıyız. Toplumların olduğu
gibi devletlerin de kadına karşı ayrımcılığı töre haline getirmesi kabul
edilemez. Kadına karşı cinsiyet ayrımcılığı en az ırkçılık kadar tehlikeli.
Hiçbir mazeret insana karşı şiddet kullanılmasını haklı kılamaz. “ diye
söylediği, (Ek.39)
40) 2006 yılı Mart ayında Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 6. İstişare
Toplantısı’nın açılış konuşmasını yapan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın
Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı ile özgürlükler alanında önemli
iyileşmeler sağlandığını ifade ederek “Biz
iktidara gelmeden önce bu ülkede düşünce özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü
yüzünden hapis yatanlar vardı. Şimdi bunlar kalmadı. Bugün bunlar suç
olmaktan çıktı. Özgürlükler
konusunda genel mutabakat ile bütün mağduriyetleri giderme
kararlılığındayız. Niyetimizden hiç kimsenin şüphesi olmasın” biçiminde
konuştuğu, (Ek.40)
41) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 2006 yılı Mayıs ayında Berlin’de
halkla buluşma toplantısında, vatandaşların pasaportlarında türbanlı fotoğraf
bulunması hususunda tartışma yaşanmış, Büyükelçinin durumu açıklamaya
çalışması sırasında Başbakan Erdoğan’ın; “Türkiye Cumhuriyeti’nin Büyükelçiliği’ne benim vatandaşım bu kıyafetiyle
girer, bir genelge olduğunu hiç zannetmiyorum, bunu bir kere göreceğim,
“Bakacağım. Çözümünü de buraya emredeceğim inşallah. Bu genelge nasıl
gönderildiyse o şekilde de iptal edilir” dediği, Büyükelçimizin
Başbakan’ın yanında yuhalandığı, (Ek.41)
42) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, 2006 yılı Şubat ayında partisinin
Mersin Merkez İlçe İkinci Olağan Kongresi’nde Danıştay 2. Dairesi’nin Aytaç
Kılınç’a ilişkin 26.10.2005 gün ve 2004/4051-2005/3366 sayılı kararı ile
ilgili olarak; Bu kararı hukuk
ilkeleri içerisinde tanımlayamıyorum. Tarif edemiyorum. Kalkıp da bir anaokul
öğretmenine, öğretmenlik yaparken başını açtın, dışarda da başın açık
olarak gezeceksin deme hakkına kimse sahip değildir. Hangi makamda olursa
olsun. Bu anlayış, hiçbir hukuk anlayışı içerisinde tanımlanamaz.
Türkiye’de kendilerine göre alanlar belirlemek suretiyle vatandaşımızın din
ve vicdan özgürlüğünü kimsenin kısıtlamaya hakkı yoktur. Bu böyle biline.
Özgürlüklerin egemen olduğu bir ülkede alınan bu kararı ben bu ülkenin bir
başbakanı olarak, evladı olarak,-bu karar alındığı için bu yorumu yapıyorum,
yapmak zorundayım- doğrusu kınıyorum. Bunu hiçbir yere sığdıramıyorum.
İnsanın bir özel alanı vardır, kamusal alanı vardır bir de kamu alanı
vardır. Bu alanlara hükmetmeye kimsenin hakkı yoktur. “Bunlar bu gidişle evin içine de karışacaklar. Şöyle şöyle
davranacaksınız diyecekler. Kusura bakmayın. Türkiye yolgeçen hanı değil.
Herkes yerini belirlemek zorunda. Biz gerilim olmasını istemiyoruz.
Birileri nemalanmasın diye sabrediyoruz. Ancak hukuk adına yargı makamını
işgal edenler, bu ülkede böyle bir zemini hazırlama gayreti içine
girmesinler. Ben milletin vekili olarak konuşuyorum, konuşmak
zorundayım. Ben yargı makamı değil, yürütme makamıyım. Sorumluluğum ne ise
onu yapıyorum. Yargıdan da adil yaklaşmalarını bekliyorum”…”Meslek
liseleriyle ilgili biz üzerimize düşeni yaptık. Meslek liselilere bizim dönemizde olduğu gibi fark derslerini
vererek düz liseden mezun olma hakkı verdik. Ancak YÖK bu konuyla ilgili
Danıştay’a gitti. Danıştay da maalesef bunu reddetti. Bunu anlamak mümkün
değil. Düz lise mezunu meslek lisesine başvurarak fark dersleri vererek
mezun olma hakkına sahip. Meslek liselilerin düz liseyi bitirme hakkının
önünü niye kesiyorsunuz? Danıştay’ın kararını anlamakta zorlanıyorum. Bu
eğitimde nasıl bir eşitliktir? İster meslek, ister düz liseli olsun ÖYS
imtihanına hepsi eşit gitsin. Kazanan devam eder, kazanamayan da mesleğine
devam eder. Dünyanın gelişmiş ülkelerine bakıyorsunuz yüzde 70’i meslek
lisesi, yüzde 30’u düz lise. Bizimkiler de ama inadına düz lise diyorlar.
Bunlar ne yapıyorlar? İmam hatipten çekindikleri için diğer meslek
liselerini de mahrum ediyorlar. Ama ne kadar imam hatipli var, yüzde 3. Ne
kadar meslek liseli var, yüzde 27. İnsaf edin ya. Bunu niye bu kadar
engelliyorsunuz? İHL’nin önünü kesmek için. Diğer meslek liselilerin de
yazık ediyorlar. Ama bu noktada herhalde eninde sonunda bir gün aklı selim
hakim olacaktır.” …”Şimdi çıkmışlar dürüstlük adına dolaşıyorlar. Bunların
hedefi, ‘Çamur at, tutmazsa iz bırakır’. Güneşi balçıkla sıvamaya
uğraşmasınlar. İşimiz var. Yolumuza devam ediyoruz. Böyle bir kaba
gürültüye de pabuç bırakma niyetinde de değiliz. Biz fani olduğumuzu
aklından çıkarmayan bir anlayışın mensuplarıyız. Kalıcı değiliz. Bugün
varız, yarın yokuz. Baki kalan bir hoş sada... Ölümün nerede ne zaman geleceği belli mi? Musalla taşına
yatırıldığınız zaman ‘Falanca cumhurbaşkanıydı, falanca başbakandı’ veya
‘Cumhurbaşkanı niyetine ya da başbakan niyetine’ demeyecekler. “Er kişi
niyetine’ diyecekler. Bu makamlar, bu mevkiler gelip geçici. Bunlar bizleri
şımartmasın. Ben tüm Adalet ve Kalkınma Partiler’e şunları söylüyorum:
Mütavazı ol”…”Sınıf öğretmenliğinden alan öğretmenliğine geçiyoruz. Yani
artık din kültürü ve ahlak bilgisi dersini ilahiyat mezunları verecek.
Uygun olan odur. Ama ‘Din kültürü ve ahlak bilgisi dersini ilahiyat
mezunları niye versin’ diyenler olabilir. Niye, Çünkü bunlar ideolojik
yaklaşımlardır. Halen ilahiyat fakültelerine öğrenci almamak suretiyle
adeta ilahiyat fakültelerini kapatma gayreti içerisindeler. Kimse, bu
konularda belli mevkilere, makamlara gelmiş olanlar bana laf yetiştirmeye
kalkmasınlar. Ülkede din kültürü dersi öğretmenine ihtiyaç var mı, yok mu?
Diyanet İşleri 16 bin camimizin boş olduğunu belirtiyor. Bazıları da çıkıp
2 yıllıklar var, şu var bu var diyorlar.
Efendi bak. Bu senin işin değil. Diyanet İşleri’nin işi. Benim
ihtiyacım var diyor. Eskilerin dediği gibi ‘yarım imam dinden, yarım doktor
candan’ etmesin. Camilerde dinimizi hakkıyla bilenler olsun. Köyden gelen
birine Cuma hutbelerini verirsen farklı İslam dini olur.” şeklinde konuştuğu
(Ek.42)
43) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 2005 yılı Haziran ayında Yeni
Şafak gazetesi yazarları ile yaptığı kahvaltılı toplantıda; “Anadolu’ya gidiyoruz. Sizin
tabanınızdan insanların rahatsızlıkları var. İktidar olup muktedir olamamaktan
söz ediliyor... Türkiye’de hiçbir kurum kayıtsız şekilde tek başına
muktedir değildir. Buna siyaset de dâhil. Parlamentoda egemenlik kayıtsız
şartsız milletindir deniyor. Bunun tanımına bile son zamanlarda dikkat ederseniz
çok farklı cümleler getirenler oluyor. Türkiye’de iki devlet vardır
diyenler de oldu. Fakat biz bu alanlarda da mesafe aldığımıza inanıyoruz. Eğer hıçkırıklarımızı içimize
atıyorsak, sebepleri var. Gerilim istemiyoruz. Gerilimin faturaları çok
ağır oldu. Ormanı yanmaktan kurtaralım istiyoruz. Onun için üç beş ağaç
yanıyor, bunu feda ediyoruz. Anadolu’daki serzenişler. Bunun içinde
başörtüsü var, sonra 263 var... Ana muhalefet lideri, kaçak Kur’an eğitimi
diyor. Kur’an eğitimi almanın kaçak olması mümkün değil. Zaten kanunun
metninde böyle bir şey yok, ruhuna aykırı. Bu ülkenin yüzde 98’i Müslüman
olan halkına hakaret ve saygısızlıktır. “ dediği, (Ek.43)
44) 2007 yılı Ekim ayında Ankara Mehmet Akif Kız Kız Öğrenci Yurdu’nda
öğrencilerle birlikte iftar yemeği yiyen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın,
bir öğrencinin türbana ilişkin sorusuna, “…En büyük dileğim başı
kapalı kızlarımızla, başı açıkların el ele dolaştığı bir üniversite, bir
ülkedir. Bunun için uğraşıyoruz. Bunu çözmek en büyük aşkımdır (…) Bunun için çalışıyoruz. Bunlar aşama aşama yapılacak şeyler,
birden olmuyor. Bazı mutabakatlar aranıyor. Bu konuyu her
getirdiğimizde önümüze engel çıkarılıyor. Şu an tek sorunumuz başörtüsü
değil. Anayasa meselesi de var.(…) Bu durumun da sonu gelecek.
Üniversitelere özgür, istediğiniz gibi girebileceksiniz.(…) İki oğlumun ikisi de istedikleri
üniversiteleri katsayı nedeniyle kaybetti. Bu bana hak mı? Çocuklarım da
katsayı kurbanı. Bizim imkânımız var da yurtdışında okutuyoruz(…)”
şeklinde yanıtladığı, (Ek.44)
45) 2007 yılı Aralık ayı başlarında Adana/Kozan
ilçesinde bir kompozisyon yarışmasında ödül alan Tevhide Kütük isimli lise
öğrencisinin, resmi ödül töreninde türbanı ile yer almak isteyince kürsüden
indirilmesine tepki gösterdiği, aynı tarihlerde benzer bir olayın Rize’de
meydana geldiği, Emine Elif Azder isimli bir ilköğretim öğrencisinin
birincisi olduğu bir kompozisyon yarışmasının resmi ödül törenine başı açık
katıldığında, öğrencinin babasının kızının başının zorla açıldığı
iddiasında bulunduğu, Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın her iki öğrencinin
ailelerine telefon ederek üzüntülerini bildirdiği, bu haksızlıkların bir
gün mutlaka biteceğini, başörtüsü ile resmi toplantılara katılmalarına izin
vermeyen kamu görevlileri hakkında inceleme talimatı verdiğini belirttiği,
Başbakanın kamuoyuna
yansıtılan “aileleri arama” eyleminden hemen sonra 12.12.007 tarihinde,
TUBİTAK tarafından Milli Eğitim Bakanlığı Şura Salonunda düzenlenen ve
Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in de katıldığı ödül töreninde, lise 1.
sınıf öğrencisi türbanlı Elif Büşra Doğan’a ödülünü Milli Eğitim Bakanlığı
Müsteşar Yardımcısı Mehmet Temel’in verdiği,
Aynı törende bulunan Adalet
ve Kalkınma Partisi Adıyaman Milletvekili Fehmi Hüsrev Kutlu’nun,
ödül alan türbanlı öğrenci ile birlikte basın fotoğrafçılarına poz verdiği,
(Ek.45)
46) Başbakan Tayyip Erdoğan’ın 2007 yılı Aralık ayında “2. AB-Afrika
Zirvesi”ne katılmak üzere Lizbon’a giderken “Yeni Anayasa’da türbanla
üniversiteye girişi serbest bırakacak mısınız?” şeklindeki soruyu; “Benim özellikle üzüldüğüm konu şu:
Anayasa tartışmalarını başörtüsüne niye indirgiyoruz? Eğitim özgürlüğü
başka bir şey, din ve vicdan özgürlüğü başka bir şey. Zaten pazarda çarşıda
bu insanlar arasında bir problem yok. Problem seçkincilerin kafasında.
Hizmet alanlar noktasında genelde sorun yok. Gerçi bazı yerlerde son
zamanlarda maalesef sorun başladı ama genelde sorun yok. Eğitime gelince, ülkemizde eğitim
özgürlüğü noktasında kızlarımızın bu sıkıntısının aşılması gerekir diye
düşünüyorum. Türban yüzünden kızlarımız eğitim hakkından yararlanamıyor.
İmkánı olanlar yurtdışına gidiyor, olmayanlar ilkokuldan sonra eğitimi bırakmak zorunda kalıyorlar.
Üniversitede nasıl olsa önüm tıkanıyor diyerek liseye de gitmiyorlar. Ben
buna üzülüyorum. Dünyanın hiçbir yerinde olmayan uygulama başka ülkelere de
örnek teşkil ediyor. Bazı Batı ülkelerinde eyalet düzeyinde de olsa ‘Siz
Müslüman ülkesiniz, bakın sizin ülkenizde türban yasağı var’ diyerek böyle
bir uygulamaya gidiyorlar. Bunu bir yerden çözmemiz lazım ama hep beraber
çözmemiz lazım. Rejim elden gidiyor diyorlar, rejim niye elden gitsin? Bu
hepimizin rejimi, hep beraber koruruz.” biçiminde yanıtladığı, (Ek.46)
47) Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın 2008 yılı Ocak
ayında “Medeniyetler İttifakı Forumu” için gittiği İspanya’da Europa
Press’in konuğu olarak katıldığı kahvaltılı toplantıda, “Türban sorununu
yeni anayasa ile çözecek misiniz?” sorusunu; “semboller dediniz, Benim partim içinde nasıl başörtülü varsa diğer
partiler içinde de var. Hepsinin siyasi tercihidir bu. Bu onların siyasi
tercihine, dinin bir gereği olarak başını örttüğüne inanan ve bunu bu
şekilde uygulayana zorla şu söyleniyor; ‘sen bunu siyasi simge olarak
takıyorsun ‘ deniyor. Hayır ben bunu siyasi simge olarak takmıyorum, diyor.
Velev ki (türbanı) bir siyasi simge olarak taktığını düşünün. Bir
siyasi simge olarak takmayı da suç kabul edebilir misiniz? Simgelere,
sembollere bir yasak getirebilir misiniz? Özgürlükler noktasında dünyanın
neresinde böyle bir yasak var?” şeklinde cevapladığı, (Ek.47)
48) Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın, İspanya dönüşü Ankara Esenboğa
Havaalanı’nda yaptığı konuşmada; “Yeni
Anayasayı beklemeye gerek yok, onun çözümü çok kolay. Oturup beraber
mutabık kaldığımız bir cümleyle çözülür.(…)bizim kafamız gayet nettir.
Karmaşıktır diyenler, kendi kafalarının durumunu düşünsünler.(…) Türkiye
hala bu sorunu çözemiyorsa bu özgürlükler noktasında ciddi sıkıntıdır. Bunu
beraber aşarız.” dediği, (Ek.48)
49) Başbakan Recep Tayip
Erdoğan’ın 2008 yılı Ocak ayında partisinin İstanbul Ümraniye Kadın kollarının
düzenlediği bir toplantıda yaptığı konuşmada; Üniversitelerde türbanın
serbest bırakılmasının laiklik ilkesiyle çelişeceği yönünde açıklamalar
yapan kurumları hedef alarak,”…Bizim önümüze ikide bir Anayasayı
çıkarmasınlar. (…) En az onlar kadar Anayasa’yı biz de biliriz. (…)kimse
kendini yasama-yürütme organının üstünde göremez. Yargı ihsası rey makamı
değil.(…)Herkes konumunu, yerini gayet iyi bilmeli…” diye söylediği, (Ek.49)
50) 9 Şubat 2008 günü Almanya’da gazetecilerin “İslamiyet ile AB sürecini
nasıl bağdaştırdığını” sormaları üzerine Başbakan Erdoğan’ın; “…Farklı dinlerin mensuplarına bizler
nasıl ‘siz niçin dininizi bu kadar iyi yaşıyorsunuz ya da bu kadar
hassasiyetle yaşıyorsunuz’ deme hakkına sahip değilsek, bir müslümanın da
dinini yaşamasına kimse kalkıp ‘sen niçin dinini bu kadar iyi yaşıyorsun,
başarılı yaşıyorsun’ deme hakkına sahip değildir. Bir taraftan din ve
vicdan özgürlüğü diyeceksiniz, öbür
taraftan kalkıp Müslüman için böyle bir defans uygulayacaksın. Bu defansa
uygulamaya bir defa kimsenin hakkı yok” dediği, (Ek.50)
51) Milli Eğitim Bakanlığının düzenlediği “Eğitime Yüzde Yüz Destek” kampanyasının başlatılması töreninde
konuşan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın; mesleki ve teknik eğitime büyük
önem verdiklerini kaydederek “üniversite sınavlarında meslek liseleri
aleyhine işleyen katsayı uygulamasının da önümüzdeki yıldan itibaren
kaldırılacağını” belirttiği,
(Ek.51)
52) 24.11.2003 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan “Diyanet İşleri Başkanlığı Kur’an Kursları ile Öğrenci Yurt ve
Pansiyonları Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik” ile
ilköğretimi bitirmiş veya ilköğretim çağını geçmiş, gündüz çalışmak zorunda
olan ve kursa devam edemeyenlerden 10 kişinin müracaatı üzerine, müftülüğün
teklifi ve mülki amirin onayı ile kurs binaları ve müftülükçe uygun görülen
yerlerde “akşam Kur-an kursları”,
okulların yaz tatiline girmesinden bir hafta sonra, ilköğretimin 5.
sınıfını tamamlayan öğrenciler için kanuni temsilcilerinin talebine bağlı
olarak Kur-anı kerimi ve mealini öğrenebilmeleri ve dini bilgilerini
geliştirebilmeleri amacıyla Milli Eğitim Bakanlığının denetim ve
gözetiminde “yaz Kur-an kursları” açılabileceği,
kadrolu öğretici bulunmadığı takdirde imam hatip lisesi mezunlarının
öğretici olabilecekleri, okulların tatil olduğu zamanlarda iki ayrı ve
haftada 5 günü geçmeyecek şekilde sınırlanan yaz Kuran kursları için bu
sınırlamanın kaldırılması, önceden eğitim öğretim yılı devamınca açık olan
yurt ve pansiyonların, kurslarda eğitim öğretim yapıldığı sürece açık
olması hükmünün getirildiği,
Oluşan tepkiler ve Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet
Sezer’in 9.12.2003 günü Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu ile Devlet
Bakanı Mehmet Aydın’ı ayrı ayrı kabullerinde yaptıkları görüşmesi
sonrasında, Diyanet İşleri Başkanlığı değişiklik üzerinde yeniden çalışma
yaparak 23.12.2003 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Diyanet İşleri Başkanlığı Kur’an Kursları ile Öğrenci Yurt ve
Pansiyonları Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik”
uyarınca 24.11.2003 tarihinde yapılan değişiklik ile getirilen
düzenlemelerin kaldırıldığı,
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın; “öğrencilerin
önündeki eğitim engellerinin kaldırılması gerektiğini” söyleyerek, önceki değişikliğin
destekçisi oldukları mesajını verdiği,
03.12.2004 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan “Özel Öğrenci Yurtları Yönetmeliği”nin
51. maddesi ile 13.1.1989 tarih ve 89/13715 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
ile yürürlüğe konulan Öğrenci
Yurtları ile Benzeri Kurumların Açılması, İşletilmesi ve Denetlenmesi
Hakkında Yönetmelik’in yürürlükten kaldırıldığı, yeni düzenleme ile
eski yönetmeliğin 51/c maddesinde yer alan özel öğrenci yurtlarında, dinin
veya dini hissiyatı veya dince mukaddes sayılan şeyleri alet ederek
faaliyette bulunmak hükmünün, kapatma nedeni olmaktan çıkartıldığı, (Ek.52)
53) Birlik Vakfı tarafından Grand Cevahir Otel’de düzenlenen ‘Meseleler ve Çareler’ konulu
toplantıda, imam hatip liseleriyle ilgili düzenlemelerin Cumhurbaşkanı’nın
13.05.2004 gün ve 5171 sayılı “Yükseköğretim
Kanunu ve Yükseköğretim Personel Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında
Kanunu’nun” vetosunun ardından yeniden TBMM gündemine alınmamasıyla
ilgili eleştirilerle karşılaşan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Yasanın
tartışıldığı dönemde, başta Cumhurbaşkanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı
olmak üzere, sivil toplum örgütlerinin tepkisini “yasanın karşısına
dikilenler” olarak niteleyip, meslek liselerinde çocuklarını okutanları
çocuklarının durumuna sahip çıkmamakla suçlayarak, toplumun gerektiği
cevabı vermediğini öne sürerek, Yasanın Mecliste ikinci defa görülmemesinin
nedenini; ‘Şunu hatırlatmak
isterim, biz bunun ikincisini de yaparız, yapardık. Ama bunun bedelini siz
ödemeye hazır mısınız? Bunun bedeli var. Biz hükümet olarak bu bedeli
ödemeye hazır değiliz. Çünkü daha önce ödenen bedeller var. Biz şimdi bu
meslek liselerinde okuyanlara da aynı bedeli ödetemeyiz. Bunun için de bu
adımı atamayız. Toplum buna hazır olduğu zaman bu adım atılır.’’
şeklinde ifade ettiği, (Ek.53)
54) 23.6.2005 günü Nizip’te halka hitap eden Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan’ın:
“İmam hatip ve meslek liseleriyle diğer düz liseler
arasında üniversiteye girişte uygulanan katsayı farkını doğru bulmuyorum. YÖK’ün bu
tavrını tasvip etmemiz mümkün değil. YÖK şu anda, düz liselerle meslek
liseleri arasında ayrımcılık yapar durumda. YÖK bu ayrımcılığı yapma
hakkına sahip değil. Dünyanın hiçbir gelişmiş ülkesinde, ‘Sen meslek, sen
düz liselisin’ ayrımı yapılmaz. Şüphesiz bunlar kendi içinde yapılmadığı
sürece o zaman bizler, yasama organı olarak yapılması gerekeni yaparız. Ben
ve çocuklarım imam-hatip mezunuyuz. Türkiye’de böyle bir ayrımcılığı kabul
edemeyiz. Sürekli olarak imam-hatip okullarını öne çıkarmak suretiyle
meslek liselerini mahrum etmek ayrımcılıktır. Bu yanlıştan vazgeçmelisiniz.
Eninde sonunda bu ülke bu sorunu
halledecek. Yavrularımızın önünü açın ki okusunlar… Katsayı adil bir yaklaşım değil. Bir defa üniversiteye girecek olan
öğrencilerin önüne böyle bir katsayı zulmünü koymak çok büyük bir
adaletsizlik. Çünkü bu bir yarış. Siz bir imtihan yapıyorsunuz.
O zaman ‘Bu imtihanı niçin yapıyorsunuz’ diye sorarlar. Eğer bir meslek
lisesi mezunu da bu imtihana giriyor ve başarıyorsa yola devam eder. Önünü
kesemezsiniz. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey yok. Diğer ülkelerde,
öğrenciler imtihana katılır ve başarırsa istediği üniversiteye girer. Bunu
kendi ailemde de yaşadım. Yavrularımın hepsi arzu ettikleri üniversiteye
imtihanları neticesinde girdiler. Bu süreci icat edenler sadece meslek
liseleri noktasından bakmadılar. Niyet okuyarak baktılar ve bu niyet
okuyucuları süreci şu anda bir zulme
dayalı olarak maalesef devam ediyor… Sen YÖK yönetimi olarak başarılı
olmayı istiyorsan, ben de buradan YÖK yönetimine sesleniyorum: Şu anda
Türkiye üniversiteleri dünyada ilk 500’ün içerisinde yer alamamış. İkinci
500’ün içerisinde iki üniversite var. Birisi 600 küsur, diğer 900 küsur
sırada. Önce bunu halledin. Sen buralarda başarılı olamıyorsun, gelip
yavrularımızın önünü kesiyorsun. Bu, adalet değil.”…”Diyorlar ki, bu bir siyasi simge. Ne siyasi simgesi, ne alakası
var? Bu siyasi simge ise bu başörtülü vatandaşım sadece Adalet ve
Kalkınma Partisi de mi var? Diğer siyasi parti mensupları arasında
başörtülü yok mu? Milleti bölme yoluna gitmeyiniz. Bu ülkede başı açık olan
da örtülü olan da benim canım, ciğerim, kardeşimdir’’ …Bu ülkede imam-hatip
okulları bizim dönemimizde kurulmadı. Bu okuldakiler, tüm dersleri okuyor,
bunun yanında dini ilimleri de okuyor. Ben ve çocuklarım da imam-hatip
mezunuyuz. Zamanında bu engelleri bana da çıkardılar. Gidip bir de liseyi
bitirdik, sonra üniversiteye girdik. Bu yanlıştan vazgeçmelisiniz. Eninde
sonunda bu ülke bunu halledecektir.”
dediği (Ek.54)
5) 2006 yılı Nisan ayında Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği
(MÜSİAD) Genel Kurulu’na katılan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “irticanın siyasete, eğitime ve devlete
sistemli bir şekilde sızmaya çalıştığını” söyleyen Cumhurbaşkanı Ahmet
Necdet Sezer’e tepki göstererek, bazılarının zaman zaman “laiklik tehlikede” diyerek havayı
bulandırma gayreti içine girdiğini savunduğu, “Bu yanlıştır. 14 milyon kişinin oyunu almış ve iktidar olmuş bir
parti, laiklik karşıtı olarak bu sahneye çıkmadı” dediği, İrticanın
ikide bir gündeme getirilmesinin yanlış olduğunu vurgulayarak, “Önce irticanın bir tanımını yapın? Eğer irtica dini siyasete alet
etmekse, Türkiye’de dini siyasete kimlerin alet ettiği bellidir. Ama eğer
siz dindar insanları siyasetten alıkoymak için bunu konuşuyorsanız, bu
millet de sizi affetmez. Bunu böyle bilin. Bu ülkede dindar insanların da
siyaset yapma hakkı vardır. “ şeklinde konuştuğu, (Ek.55)
56) Başbakan Recep Tayyip
ERDOĞAN’ın 12.02.2008 tarihinde AKP TBMM Grubunda yaptığı konuşmada,
kendisini ve partisini eleştiren Doğan Medya Grubuna hitaben “Bunların
derdi laiklik değil, menfaat hesabı. Bunlar köşeye sıkıştırma metotları.
Tehditle bizden bir şey alamazsınız. Bunların istediği düzen demokrasi
değil, diktatoryal düzen” dediği, CHP Genel Başkanı Deniz BAYKAL’a
yönelik olarak da “İdam sehpasının
yolunu gösteriyor. Biz bu yola çıkarken daha önce de demokrasiye inanmış
insanların söylediğini söylüyoruz. Biz
o beyaz çarşaflarla beraber yola çıktık. Biz bu konuda bedel ödemeye
hazırız. Bu konuda rahatız.” diye söylediği, (Ek.161)
57) Başbakan Recep Tayyip
ERDOĞAN’ın 13.02.2008 tarihinde partisinin İl Başkanları Toplantısında
yaptığı konuşmada “Biz küçük olsun, benim olsun mantığı ile hareket
etmedik. Yüzde yüzün hizmetkarıyız, belli bir kesimin değil. Bizlere karşı
gösterilen bir farklı yaklaşım varsa cevapsız kalmayız. Zira bize de
inanan, güvenen bir kitle var. O kitle, sessiz yığınlar olarak yıllar yılı
bekledi. O dille tercüman olacak siyasetçiler olarak bizi buraya gönderdi.
(…) “Öfkeli olduğumu söylüyorlar, öfke de bir hitabet sanatı. Çünkü ben
zulmü alkışlayamam, zalimi de sevmem. Yumuşak başlıysak uysal koyun
değiliz…” dediği, (Ek. 162)
58) Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN’ın 17.02.2008 günü ATV isimli
televizyon kanalında gazetecilere verdiği mülakatta “Kızlarımızın
önündeki en önemli engel birinci derecede ‘Ben ülkemde üniversiteye
gidemiyorum, neden?’ ‘başörtüm olduğu için gidemiyorum’ işte bunu aşabilmenin
gayreti içinde, bundan sonraki beklentilere yönelik olarak Türkiye’de
yasalar zaten belli. (…) Kurumsal mutabakatı yüzde yüz bekleyenler bir defa
yanlışın içindeler. Hiçbir zaman mutabakat yüzde yüz olur diyemezsiniz. (…)
Her şeyden önce sessiz duran yığınların bir temsilcisiyim. Bakın alanlara,
belli insanlar gelip toplanıyor. Onlar da benim vatandaşım ve oralarda bazı
senaryolar düzenleniyor. Sabırla izliyorum. Bulunduğum makam nedeniyle. Ama
şu anda böyle bir şeyin karşısında eğer gerilim taraftarı olsam o
meydanlara 10 katını biz toplarız. (…) 5 yıl başörtüsü konusunda ses
çıkarmadık. Hep sabır sabır dedik. (…) Din İşleri Yüksek Kurulu 1980’de
Kuran-ı Kerim’den bir ayeti alıyor şöyle diyor: Cenab-ı Hak bu ayeti ile
celile ile cahiliye devrinin bu adetini kesinlikle yasaklamış. Müslüman
kadınların başörtülerini, saçlarını, başlarını, kulaklarını, boyun ve
gerdanlarını örtecek şekilde yakalarının üzerine salmalarını emretmiştir.” şeklinde
beyanda bulunduğu, (Ek.163)
59) 28 Şubat 2008 tarihinde Vakıf Üniversiteleri Birliği üyelerini kabulden
sonra Başbakanlık koridorunda bazı üniversite yöneticileriyle yaptığı
sohbette türban konusunun gündeme gelmesi üzerine Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN’ın,”Sizin üniversitelerinizin rektörleri de
ÜAK Üyesi. Ancak bildiriye imza atanlar oldu. Bu konuda daha ilkeli tavır
bekliyoruz. Bu bildiriye niye karşı çıkmıyorsunuz? Tavır göstermenizi
beklerdik.” dediği,(Ek.164)
60) Başbakan Recep Tayip
Erdoğan’ın 7 Mart 2008 tarihinde partisinin Uşak ilinde düzenlediği bir
toplantıda kendisine “Af yok mu?” diye seslenen bir vatandaşa, “..Af yok, suç işleyen cezasını çeker,
Devlet katili affetme yetkisine sahip değildir. Katili affetme yetkisi aslında maktulün varislerine aittir. Öyle
olması lazım…” diye yanıt verdiği, (Ek.165)
61) NTV’de katıldığı canlı yayında
Ankara Temsilcisi Murat Akgün’ün sorularını yanıtlayan Başbakan Recep
Tayyip Erdoğan’ın, Anayasa Mahkemesinin Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili
olarak verdiği karar hakkında; “…Halk
3 kurumun değil 2 kurumun seçimini yapıyor. Meclis Başkanı’nı halk
seçmiyor. Bu beton bariyerler koymaktır. Biz Anayasal olarak ne
gerekiyorsa, bugüne kadar uygulama neyse bunu yaptık. Bunun dışına
çıkmadık. Kimse bize Anayasa’nın dışına çıktınız diyemez. Anayasa
Mahkemesi’nin verdiği karar çok konuşulacak. Bitmedi. Bu yargı için talihsizliktir, yüzkarasıdır. Açık net her şey
ortada.(…). Bizim adayımızın ülkemizi temsil noktasında neyi eksikti. Kariyerinden
karizmasına kadar neyi eksikti. Her
şey art niyetli.” Dediği, (Ek.178)
Tespit edilmiştir.
b- Türkiye Büyük Millet Meclisi
Başkanı Bülent Arınç’ın laik devlet ilkesine aykırı eylem ve demeçleri
1) “Girişim” dergisinde hem
kendi ismi ve hem de “Mir Mahmut
Rıza” adıyla Cumhuriyet karşıtı yazıları yayımlanan, yazdığı “Rahmetli-Bir Garip Oğlanın Hikayesi”
isimli kitabında, Atatürk’ten rahmetli diye söz eden, laiklik ve Devlet
hakkında küçültücü yorumlar yapan, hazırladığı “İlk meclis” adlı belgeseli resmi ideolojiye aykırı bulunduğu
gerekçesiyle yasaklanan Kemal ÖZTÜRK’ün, TBMM Başkanı Bülent ARINÇ
tarafından 2003 yılında “İletişim Danışmanlığı”
görevine getirildiği, (Ek.56)
2) TBMM Başkanı Arınç’ın, Dolmabahçe Sarayı’nda, ‘‘2. Değerli Eşya
Bölümü’’ nün açılışının ardından Erdoğan’ın başlattığı kamusal alan
tartışmasını sürdürerek; “Anayasa ve
kanunlarda ‘‘kamusal alan’’ diye açıkça tarif edilmiş hiçbir şeyin
bulunmadığını… Anayasada olmayan, bir kanun içerisinde yer almayan bir
kavramı kimse kendi düşüncesiyle böyle olmalıdır diye kural olarak koyamaz
ve dayatamaz’’ …”Anayasayı yapan kurum Meclis’tir. Başka hiçbir kimse
yasama yetkisini paylaşamaz’’ dediği, (Ek.57)
3) TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın, 2005 yılı Nisan ayında katıldığı CNN
Türk’te yayımlanan “Ankara Kulisi”
programında, Milliyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Fikret Bila ile Hürriyet Gazetesi
Ankara Temsilcisi Nur Batur’un, “Meclis’e
çarşaflı bile girebilir; bir kadın milletvekiline ‘Bikiniyle Meclis’e girmemeli, yaşı geçmiş’ dediniz gürültü
koptu. ‘Laik demokratik sistemi Türk
halkı benimsedi’ dediniz. Laik demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nden yana
mısınız yoksa gönlünüzde bir İslam devleti mi yatıyor?” sorusunu: “Sözümü sakınmam. Konumum engellemese
hiçbir haksızlığa tahammül etmem. Espri yapmış olabilirim. O hanımefendi,
‘Bikiniyle gelsem ne olur?’ dedi, kendimce cevap verdim, o da kendine
yakışır bir cevap verdi, alacağımız vereceğimiz kalmadı.” biçiminde
yanıtladığı,
“Cumhuriyetin temel ilkelerini
düzenleyen ve değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek olan Anayasa
maddelerinin hukuk mantığı içinde kendisine uygun gelip gelmediğinin” sorulması üzerine; “Anayasa Mahkemesi’nin yetkisi Anayasa’da sayılmış. Anayasa’nın
değiştirilmesi teklif bile edilemez maddelerine amenna, buna hiç kimsenin
bir şey söylediği yok. Başka bir şey söylüyorum. Bu Anayasa Mahkemesi’ni Meclis’te yapacağım bir Anayasa
değişikliğiyle kaldırabilir miyim? Kaldırabilirim. Avrupa ülkelerinin
hiçbirinde Anayasa Mahkemesi’ne benzer bir kurum yok. Tartışmaya
açmıyorum, bir şikâyetim yok. Bugün
üye sayısını, görev sahasını değiştirebilirim. Yüce Divan yetkisini alabilirim.
Her kanunun Anayasa Mahkemesi’ne gitmesini engelleyebilirim. Her şeyi
yapabilirim. Ben Meclisim. Başkana cevap vermiyorum. Cevap vermeyi arzu
etsem kisvelerimizi çıkarır geliriz, ne kadar güzel olur o zaman. AİHM
türbanı yasakladı, yaşasın; Abdullah Öcalan’ı yeniden yargılanmasına karar
verdi, yuh. Böyle şey olur mu?” şeklinde yanıt verdiği, (Ek.58)
4) Dolmabahçe Sarayında Karaman Valiliği ve Belediye Başkanlığı
tarafından düzenlenen “Karaman Türk
Dili Ödülleri Töreni”nin ardından, basın mensuplarının sorularını
yanıtlayan TBMM Başkanı Bülent ARINÇ’ın; “Benim söylediğim şeyler, eski tabirle malumu ilandır. Yani
herkesin bilmesi gereken, aslında da bildiği şeylerdir. Ben Meclis başkanı
olarak ‘Biz istemedikçe siz yasama yapamazsınız. Sizin yaptığınız şeyi mutlaka
iptal ederiz. Biz bir karar vermekle, her şeyi kökünden hallettik’ gibi bir
tavra yabancı olduğumuzu, bunun doğru olmadığını ifade etmek istiyorum.
Yoksa sayın Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın şahsı ve makamıyla da herhangi
bir sıkıntımız yok. Çok da iyi ilişkilere sahibiz. Ama yasama yetkisini
elinde tutan Meclis’in üstünde hiçbir organ yoktur. Bugüne kadar yoktu, bundan
sonra da olmayacak. Yasama yetkisini biz, halkımızın egemenliğinden
alıyoruz. Bunu da kimseyle paylaşmaya niyetimiz yok.” dediği,
Bir gazetecinin, Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa
Bumin’in sözlerine atıfta bulunarak, Bumin’in bütün Avrupa ülkelerinde
Anayasa Mahkemesi bulunduğuna ilişkin sözlerini nasıl değerlendirdiğini
sorması üzerine de; “Sayın Başkan’ın
bunları söyleyip söylemediğini bilmiyorum. Kendisine selam ve sevgilerimi
gönderiyorum. Türbanla ilgili olarak konuşan veya konuşamayan pek çok
insanın düşüncelerini hepimiz biliyoruz. Bu benim konumun dışında. Bu
konuya bizleri çekmeye çalışanlara ben rica ediyorum ki, sizler bu konuyu
yerli yersiz gündeme getirmeyin ki, ülkemizde bir gerginlik olmasın. Bu
konuların daha çok muhatabı biz olurduk. ‘Konuştu, ortamı gerdi’ derlerdi.
Şimdi görüyoruz ki, biz konuşmayınca başkalarının canı sıkılıyor ve onlar
konuşmaya başlıyorlar. Onlara rica ediyorum, türban konusunda konuşacak
kimseler olaya pozitif yaklaşsınlar ve çözümü konusunda öneriler
getirsinler. Bu önerilere ihtiyacımız olabilir. Ben sayın başkanın
konuşmalarıyla ilgili olarak türbanı bir kenara bırakıyorum, niçin
konuştuğu konusuna da girmiyorum. Bir siyasetçi, Meclis’in bir mensubu
olarak, Meclis’in yasama yetkisine gölge düşürecek hiçbir söze tahammül
edemem. Bu sözü hiçbir zaman kabul edemem. Bu benim sorunum değil. Ülkeyi
bağımsızlık savaşından Cumhuriyet’e, Cumhuriyet’ten güçlü ve bağımsız bir
devlet olmaya götürenlere, Meclis’e saygı duyduğum için bunu yapıyorum. Bu
tepkisel bir davranış değil. Dünkü televizyon programını izleyenler
meseleye nasıl hukuk ve Anayasa açısından yaklaştığımı görmüşlerdir.
Türkiye sahipsiz değildir. Meclisimiz hiç sahipsiz değildir. Bu Meclis’in
sahibi 70 milyon insanımızdır. Meclis kimsenin şamar oğlanı değildir.
Bundan sonra da olmayacaktır. Meclis’in yasama yetkisini gelişi güzel
sözlerle ‘sayın başkanı dışında bırakarak söylüyorum. Başkalarının da bu
konuda niyeti olabilir’ sarsmaya, örselemeye, yıpratmaya kimsenin hakkı
yok.” yanıtını verdiği,
Bir gazetecinin “Anayasa
Mahkemesi’nin kapatılabileceğini söylüyorsunuz. Burada hukuk ne işe
yarıyor?” şeklindeki sorusunu, “(Anayasa
Mahkemesi’ni kapatırız) şeklinde bir cümlem olmadı. Anayasa Mahkemesi
kaldırılabilir, Anayasa Mahkemesi ile ilgili Anayasa’nın hükümleri
değiştirilebilir. TBMM, yasama yetkisine sahiptir. Bir örnek olarak
söylenmiştir.” biçiminde yanıtladığı,
TBMM Başkanı Arınç’ın, katıldığı bir televizyon
programında Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin’in geçtiğimiz günlerde
yaptığı konuşmayla ilgili kendi düşüncesinin sorulduğunu, kendisinin de
bunun üzerine şunları dile getirdiğini söyleyerek, “Sayın Bumin’in türbanla ilgili sözlerini çok önemsemiyorum. Çünkü
bu konular zaten geçmişten bu yana konuşuluyor. Herkesin hemen hemen
fikirleri aynı. Sayın Başkan’ın emekliliğine 2 ay kala niye böyle bir
konuya temas ettiği konusuyla da ilgili değilim. Bu da beni
ilgilendirmiyor. Ama beni ilgilendiren bir yönü var. Bir siyasetçi,
milletvekili, TBMM’nin Başkanı olarak Sayın Bumin’in konuşmasıyla ilgili
önemli gördüğüm husus şudur: TBMM, Anayasa’nın 7. maddesi gereğince
egemenliği halkı adına kullanır ve yasama yetkisi O’na verilmiştir. Bu
yasama yetkisi mutlaktır. Yasama yetkisini kısıtlayacak, üzerine gölge
düşürecek, bölecek, birbirinden ayıracak bir mekanizma yoktur. Yasama
yetkisini Meclis, halkının adına, egemenlik adına kullanır dedim.”
açıklamasında bulunduğu,
Arınç’ın Anayasa’yı yapanın Meclis olduğunu,
halkoyuna da Meclis’in sunduğunu ifade ettiği, Meclis’in bugüne kadar
Anayasa’nın 40’dan fazla maddesini değiştirdiğini hatırlatarak; “Anayasa’nın değiştirilemeyecek 1, 2 ve
3. maddelerinin dışında her kurum değişebilir”, “Türkiye’de demokrasi varsa, Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk
devletiyse, bu Anayasa 1982’den beri yürürlükte. Bunun hükümleri milletimiz
tarafından kabul edilmişse, yasama yetkisi önüne engel koymak isteyenlere
demokratik ülkelerde ancak gülerler. Dolayısıyla eğer Anayasa Mahkemesi,
Anayasa içinde bugün hiç kimsenin tartışmadığı bir kurum olarak, hiç
kimsenin tartışmadığı bir konumda ise ama yeri geldiğinde TBMM, Anayasa
Mahkemesi üyelerini, üyelerinin seçiliş şeklini, görevlerini
değiştirebilir. Bugünkü bazı görevlerini alıp, yeni görevler yükleyebilir.
Buna hiç kimsenin itirazının olmaması lazım. Bu iktidar, muhalefet meselesi
değildir. Bütün siyasetçilerin, TBMM’nin bütün üyelerinin, yasama
yetkisinin Meclis’te olduğunu bilerek ona sahip çıkması lazım. Kim ki,
Meclis’in bu yasama yetkisini elinden almaya kalkışır, kim ki, Meclis’in
yasama yetkisine dil uzatmaya veya O’nu bölmeye çalışır, yanlış yapar. Ben
bu yanlışlığı söylemek istiyorum.”, “312.
madde nasıl değişti ki, 5 yıl önce mahkûmiyet alan bir insan, bugün bütün
sonuçlarıyla affa uğrayabiliyor. Artık suç olmaktan çıkarıldı. 158 ve 159.
maddeler değişti. Yani Anayasa’nın değiştirilebilecek hükümlerinin hepsi
Meclis, tarafından değiştirilebilir. Bazı eski Anayasa Mahkemesi
başkanlarının bugünkü sözlerine bakıyorum, yani Meclis, bir yasama görevi
yapacak. Bunun check-balans sistemi içinde kontrol mekanizmaları vardır.
Ama hiçbirisi mutlak değildir. Sayın Cumhurbaşkanı, Anayasa değişikliğini
tekrar görüşülmek üzere Meclis’e gönderebilir. Meclis de bunu tekrar
çıkarabilir. Sayın Cumhurbaşkanı, bunu halk oylamasına götürebilir. Halk
oylamasının sonucunu beklememiz gerekir. Ama hiçbir şey, Meclis’in yasama
yetkisini elinde tuttuğunun aksini göstermez. Anayasa Mahkemesi’ne
gidilebilir. Anayasa Mahkemesi, Anayasa değişikliklerini esas yönünden de
incelemez. Sadece şekil yönünden inceler. Niye bu kadar büyük laflar
konuşanlar, Anayasa’yı bir kere açıp da okuma zahmetine katlanmazlar?
Anayasa Mahkemesi bir kanunu iptal edebilir. Tümünü, bir ya da birkaç maddesini
iptal edebilir. Ama Anayasa Mahkemesi’ne vücut veren Anayasa’nın kendisi
diyor ki; bu mahkemenin kararları kanun koyucu yerine geçmez. Geriye
yürümez. Ancak gerekçeli olarak yayınlandığı zaman hüküm ifade eder.”
şeklinde konuştuğu, (Ek.59)
5) Başkanlığını yaptığı TBMM’nin mescidinde Kuran kursu açıldığının
yazılı basında yer aldığı, (Ek.60)
6) TBMM’nin açılışının 86. yıldönümü, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve
Çocuk Bayramı nedeniyle özel gündemle toplanan Genel Kurul’da konuşan TBMM
Başkanı Bülent Arınç’ın; “Özgürlüklerin
genişletilmesinde, yasakların kaldırılmasında ve demokratikleşmede temel
iki zorunluluk vardır: Birincisi, Anayasa’ya uygun olarak Meclisin karar
alması. İkincisi ise, milletin mutabakatıdır. Yeni bir düzenleme
yapılmasında, Anayasa değişikliğinde kurumların görüşünü almak başka bir
şeydir, kurumların mutabakat şartını aramak başka bir konudur. Dünya
üzerinde daha çok demokrasi için, sadece “kurumların mutabakatını” arayan
demokratik başka bir ülke yoktur.Türkiye’de doğal bir durummuş gibi
gösterilen bu tutumun, demokrasi anlayışımızı, özgürlüklere yaklaşımımızı
ve hukuka olan inancımızın nasıl olduğunu açıkça gösterdiği inancındayım.
Anlaşılmaz bir şekilde özgürlüklerin genişletilmesi, yasakların kaldırılması
için yıllarca bu kurumların mutabakatı beklenir olmuştur. Ancak bir
mutabakat aranacaksa sadece Yüce Meclis çatısı altında halkı temsil eden
Milletvekillerinin mutabakatının aranması gerekir. Eğer burada bir
mutabakat sağlanamazsa gidilecek bir tek merci vardır, o da yüce milletimizin
iradesidir. Ülkenin rejimine karşı bu kadar güvensiz olunamaz. Türkiye’nin
rejimi her konu tartışıldığında sarsılacak, etkilenecek kadar zayıf
değildir. Hiç kimse Cumhuriyetten, demokrasiden, temel özgülüklerden
vazgeçme niyetinde değildir. Dolayısıyla ülkede bir rejim sorunu değil,
rejimin sahibi olma tartışması vardır. Ülke yönetiminde inisiyatif
alanlarını genişletme ya da sahip oldukları gücü kaybetmeme tartışmaları
vardır. Laikliğin, Yüce Önder Atatürk’ün, Cumhuriyetin, bayrağın, rejimin
sahibi milletin kendisidir. Milletin temsilcileri olan bizler tüm bu
değerlere bağlı kalacağımıza, sahip çıkacağımıza milletvekili olduğumuzda
yemin ettik. Bugüne kadar bu yeminimize muhalif bir tek davranış dahi bu
Yüce Meclisimiz içinde vuku bulmamıştır. Tartışmaların odağında yer alan ve
nerdeyse tüm fikir ayrılıklarının gelip dayandığı bir başka konu da laiklik
ilkesidir. Açıkça belirtmeliyim ki, Anayasa’mızın değiştirilemez maddesi
olan laiklik ilkesine, Türkiye’de karşı çıkan kimse yoktur. Bütün
tartışmalar laiklik ilkesinin farklı yorumlanmasından kaynaklanmaktadır. Bu
yorum farkı nedeniyle kamusal alanda her dönemde farklı uygulamalar
yapılmış ve tartışma yaşanmıştır. Kamusal alan, yurttaşların ortak
meselelerini eşit ve özgürce tartıştığı alandır. Dolayısıyla her bireyin
ayrım yapılmadan haklarının korunduğu, haklardan yararlandığı ve
kendilerini özgür hissettiği bir alandır. Bu alanı güvence altına almak ve
tüm yurttaşlarına eşitçe kullanım hakkı sağlamak devletin görevidir. Kamu
yararı devletin değil, halkın yararına doğru genişletilmelidir. Devlet
kamusal alanın sahibi değil, koruyucusudur. Bu koruyuculuk; oradaki
eşitliğin, adil paylaşımın ve hizmetlerin her birey tarafından
kullanılmasını sağlamaktır. Kamusal alandaki özgürlüklerin ve hakların bir
gruba, bir kesime kayması anında devlet koruyuculuğu devreye girer ve
haksızlığı önler. Devlet kamusal alanda herkes için geçerli olan hakları
bir kesime yasaklayamaz ya da sınırlayamaz. Buradan hareketle laiklik
ilkesinin yorum farklılığını gündeme getirmek gerekir. Anayasamızın
değiştirilemez maddesi olan laiklik maddesi, ilelebet var olacaktır. Ancak
günün şartlarına, toplum yapımıza uygun olarak yorum farklılıklarını
ortadan kaldırmak gerekir. Bu, laikliğin özünü değiştirmeyecek, bilakis
toplumun bir arada daha uyum içinde yaşamasına katkı sağlayacaktır. Dünyada
birçok örneği olan laiklik uygulamasının, Türkiye’dekine benzer tek örneği
sadece Fransa vardır. Orada bile laiklikten yola çıkarak hak ve özgürlükler
bizdeki kadar kısıtlanmamıştır. Laikliği bir toplumsal barış ve uzlaşı
mekanizması olarak algılamak gerekir. Laiklik, devletin inançlar karşısında
tarafsızlığını zorunlu kılar. Bütün inançların kendisini ifade etmesine
imkân vermek, bireylerin ibadet hürriyetini sağlamak laiklik ilkesinin
temel işlevidir. Devlet, bu işlevi uygulayan ve tüm inançlara eşit mesafede
davranan aygıttır. Sorun işte burada başlamaktadır. Devlet, dini inançların yaşamasını teminat altına alması
gerekirken, tam tersine kamusal alanda bazı inançların yaşam hakkını, ifade
hürriyetini kısıtlamaktadır. Bunu da laiklik adına yapmaktadır ki,
siyaset bilimi açısından büyük bir çelişkidir. Bu çelişki yıllardır
Türkiye’nin iç huzurunu zedelemekte ve bitmez tükenmez sorunları
beraberinde getirmektedir. Aydınların, siyasetçilerin ve akademisyenlerin
hep birlikte çözmesi gereken yorum farkından kaynaklanan işte bu
çelişkidir.” şeklinde beyanda bulunduğu, (Ek.61)
7) 23 Nisan 2006’daki TBMM özel oturumunda yaptığı konuşmanın ardından
Anayasa Mahkemesi’nin 44. kuruluş yıldönümü törenine katılan TBMM Başkanı
Bülent Arınç’ın, “Konuşmanız hem
takdir gördü, hem eleştirildi. Ne diyorsunuz” sorusunu; “Türkiye büyük bir devlet. Şu anda
Türkiye’de en çok ihtiyacımız olan şey toplumsal barış. Toplumsal barış
projemizi gerçekleştirmek zorundayız. Bunun gerçekleşebilmesi için bazı
konularda elbirliği yapmamız gerekir. Bu laikliğin yorumlanmasıdır.
Laiklik ilkesine ne benim, ne başka bir kimsenin hiçbir zaman ciddi bir
itirazı olmaz. Ama laiklikten ne anladığınızı ortaya koymalısınız. Katı
laiklik uygulamasıyla insanlara sosyal hayatı bir cezaevine çevirecek
anlayışlar ne kadar zararlıysa, laikliği bir barış ve özgürlük, din ve
vicdan hürriyeti olarak tanımak ve insanların inançlarına müdahale etmemek
de o kadar toplumsal barışa hizmet edecektir.” biçiminde yanıtladığı,
(Ek.62)
8) 2006 yılı Mayıs ayında ATV de katıldığı Teke tek programda TBMM
Başkanı Bülent Arınç’ın, türban tartışmalarıyla ilgili olarak, “Kurumlar arası mutabakatı en çok
başbakan konuşuyor. Bu güzel bir şey ama, çok gerekli bir şey de değil.
Çünkü Anayasa görevi bize vermiş. Bireysel bir hakla ilgili referandum
olmaz. Kurumların mutabakatını aramak için gün geçirilmez. Kanun
çıkarılırken vekillerin mutabakatı aranır. Buradan da sonuç alınamadı
ikinci yer millet iradesi yani referandumdur. Bakalım halk ne diyecek”
ifadelerini kullandığı, “Anayasanın hiçbir yerinde, ‘laiklik şu anlama
gelir’ şeklinde bir madde yok” diye söylediği, “laikliğin,
devletin, Cumhuriyetin bir vasfı olduğunu, insanların laiklik vasfının
olmadığını” ifade ettiği, (Ek.63)
9) TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın, 22. Dönem 3. yasama yılını
değerlendirmek üzere düzenlediği 07.07.2007 günlü basın toplantısında; “Yaşanan tartışmaların merkezinde
başörtüsü, laiklik, YÖK, imam hatipler, Kuran kursları ve benzeri konulardır.
Ancak tartışmanın ana merkezi bizce bu konular değildir. Tartışmanın ana
merkezi özgürlüktür.
Türkiye’nin sorunu özgürlüklerin sınırını kimin belirleyeceğidir. Sınırın
Meclis tarafından belirlenmesini savunuyoruz. Bu, demokrasinin gereğidir.
TBMM, halkın temsil edildiği tek yerdir. Bu yüzden de ülkenin kaderi için
son sözü Meclis söyler. Ancak nedense bazı kurumlar ya da kişiler, bu
gerçeği kabullenmek istemiyorlar. Halk bu Meclis’i, partilerin program ve
projelerine bakarak seçmiştir. Ortaya çıkan aritmetik tablo ne olursa
olsun, Meclis’in her tasarrufu halkın kararıdır ve herkesin buna saygı
göstermesi gerekir. Dolayısıyla halka hesap verecek siyaset kurumunun,
hiçbir siyasi sorumluluğu olmayan kurumlar tarafından iş yapamaz hale
getirilmesi, bloke edilmesi kabul edilebilir bir durum değildir. Daha da
şaşırtıcı olan şey, ‘Meclis bu kanunu çıkaramaz, değiştiremez’, diyerek,
halkın iradesine meydan okuyanların bile ortaya çıkmasıdır.” dediği (Ek.64)
10) TBMM Başkanı Bülent
Arınç’ın, 01.06.2006 tarihinde CNNTürk televizyonunda katıldığı
canlı yayında; 23 Nisan konuşmasındaki sadece laiklik konusunu birkaç
kişinin tartıştığını ileri sürerek; ‘‘Söylediğimiz tek şey şudur: Anayasanın 2. maddesinde demokratik,
laik, sosyal bir hukuk devleti olarak tanımlanan Türkiye Cumhuriyeti’nin bu
niteliklerine benim de kimsenin de bir itirazı yok. Anayasanın 3. maddesi,
bu ilkenin değiştirilmesini ve kaldırılmasını yasaklıyor. Doğru olan da bu.
Laiklik ilkesine ‘evet’ diyoruz ama burada konuştuğumuz konu, bu ilke nasıl
yorumlanacak? Anayasada laiklik tarif edilmemiştir. Laiklik ilkesi söz
konusudur. Başka hiçbir yasada laiklik ilkesi tarif edilmemiştir.’’ şeklinde konuştuğu,(Ek.65)
11) TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın, Yeni Şafak Gazetesi Genel Yayın
Yönetmeni Mustafa Karaalioğlu ile 2006 yılı Mayıs ayında yaptığı mülakatta;
“Laiklik, Türkiye Cumhuriyet
Devleti’nin niteliklerinden bir tanesidir. Hiçbir itirazımız yok. Bunu
çıkaralım gibi bir düşüncemiz kesinlikle yok. Gerçek laikliğe bir itirazımız yok. Laiklik Türkiye’ye Batı’dan
gelmiştir. Bugün Batı kültürünün kendi içinde yaşattığı laiklik duygusu ile
Türkiye’de dayatılmak istenen laiklik arasında çok büyük farklar var.
Geçirdiğimiz değişimler sonucunda artık liberalizm, özgürlükler, insanların
kendilerini rahatlıkla ifade etmesi gibi bir noktaya geldik. Biz burada
laikliği din ve vicdan özgürlüğü olarak anlayabiliriz.”…”Yargıtay
içtihatlarında 1985’e kadar katı laiklik anlayışı vardır. Bu tarihten sonra
katı laiklikten ayrılmıştır. Bir içtihatta der ki: ‘Laikliğe iman etmek
mecburiyetinde değilsiniz.’ Bugün ‘dini ibadetler bile yasaklanabilir’
anlayışını kabul etmiyorum. Bir bayanın başındaki örtüsünü sokakta bile
giyemeyeceğini, taşıdığı kamusal görev sebebiyle yasaklayan bir anlayışın,
dünyanın hiçbir ülkesinde olmadığını düşünüyorum. Hem ‘egemenlik
milletindir’ diyoruz, hem de millete biraz korkuyla, biraz endişeyle, biraz
şüpheyle bakıyoruz. Geçmişten beri
ceberrut bir zihniyet yani milleti ‘güvenilmez, ne yapacağı belli olmaz,
çok fazla imkan vermemek lazım’ düşüncesiyle kabul ediyorsa tartışma oradan
çıkıyor. Rejiminde, laikliğin de, demokrasinin de, cumhuriyetin de bir
tek koruyucu vardır o da Türk milletidir. Hiç bir kurum ben korurum
dememelidir.”
“Benim konuşmama bütün kurumlar
dururken, sadece YÖK’ten cevap geldiyse, ben şunu düşünürüm: Niçin sadece
YÖK? Yani halk tabiriyle yarası olan gocunur; kendilerine atfettiğimi
anladılar da onun için mi? Bunu düşünerek Sayın YÖK Başkanı Erdoğan Teziç
bana cevap verdi. Teziç ‘kuvvetler ayrımı vardır bütün yetki ve egemenlik
Meclis’te değildir’ diyor. Evet doğru. Ama sen bunların içinde yoksun! Sen
yasamayı, yürütmeyi, yargıyı temsil etmiyorsun! Senin bana cevap vermek
veya beni eleştirmek hakkın yok! Sen ne hakla kendini bu erklerden birisi
olarak görüp bana cevap getiriyorsun?!.. Yüksek öğretim YÖK’e
bırakılmayacak kadar önemlidir.”
“Biz birbirimizin görev sahasına
müdahale etmeyeceğiz. Anayasa Mahkemesi eski başkanı gözümüzün içine baka
baka: ‘Bizim kabul etmediğimiz bir konuda siz yasama yapamazsınız’
dediğinde, ben gereğini söylemiştim. Eğer yürütme ve yargı kendi
hukuklarını korumazsa, bazı kurumlar kendilerini çok güçlü görerek, bunlar
üzerinde söz söylemeye devam ederse, büyük yıpranma olur. Ben Meclis
Başkanlığım süresince Meclis’e sahip çıkmaya çalıştım.”
“Ben kamusal alan derken, halkın
özgürce paylaştığı alanlar olarak tarif ediyorum. Birisinin, burası kamusal
alandır, diyerek, yasak levhası koyması bugüne kadar Avrupa’da kabul
görmemiştir. Bazılarının anladığı gibiyse kamusal alan, orada yaşamak
mümkün değildir. Ne belediye otobüsünde, ne hastanede, ne Tapu Kadastro’da
ne belediye binası içinde, ne Meclis’te, ne Çankaya Köşkü’nde, ne şurada ne
burada... Kamusal alanı devletin hizmet verdiği alanlar olarak
sınırlamaya sokamazsınız. Burada insan, halk önemlidir. Toplumda yaşayan
insanların, eşit olarak paylaştıkları özgürlüklerden eşit olarak istifade
ettikleri alan olarak anlamak lazım. Devlet bunun koruyucusudur,
sınırlayıcısı değildir.”
“Tartışmalar yanlış yerlere çekildi,
çünkü tam demokrasi isteğine verecekleri bir cevap yoktur. Azınlık
antireformcu bir grup tarafından Türkiye’nin küresel güç olması
engelleniyor. Bunlar güçlerini Türkiye’nin daha özgür ve demokrasiye sahip
olmasına engel olmak için kullanıyorlar. Çünkü, tam demokrasi olsa bu
azınlık antireformcular güçlerini kaybederler. Demokrasi elitlerin rejimi
değildir. Demokrasi, azınlık bir grubun rejimi değildir. Demokrasi
zenginlerin rejimi değildir. Demokrasi, fakirler, mağdurlar, mazlumlar ve sokakta yaşayan herkes
için vardır. Hiçbir ayrım yapmadan her birey için vardır demokrasi. Bu
hakkı kullanmaya kimse engel olamaz.”
“Bu kızlar Türkiye’de okuyamaz Suudi
Arabistan’a gitsinler, demek hem bizim için hem kızlarımızın için aşağılayıcı
bir kelimedir. Niçin Arabistan’a gitsinler? Başı örtülü olanlar sadece Arabistan’da
mı tahsillerini görüyor? Dünyadan habersiz. Avusturya’dan Güney Kore’ye,
Avustralya’dan ABD’ye kadar bütün ülkelerdeki üniversitelerin hepsinde
çocuklar başörtülü okuyabiliyor. Niçin o ülkeleri örnek vermiyorsunuz,
Suudi Arabistan’a gidin diyorsunuz? Bunun içerisinde bir aşağılama
seziyorum. Bu söz bence bir aşağılamadır..” dediği, (Ek.66)
12) TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın 2003 yılı Eylül ayında, Türkiye
Demokrasi Vakfı’nca Armada Otel’de düzenlenen toplantıda ‘Meclis ve
Demokrasi’ konulu yaptığı konuşmada “Siz
ifade özgürlüğüne tam sahip değilseniz, kapatılmamak için, önünüze engeller
çıkmaması, iktidara giderken bir takoza ayağınız takılıp da düşmemek için
yalan söylemeye, samimiyetsiz davranmaya, takiyye yapmaya mecbursunuz.”
diye söylediği, (Ek.67)
13) TBMM Başkanı Bülent ARINÇ’ın 2007 yılı Nisan ayında Turgut Özal
Düşünce ve Hamle Derneği tarafından TBMM’ne verilen “Demokrasi Ödül Töreni”nde yaptığı konuşmada; “….1950 yılında 12 Nisan’ında Mareşal
Fevzi Çakmak vefat ettiğinde O’na görkemli bir dini tören yapılması
tartışması çıkmıştı. Tartışmaların bir kısmı sanırım yine laikliğe aykırı
olacağı gerekçesiyle yapılmıştı. Ancak sonunda halkın büyük sevgi beslediği
Mareşal için Beyazıt Camiinde büyük bir katılımla cenaze namazı kılındı ve
sonra da defnedildi. O tartışmaların içinde 23 yaşında bir genç öğrenci
lideri daha vardı: Turgut Özal. Tarihin cilvesine bakın ki, rahmetli
Özal’ın cenazesi de aynı tartışmalara sahne oldu. Ancak yine aynı görkemli
kalabalık Fatih Camiinden O’nu hakkın rahmetine uğurladı. O zaman sadece
sevenleri değil, O’nu desteklemeyenler de o cenazeye katıldı ve tekbirlerle
8. Cumhurbaşkanımız Edirnekapı’da defnedildi. O cenazede küçük kartona elle
yazılmış pankart taşınmıştı. Halkın arasından biriydi kuşkusuz. Tekbirler
eşliğinde taşınan cenazenin arkasından tutuluyordu. Şöyle yazıyordu o
kartonda: “Sivil, dindar,
demokrat Cumhurbaşkanı” Bu Özal’ın kendisiydi. Bu milletin
özlediği Cumhurbaşkanının tanımıydı. Baylar, Bayanlar son elli yılda
yaşanan tartışmaların nedeni işte bu kartona yazılmış bu tanımdır. Sivil,
dindar ve demokrat Cumhurbaşkanı taraftarları ile onun tam tersi tanımların
tartışması son elli yıldır hiç bitmedi. Bugün de tartışmanın adı budur.
Meclisimizin sivil, dindar, demokrat bir Cumhurbaşkanı seçecek olmasına yine
itiraz ediliyor. Menderes’in Başbakanlığına, Özal’ın Başbakanlık ve
Cumhurbaşkanlığına yapılan itirazların altında hep bu kimlik tanımı vardır.
Bu tanım kim ne derse desin, Türk milletinin kendi öz Cumhurbaşkanı
tanımıdır. Rahmeti Özal dindar olduğu için hakkında söylenmedik şey
bırakılmadı. “Takunyalı” gibi seviyesiz sıfatlar Özal’a ve onun çalışma
arkadaşlarına o dönemde takıldı. Cuma namazına gitmesi, bayram namazına
gitmesi, Hacca gitmesi hep eleştirildi. Sivil olması, dindar olması, demokrat olması nasıl sorun
çıkartabilirdi bu ülke için?...” şeklinde beyanda bulunduğu, (Ek.68)
14) TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın, 13.11.2005 tarihinde TBMM Sabit Osman
Avcı Eğitim Tesisi’nde basınla düzenlediği sohbet toplantısında ‘‘Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM)
Leyla Şahin hakkındaki kararının hukuki anlamda Türkiye için bağlayıcı
olmadığını, yasaklılığı savunmadığını, bu yasakların kaldırılması halinde
de kendisinin herhangi bir kısıtlayıcı madde getirmeyeceğini düşündüğünü’’
kaydetmiştir. ‘‘AİHM bir mahkemedir
ve verdiği karar da bir yargı kararıdır. Bunun üzerinde söz söylerken,
hukuki, objektif ve adil olmak mecburiyetindeyiz. Duygularımızı işin içine
sokarsak bir tartışmayı devam ettirmiş oluruz. Türkiye’de maalesef pek çok
konu tartışma yerine kavgaya dönüştüğü için; tartışma, fikirlerini
rahatlıkla ortaya koyma yerine, birbirlerinin düşüncelerine karşı hasmane
mücadele edildiği için, çoğu zaman da ne olduğunun farkına varmıyoruz. Bu
mahkeme kararlarına karşı bir şey söylerken, ‘mahkeme kararı yüzde yüz
doğrudur, buna katılıyoruz’ deme konusunda biraz ihtiyatlı olmak mecburiyetindeyiz.
Çünkü bu mahkemenin bugüne kadar ki pek çok kararına karşı çıktık. Bu
kararları hukuki olmaktan çok, siyasi olmakta nitelendirdik. AİHM’in birçok
konuda verdiği kararı eleştirirken, sadece bu konuda verdiği kararı
alkışlamanın bir çifte standart olacağını söyleyenler, doğrusu çok da
haksız sayılmazlar.’’…’’Dolayısıyla AİHM’in bu kararının hukuki anlamda
Türkiye için bağlayıcı olmadığını, yasaklılığı savunmadığını, bu yasakların
kaldırılması halinde de kendisinin herhangi bir kısıtlayıcı madde
getirmeyeceğini düşünüyorum. Bu karar sebebiyle Avrupa ya da ABD’de de
yüksek öğretimde, yani üniversitelerinde başörtüsünün yasaklanmayacağını
düşünüyorum. Laiklik tartışmaları eskiden beri devam eder, zaman
içerisinde laiklik de gelişir. Ama bugün bütün dünyada görebildiğimiz
kadarıyla, din ve vicdan özgürlüğünün genel anlamda kabul edilmesi halinde,
Türkiye’de bu sebeple laikliğin ihlal edildiğini söylemek de mümkün değildir.”…
‘‘Bu kararı yanlış bulduğumu ifade ediyorum. AİHM büyük bir yanlış
yapmıştır’’… ‘‘Buradan söylüyor ve iddia ediyorum. Hukukçulardan rica
ediyorum; Bu konunun cevabı eğer bir soru ise ‘evet doğrudur, hayır
yanlıştır...’ ikisinden biri. Doğruysa sözümün arkasına dikkat etsinler,
yanlışsa biri bana desin ki hayır 3. bir kanun daha var ki o kılık kıyafeti
tanzim ediyor, yasaklıyor veya serbest bırakıyor. Böyle bir hukuk normunu
Anayasa içinde ya da kanun olarak bulmak mümkün değildir. Anayasa
Mahkemesi, kendisine yapılan başvurular sonucunda, Anayasa’nın 2, 3, ve 4.
maddelerine atıf yaparak, ‘çağdaş giysinin böyle olamayacağı konusunda’ bir
hüküm getirmiştir. Anayasa Mahkemesi, Anayasa’da ve yasalarda açıkça ortaya
konulmamış bir hüküm konusunda, yorum yapmak suretiyle bir karar vermiştir.
Oysa Anayasa ve hukuk normları, mahkemeler tarafından uygulanacak
normlardır.(…) Bugün Leyla Şahin davası nedeniyle tartıştığımız konu
üniversitelerde başörtüsüyle tahsillerine devam edip edemeyecekleri
konusudur. Ve benim bu konudaki argümanın Avrupa’da ABD’de pek çok ülkede
de başörtüsüyle üniversiteye devam edilebildiği, yasaklamanın ilköğretim
okulları ve kamu görevlileriyle sınırlı olduğudur. Hukukçuların meseleye bu
açıdan da bakmasını istiyorum. 70 milyon insanı huzursuz eden yasakların
hangi anlamda konulduğunu hangi anlamda kaldırıldığını bu açıdan
düşünmeleri gerektiği için bunları söylüyorum. “Dünyanın her yerinde
inandığı mesele için doğru haklı yolda mücadele edenler sonunda bu
özgürlüklerine kavuşurlar. Yapacağınız tek şey demokrasi ve hukuk içinde
kalmaktır. Devletimizi, toplumumuzu çiğnemeden ‘benim bu hakkım var’
diyebilmeliyiz” …”Stilistler olsa da 5 tane baş örtme modeli belirlese ‘bu
siyasi simge değildir’ dese, TSE olmasa da Yüksek Öğretim Kurumu yapsa iyi
bir iş yapmış olur. Bu insanların hiçbiri devlete, Cumhuriyete, Atatürk’e
karşı değil.”…”Türkiye’de eğitim birliği olduğunu anımsatan Arınç; “Farklı
grupların okulları olsaydı, bunun yanında laik okullar olsaydı, ikili
yapıyı anlamak mümkündü. İnsanların tercih hakkı olurdu.” biçiminde
konuştuğu, (Ek.69)
15) TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın, 15.11.2005 tarihinde Romanya’ya
hareketinden önce Esenboğa Havalimanı’nda düzenlediği basın toplantısında
AİHM’in türban kararıyla ilgili tartışmalara ilişkin olarak, ‘‘Herkesi bu konuda dürüst olmaya
çağırıyorum’’… ‘‘Türban konusunda, ‘bu iş bitmiştir’ demekle iş bitmiyor.
Eğer bir sorun varsa bu sorunun çözümü konusunda herkesin yardımcı olması
lazım. Herkesin beyaz sayfa açarak olayda doğrudan taraf olmayı bir kenara
bırakıp toplumun, insanlarımızın huzuru için milletimizin kardeşliğinin,
beraberliğinin pekişmesi için bir çözüm bulmaya mecburuz. Ben size
soruyorum; türbana ‘siyasi simge’ diyorsunuz, türban da örtünme biçimlerinden
birisidir. Böyle bir kabul varsa, Anayasa Mahkemesi kararlarına bu girmişse
ve devletin tüm kurumları bu konuda bir hassasiyet gösteriyorsa peki
eyvallah. Türban olmasın da ne olsun ben bunu soruyorum. Benim bu soruma
kaçamak cevap vermeyin lütfen. Benim bu sorumu yanlış, gülünç,
tartışılabilir bulabilirsiniz. O zaman da lütfen sizin düşünceniz ne, siz
bu konuda bir uzlaşma meydana getirebilmek için ne öneriyorsunuz? Şimdi
Türkiye’de bir kesim diyebilir ki, ‘başını örtmek kesinlikle yasaktır ve
mümkün değildir. Bunu anlamak mümkün. Katılmazsınız ama bu bir tavırdır.
Denir ki şu veya bu şekilde başını örtmek kesinlikle yasaktır. Bunun
tartışması olmaz. Yani ‘yasaktır’ denmişse bunun azı mı, çoğu mu nasıl
olacağı konusunda kimsenin tartışmaya girmesi düşünülemez.’’ …’’Bu
kızların, bu bayanların üniversitede örttükleri şeye türban denir ve türban
bizim geleneksel baş örtülerinden birisi değildir. Bir inancın gereği
değildir. ‘Bu bir siyasi simgedir’. Buradan şunu anlayabiliriz, türban
takmamak suretiyle baş örtülebilecekse bu serbesttir. Bilmem yanlış mı
anlıyorum? Bu konuda dürüst ve samimi davranan çevreler, Türkiye’de böyle
bir çıkar yol bulmaya çalışıyorlarsa, mesela bazı toplumlarda türban
şeklinde değil de ‘geleneksel başörtüsü’ denen şekilde yok aşağıdan
bağlayarak, kelebek yaparak, önden biraz açarak, arkadan biraz fazla
bırakarak, bu tip birbaş örtmenin siyasi simge sayılamayacağı ve serbest
olacağı konusunda bir duyarlılık varsa ben teklifte bulunuyorum; diyorum
ki, türban değil, siyasi simge değil ama başını örtmek isteyen nasıl
örtsün? Siz bunu tarif edin hukukta...” dediği, (Ek.70)
16) Türbanın yükseköğretim kurumlarında serbest bırakılması amacıyla
Adalet ve Kalkınma Partisi ile Milliyetçi Hareket Partisisin ittifak
yaparak Anayasanın 10 ncu ve 42 nci, Yüksek Öğretim Kanunun Ek 17 nci
maddesinin değiştirilmesi teklifini 1 Şubat 2008 tarihinde TBMM’nin
gündemine taşımaları sonrasında, 22 nci dönem TBMM Başkanı ve halen davalı
parti milletvekili olan Bülent Arınç’ın, “…İnsanlar sokakta teneke
çalmaya başladı. Yüzde 47 oy
almış bir parti, mütevazi olacağım diye, teneke çalıp gürültü yapanların
karşısında neredeyse mahcup durumda…” dediği, türbanlı öğrencileri
kastederek, “…Onlar bu kıyafetiyle
giremezken, çok sevgili arkadaşları
hangi kıyafetle okula giriyorlar, hepiniz biliyorsunuz…” diye
söylediği, (Ek.71)
Anlaşılmıştır.
c- Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün
laik devlet ilkesine aykırı eylem ve demeçleri
1) Laik devlet yapısını değiştirerek yerine
dini kurallara dayalı bir devlet kurmak amacıyla yasadışı örgüt kurup bu
amaç doğrultusunda faaliyetlerde bulunmak suçundan hakkında dava açılan
Fetullah GÜLEN isimli tarikat liderinin yurt dışında kurduğu okullar bir
ticari şirket olarak değerlendirilip temas ve işbirliği yapılması, Abdullah
Gül’ün Dışişleri Bakanı olduğu dönemde Bakanlığın genelgesi ile Büyükelçiliklerimizden
istenmiştir.
Şöyle ki;
Genelkurmay Harekat Başkanlığının Mart 2002
tarihli “PKK, DHKP/C ve İrticai
Örgütlerin Avrupa’daki Faaliyetleri” adlı raporunda “demokratik yollardan devlet
kademelerinde kadrolaşarak, Atatürk İlke ve Devrimlerini ortadan kaldırıp
Şeriat esaslarına dayalı bir devlet kurmayı ve bunu takiben Dünya İslam
birliğini gerçekleştirmeyi hedeflediği” belirtilen Fetullah GÜLEN
isimli cemaat liderinin yurt dışında kurduğu ve faaliyetleri nedeni ile
bulundukları ülke Devletleri tarafından Türkiye’nin uyarılmasına neden olan
okullar bir ticari şirket olarak değerlendirilip temas ve ilişki kurulması,
Abdullah Gül’ün başında bulunduğu Dışişleri Bakanlığının bir genelgesi ile
Büyükelçiliklerimizden istenildiği,
Dışişleri Bakanlığı’nın, Büyükelçiliklere
gönderdiği bir başka genelge ile de; Milli Görüş örgütlenmesinin Genelkurmay
Harekat Başkanlığınca düzenlenen ve yukarıda sözü edilen raporda, “şer’i esaslara dayalı devlet düzeni kurmayı
amaçladığının” belirtilmesine (Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik
Mahkemesi’nin 1999/37 sayılı dava dosyası. Klasör no:17) ve Almanya ile
imzalanan Güvenlik İşbirliği Anlaşması’nda Avrupa Milli Görüş
Teşkilatı’ndan “köktenci terör örgütü”
olarak söz edilmesine rağmen, bu teşkilat mensuplarının yurtdışındaki
vatandaşlarımızın sorunları ve milli konularda dış temsilciliklerimizce
gerçekleştirilen faaliyetlere katkıda bulundukları belirtilerek bu örgütle
temas ve işbirliği kurulmasının istenildiği, (Ek.72)
2) Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün 2005 yılı Kasım ayında bir
gazetecinin, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, AİHM’nin türban kararını din
alimlerinden görüş almadan vermesini eleştirdiği açıklamasını hatırlatarak
“AİHM kararından önce din bilginlerine danışması gerekir mi?” şeklinde soru
sorması üzerine “Bunu AİHM’ne
sormanız gerekir. Sayın Başbakan’ın söylediği gayet açık. Mademki din ve
inançlarla ilgili konular söz konusu, o zaman din bilginlerinden de görüş
almak gerekir şeklinde düşüncelerini paylaşmış arkadaşlarla. Bunu farklı
mecralara çekmenin bir anlamı yok. Buradaki tuzağı da gayet iyi görüyoruz
biz. O açıdan bu konularla ilgili dikkatli hareket etmeye devam edeceğiz.
İnanıyorum ki günü geldiğinde Türkiye kendi sorunlarını kendisi çözecek
olgunluğa ulaşacak.” dediği, (Ek.73)
3) Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün, 2003 yılı Kasım ayında Roma’daki
AB Troykası toplantısına giderken uçakta yaptığı söyleşide Avrupa Birliği
İlerleme Raporu’nun demokrasi ve insan hakları alanlarındaki sorunlar
listesinde türban yasağının dâhil edilmemesini eleştirdiği, (Ek.74)
4) 2004 yılı Ekim ayında SKY-Türk televizyonunda soruları yanıtlayan
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün, türban
yasağının AB insan hakları standartları içinde bulunmayan bir yasak
olduğunu ve günü geldiğinde bu yasağın Türkiye’de kalkacağından şüphe
duymadığını belirterek, raporda türban konusuna yer verilmemesi konusunda;
“Tabii ki bunlar AB insan hakları
standartları içinde olmayan yasaklardır. Günü geldiğinde bunların hepsi
kalkacak Türkiye’de. Ben doğrusu bundan eminim. Paris, Londra veya
Berlin’deki bir üniversitede olmayan yasakların, Türkiye’de de olmaması
gerekir. Üstelik bizim kendi
kültürümüzün bir parçasıysa hiç olmaması gerekir. Bunlara zamanla,
soğukkanlılıkla halledilmesi gereken konular olarak bakıyoruz. O açıdan
toplumun da bunları bu şekilde göreceğine inanıyorum, ama muhakkak ki bu
tip yasaklar Türkiye’de kalkacaktır. Bunlar AB standartlarındaki özgürlük,
demokrasi, insan hakları anlayışıyla bağdaşmaz. AB söz konusu olmasa bile
bunlar bizim partimizin, hükümetimizin zaten öncelik verdiği konulardır.
Bunların uzlaşma ortamı içinde çözülmesi gerektiğine inanıyoruz.”
şeklinde açıklamalarda bulunduğu,
(Ek.75)
5) Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün, BM İnsan Hakları Evrensel
Bildirgesi’nin kabulünün 55. yıldönümü nedeniyle özel gündemle toplanan
TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu toplantısında, hedeflerinin ifade ve
inanç özgürlüğünün işkence ile terörden arındırılması olduğunu, bununla
ilgili yasal düzenlemelerin hepsinin, kararlı şekilde gerçekleştirileceğini
belirterek; “ifade ve inanç
özgürlüğünde kararlıyız; herkes inandığını yaşayabilmeli..Herkes güven
içinde, korkudan, endişeden uzak olmalıdır. Düşündüğünü inandığını
rahatlıkla ifade etmeli, inandığını rahatlıkla yaşayabilmelidir. İfade ve
inanç özgürlüğü, işkenceden ve terörden tamamen arınmak, bizim
hedefimizdir. Bununla ilgili yasal düzenlemelerin hepsi, kararlı şekilde
gerçekleştirilmeye devam edilecektir” şeklinde beyanda bulunduğu, (Ek.76)
6) İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi Leyla Şahin’in, 1998
yılında derslere türbanla girmekte ısrar edince 15 gün okuldan uzaklaştırma
cezası aldığı, ardından okuldan atıldığı, iç hukuk yollarını tüketen
Şahin’in türban yasağının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin, “hiç
kimsenin dinsel inanç ve kanaatlerinden dolayı eğitim görmekten men
edilemeyeceğine” ilişkin din ve vicdan hürriyetiyle ilgili 9. maddesinin
ihlali olduğunu ileri sürerek AİHM’ne başvurduğu,
Strasbourg’daki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde
görüşülen Leyla Şahin davasında Hükümet adına Abdullah Gül’ün başında
bulunduğu Dışişleri Bakanlığı kanalıyla gönderilen yazılı savunmada;
Türkiye’nin laiklik ilkesi, çağdaş eğitim konusundaki tutumu, çağdaş eğitim
ilkeleri, yasal düzenlemeler ve mahkemelerin aldığı kararlara yer verilerek,
Türkiye’de Anayasa’nın, din istismarını yasakladığı, türbanın
üniversitelerde laik eğitimle çeliştiği ve bağdaşmadığı, gericiliği teşvik
ettiği gerekçesiyle, türban yasağının Anayasa’ya uygun olduğunun
vurgulandığı, “Türbanın üniversitelerde
laik eğitimle çeliştiği ve bağdaşmadığı, gericiliği teşvik ettiği,
çağdaşlaşma yolunda bir geri adım niteliğinde bulunduğu, amacın modernleşme
ve çağdaş görüntüyü korumak olup, siyasal simge haline getirilen başörtüsü,
özgürlük sorunu değil politikacılar tarafından şeriat amaçlı kullanılmış
bir olgu olduğu” görüşü dile getirildiği, üniversitelerde başörtüsü
yasağının kaldırılmasının dinin siyasal alana çekilmesi ve siyasal araç
durumuna getirilmesi açısından taşıdığı sakıncalara da dikkat çekildiği,
Savunmada, Anayasa Mahkemesi’nin 1989 yılındaki
kararına atıfta bulunularak, türbanın kamusal alanda yasaklanmasının
Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerinin düzenlendiği ve “değiştirilemez” maddeleri arasında
yer alan “Başlangıç Bölümü” ile “laiklik” ilkesinin yer aldığı 2.
maddesine, “eşitlik” ilkesinin
düzenlendiği 10. maddesine, “din ve
vicdan özgürlüğü”nü tanzim eden 24. maddesine ve “İnkılap Kanunlarının Korunması”nı düzenleyen 174. maddesine
uygun olduğunun belirtildiği, türbanın masum bir yaşam biçimi olmanın
dışında cumhuriyet ilke ve inkılaplarına karşı bir sembol olduğunun
vurgulandığı,
Dava sırasında Leyla Şahin’in Avukatının ek görüş
belirtmesine müteakip AİHM’nin bu ek görüşü ülkemize ileterek savunma
yapılıp yapılmayacağının sorulması üzerine Türkiye’nin Strazburg’daki
Avrupa Konseyi neznindeki daimi temsilciliği, 2003 yılı Kasım ayında
türbanın gericiliği teşvik ettiği, çağdaşlaşma yolunda geri adım olduğu,
laik eğitim ilkesine ters düştüğü, siyasilerce şeriat bayraktarlığı için
siyasi amaçlı kullanıldığı gerekçelerini içren ek savunmayı gönderdiği,
Hükümet adına gönderilen ek savunmadan bir ay sonra
Aralık 2003 başında haberdar olan ve ek savunmadaki ifadeleri öğrenen
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün
kendisini ve partisini zor durumda bırakacak ek savunmayı geri çekilmesini
istemesi üzerine Türkiye’nin 10 Aralık’ta AİHM’e başvurarak ek
savunmasından vazgeçtiğini, belgeyi geri çektiğini bildirdiği,
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün, 2003 yılı Aralık
ayında, Hükümetin bilgisi dışında AİHM’ne verilen savunmayı,
onaylamadıkları için geri çektiklerini, davayla ilgili olarak yeni bir
savunma vermeyeceklerini, Türkiye Cumhuriyeti adına 2002 yılında bir
savunma verildiğini, davanın savunma aşamasının tamamlandığını belirterek,
“Dolayısıyla hükümetimiz adına yeni
bir savunma mevcut değildir. Kaldı ki, hükümetimizin konuyla ilgili
tutumunun yasaklama yerine özgürlükten yana olduğu bütün kamuoyunca
bilinmektedir’’ dediği, (Ek.77)
7) 2005 yılı Aralık ayında Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı
Abdullah Gül’ün Akşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Serdar Turgut ile
yaptığı mülakatta; “Düşünsenize ben
toplumda hak ve özgürlüklerin gelişmesi için bu kadar mücadele vermişim,
sonra da hayattaki en yakınım olan eşimin hakları için mücadele etmemem
istenecek, böyle bir şey olabilir mi? Adalet
ve Kalkınma Partisi olarak türban konusunu biz fikir ve ifade özgürlüğü
kapsamında görüyoruz ve değerlendiriyoruz. İsteyen başını örter, isteyen de
örtmez, örten de nasıl örteceğine karar verir. Meselenin benim için
özeti budur. Düşünsenize ben bu toplumda hak ve özgürlüklerin gelişmesi
için bu kadar mücadele vermişim, sonra da hayattaki en yakınım olan eşimin
hakları için mücadele etmemem istenecek, böyle bir şey olabilir mi? Ben bu
türban konusunda en zor konumdaki insanlardan bir tanesiyim. Bu İnsan
Hakları Mahkemesi’ndeki Leyla Şahin davası sürecinde de daha net olarak
ortaya çıktı. Ben devletin görüşünü ve var olan kanunları savunmak zorundayım,
bu yüzden vicdanım ile devlet işleri arasında sıkışıp kalıyorum. Ancak
Türkiye’de insanlar baş örtülmesi işine fikir ve vicdan hürriyeti
bağlamında bakmaya başladıklarında benim gibi insanların vicdanları ile
devlet kuralları arasında sıkışıp kalması da sona erecektir. Buna
inanıyorum.” şeklinde beyanda bulunduğu, (Ek.78)
8) Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül’ün, 2005 yılı
Kasım ayında AİHM’nin türbanla ilgili Leyla Şahin kararı üzerine
görüşlerini; “Bildiğim kadarıyla bu,
yasakları savunan bir şey değil. Bir kurumun uygulaması, o kurumun yetkisi
dahilinde diyor. Bu, yasakların devam ettiği anlamına gelmez. Bunun ötesinde
bu, Türkiye’nin kendi sorunudur. Bu tip yasaklarla Türkiye’nin bir yere
gitmesi mümkün değildir. Türkiye’de
azınlıkların dini hakları, özgürlükleri söz konusu olurken, çoğunluğun hak
ve hukukuyla ilgili konularda eğer kısıtlamalar varsa, bunlar savunulacak
işler değildir. Ama bunlar kendi meselelerimizdir. Kendi sorunlarımızı
kendimizin çözeceğimize inanıyorum. Muhakkak
ki bunların bir süresi vardır. Kimse de çıkıp yasaklarla övünmesin.
Yasakları savunmak, yasaklarla övünmek kimseye şeref getirmez, kimseye de
onur kazandırmaz. O açıdan hep
beraber günü gelecektir ki, bunların hepsi kendi inisiyatifimizle
temizlenecektir.…İleride görürsünüz, yapılır mı, yapılmaz mı? Bu bir
turnusol kağıdı gibi; kimin ayrımcılığı, kimin yasakçılığı savunduğu
görülmektedir. Çağdaşlık, demokrasi,
şeffaflık, hukukun üstünlüğü, en bireysel hak ve özgürlüklerin teminat
altına alınmasıdır. Bu olay turnusol kağıdı gibi herkesin görüşünü
ortaya koyuyor. Hükümet yasakları
kaldırmakta kararlıdır. Türkiye’nin bütün meseleleri çözülmedi. 3 sene
öncesinin özgürlükleriyle bugünü mukayese ederseniz çok farklı bir ortam
var. 3-4 sene önce neredeyse başörtülü insanlara Kızılay’ı (Kızılay
Meydanı) bile yasak edeceklerdi. Bugün öyle mi? Bunlar şüphesiz ki, hâlâ
tam bir demokratik ülkede olması gereken özgürlüklerin kullanıldığı
anlamına gelmiyor.” şeklinde açıkladığı, (Ek.79)
9) Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül’ün 2005 yılı Kasım ayında; “Türkiye’de kadınların yüzde 70’e yakını
başörtüsü kullanırken, hâlâ üniversitelerde,
birçok yerlerde ne yazık ki sıkıntılar var. Ama bunları kesinlikle
unutmuş değiliz, bunu açık söyleyeyim. Önce bu sıkıntıyı kendi evinde
yaşayan insanlar olarak böyle bir şey söz konusu olabilir mi? Bunlar
Türkiye’ye yakışmayan yasaklardır. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin bir
meselesi olarak da görmüyorum. Bütün Türkiye’nin meselesidir. İsteyen
başını açar, isteyen örter bu bireysel bir özgürlüktür. Bir problem varsa,
çözülecektir. Gittiğim yerlere eşimle davet ediliyorum. Zirve toplantıları
da dahil, en ufak protokol sıkıntısı çekiyor değilim. Eşime uygulanacak
protokol ne ise o uygulanıyor. En ufak bir sıkıntı görülmüyor. Milli Eğitim Bakanlığımız’ın bu
adaletsizlikleri (katsayı) gidermeye yönelik çalışmaları var, tahmin
ediyorum bu uygulamalar bu yıl geçerli olacak. Bir Anayasa değişikliği
olmadan YÖK’te reformları gerçekleştirmek mümkün değil. Türkiye’nin her
tarafında reformlar olurken, “Üniversite dokunulamaz, YÖK dokunulamaz”
demek çok mantıksız, kabul edilemez bir şey” şeklinde konuştuğu, (Ek.80)
10) Danıştay
2. Dairesi’nin Aytaç Kılınç’a ilişkin 26.10.2005 gün ve 2004/4051-2005/3366
sayılı kararı ile ilgili olarak Başbakan
Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün; “Doğrusu bunu kaygıyla karşılıyorum ve hayretler içinde kaldık. Türkiye’nin
giderek demokratikleşme eğilimine ters bir davranıştır bu. Bu yaklaşımın altında negatif
özgürlükler anlayışı vardır. Bu anlayış bildiğiniz gibi otoriter, diktatör
rejimlerin felsefesidir. Halbuki Türkiye giderek demokratikleşen,
bireyin, toplumun haklarının daha da genişletilmesine doğru bir yöneliş
içindedir. Bu, Türkiye’nin yönelişine ters bir karardır”… “Bizim anlayışımız hep pozitif
özgürlüklerden yanadır. Bu açıdan kararı yanlış ve tehlikeli görüyorum…
“Çünkü böyle bir yaklaşımla giderek, yarın oruç tutan bir öğretmeni bile,
(öğreniciye yanlış örnek oluyor) diye suçlarsınız. Çünkü görebildiğim
kadarıyla bu karar dini bir vecibeyi yanlış bir örnek olarak gösteriyor. Bunlar
çok tehlikeli ve yanlış şeylerdir, umut ederim ki düzelir. Bütün bu kararlar
alınırken, şu herkesin zihninde olması gerekir ki Türkiye giderek
özgürleşen, demokratikleşen, sivil alanı daha da genişleten bir toplum
olacaktır. Buna kararlıyız. Toplum olarak, meclis olarak, hükümet olarak
kararlıyız. Bu bakımdan bu kararın ciddi şekilde kamuoyunda büyük bir
olgunlukla tartışılacağını ve herkesin bir kez daha düşüneceğini ve
yanlışlarını düzelteceğini tahmin ediyorum.” dediği, (Ek.81)
Tespit edilmiştir.
d- Milli Eğitim Bakanı Hüseyin
Çelik’in laik devlet ilkesine aykırı eylem ve demeçleri
1) Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, mesleki teknik eğitim
mezunlarına ÖSS’de uygulanan katsayılarla ilgili sorunu yapacakları
değişikliklerle çözeceklerini söylediği,
İmam hatip lisesi mezunlarının üniversiteye
girişini zorlaştıran katsayı engelini ortadan kaldırmaya söz veren Hükümet
tarafından hazırlanan imam hatip lisesi mezunlarının üniversiteye
girişlerine kolaylık sağlayan, üniversiteye
giriş sınavını Milli Eğitim Bakanlığı ile Yükseköğretim Kurulu’nun
ortaklaşa düzenleyeceğini ve kılık-kıyafet yönetmeliğinin
üniversiteler tarafından hazırlanacağını öngören “Yükseköğretim Kanununda
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildiği,
ancak Cumhurbaşkanı tarafından veto edildiği, (Ek.82)
2) Açık Öğretim Lisesi Yönetmeliğinde yapılan değişikliklere ilişkin
gösterilen tepkileri değerlendiren Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in
2005 yılı Aralık ayında; “Açıköğretim
Lisesi Yönetmeliğine, sırf imam hatipliler de faydalanacak diye karşı
çıkanlar, gerginliği hedefleyenlerdir… Yönetmelikte imam hatipler geçmiyor.
Bu Yönetmeliğe ‘İmam Hatip Yönetmeliği’ adını koyuyorlar. Sonra da
verdikleri bu ismi öne sürerek, gerginlik ortamı meydana getirmeye
çalışıyorlar. Bu istismardır. Bu hasmane tutumdur. Bizleri imam hatipler
üzerinden siyaset yapmakla’ suçluyorlar. Ben mi koydum o ismi? O isim senin
koyduğun isim. Biz, ‘Herkesin faydalandığı bir haktan imam hatipler de
faydalansın’ diyoruz. ‘Hayır, onlar faydalanmasın’ tavrının izahı yok.
Ortada iyi niyetle bağdaşmayan bir tutum var... Doğrusu ben ortada zerre
kadar hukuksuzluk göremiyorum. Hukuksuzluk yok, aksine, bir adaletsizliğin
bir ölçüde de olsa giderilmesi var. Eşitlik ilkesinin gereğinin yerine
getirilmesi var. Bunun dışında bir şey yok. Ama, hukuk mekanizmalarına
herkes başvurabilir. Bunun için kimseyi eleştiremeyiz….Burada, çifte
diplomadan bahsediliyor. Bir hak verilmiş. Bu haktan, İlahiyatçılar da
yararlanıyormuş. Bu haktan, Siyasal okuyanlar da yararlanıyor. O
yararlansın, öbürü yararlanmasın. Ayrımcılık mı yapalım? Eşitlik ilkesine
aykırı mı hareket edelim? Bir Milli Eğitim Bakanı’ndan beklenen, eşitlik
ilkesine aykırı hareketler midir? Yoksa, ayrım yapmaksızın bütün memleket
evlatlarını aynı muhabbetle kucaklamak mıdır?...Şimdi birileri, İmam
Hatiplilerin nefes almasına karşı çıkıyor. Yani, biz ‘Herkes nefes alacak’
dediğimizde, hemen soruyorlar: ‘İmam Hatipliler de nefes alacak mı?..’
‘Evet, onlar da nefes alacak. Onlar nefessiz kalmasın’ diyoruz. ‘Hayır’
diyorlar. ‘Onlar nefes almasın. Onlar nefessiz kalsın.’ Böyle bir yaklaşımı
kabul etmek mümkün mü? Bu, eğitime ideolojik bakmak değil mi?.. Bu saplantı
değil mi? Bu istismar değil mi?..”Bir düzenleme hazırladık. Kanun geçmiş
olsaydı, takılmamış olsaydı adaletsizlik giderilmiş olacaktı. Ancak bu
olmadı. Demokratik sistem içinde bazı uygulamalar yasayla, bazı uygulamalar
da yönetmelikle gerçekleştirilir. Önemli olan; hukuk mantığının, hukukiliğin
ön planda olmasıdır. Burada bana göre hukuk mantığı ile bağdaşmayan hiçbir
taraf yok.” şeklinde beyanda bulunduğu, (Ek.83)
3) 2004 yılı Haziran ayında Isparta Yalvaç İlçesinde bir anaokulunun
açılış töreninde konuşan Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, 2 türbanlı
kızın ellerinde bulunan pankartlara atıfta bulunarak; “meslek liselerini unutmuş falan değiliz, her şeyin zamanı vardır,
siz bir şey yapmak istersiniz, onun zamanı gelmediyse, onu bir süre
ertelemiş olabilirsiniz, ama biz bu haksızlığın bu yanlışlığın, bu zulmün giderilmesi için bundan
sonraki süreçte de gereğini yapacağız, bundan emin olabilirsiniz”
dediği, (Ek.84)
4) 2005 yılında Milli Eğitim Bakanlığı “Din Öğretimi Genel
Müdürlüğü”nce din kültürü ve ahlak bilgisi dersi müfredatında değişiklik
yapılarak, öğrencilere “dinsel
etkinlik programı” hazırlandığı, Talim Terbiye Kurulunun onayladığı
programa göre; etkinlikler kapsamında ders veren öğretmenin öğrencileri
camilere, mezarlıklara götürerek uygulamalı ders verebileceği,
Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, ortaöğretimde
2005-2006 eğitim ve öğretim yılında uygulanacak din kültürü ve ahlak
bilgisi dersi müfredatında, camide abdest, namaz ve mezarlık ziyareti gibi
uygulamaları içeren etkinliklerin mecburi olmadığını belirtirken, “Müfredat hazırlanırken laiklik
ilkesinden kesinlikle taviz verilmedi. Aksine laiklik ilkesini pekiştirmek
esas alındı. Müfredatın içinde yer alan bir cümleden hareket ederek
eleştiri yöneltildi. Müfredatlarda esas olan ana konulardır. Sonra
öğrencilerin bunlardan ne kazanacağıdır. Şerh anlamına gelebilecek bir
açıklamadan, bir cümleden yola çıkarak, bütün bu dersler sanki camilerde
yapılacakmış gibi, laiklik ayaklar altına alınmış gibi bir propaganda
başladı. Öğrenciler camilere götürülecek, abdest alınacak... Bunlar
öğretmenin ne yapabileceğini anlatan bir cümledir. Bu bir mecburiyet
değildir. Ama önemli olan sizin ne dediğiniz değil, iletişimde karşı tarafın
ne anladığıdır. Bu meseleye ben de muttali olduğum zaman arkadaşlarıma
dedim ki ‘Bunları çıkarın’. Talim ve Terbiye Kurulu da çıkardı.” diye
konuştuğu, (Ek.85)
5) 2005 yılı Kasım ayında Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in,
AİHM’in Leyla Şahin kararı ile ilgili olarak sorulan soru üzerine; “Karar, hukuki olmaktan ziyade
siyasidir. Avrupa tarihinde benzeri kararlar vardır. Bu, bir çeşit Dreyfus
Davası’dır. Genelleştirilmesi sıkıntılar doğurabilir. İnsanları öteki,
beriki şeklinde ayırmak tehlikelidir. Başörtüsü takanların radikal
fundamantalizmin birer temsilcisi olarak görülmesini sağlar. Bu da vahim
bir sonuçtur… Eğer bu kararı
genelleştirirseniz, çok ciddî sıkıntılara yol açarsınız. Çünkü daha önce de
Doğu ve Güneydoğu’da ‘terör ortamında mağdur olduğunu’ beyan ederek AİHM’e
müracaat eden insanların durumunu da yine bu şekilde genelleştirirseniz,
burada da büyük sıkıntılar çıkarırsınız… Bu karar, hukuki olmaktan ziyade
siyasi bir karar mahiyetindedir… Leyla Şahin’in kocası kendisiyle aynı
dünya görüşüne sahip olmasına rağmen, kocası üniversiteye gittiğinde
herhangi bir engel çıkartılmayacak. Böyle değerlendirdiğiniz zaman karar, kadınlara karşı ayrımcılığı teşvik eden
bir karardır. AİHM’in Leyla Şahin ile ilgili verdiği kararı
genelleştirirseniz, evdeki hanımların, tarlada başörtülü hanımların, bütün
Müslüman başörtülü hanımların radikal fundamantalizmin birer sembolü,
temsilcisi olduğu gibi yoruma varırsınız. Bu da son derece vahimdir.
Mahkeme, Leyla Şahin davasında son noktayı koymuş olabilir, ama hak, hukuk
son nokta tanımaz.” dediği,
(Ek.86)
6) Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, 2005 yılı Kasım ayında TBMM
Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada: Başbakan Erdoğan’ın ‘‘ulema’’ açıklamasıyla ilgili
sözlerinin ‘‘tefsire gerek olmayacak
kadar açık’’ olduğunu belirterek, ‘‘İnancım
gereği yapıyorum diyen insanın yaptığının dinde olup olmadığını tartışmak,
size düşmez’’ …’’Yapılan, dini inançlardan dolayı yapılıyorsa, tesettür
dinin emrine göreyse buna inanır veya inanmazsınız. Niçin 5 vakit namaz
…’’İsterseniz İslam dininden değil, Hıristiyan dininden örnek vereyim’’
…’’Laik devletin tanımı, ‘devletin icraatlarına dini esasları
karıştırmayan’ devlettir. Bu, Hıristiyan, ateist, Budist olur, şu veya bu
din olabilir. Sihler başlarına sarık sarıyor. Kanunlar yasaklayabilir ama
‘inancımız gereği takarız’ demiş ve takmışlar. Başbakan’ın söylediği de
bu... Öyle kabul etmek zorundasınız. Hâkim,
hukuk kararlarıyla bunu yasaklayamazsınız. Türkiye Cumhuriyeti’nin, demokratik,
laik, sosyal, hukuk devletinin sahibi biziz. Hiç kimsenin uyarısına
ihtiyacımız yok.’’ şeklinde beyanda bulunduğu, (Ek.87)
7) Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, Ufuk Kitapları’ndan çıkan ve
ilk baskısı Eylül 2002’de yapılan “Türkiye’de
Değişim, Demokrasi ve Aydınlar” adlı kitabında: “Amerika’da
Washingtoncılık, İngiltere’de Churchillcilik, Fransa’da De Gaullecülük,
Hindistan’da Gandicilik ve Pakistan’da Cinnahcılık diye bir şey yoktur,
ancak Türkiye’de üstelik resmi ideoloji haline getirilmiş Atatürkçülük diye
bir şey vardır.”…”Atatürk bir asker
ve devlet adamı idi. O, ne bir filozof ne de bir müçtehit idi. Onun altı
okta topladığı prensiplerin hiçbiri kendi icadı değildi. Kaldı ki, “altı
ok” artık onu kendine amblem yapmış partilerin mensuplarınca bile
tartışılır olmuştur. Çizginin üstünde olan her devlet başkanının kendinden
sonra bir “-cılık” bıraktığını veya birilerinin onlar adına birer icat
ettiğini bir an düşünelim. Bu işin sonu nereye varır? “…”Bütün dünyada,
milli lider olarak kabul edilmiş kimselerin değil, bizimki gibi binlerce, yüz
binlerce büstüne, belki onlarcasına bile rastlanmaz.”…”Çocukluğumda dümeni
kırık, pusulasız, sisten yararlanarak İngiliz zırhlılarını atlatacak kadar
da becerikli olan Bandırma Vapuru’nda, kaptanla baş başa soğuktan titreyen
bir Mustafa Kemal düşünürdüm. Çünkü bana böyle anlatılmıştı. Gemideki diğer
kurmay heyetinin varlığından bile söz edilmemişti.”…”Kimsenin küçümseme
gibi bir küçüklüğü gösteremeyeceği, bitmiş tükenmiş bir milletin şahlanışı
olan Milli Mücadele’de “Atatürk yedi düveli denize döktü” diye körpe
beyinlere telkinde bulunursanız ve günün birinde işgalcilere karşı
vatanperverlik örnekleri veren Şahin’ler, Sütçü İmam’lar takdir edilmekle
beraber İngilizlerin, Fransızların ve İtalyanların hiç de öyle ordularla,
silah zoruyla çıkarılmadıkları öğrenildiği zaman, tarih kitaplarında anlatılan
Milli Mücadele şaibe altına girmez mi? “…”Atatürk’ü her türlü beşerüstü
vasıftan arındırarak anlamak ve anlatmak zorundayız. Onu sevapları ve
günahlarıyla, her türlü art niyet ve karalamanın dışında ele almak aklın
gereğidir.”…”Atatürkçü Düşünce Derneği Kadıköy Şubesi, Cumhuriyet Bayramı
(2000) dolayısıyla 24 saat kesintisiz Nutuk okuttu. Sabah gazetesi yazarı
Can Ataklı, Topkapı Sarayı Mukaddes Emanetler Dairesi’nde Yavuz Sultan
Selim ‘den beri kesintisiz Kuranıkerim okunmasına bir çeşit nazire olarak
yapılan bu faaliyeti kınayan yazılar yazdı. Ataklı haklı olarak, “Nutuk
Kuran değil, Atatürkçülük de din değildir” dedi.”…”Atatürk büstlerinin
önünde esas duruşa geçip saygı duruşunda bulunurken, özel defterlere yazdığımız
yazılarda neredeyse onun ruhaniyetinden istimdat ederken bizim yaptığımızın
adı nedir Allah aşkına? Halk ne yaparsa cehaletinin gereğidir, ama biz ne
yaparsak ayn-ı hikmettir, öyle mi?”…”Dünyanın hiçbir yerinde ülkesini
kurtarmış bir liderin öldükten sonra kanunla korumaya muhtaç hale
getirildiği görülmemiştir.”…”Hele son yıllarda Atatürkçülük askeri
darbelerin ilham kaynağı ve ideolojisi olunca büsbütün fikri ve kültürel
zeminden uzaklaşıp dogmatik ve ideolojik bir mecraya sürüklenmiştir. Hatta
Türkiye’nin itilmek istendiği laik-antilaik kamplaşmasında muharrik güç
olarak Atatürkçülüğün kullanılması tesadüfi değildir. Türkiye’de iyi saatte
olsunları çağırmayı düşünen insanların her defasında Atatürkçülüğü çıkış
noktası yapmaları da düşündürücüdür.”…”Atatürk’ü sevmek için geçmişi
ayaklar altına almak zorunda olmadığımız gibi bu ülkede yaşayan herkesi
ille de Atatürk’ü sevmek zorunda bırakmak gibi bir mecburiyetimiz de
yoktur. Zorladığımız zaman o
insanları takiyyeci ve ikiyüzlü yaparız. Tahran’da lokantasına kocaman
bir Humeyni posteri asan Azeri Türkü’ne “Bunu buraya asmanız mecburi midir,
siz Humeyni’yi sevdiğiniz için mi astınız” sorusunu sorduğumda, sağa sola
bakıp kimsenin duymadığından emin olduktan sonra hafif bir sesle: “Ağa!
Mecburi değil, men Humeyni’yi hiç sevmirem, ama bizim menfeetimiz için eyi
olar” cevabını verdi.”…”1990’lı yıllardan itibaren komünizm korkunç
olmaktan çıktı. Korku mönümüze yeni bir şey ilave edildi: İslami
fundamentalizm. Bunun bizdeki adı, 200 yıldan beri “irtica” idi. Bu sefer
irticadan, sarıktan, sakaldan, cüppeden, takkeden, başörtüsünden korkmaya
başladık.”…”Genç kızlarımızın sadece
başlarını kapattıkları için eğitim haklarından mahrum edilmeleriyse kendi
başına bir dramdır…” görüşlerini
savunduğu, (Ek.88)
8) CHP Milletvekili Ahmet ERSİN’in soru önergesine karşı Milli Eğitim
Bakanı Hüseyin ÇELİK’in öğrencilerinin çoğunluğunun türbanlı olduğu öne
sürülen Özel Şefkat Kolejinde yönetmeliğe aykırı bir durum olmadığını
açıkladığı, TÜBİTAK’ın ödül töreninde Milli Eğitim Bakanlığı müsteşar
yardımcısının bu okulun türbanlı öğrencisine ödül vermesi hakkında ise; “Öğrencilerin
kılık kıyafetlerine ilişkin yönetmeliğin okul içindeki düzenlemeye yönelik
olduğu, adı geçen öğrencinin diğer öğrencilerden ayrı olarak sonradan
salona geldiği ve adı okununca geldiği, günlük kıyafetiyle gayrı ihtiyari
sahneye çıktığı dikkate alındığında bakanlığımız ilgililerinin öğrencinin
başı kapalı olarak ödülünü alması hususunda kusurlu olmadıkları”
şeklinde konuştuğu, ( Ek.166 )
9) Milli Eğitim Bakanı Hüseyin
ÇELİK’in YÖK Yasasının Ek 17. maddesinde değişiklik yapılmadığı gerekçesiyle
türbanlı öğrencileri üniversitelere almayan ve Ankara’da bir toplantı
yaparak YÖK Başkanını istifaya davet eden ÜAK üyelerini eleştirerek “YÖK
Kanunu, Üniversitelerarası Kurulun görevlerini belirliyor. Bunlar arasında
yasa koyma ve kaldırma yoktur. Kurul siyaset yapamaz. Rektör adı altında
kurul adı altında, Türk milletinin iradesine karşı durmak gibi bir görevi
kimse kurula vermemiştir.” (…) “Hukuk devletinde anayasa hükmü değişse,
yürürlüğe girse bile, özgürlükleri sınırlandırıcı bir şey olmamasına
rağmen, ‘Ben üniversiteme almam’ sözünü dillendirmek kimsenin hakkı olamaz.
Üniversite rektörlerin, yöneticilerin malı değildir. Pozisyonu ne olursa
olsun, hukuk devletinde herkes haddini bilmek zorunda” dediği,
YÖK Başkanı Yusuf Ziya ÖZCAN’ın yasal değişiklik
yapılmadan üniversitelerde türbanın serbest bırakılmasına ilişkin genelgesi
ve sonrasında rektörleri baskılayan açıklaması karşısında hakkında görevi
kötüye kullanmak ve benzeri suçlardan suç duyurularında bulunulduğunun
basında yer alması üzerine basına demeç veren Milli Eğitim Bakanı Hüseyin ÇELİK’in, “Soruşturma açmaya yetkim var.
Ama ben YÖK Başkanı’nın söylediklerinin suç teşkil ettiğini düşünmüyorum.
Soruşturmaya izin vermeyeceğim.” diye açıklamada bulunduğu, (Ek.174)
Anlaşılmıştır.
e- Diğer Milletvekillerinin Laikliğe
Aykırı Eylem ve Demeçleri.
1) Başbakanlık eski Müsteşarı ve halen AKP Milletvekili Ömer Dinçer’in, 19-21 Mayıs 1995
tarihinde Sivas’ta yapılan bir konferansta yaptığı ve “Bilgi ve Hikmet” dergisinin Güz 1995 Tarihli -12. sayısında
yayınlanan “21. Yüzyıla Girerken
Dünya ve Türkiye Gündeminde İslam” konulu konuşmasındaki “…Türkiye’de Cumhuriyet ilkesinin yerini
katılımcı bir yönetime devretmesi gerektiği ve nihayet laiklik ilkesinin
yerinin İslam’la bütünleşmesinin gerekli olduğu kanaatini taşıyorum… “
ifadeleri kamuoyunda yoğun tepkilere sebebiyet verdiği,
Ömer Dinçer’in 24.12.2003 günü yaptığı yazılı
açıklamada: bu konuşmasına sahip çıkıp, yazının bir bütün olarak okunup
değerlendirildiğinde, söz konusu konuşmanın o dönemde tartışılan konuları
analiz eden bilimsel bir sempozyum bildirisi olduğunun görüleceğini
belirterek,”Yaklaşık dokuz yıl önce
halka açık bir sempozyumda bildiri olarak sunulmuş ve daha sonra bilimsel
bir dergide kısmen kısaltılarak makale olarak yayımlanmış bir çalışmanın
“takiyye belgesi” türünden yakışıksız sıfatlarla ve bağlamından kopartılıp,
çarpıtılmış cümlelerle bir ‘niyet sorgulama aracı’na dönüştürülmesi
üzücüdür” diye söylediği,
Ömer Dinçer’in makalesi hakkında yapılan
eleştirilerde kişilik haklarına saldırıda bulunulduğundan bahisle açtığı ve
yerel mahkemece kabul edilen manevi tazminat istemine ilişkin dava,
temyizen yapılan inceleme üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 13.3.2006
gün ve 2005/73718 Esas, 2006/92575 sayılı hükmüyle bozulduğu,
Bozma Kararında özetle; “…Davacı 1995 yılında bir sempozyumda yaptığı konuşmasında Cumhuriyet
ve laiklik ilkelerinin yerini İslam’la bütünleşmeye terk etmesi gerektiğini
ileri sürmüştür. Davacının, ileri sürdüğü bu görüşleri Türkiye Cumhuriyeti
anayasasında yer alan değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez
nitelikteki hükümler ile bağdaşmamaktadır. Davalı da dava konusu
konuşmasında davacının bu fikirlerini eleştirmiş ve davacının Şeyhülİslam
gibi fetvalar verdiğini ileri sürmüştür. Davacı Anayasa ile bağdaşmayan
görüşler savunduğuna göre eleştirilere de katlanmak durumundadır. Davalının
davacı ile ilgili olarak söylediği sözler bu açıdan değerlendirildiğinde
eleştiri kapsamında kalmakta olup düşünce açıklaması niteliğindedir. Bu
nedenle hukuka aykırılıktan söz edilemez.” denildiği, (Ek.89)
2) 2007 yılı Ocak ayında Eskişehir ilinde imam hatip liseleri arasında
yapılan “Hafızlık, Kuran-ı Kerim’i
Güzel Okuma ve Ezan Okuma” etkinliğine katılan Eskişehir Milletvekili Fahri Keskin’in, imam
hatip mezunlarının valilik, kaymakamlık gibi görevlere gelmesi ile
yolsuzlukların önünün kesileceğini, imam hatiple ilgili verdikleri sözleri
unutmadıklarını, yeri ve zamanı geldiğinde yerine getireceklerini, bir
takım mecburiyetlerden dolayı geciktiklerini, bu okullara karşı olanların
İslamdan ve milli duygulardan uzaklaştırılmış bir nesil elde etmek amacıyla
mücadele verdiklerini, inşallah bu milletin sahiplerinin onlara pabuç
bırakmayacağını söylediği, (Ek.90)
3) İstanbul Milletvekili ve TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan
Kuzu, İstanbul Milletvekili Hüseyin Kansu, Eyüp İlçe Başkanı Mehmet Er,
Üsküdar Belediye Başkan Yardımcısı Nemci Aköz’ün katıldığı İmam Hatip
Liseleri Mezunları ve Mensupları Derneği (ÖNDER) tarafından 30.5.2003
tarihinde Ümraniye Haldun Alagaş Spor Kompleksi’nde düzenlenen “İyi ki Varız” konulu toplantıda bir
konuşma yapan Burhan Kuzu’nun, “İmam hatip mezunlarına üniversite ve
polis okullarına girişte zulüm
yapıldığını, Anayasa’da fırsat eşitliği var. Üniversite sınavlarında İmam
hatiplilere yapılan haksızlığı kaldıracağız. Bu okullardan mezun olanların
polis okullarına alınması sağlanacak” dediği, (Ek.91)
4) AKP Ordu Milletvekili ve Grup Başkan Vekili Eyüp Fatsa’nın, Ordu İslami İlimler Hizmet Vakfı tarafından
2003 yılı Temmuz ayında düzenlenen “Ordu
İmam Hatip Lisesi Mezunları ve Mensuplarının Anı Tazeleme Yemeği”nde
yaptığı konuşmada; “Ben de imam hatip
lisesi mezunuyum. Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan da imam hatip mezunu.
Onların çektiği sıkıntıların ne olduğunu iyi biliyorum. Çok badireler
atlattık. Önümüze birçok engeller konuldu. Üniversitede okumamız
engellenmek istendi. Yüksek puanlar aldık, ancak farklı puan sistemleriyle
önümüz kesilmeye çalışıldı. Ancak bunları da aştık. Şimdi çıkaracağımız yeni YÖK Yasası’yla bu durumlar yaşanmayacak.
Bu haksızlıklar ortadan kalkacak. Okullar arası farklı puan
uygulamaları kaldırılmak suretiyle, okuması istenmeyen, ilminden irfanından
endişe edilen imam hatiplilerin yolu bu kez açılacak.” …Artık imam hatipli
olmanın mutluluğunu hep birlikte doyasıya yaşacağız. İmam hatipli olmak bir ayrıcalıktır” şeklinde beyanda
bulunduğu, (Ek.92)
5) Adalet ve Kalkınma Partisi Mardin Milletvekili Nihat Eri’nin TBMM Dışişleri Komisyonu toplantısında
2003 yılı Aralık ayında yaptığı konuşmada din eğitiminin yeterince
verilmemesinden yakınarak “Böyle olunca da gençler illegal
örgütlerin eline düşüyor. Tehvid-i Tedrisat Kanunu getirildi tekkeler
kaldırıldı, ama tekkelerde verilen bilgi, mevcut düzenleme ile verilemiyor. Bu yüzden insanlar yanlış yerlere,
hatta örgütlere yöneliyorlar,” dediği,
Bu sözler komisyonun bazı üyeleri tarafından tepki
ile karşılaşınca, Adalet ve Kalkınma Partisi Ankara Milletvekili Eyüp Sanay’ın “…Bizi tekkeleri istiyormuş gibi zannetmeyin.(…)
Bu Türkiye’nin bir gerçeğidir. Bir Vak’adır. göz ardı edilemez. Medreseler,
tekkeler kapatıldı ama yasak olmasına rağmen bunların verdiği eğitimler bir
şekilde veriliyor. “ diye konuştuğu, (Ek.93)
6) İmam Hatip Liselerinde türban takılmasının yasaklanmasına ilişkin
Yönetmeliğin uygulanmasına tepki gösteren Antalya Anadolu İmam Hatip Lisesi
öğrencileri 10.12.2003 günü sınıflara türban ile girmek istemelerinin okul
idaresi tarafından engellenmesi üzerine yolun trafiğe kapatılarak araçları
yumruklanması, okulun tabelasına türban asılması şeklindeki eylemler
üzerine;
Adalet ve Kalkınma Partisi milletvekillerinden;
Grup Başkanvekili Eyüp Fatsa’nın; “Bu sorun
çözülmeli. İşe ideoloji katılmamalı. Ancak şartları zorlamamak gerekir.
Türkiye bu sorunu aşamadığı için hep ayağına bağlanıyor. Bu iş sokakta
değil, ancak uzlaşmayla çözülebilir.” dediği,
Milli Eğitim Komisyonu Başkanı Tayyar Altıkulaç’ın; “Hiçbir
eylemi desteklemem. Haklılar, ama sokak çözüm değil. Ancak öğrencilerin
bireysel tercihlerinin engellenmesiyle yaşadıkları ruh bunalımını görmezden
gelemeyiz. Konu, bir parti ve iktidarın her zaman tartışmaya açık tercihine
ve yaklaşımına bırakılmamalı. Farklı tercihlerimize saygı göstererek
birlikte yaşamanın çözümünü bulmalıyız. Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara
gelince, ‘Bu konuyu Adalet ve Kalkınma Partisi çözer, kadroları bu konuda
samimi’ inanışıyla eylemler durmuştu. Ancak Adalet ve Kalkınma Partisi
kadrolarının konuyu ele almamış olması sabırlarını taşırdı.” diye
söylediği, (Ek.94)
7) AİHM’nin verdiği Leyla Şahin kararıyla ilgili olarak;
AKP Milletvekili ve Milli Eğitim Komisyonu Başkanı Tayyar Altıkulaç’ın, türban
sorununun AİHM kararından sonra yargı yoluyla çözülmesinin mümkün
olmadığını belirterek, “Artık top
yasamada. Anayasa değişikliğinden
başka çare kalmadı. AİHM kararı, yasağı onaylayan ve genelleyen bir
karar değil. Başörtülülere diyor ki, ‘gidin kendi yöneticilerinizle bu
sorunu çözün’. Bu kararla birlikte anlaşılmıştır ki, yargı yoluyla bu yasağı
kaldırmak mümkün değil. Bu yasak yasağı koyanların ikna edilmesiyle
kaldırılabilir. İş yine toplumsal mutabakat ve yasakçıların kafasının
değişmesine geliyor. Çünkü, AİHM bu kararı ile ‘bu yasak bizim hukukumuzu
bağlamaz’ demek istiyor. Bu karar türban yasağının insan hakkı ihlali
olduğu teziyle çelişse de, o tezi çürütmüyor. Bize ‘aksini yapamazsınız’
demiyor. Tam tersi bu yasağı kaldıracak bir karar da alabilirsiniz, bu beni
ilgilendirmez’ diyor. Aksi ise yasal
düzenleme ile bunu çözüme kavuşturmaktır. Bunun yolu da Anayasa
değişikliğidir…Anayasa Mahkemesi kendisini Yasama Organının yerine
koyarak bu kararı almıştır. Anayasa Mahkemesi’nin yapısını değiştirmek
gerekiyor.”,
Adalet ve Kalkınma Partisi Erzurum Milletvekili Ömer Özyılmaz’ın; türban yasağının
bu karardan sonra, Anayasa ve YÖK yasalarında yapılacak değişiklikle
kaldırılabileceğini belirterek; “sorun
kurumların birbirlerine güvensizliğinde yatıyor. Ama Cumhurbaşkanımızı ikna
etmek mümkün değil. Bu açıdan
Anayasa değişikliğiyle çözülebilecek bu sorun için Köşk seçimlerini
beklemek en uygunu. Anayasa değişikliği için ancak o noktadan sonra adım
atılabilir.”
Şeklinde beyanatlar verdikleri,
AKP Milletvekili ve Grup Başkan Vekili Sadullah Ergin’in ise :
-“Evrensel insan hakları, kurumların
ya da mahkemelerin “var” demesiyle var olan, “yok” demesiyle yok olan
haklar değildir. Bunlar doğuştan, insan olmamızdan dolayı taşıdığımız
haklardır. İçtihatlar ve kararlar zamanla değişir ama evrensel haklar
ilanihaye devam edecektir. Mahkeme, Şahin lehine karar verse duracağımız
zemin yine aynıydı.” ,
- Söz konusu kararın AİHM’nin evrensel insan
hakları noktasında gösterdiği titiz tavrına gölge düşürdüğünü, türbanın
evrensel bir insan hakkı olduğunu ileri sürerek; ‘‘İnanma, inandığını kişisel hayatında tatbik etme bir haktır’’
‘‘YÖK’ün almış olduğu yasaklama kararını kendi içinde tutarlı bulmuştur. Bu
durumda YÖK’ün bu yasağı uygulamaması durumu insan haklarına aykırı
olmayacaktır. Orada ince bir çizgi var. Türkiye’de azınlıkların hakları
konusunda kılı kırk yaran AİHM’nin, çoğunluğun inancı gereği yaşaması
konusunda verdiği kararla derin bir çelişki içine düşmüştür.’’ ,
- Başörtüsünün kamusal alanda yasaklanmasının,
temel bir hak ve özgürlüğün ihlali olarak yorumlandığını, özellikle üniversitelerde
başı örtülü kız öğrencilerin derslere alınmamasının uzun zamandır
protestolara neden olduğunu kaydederek, ‘‘Türban,
kabul edin ya da etmeyin Türkiye’de bir realitedir. İdareler de halklarına
kapalı olamazlar. Var demekle var olmaz, yok demekle yok olmaz’’ ,
biçiminde beyanlarda bulunduğu, (Ek.95)
8) AKP Diyarbakır Milletvekili Cavit
Torun’un, TBMM’nin 19.6.2003 tarihli 96. birleşiminde şahsı adına
yaptığı konuşmada; “Bu ülkede
azınlıkların değil, çoğunlukların bile inanç, düşünce ve fikir özgürlüğünün
bulunmadığı bir vakıadır. Bu yönde ileri sürülen aksi fikirler, mızrağın
çuvala sığdırılmasına yetmemektedir. Hala
binlerce kız öğrenci inançları sebebiyle özgürce okullarına gidememekte,
mağduriyet ve mahzuniyet, sabır taşlarını çatlatacak duruma gelmiş
bulunmaktadır. Yine bu ülkede, ilköğretim okullarını bitirmemiş olan
çocuklarımız, inançlarının kitabını serbestçe, gidip okuma imkânını
bulamıyorlar. “ dediği, (Ek.96)
9) Ankara Üniversitesi Senatosu’nun Kuran kurslarıyla ilgili olarak; “Yasadışı gerçekleştirilen Kuran kurslarına
zemin hazırlanarak gizli din okullarına yol açılmasının, türbanın serbest
bırakılmasının istenmesinin, öğretimde dinsel pratiklere ağırlık
verilmesinin laiklikten uzaklaşıldığının göstergesidir… Laiklik, siyasal
iktidarın derinden ve kararlı uygulamaları ile hızla aşındırılmaya
çalışılmaktadır” değerlendirmesinde bulunması, Rektör Prof. Dr. Nusret
Aras’ın, TCK.nun izinsiz eğitim kurumlarıyla ilgili olarak 263. maddesinde
yapılan değişiklik hakkında milletvekillerine “laiklik aşındırılmaya çalışılıyor” şeklinde yazı göndermesi
üzerine; Adalet ve Kalkınma Partisi milletvekillerinin konuya sert tepki
gösterdikleri,
Bunlardan Adalet ve Kalkınma Partisi Diyarbakır
Milletvekili Cavit Torun’un; “Halktan ve onun isteklerinden tamamen
kopuk, hiçbir gerçekle ilgili olmayan, laiklik
dinciliği adına ahkam kesen ve inanca davet eden, milletin gerçek
temsilcilerinin halk yararına çalışmalarını ve bu alanda büyük başarılar
elde etmelerini çekemeyen, haset, kıskançlık, kin dolu paçavrayı aynen iade
ediyorum. Bunun; aziz milletimize, onun şanlı tarihine ve mukaddes geleceğine
en önemli görev ve katkı olacağı inancımı belirtiyor, Yüce Allah’ın bu Aziz
Milleti, sizin gibilerin umuduna ve düşüncelerine bırakmamasını diliyorum.”
şeklinde kaleme aldığı bir yanıtla yazıyı üniversiteye iade ettiği, (Ek.97)
10) Adalet ve Kalkınma Partisi Trabzon Milletvekili Asım Aykan’ın, 2003 yılı Aralık
ayında Türk Standartları Enstitüsü’nden (TSE) türbanın tanımı ve
boyutlarıyla bir standart belirlenmesini istediği, TSE’nün başvuru üzerine
Dünyada kriteri olmayan bir standardı üretemeyeceklerini belirttiği, (Ek.98)
11) Adalet ve Kalkınma Partisi Milletvekili Asım Aykan’ın, 2005 yılı Kasım ayında kendisine ait internet
sitesinde de bulunan açıklamasında: “Tarihin
her döneminde yönetenlerin en önemli görevi yönettikleri insanların; mal,
can, akıl, nesil, inanç, ibadet, fikir seyahat ve ticaret emniyetlerini
sağlamaktır. Mümin kadınların Allah’ın emri istikametinde başlarını
örtmeleri imanlarının gereğidir. İdarenin görevi bunu yasaklamak değil,
teminat altına almaktır. AİHM
(Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) kararını verirken Kur’anı incelemiş,
erbabından görüş istemiş midir? Çok merak ediyorum. Allah’ın emrine
yerine getiren insanların bu hakkı elinden hangi sebeple olursa olsun
alınırken, HANGİ İNSAN HAKKINDAN bahsedilebilir? AİHM kararı sonrası
mahkemeyi otorite olarak ilân edenler, aynı mahkemenin terörist başı Öcalan
için aldığı kararı nasıl yorumlayacaklardır? Leyla ŞAHİN Hanım kızımız iyi
niyetli olarak olayı AİHM ne taşımıştır. Ancak bir Müslüman için mecburiyet
olan örtü konusunda, ayni hassasiyeti dinlerinde taşımayan Hıristiyanların
insaflı karar vermesini beklemek çokta gerçekçi sayılamaz. İslâm,
kültürümüzün temel dinamiğidir. Başörtüsü de İslâm’ın emridir. Sorunda
ülkemizin sorunudur. Çözüm getirme görevi de bizimdir. Görevimizin de
farkındayız. Problem zamanla gündemden çıkacaktır. Kamuoyuna saygı ile
duyurulur.” dediği, (Ek.99)
12) Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin, Anayasa Mahkemesi’nin 43.
kuruluş yıldönümü töreninde “Laiklik
ilkesinin Türkiye için önemi” konusunda:
“…İlk kez 25 Nisan 2001 günü yaptığım
Anayasa Mahkemesi’nin 39. Kuruluş Yıldönümü konuşmasında, laiklik ilkesinin
Türkiye Cumhuriyeti için taşıdığı öneme, başta Türkiye Cumhuriyeti Anayasası
olmak üzere bu konuyu düzenleyen kimi uluslararası normlardan da söz ederek
değinmiş, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi, Danıştay 8.
Daire ve İdari Dava Daireleri Genel Kurulu kararlarında türbanın inanç
gereği takılan giysi olmadığı, bir nevi simge olarak kullanıldığı, resmi
daire ve üniversitelerde başörtüsü serbestisi tanımanın bir tür yönlendirme
ve bir anlamda zorlama olduğu biçiminde gerekçelere yer verildiğini
belirtmiştim.
Bu konuşmanın yapıldığı günden bugüne
kadar geçen (4) yılda konu güncelliğini yitirmemiş, aksine giderek artan
biçimde gündemde tutulmak istenilmiştir. Ancak, bu (4) yıllık süre içinde
Anayasa Mahkemesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği kararlar
konuya daha da netlik kazandırmıştır.
Anayasa’nın 176. maddesi uyarınca
Anayasa metni içinde yer alan “Başlangıç” kısmında; laiklik ilkesinin gereği
olarak, kutsal din duygularının devlet işlerine ve politikaya kesinlikle
karıştırılamayacağı vurgulandıktan sonra, Anayasa’nın 2., 4., 10., 14., 15.
ve 24. maddelerinde de bu konuda özel düzenlemeler getirilmiştir.
Din ve vicdan özgürlüğü konusunda
evrensel anlayışı yansıtan kurallara İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin
18., İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 9., Kişisel ve Siyasal Haklar
Uluslararası Sözleşmesi’nin 18., Din ve İnanca Dayalı Her Türlü
Hoşgörüsüzlük ve Ayırımcılığın Kaldırılması Bildirisi’nin 1. maddelerinde
de yer verilmiştir.
Türkiye’de din ve din duyguları
ile dince kutsal sayılan şeylerin istismar edilerek oya çevrilmesi batı ülkelerine
göre çok daha kolay ve olağan olduğundan, geçmişte bu yola başvuran
partiler laiklik karşıtı bu eylemleri nedeniyle Anayasa Mahkemesi’nce
kapatılmış bu karara karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yaptıkları
başvurular da reddedilmiştir.
Ülkemizde zaman zaman kimi parti
yetkilileri, bayanların inançları gereği türban takabilecekleri, bu tür bir
giysi ile yükseköğretim kurumlarına devama engel olunmasının; Anayasa ile
tanınan temel haklardan olan “eğitim ve öğrenim hakkı” ile “inanç
özgürlüğü”ne müdahale olduğu yolunda savlar ileri sürmüşlerdir.
Oysa bu konuda Danıştay, Anayasa
Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nce verilmiş pek çok kararlar
vardır ve yargının değerlendirmesine göre, dinsel nedenlerle türbanla boyun
ve saçların örtülmesine resmi daire ve üniversitelerde serbestlik
tanınması, bir tür yönlendirme ve bir anlamda zorlama olup; kişileri şu ya
da bu biçimde giyindirip başlarını örtmeye zorlamak, dinsel inanç ve
görüşler nedeniyle gençler arasında çatışmalara neden olacak ortamın
yaratılmasını sağlayacak, hatta aynı dinden olanlar arasında bile
ayrılıklar yaratacağından, bu davranış biçimi laiklik ilkesine aykırı
düşecektir.
Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi’nin başörtüsüne ilişkin istikrar bulmuş kararları varken,
kimi yazılı ve görsel yayın organlarınca bu konunun gündemde tutulmaya
çalışılması, kimi siyasal partiler yetkililerince de, yasal düzenlemeler
yapılarak, türbanla öğrenim yapma olanağının tanınacağı yolunda beyanlarda
bulunulması, bu konudaki yargı içtihatlarını bilmemekten kaynaklanmıyorsa,
din duygularını kullanarak siyasi avantaj sağlamaya yöneliktir.
Anayasa’daki laik düzenlemeler
kaldığı sürece, türbanlı kızların yükseköğretim kurumlarına öğrenci
sıfatıyla, öğrenimlerinden sonra da resmi dairelere kamu görevlisi olarak
girmelerini sağlayacak tüm yasal düzenlemeler Anayasa’ya aykırı olacaktır.
Hatta bu konuda Anayasa’ya kural konulsa bile bu kez, Anayasa’nın bu yeni
kuralı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne uygun olmayacaktır.
Öte yandan, Anayasa Mahkemesi’nin,
2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’na eklenen “EK MADDE 17”de yer alan;
“yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile; yükseköğretim
kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir.” kuralının iptali istemiyle
açılan davada, 2.4.1991 günlü, Esas: 1990/36; Karar: 1991/8 sayılı kararla
başvurunun reddine karar verdiğinden söz edilerek, yükseköğretim
kurumlarında türban takılmasını sağlayacak yasal düzenleme yapılabileceğini
söylemek, ya anılan kararın gerekçelerini bilmemek veya gerekçe gözardı
edilerek sadece sonuç bölümüne bakıp değerlendirme yapmaktır. Bilindiği
gibi, Mahkeme kararları gerekçeleri ile bir bütün teşkil eder, idareyi ve
yasamayı bağlar. Başka bir söylemle, kararların sonuç bölümüne anlam
kazandıran kararların gerekçeleridir.
Söz konusu kararın gerekçesine
bakıldığında, hiçbir duraksamaya yer kalmayacak biçimde yükseköğretim kurumlarında
türban takılmasına olur veren açıklama bulunmadığı görülecektir. Aksine, bu
konudaki açıklamalar yapıldıktan sonra ilgili bölümün sonunda; “...sonuç
olarak, ister dini inanç gereği olsun, isterse başka nedenlerle olsun,
yükseköğretim kurumlarındaki kılık-kıyafetin çağdaş duruma ters düşmemesi
gerekir.” denilmektedir.
Açıklanan nedenlerle, bu kararın
sonuç bölümünde “başvurunun reddine” denildiğinden hareketle, yasal düzenleme
yapılarak türbanlı kız öğrencilerin yükseköğretim kurumlarına devamının
sağlanabileceği söylenemez. Bu konuda yapılacak yasal düzenlemenin, 2547
sayılı Yükseköğretim Kanunu’na eklenen Ek Madde 16’nın iptaline ilişkin
7.3.1989 günlü, Esas: 1989/1; Karar: 1989/12, Refah Partisi’nin temelli
kapatılmasına ilişkin 16.1.1998 günlü, Esas: 1997/1; Karar: 1998/1, Fazilet
Partisi’nin temelli kapatılmasına ilişkin 22.6.2001 günlü, Esas: 1999/2;
Karar: 2001/2 sayılı kararlarla Refah Partisi’nin kapatılmasına ilişkin
Anayasa Mahkemesi kararına yapılan itiraz sonucu Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi 3.Dairesince verilen 31.7.2001 günlü ve 41.340/98 sayılı, bu
karara yapılan itirazın reddine ilişkin 31.02.2003 günlü ve aynı sayılı
Büyük Daire kararlarına aykırı olacağı kuşkusuzdur. ...” şeklindeki
sözlerine karşı:
Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekili İrfan Gündüz’ün, Anayasa Mahkemesi
Başkanı Mustafa Bumin’in “Önüne
konulan metni daha önce okumadan hazırlıksız yakalandığını” iddia
ederek; “Geleceğe ambargo koyan bir
hukuk sistemi olmaz. Toplumda bu konuda mutabakat var. Türban konusunda
Anayasa Mahkemesi fetva veren bir kurum mudur?” dediği,
Adalet ve Kalkınma Partisi Yozgat Milletvekili Mehmet Çiçek’in, vekil imam ve
hatiplere kadro olanağı sağlayan tasarının TBMM Genel Kurulu’nda
görüşülmesi sırasında, 27.4.2005 günlü 90. Bileşimin 4. oturumunda Adalet
ve Kalkınma Partisi grubu adına söz alarak; “Sayın Anayasa Mahkemesi Başkanımız Mustafa Bumin, geçmişten ibret
almamışa benziyor; geçmişte, bu metodu kullanarak, durup dururken, bu
konuyu gündeme getiren, taşıyan ve emekli olanlar, belli bir süre sonra,
‘kullanıldık ve bir yerlere atıldık’ diye hala bağırmaya devam
ediyorlar”…Dini, ahlaki ve kültürel değerlerimiz, toplum önünde, sorumsuz
ve liyakatsiz kişiler tarafından, hala tartışılmaya devam ediyor. “Ülkemizde, hiçbir kimsenin, Anayasanın
ona verdiği yetki ve görevin dışında misyon yüklenerek ortaya çıkması düşünülemez.
Ne gariptir ki, Türkiye’de gündem oluşturmak istendiğinde ilk ele alınmak
istenen konu, din ve dinî değerlerimizdir; günah keçisi yapılmak istenen
kurum ve kuruluş ise, Diyanet Teşkilatı ve onun müntesipleridir. Başörtüsü,
imam-hatip lisesi, cami, Kur’an kursu gibi konular, zamanlı zamansız,
yeterli yetersiz kişiler ve kuruluşlarca, hiç gereği yokken dile
getirilmekte ve tartışmaya açılmaktadır. Bu tartışma, hem Yüce dinimize hem
Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilatımıza zarar veriyor demiştik. Bu
bağlamda, Anayasamız, diğer kurumların yetkilerini belirlediği gibi, Anayasa
Mahkemesinin de görevlerini, yetkilerini belirlemiş ve sınırlamıştır. Hiç kimse ve hiçbir kurum, ülkemiz
insanını Allah ile kanun arasına sıkıştırmamalıdır. İnsanlarımız, bir
tarafta Allah’a ibadet maksadıyla uygulamalarda bulunmak isterken önüne
farklı engeller konulmamalıdır. Bugünlerde durup dururken başlatılan türban
tartışmasının çözümüne muhatap, kesinlikle Diyanet İşleri Başkanlığı Din
İşleri Yüksek Kuruludur. Anayasa Mahkemesinin içtihatları neyse,
dinî konularda anayasal bir kuruluş olan Diyanet İşleri Başkanlığı Din
İşleri Yüksek Kurulunun içtihatları da odur. Ülkemizde kurum
ve kuruluşlar arasındaki yetki, kavram tecavüzü ve kargaşası mutlaka önlenmelidir.
Bu, iktidar -muhalefet, hepimizin görevidir. Mesela, hiçbir kurum ve kuruluş, Diyanet İşleri Başkanlığı Din
İşleri Yüksek Kurulunun görevini üstlenmemelidir; buna, hiçbir hakkı ve
salahiyeti yoktur. Anayasa Mahkemesinin, kendisini, Parlamentonun üzerinde
görmesinin de gereği yoktur..” dediği, (Ek.100)
13) Yozgat Milletvekili Mehmet
Çiçek’in 2006 yılı Şubat ayında Star Tv’de katıldığı bir programda
Danıştay 2. Dairesi’nin Aytaç Kılınç’a ilişkin 26.10.2005 gün ve
2004/4051-2005/3366 sayılı kararı ile ilgili olarak; “Mahkemenin vermiş olduğu bu kararla Avrupa’da yaşadığımız
yanlışlığı Türkiye’de yaşayabiliriz. Türkiye toplumu Allah’la kanun
arasına, Allah’ın emriyle kanunun emri arasına sıkıştırılmamalıdır.”…”Kamu alanı ne demek? İslam, dini
hayatın her safhasında yaşanmayı emreden bir dindir. Affedersiniz
insanların tuvalette nasıl davranacakları belirtilmiştir, kurallaştırılmıştır.
O zaman bir hâkim karar vermeden önce Kuran’daki bu ayete bakacak, bu ayeti
insan nerede uygular, nerede uygulamaz”...”Dini konu olduğu için bakmalı.
Dini bir konuysa, hâkim elbet, “Acaba ben bu kararı verirsem sonuç ne
getirir” diye bakmalı(…) Ahlaki bir konuysa ahlaki değerlerimize
bakmalı. Kimi başörtüsü diyor, kimi türban diyor, kimi sıkmabaş diyor, kimi
soğanbaş diyor, sarımsakbaş diyor. Bu kadar gülünç hale geldi bu iş. Artık
bir hâkim “bu konuda gerçekten din ne diyor...’ Dinin dediği yer de
Kuran’dır, şahıslar değildir.”…”Türkiye demokratik, laik bir ülkedir.
Diyanet İşleri Başkanlığı anayasal bir kuruluştur. Başörtüsü ile ilgili
karar verme, neyin dini, neyin dini olmadığına karar verme görevi Diyanet’e
aittir.”…”Şimdi yarın bir başka mahkeme de, “5 vakit namazı 1 vakte
indirdik, cuma namazlarını kaldırdık” dese. Böyle şey olur mu?”
şeklinde beyanda bulunduğu, (Ek.101)
14) 2006 yılı Nisan ayında Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda Kur’an-ı
Kerim ve İstiklâl Marşı’nın okunmasıyla başlayan İlim Yayma Cemiyeti’nin
52. Genel Kurultayına Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, Ulaştırma Bakanı
Binali Yıldırım, Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Sekreteri İdris Naim
Şahin, Adalet ve Kalkınma Partisi İstanbul Milletvekilleri Burhan Kuzu,
Hüseyin Kansu, Sakarya Milletvekili Süleyman Gündüz’ün katıldıkları,
İlim Yayma Cemiyeti Genel Başkanı Hamza Akbulut’un
yaptığı konuşmada, “Yasaklar
sebebiyle İmam Hatip lisesi ve Kur’an Kursu öğrencileri çok azaldı.
İlköğretim çağındaki çocukların dinini öğrenmeleri hâlâ mümkün değil.
Hâlbuki AB ülkelerinde din eğitiminin okul öncesinden başladığını
biliyoruz. Eğitimde fırsat eşitliği yok. Özellikle İHL öğrencilerine uygulanan haksızlık, hâlâ giderilemedi. İmam
Hatip Lisesi öğrencilerine normal lise öğrencilerinin sahip olduğu haklar
verilmeli. Öğrencilerin kılık kıyafetleriyle uğraşılmaya artık son
verilmeli. Yabancı dil ile eğitim gün geçtikçe genişliyor. Eğitimin her
kademesinde dine ihtiyaç vardır. Eğitimde gösterilen bir eksikliğin zararı,
yıllar sonra da olsa çıkar. Bugün okullarda kötü alışkanlıkların faturasını
ağır ödeyebiliriz. İlk ve ortaöğretimdeki din eğitimine önem verilmeli.
Çocuklarımıza Peygamberimiz’i anlatmalıyız. Peygamberimiz, her genç için
model olmalı” dediği,
Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Sekreteri İdris Naim Şahin’in “Bizim
kendimize göre stratejilerimiz var. Değişen Türkiye’de siyasetin yeni
diliyle konuşmak gerekir. Konuşurken de geçmişten ders alarak yolumuza
devam edeceğiz. Biz empati yaparak, olayları anlamak zorundayız.
İktidar da bunu gerektiriyor. Herkesin kendisine göre bir yöntemi var.
Bunlar da normaldir. Eleştirilerde insaflı davranmak gerekir” ,
Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın ise
“Reformlar
sancılı olur. Güle oynaya yapılmaz. Tarihte de bu reformlar
gerçekleştirilirken birçoğu kanlı oldu. Bu konuda sabır ve zamana
ihtiyacımız var. Önemli olan
bir şeyi yaparken kırıp dökmemek ve bu da bizim hassasiyetimiz. Yolumuza da
bu şekilde devam edeceğiz. Devam ederken de gerekenler yapılacak.”
şeklinde konuştukları, (Ek.102)
15) Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkan Yardımcısı Akif Gülle’nin 2006 yılı Şubat
ayında, Danıştay 8. Dairesinin Açık Öğretim Lisesi Yönetmeliğinin,
imam-hatipliye çifte diploma olanağı veren ve böylece katsayı engeline
takılmadan üniversiteye girme olanağı sağlayan hükmünün yürütmesini
durdurma kararına tepki göstererek “Danıştay
kararından öte, eşit yarışma şartlarında olmak isteyenlerin talebini YÖK’ün
yargıya taşımasını olağanüstü yadırgıyorum. Yanlış buluyorum. Buradaki
düzenleme sadece meslek liselerine eğitimde fırsat eşitliğinin
tanınmasıdır. Bunlara bir tolerans gösterilmesi değildir. Bu düzenlemeyi
yargıya götürme ihtiyacı hisseden YÖK, düşünülmesi gereken bir organ. Beni
en çok üzen YÖK’ ün bu konuyu yargıya götürmesi.” dediği, (Ek.103)
16) TBMM’de gazetecilerle sohbet eden Adalet ve Kalkınma Partisi Grup
Başkanvekili İrfan Gündüz’ün, 8
yılık kesintisiz temel eğitimi eleştirerek, ‘‘İmam hatiplerin önüne kesmek için çıkarılan kanun, gençliğin,
mesleki eğitimin, hatta Türkiye’nin önünü kesti’’…”Misyonerlik faaliyetleri
alabildiğine arz-ı endam ediyor. Misyonerlik faaliyetleri bu kadar cirit
atarken toplum niye sessiz kalıyor? Bugün Türkiye’de din eğitimi, 15
yaşından önce yasak. 15 yaşından sonra hangi din eğitimini vereceksiniz?
Tabiat boşluğu sevmez, sizin boş bıraktığınız alanı birileri gelir
doldurur. Rahşan Hanım da geçenlerde (din elden gidiyor) diye feryat
ediyordu. Fakat bunu kendileri yaptılar. Camilerde verilen yaz Kuran
kurslarına 15 yaşından küçüklerin gönderilmesi yasak. Bu kanunu çıkaran da
Ecevit’in başkanlığındaki hükümetti. Biz o zaman feryat ettik. Bu yasakların hepsini kaldırmak lazım.
Misyonerliği yasaklayalım anlamında değil. Bunlar söylensin, toplumda
tartışılsın. Türkiye artık şekille uğraşmak gibi bir yanılgıdan kurtulma
olgunluğuna erişti diye düşünüyorum. Baş açma, kapatmak değil... İnsanların
beyninin içi, eylemleri, icraatları önemli.’’ şeklinde beyanda bulunduğu,
Türban konusuyla ilgili olarak da “Sayın Başbakan eşiyle Beyaz Saray’a, Versay’a,
Kremlin’e gidiyor sorun olmuyor. Ama bizim Çankaya’ya gitmesi büyük problem
oluyor. Çankaya’nın uçağına
binmesi bile problem oluyorsa Türkiye böyle küçülen bir dünyada böyle bir
yanlışa ne kadar direnebilir? Ben gideceğini sanmıyorum’’ … ‘‘Zamanı
gelirse adımlar atılır, birisi bu adımları atar”,
Misyonerlik konusunda Türkiye’de herhangi bir
verinin olmadığına işaret ederek; ‘‘Türkiye’de köpekler serbest taşlar ise
bağlı görünüyor. Akşam televizyonlarda gösterilen ayini Türkiye’deki yerli
bir tarikat veya imam yapsa, kıyamet kopar. Ama Kanadalı göçmen yapıyor, fazla ses çıkmıyor. Türkiye’de
Müslümanların önünün açılması lazım ki biz de kendi dinimizi savunalım,
doğruları anlatalım. Bu, özgürlük ortamında çözülür. Türkiye’de sıkıntı,
Müslümanların pek çok konuda bağlı olmasından kaynaklanıyor. Diyanet bile
bu konuda üzerine düşeni yapamıyor”,
“Türkiye’de bazı meselelerde sistem
gelip önümüzü tıkıyor. Zamanı
geldiğinde bu adımlar atılacak. İktidarların görevi meseleleri çözmek.
Biz toplumda gerilim ve gerginlik yaratacak hiçbir konuda, ekonomik
istikrarı gölgeleyecek adım atmak istemiyoruz. Öncelikle bu sefaletin
ortadan kaldırılması lazım. Amacımız, bu meseleleri, tek başına (dediğim
dedik, çaldığım düdük) mantığıyla getirmek yerine, toplumda geniş konsensüs
yaratarak çözmektir’’ “Bunlarda toplumsal konsensüs olması
gerekir. Konu her gündeme geldiğinde (imam hatiplerin önü açılıyor) diye
saptırılıyor. İmam hatiplerin önünü kesmek için çıkarılan kanun, gençliğin,
mesleki eğitimin, hatta Türkiye’nin önüne kesti’’,
şeklinde görüşlerini ifade ettiği (Ek.104)
17) Eğitim özgürlüğünü kısıtlıyor gerekçesiyle İslami
kesimde büyük tartışma yaratan, yeni TCK Tasarısının 263. maddesinin
birinci fıkrasında yer alan “Kanuna
aykırı eğitim kurumu” başlıklı “yasadışı
eğitim kurumu açan ve işletenlere, bu kurumlarda kanuna aykırı olarak
açıldığını bildiği halde öğretmenlik yapanlara yönelik 6 aydan 3 yıla kadar
hapis cezası öngören” ve ikinci fıkrasında “yukarıdaki fıkrada gösterilen yerlerin kapatılmasına da karar verilir”
şeklindeki düzenleme ile ilgili olarak, AKP’li Hasan Kara ve arkadaşları
tarafından verilen ve teklife 29. madde olarak yerleştirilen “Kanuna aykırı eğitim kurumu açan veya
işleten kişi 3 aydan 1 yıla kadar hapis cezası veya adli para cezası ile
cezalandırılır” yönündeki değişiklik önergesi TBMM Genel Kurulunda
27.5.2005 tarihinde kabul edilerek “5357
sayılı Türk Ceza Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” olarak
yasalaştığı, 765 sayılı TCK’nunda bu suçlar için 6 aydan 2 yıla, 1
Haziran’da yürürlüğe girecek 5237 sayılı yeni TCK’da ise 6 aydan 3 yıla
kadar hapis cezası öngörüldüğü, yeni düzenleme ile üst sınırın 3 yıldan 1
yıla indirilerek hapis cezasının erteleme kapsamına alındığı, yalnızca adli
para cezasıyla cezalandırılma olanağı getirildiği, kanuna aykırı olarak
açılan eğitim kurumlarında (Kuran kurslarında) eğitim veren öğretmenlere
ise herhangi bir ceza öngörülmediği, kapatma yaptırımının da kaldırıldığı,
Cumhurbaşkanlığının 3.6.2005 gün ve 451 sayılı
yazıları ile; “Düzenlemeyle yasaya
aykırı eğitim kurumlarının açılıp işletilmesi özendirilmekte ya da
çalışmalarını sürdürmesine olanak sağlanmaktadır. Mevcut yasalarda yer alan
hükümlerin hedefi ise ayrılıkçı terör örgütlerinin, misyonerlik
etkinlikleriyle uğraşanların ve din devleti yanlısı tarikatların, devletin
ilgili kurumlarından izin almadan, yasadışı yollarla okul ya da kurs
açmalarının önlenmesi; böylece, sapkın yöntemlerle gençlerin çağdışı,
bölücü ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesine aykırı biçimde
eğitilmelerinin önlenmesi olduğu açıktır. Söz konusu düzenlemede ise bu
hedefin korunmadığı görülmektedir.”…”Yeni düzenlemeye göre yasaya aykırı
olarak açıldığı saptanan eğitim kurumunu açan ve işleten kişi ya da kişiler
yargılanıp yalnızca adli para cezası ile cezalandırılabilecek; bu tür
yerlerde öğretmenlik yapanlar ise cezalandırılmayacak, bu yerlerin
kapatılabilmeleri de yönetimin takdirine kalacaktır.”…”Devletin görevi
yasalara aykırı eğitim kurumlarını yaşatmak değil, temelli ortadan
kaldırmaktır. Devlet, yasaya aykırı eğitim kurumlarının açılmasını,
yapacağı düzenlemelerle başından önlemek zorundadır.”…”Suç cezasız
kalmamalı.”…”Tüm kurumlar için olduğu gibi, eğitim kurumlarının da açılıp
işletilmesinin yasalara uygun olması zorunludur. Kurumlar, kurumları
işletenler ve bu kurumlarda çalıştırılacakların yasal koşulları ve
nitelikleri taşımaları kamu düzeninin zorunlu gereğidir. Bir eğitim
kurumunun yasaya aykırı olarak açıldığının yargı yerince saptanması
durumunda, bu suçun cezası mutlaka kapatma olmalı, suç, kurum yönünden
cezasız kalmamalıdır.(…)”Yasaya aykırı eğitim kurumlarına kapatma cezası
verilmeyerek, kapatma işleminin bir yönetsel işleme, yöneticilerin
takdirine bırakılması, yasaya aykırılığa süreklilik kazandırabilecektir ki
bu durumu hukuk devleti ilkesiyle bağdaştırmak olanaksızdır.”…”Demokrasiyi
ve çağdaş değerleri özümsemiş, cumhuriyetin temel niteliklerini benimsemiş,
her türlü dogmadan uzak kalıp sorgulayabilen, özgür düşünceli bir gençlik
yetiştirmenin ve ulusun aydınlık geleceğinin temel koşulu, bu amaçlara
odaklanmış eğitim kurumları ve eğitim personeline sahip olmaktır. Bu da
ancak anayasal ilke ve kurallar çerçevesinde çıkarılmış yasalarla
sağlanabilir.”…”Devletin eğitim ve öğretimdeki gözetim ve denetim görevi,
laiklik ve bunun eğitimdeki yansıması olan öğretim birliği ilkesine aykırı
etkinlik ve öğretim yapılmasına izin verilmemesi görevini de
kapsamaktadır.”…” Anayasanın 1. maddesinde, cumhuriyetin niteliklerinin
değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin önerilemeyeceği kurala bağlanmıştır.
Böylece Türkiye Cumhuriyeti’nin niteliklerinden olan laiklik, anayasal
içeriğiyle güvence altına alınmıştır. Anayasanın başlangıç bölümünde,
hiçbir etkinliğin Atatürk ilke ve devrimleri karşısında koruma
göremeyeceği, laiklik ilkesi gereği kutsal din duygularının devlet işlerine
ve politikaya kesinlikle karıştırılmayacağı belirtilmiştir.”…”Anayasa,
bireyin inanç alanında kaldığı sürece din ve inanç olgusuna sınırsız bir
özgürlük tanımakta, buna karşın toplumsal yaşamı etkilediğinde, açığa vurulduğunda
kamu düzenini koruma amacıyla bu özgürlük sınırlanabilmektedir. Bu
bağlamda, devlet, dinin kötüye kullanılmasını ve sömürülmesini önleyecek
önlemleri almakla yükümlü kılınmıştır.”…”İkili öğretim kaos yaratır.”…”Öğretim
birliği ilkesinin amacı, akla ve bilime dayalı programlarla çağdaş uygarlık
hedefine yönlendirilmiş yurttaşlar yaratmaktır. İkili öğretim, yani bir
yanda akla ve bilime, öte yanda dinsel öğretiye dayalı öğretim toplumda
ikiliğe yol açacak, kaos ve karmaşa yaratacaktır.”…”Bir yandan eğitim
kurumlarının, bu bağlamda Kuran kurslarının Atatürk ilke ve devrimleri ile
çağdaş bilim ve eğitim esaslarına aykırı eğitim verip vermediği devletin
gözetimi ve denetimine bırakılırken, öte yandan da Kuran kursu öğreticiliği
gibi dini hizmetleri yerine getirebilecek elemanların yetiştirilmesi görevi
devlet okullarına verilmektedir. Devlet gözetimi ve denetiminin olmadığı ya
da sonuç vermediği ortamlarda dinsel ve bilimsel ikili eğitimin gelişip
yerleşmesi kaçınılmazdır.”…”Açıklanan nedenlerle, incelenen yasanın 3 ve
29. maddelerindeki düzenlemeler; hukuk devleti, eşitlik, laiklik, ülke ve
ulus birliği, öğretim birliği ilkeleriyle, cumhuriyetin kuruluş
felsefesiyle, çağdaş ve bilimsel eğitim anlayışıyla bağdaşmamakta, toplumun
adalet duygularını incitecek nitelikte bulunmaktadır.” şeklindeki
gerekçelerle veto edilen metin TBMM Genel Kurulunun 29.6.2005 günlü
oturumda aynen kabul edilerek, 5377 sayılı Yasa olarak Resmi Gazete’nin
8.7.2005 tarihli sayısında yayımlandığı,
Yasa’nın Anayasaya aykırı bulunduğu iddialarına
karşı; Adalet ve Kalkınma Partisi Milletvekili Fehmi Hüsrev Kutlu’nun;
“Biraz olayı abartıyoruz. Bu laiklik, cumhuriyet, ceza 6 ay olunca
kurtuluyor da, 5 ay olunca tehlikeye mi düşüyor? Kaçak Kuran kursu olmaz,
Kuran kursu olur. Bu madde Kuran kurslarını kapsıyorsa bu maddedeki 3 ay
ceza da yanlıştır, utanç vericidir. Hiç kimse dininin kitabını öğretiyor
diye cezalandırılamaz. ‘‘İzinli Kuran kurslarına öğrenci gitmiyor’’
deniyor. Siz kalkıp da şu yaşa kadar Kuran öğretilemez diyemezsiniz..”
dediği, (Ek.105)
18) TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan
Kuzu’nun, Bahçeşehir Üniversitesi tarafından 2005 yılı Mayıs ayında
Beşiktaş Yerleşkesi’nde düzenlenen ‘Siyaset
ve Liderlik Okulu’ kapsamında ‘Bağımsızlık
ve Hürriyet’ konulu yaptığı konuşma sonrasında, yeni TCK ve yasaya aykırı eğitim kurumlarına yönelik madde
hakkındaki tartışmalarla ilgili bir soru üzerine, bu maddenin komisyonda da
tartışıldığını, hapis cezasının önce 3 yıla, sonra 1 yıla indirildiğini,
Yasada ‘Kuran kursu’ değil, ‘izinsiz eğitim kurumu’ denildiğini belirterek ‘‘Neticede devletin valiliği, savcılık
takip edecektir, yasadışı bir durum olursa gerekli şey yapılır. Sonuç
itibariyle biz insanların özgürlüğünü savunalım. Ama bir boşluk olursa onu
düzeltiriz” …Kuran kursunun yasağı mı olur? Hepimiz evde öğrendik. ‘Kaçak yapı’ gibi söylüyorsunuz.
Yasadışı dediğimiz izinsiz yapılan şeyler, ille de hapis vermek gibi bir
şey olamaz... Bana sorarsanız hiç ceza vermemeniz gerekir... Şahsi
kanaatim bu. İlgili soruşturma
açılır, varsa bir suçu, para cezası mı olur, başka bir şey mi olur
yaparsın. Orada yasadışı bir faaliyet varsa, örgüt anlamında, o zaten ayrı
bir suç. Yasadışı örgüt kurma diye müstakil bir suç var zaten.’ diye
söylediği, (Ek.106)
19) TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’ndaki SHÇEK, Kadının Statüsü Genel
Müdürlüğü, Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü ve Özürlüler İdaresi
Başkanlığı’nın 2007 yılı bütçe görüşmelerinde söz alan Adalet ve Kalkınma
Partisi Samsun Milletvekili Musa
Uzunkaya’nın; “kızların istediği okula gidemediğini,
gitse bile daha sonra kamu hizmetine katılamadığını, 3 binden fazla kız öğrencinin Viyana,
İtalya, Almanya, ABD, Hollanda’ya gitmek zorunda kaldığını, YÖK’ün 20 küsur
yıldır kızların iki kimlik taşımasını zorunlu hale getirdiğini,
üniversiteye girişte ve üniversitede farklı kimlik kullanmak zorunda
kaldığını, bunun kadının
aşağılanması olduğunu, katı laiklik uygulamasının Fransa ve Türkiye’de
söz konusu olduğunu…’’ beyan ettiği, (Ek.107)
20) Plan ve Bütçe Komisyonu’nda, Başbakanlık ve bağlı kuruluşların 2006
yılı bütçeleri görüşülürken, CHP milletvekillerinin TBMM Başkanı Bülent
Arınç’ın türban konusunda Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e yönelik
sözlerini ve Ömer Dinçer’in görevde tutulmasını sert biçimde eleştirmeleri
üzerine Adalet ve Kalkınma Partili Musa
Uzunkaya’nın; ‘‘Atatürk’ün eşi
Latife Hanım, köşkteki toplantılara başörtüsüyle katılıyordu. İsmet
İnönü’ye yurtdışı gezilerinde eşi kara çarşafla eşlik ediyordu. Bu da mı
çağdışılık’’ demiş, Ömer Dinçer’e yönelik eleştiriler üzerine ‘‘Ben
bu makalenin altına imzamı atarım’’ diye konuştuğu, (Ek.108)
21) Devlet Bakanı Mehmet Aydın’ın;
2004 yılı Nisan ayında Almanya’da Frankfurter Allgemeine gazetesine verdiği
demeçte “Eğer bir kadın kapanması
gerektiğini düşünüyorsa, bu konuda bir demokrat olarak sadece şunu
söyleyebilirim: buna hakkı var…Türban
takılması, kamu kuruluşlarında mümkün olabilir…Bizim kadınlara kendi
kurallarımızı zorlamaya hakkımız yok. Aksi halde bir yan konudan büyük
sorun yaratırız.” dediği, (Ek.109)
22) Devlet Bakanı Güldal Akşit’in,
2005 yılı Ocak ayında ABD’de katıldığı Birleşmiş Milletler’e bağlı Kadınlara
Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) Komitesi’nin
Türkiye konulu özel komite toplantısında; “Türkiye’de bir başörtüsü
sorunu vardır. Genç kızlarımızın eğitim alması önünde engel teşkil
etmektedir. Üniversitelerimize
fiilen devam edemedikleri için eğitim almaları engellenmektedir”
şeklinde konuştuğu, (Ek.110)
23) Hükümetin Leyla Şahin hakkındaki AİHM 4. Dairesi’nin kararının
onaylanmasını istemesi üzerine 2005 yılı Mayıs ayında Adalet ve Kalkınma
Partisi milletvekillerinden:
Ankara Milletvekili Ersönmez Yarbay’ın; “Türban yasağı savunmasına katılamayız.
Türban bireysel, inanç özgürlüğüne girer. Giyim kuşam özgürlüğü var.
Hükümetin türban yasağını savunması Anayasa’ya aykırıdır. Anayasa’daki din
ve vicdan hürriyeti ne olacak? Bu işi “mecburiyetten yaptık” anlayışı
olmaz. İktidara bireysel özgürlükleri genişletmek için geldik. Bu
unutulmamalı…”,
Adıyaman Milletvekili Ahmet Faruk Ünsal’ın; “Eğer
hükümet türban yasağını savunduysa bunun demokratik gerekçeye sığınarak
yapılmasını doğru bulmam. Biz demokratiksek, o zaman Avrupa ülkeleri
teokratiktir. Hükümet keşke farklı savunma yapsaydı. Avrupa’da bazı
liselerde yasak var, üniversitede yok. Keşke hükümet, “Bizde alternatif
eğitim kurumları yok” deseydi.”,
Nevşehir Milletvekili Mehmet Elkatmış’ın: “Türban
yasağı insan haklarına aykırıdır. Türban yasağı savunulamaz”,
Ankara Milletvekili Eyüp Sanay’ın: “Türban
yasağı gibi kısıtlamalar olmamalı. Hükümetin verdiği savunma siyasidir.
Birtakım güçlerin etkisi altında kalarak verilen bir savunmadır. Asıl
düşünceleri benim gibidir. Gizli güçlerin etkisi altında bu karar,
verilmiştir. Başbakanın eşi başörtülü, kızları başörtüsü yüzünden
yurtdışında okuyor, Dışişleri Bakanı’nın eşi okuyamadı. Yasağı savunmaları
mümkün mü? Yürekleri sızlaya sızlaya
savunmayı veriyorlar”,
Adana Milletvekili Abdullah Çalışkan’ın: “Hükümet
olabilirsiniz, ancak şimdi olduğu gibi bazı konularda irade ortaya
koyamayabilirsiniz. İçeride anayasal kurumların yarattığı bir “de facto”
durum var...,”
şeklinde beyanda bulundukları, (Ek.111)
24) Adalet ve Kalkınma Partisi Ankara Milletvekili Eyüp Sanay’ın 2005 yılı Kasım ayında, TBMM’de yaptığı
açıklamada üniversitelerin yanı
sıra kamu kurumlarında da çalışanlara türban serbestliği getirilmesi
gerektiğini ileri sürerek; ‘‘Her
yerde, yapılan işe zarar verilmediği sürece kıyafet sınırlaması
olmamalıdır. İsteyen başörtüsüyle isteyen başı açık, isteyen mini etek,
isteyen maksi etek ile çalışabilmelidir’’ dediği, (Ek.112)
25) Adalet ve Kalkınma Partisi Kocaeli Milletvekili ve Genel Başkan
Yardımcısı Nihat Ergün’ün divan başkanlığı yaptığı Adana Büyükşehir
Belediyesi Tiyatro Salonu’ndaki Adalet ve Kalkınma Partisi Adana Gençlik
Kolları 2. Danışma Meclisi’nde, toplantıya katılan partili gençlerin
boyunlarında parti amblemi bulunan turuncu renkli atkıların kendine
Ukrayna’da yaşanan ‘Turuncu devrimi’
hatırlattığını belirten Adalet ve Kalkınma Partisi Adana Milletvekili Abdullah
Çalışkan’ın “Gençler devrim istiyor. Ben de bir romantik
devrimci olarak elbette devrimden yanayım. Ama devrimin turuncusu olmaz.
Ara renk olmaz devrimde. Devrim ya kırmızıdır, ya da yeşildir. Ben yeşilden
yanayım”…”Bu devrimci ateşinizin asla sönmemesini diliyorum. Yaş 30’u geçtikten sonra ana kademeye geçince,
devrimci ruhunuzun asla sönmemesini diliyorum. O ateş, her ne kadar cürümü
kadar yeri yaksa da sizi mezara kadar götürecek bir ateştir. Ben
yüreğinizdeki o ateşin mezara kadar devam etmesini diliyorum.” diye
söylediği,
Konuşmasının ardından DHA muhabirinin “Yeşil devrimden kastınız nedir?”
sorusuna Abdullah Çalışkan’ın; “Gençlere yönelik
duygulu bir konuşma yapmak istedim. Asıl olan ülkedeki mevcut gidişattır.
Çünkü bugüne kadar ülkemizde bir takım yönetimler olmuş, bir takım
iktidarlar gelmiş, ama köklü değişimler bir türlü gerçekleşmemiştir. Önemli
olan burada toplumun talep ettiği köklü değişimlerdir. Siz onun adına ister devrim deyin, ister fetih deyin. Bir
şekilde bu köklü değişimlerin yapılması lazım. Ben köklü değişimlerden
yanayım, benim kastettiğim şey budur. Devrimlerin esası şudur, ara devrim
olmaz. Bir şekilde ‘turuncu devrim’, ‘pembe devrim’, ‘sarı devrim’ gibi
devrimler olmaz. Devrimlerin rengi ya ‘yeşildir’, ya da ‘kırmızıdır’ Kastettiğim köklü değişimlerdir.
Devrimin darbe gibi farklı şekilde anlaşılması zaten mümkün değildir. Yeşil devrim zaten halkın anlayacağı
bir dildir. Ben renklerle ifade ettim, renklerin dilini kullandım,
anlaşılmıştır.” yanıtını verdiği, (Ek.113)
26) Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkan Yardımcısı Nihat Ergün’ün , Adalet ve Kalkınma
Partisi Genel Merkezi’nde 2005 yılı Nisan ayında düzenlediği basın
toplantısında; türban konusunda geleceğe dönük uyarılarda bulunarak ‘‘Dindar bir kimlik ve görünümle modern
hayata aktif şekilde katılmak isteyen bireylerin mağdur edildiğini’’ …. Laikliğin sulandırılması da
katılaştırılması da onu çağdaşlıktan, bilimsellikten ve rasyonellikten
uzaklaştırmaktır. Çağdaş, bilimsel ve rasyonel laikliğin hem devlet hem de dinler
ve dindarlar için sağlam bir güvence, demokrasinin ve sosyal barışın
güçlenmesinde en etkili faktör olduğuna inancımız tamdır.’’ dediği, (Ek.114)
27) Adalet ve Kalkınma Partisi Adıyaman İl Başkanlığı’na 2005 yılı
Aralık ayında yaptığı ziyarette basın mensuplarının sorularını
cevaplandıran Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkan Yardımcısı Bülent Gedikli’nin; “Adalet ve Kalkınma Partisi olarak
başörtüsüyle ilgili toplumsal mutabakat aradığımızı söylemiştik. Biz
vatandaşlarımıza bu sorunu belli bir zaman içerisinde çözeceğiz sözünü
vermedik. Fakat başörtüsünün bir sorun olduğunu ve başörtülü kızlarımızın
üniversitede eğitim görememelerinin ciddi bir sorun olduğunu dile getirdik.
Fakat bir mutabakat içersinde çözüleceğini söyledik. Bu konuda da epeyce mesafe
alındığını düşünüyorum. Başörtüsü sorununun çözümü için belirli bir süre
veremeyiz. Başörtüsünün insan
hakları ihlali olduğu ortadadır. Başörtülü bir kızımızın eğitim
görmemesi bizi de üzüyor, kamuoyunu da üzüyor. Kamuoyu araştırmalarında
kızlarımızın başörtüsüyle eğitim görmesini isteyenlerin oranı yüzde
70-75’dir. Partimiz bu halkın tercihlerini göz önünde bulunduruyor. Bu
sorunun çözülmesi için toplumun her kesimi muhataptır. Mutabakatın
sağlanması olayı sosyal bir süreçtir. Kurumlar arasında mutabakat olmadığı
için, başörtüsü sorun olmaya devam ediyor. Bu anlamda toplumsal mutabakat
sağlanacaktır. Kurumlar arasında böyle bir mutabakat sağlanmadığı için
sorun gündemde kalmaya devam ediyor” şeklinde beyanda bulunduğu, (Ek.115)
28) Adalet ve Kalkınma Partisi MKYK Üyesi ve Dış İlişkilerden Sorumlu
Genel Başkan Yardımcısı İstanbul Milletvekili Egemen Bağış’ın, 2005 yılı Aralık ayında Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi’nin Leyla Şahin davası hakkındaki kararı ile ilgili olarak; “Başörtüsü kullananların kullanma
hakkına saygı duyuyorum. Aynı şekilde ben başörtüsünü savunduğum kadar mini
eteği de savunuyorum. Çünkü ikisi de ifade özgürlüğünün gereğidir. İnsanlar
ülkede istedikleri gibi yaşayabilmelidir, diye düşünüyorum… Leyla Şahin
davasında karar verenler bu acıyı yaşayanlar değil, onların ülkesinde böyle
bir sorun yok. Benim üniversiteye gidemeyen kardeşlerim, bacılarım
arkadaşlarım var… Bu tamamen bir insan hakları ayıbıdır benim
açımdan” dediği, (Ek.116)
29) AKP Tokat Milletvekili Resul
Tosun’un, İmam Hatip Liseleri Mezunları Derneğince 2005 yılı Mayıs
ayında düzenlenen toplantıda AİHM’nin Leyla Şahin davası hakkındaki kararı
ile ilgili olarak; ‘‘...Temyiz duruşmasında hükümet adına verilen savunmanın, milli
iradeyi kesinlikle temsil etmediğini…” söylemiş, 3 Kasımdan sonra oluşan TBMM’de insan hakları konusunda hassas
davrandıklarını, ideolojik bir tavır içine girmediklerini belirterek, Hükümetimizin
de, Meclis grubumuzun da hassasiyete sahip olduğunun altını önemle çizmek
istiyorum, (…) Siz Başbakanın eşini bir toplantıya götürememesinden, her
gün yaşadığı bu sıkıntıdan bu meseleleri dert edinmediğini mi sanıyorsunuz…”
demiş, salondan gelen tepkiler üzerine “…Bizim yanlış yaptığımız yerde sizin ikazınız, eleştirileriniz
bize güç verir. Bu ikazların hükümetimize etki edeceğine inanıyorum.
Hatırlat. Hatırlatmakta fayda var. Bazen
susarak, bazen baldıran zehiri içerek bu sorunu çözmeyi hedeflemeliyiz…”
ifadesini kullandığı, (Ek.117)
30) Tokat Milletvekili Resul
Tosun’un, 2005 yılı Mayıs ayında, parti grup toplantısında AİHM’nin
Leyla Şahin davası hakkındaki kararı ile ilgili olarak; Türban konusunda
hükümetin kredisinin bitmediğini, sorun çözülmediği takdirde seçim
sonuçlarına yansıyacağını belirterek; “O
nedenle bir an önce halka gidilmesi ve referanduma sunulmasını savunuyorum’
dediği, Referandum için Meclis’te gerekli çoğunlukları bulunduğunu
hatırlatan Tosun’un, sözlerini ‘Oligarşik
kurumların direnci, toplumsal taleple kırılacaktır. Rusya bile ayakta
duramadı. Ezici bir çoğunlukla halk bu yasakları kaldıracaktır. Eğer
halk bizim savunduğumuzu yerinde görmezse, bunu halka doğru anlatamamışız
derim. Bunu halka anlatmaya çalışırız. Hak bildiğimiz bir şeyden vazgeçecek
değiliz” şeklinde devam ettiği, (Ek.118)
31) Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı’nın, AİHM’nin Leyla
Şahin davası hakkındaki kararı ile ilgili olarak; “Biz parlamenter demokratik bir cumhuriyetiz. Parlamenter
demokrasilerde erkler ayrılığı vardır, yasama, yürütme ve yargı.
Parlamenter rejimlerde kuralı koyan yasama organıdır. Bunun dışında
yargının görevi önüne getirilen somut olayla ilgili hüküm vermektir. Kural
koyması söz konusu değildir. Dolayısıyla AİHM’in veya başka bir mahkemenin
türbanla ilgili veya benzeri konularla ilgili kural koymuş olduğu iddiaları
hukuki temelden yoksundur. Karar konusu o kararın öznesi kimse onunla
alakalıdır. Kimdir öznesi? Sayın Leyla Şahin. AİHM, Leyla Şahin ile ilgili
işlemi hukuka aykırı bulunmamıştır. Karar bundan ibarettir.”.. “O olay için bağlayıcıdır” “Düzenleyici
işlemler farklı, yargısal işlemler farklıdır, düzenleyici işlemleri yasama
organı koyar. Bizim Anayasamızda açıktır. Anayasa Mahkemesi düzenleyici
işlem niteliğinde karar alamaz diye. Bu işlemde idare haklıdır, haksızdır,
mahkeme bunu tespit eder. Somut olayın tarafları için sadece bağlayıcıdır.
İddia edildiği gibi bu konu tamamen bitmiştir, burada kural konamaz. Hele
hele bize hukuk dersi de vermiş hocaların bu anlama gelecek hocalarımızın
beyanlarını ben hayretle karşıladım. Artık kural konamaz demek Türkiye’nin
geleceğini veya bir ulusun geleceğini 16 yargıçtan oluşan bir ekibe havale
etmek anlamına gelir. Geleceğe ipotek koymak anlamına gelir. Böyle bir
şeyin demokrasilerde kabulü mümkün değil. Demokratik kurallarla bağdaşır
olması da düşünülemez.” diye konuştuğu, (Ek.119)
32) TBMM Başkan Vekili ve Adalet ve Kalkınma Partisi Kayseri
Milletvekili Sadık Yakut’un
Adalet ve Kalkınma Partisi İl Başkanlığı tarafından 2005 yılı Temmuz ayında
düzenlenen basın toplantısında YÖK’ün meslek liseleri mezunlarına
uygulanacak ÖSS katsayısının düşürülmesine ilişkin kararıyla ilgili bir
soruya “Adalet ve Kalkınma Partisi
seçimlerde yüzde 35 oranında oy alarak iktidar oldu. Partimiz milli
iradenin temsilcisidir. Milli
iradenin yargıya da yansıması gerekir. Kurum ve kuruluşlar milli
iradenin bir parçasıdır.” şeklinde yanıt verdiği, (Ek.120)
33) 2005 yılı Nisan ayında ‘Başörtüsüne Özgürlük Diyarbakır Girişimi’ne
mensup 20 kişi, Adalet ve Kalkınma Partisi Diyarbakır İl Başkanlığına
giderek destek talebinde bulunmuş, Adalet ve Kalkınma Partisi Diyarbakır İl
Başkanı (Halen AKP Diyarbakır Milletvekili) Abdurrahman Kurt’un; “Türkiye’de
toplumun yüzde 75-80 civarında ittifak ettiği bir konuda, aynı şekilde
mağduru olduğumuz bir konuda halkın iradesini topluma yansıtmakta ne kadar
zorlandığımızı ve bunun ne denli acılara sebep olduğunu başörtüsü olayı çok
açık bir şekilde ortaya koymaktadır.(…)Halkın ekseri çoğunluğunun Müslüman
olduğu bir ülkede dinin gereği olan bir hali yaşama talebinde olan
insanlarımız mağdur edilmeye devam edilmektedir. Biz hükümet partisi olarak
bunun acısını çok açık bir şekilde hissetmekle beraber halkın iradesinin
topluma yansıtılmasındaki zorlukları ciddi şekilde hissetmekteyiz. Allah’ın onlara hak olarak verdiği
özellikleri, tavsiyeleri, yönlendirmeleri yaşamayı talep eden insanların
önüne hangi gerekçeler sunulabilir diye düşünüyorum. Ve şahsen benim
söyleyeceğim bir gerekçem yok. Söyleyecek bir savunmam yok. Şunu
söylüyorum: Allah hepimizin yar ve yardımcısı olsun, ama inşallah ve
inanıyorum ki bu süreç bütün mağdur
kardeşlerimizin onurlu tavırları ve direnişiyle hayra vesile olacak vebir
sonuç getirecektir…) biçiminde beyanda bulunduğu, (Ek.121)
34) Danıştay
2. Dairesi’nin Aytaç Kılınç’a ilişkin 26.10.2005 gün ve 2004/4051-2005/3366
sayılı kararı ile ilgili olarak;
Adalet ve Kalkınma Partisi Çorum Milletvekili ve
TBMM Adalet Komisyonu Üyesi Muzaffer Külcü’nün, “Bu çok önceden planlanmış, tek tip
toplum oluşturma projesinin bir tezahürüdür” …”Bu karar tek kelime ile ‘ayıp’ olarak özetlenebilir” …”Zaten Danıştay, kendi kafasında
kurguladığı bazı gerekçeler üzerinden karar alıyor. Danıştay kararlarında
Anayasa, yasa, evrensel hukuk ilkelerinin gereklerini görmek çok zordur”,
Adalet ve Kalkınma Partisi Sivas Milletvekili Selami
Uzun’un; Danıştay’ın
verdiği bu karara “ancak dehşet
denebilir” şeklindeki sözleri ile tepki göstererek “Bu kararı verenler önce dünyaya
baksınlar. Dünya istikrar ararken Türkiye yargının eliyle kaosa
sürükleniyor”
Adalet ve Kalkınma Partisi Kilis Milletvekili Hasan
Kara’nın; “Danıştay başörtüsü konusundaki yorumu
çok genişletiyor. Bu karar artık kamusal alan olayını da geçti. Bunu
sokaklara yaymak istiyorlar. Böyle
bir karar toplumda infiale neden olur ve vatandaşlarımız üzerinde
sıkıntıya yol açar. Peygamberimize yapılan hareket tüm dünya Müslümanlarında
tepki oluştururken kendi içimizde birlik olamamak çok acı”,
şeklinde beyanda bulundukları, (Ek.122)
35) 2007 yılı Aralık ayında gazetecilerle sabah kahvaltısında bir araya
gelen AKP Genel Başkan Yardımcısı Nükhet
Hotar Göksel’in; “Bunu biz ilk
günden beri söylüyoruz. Buna bir sorun da denmez. Özellikle eğitimde kızlarımız
için bir engel. Bu engelin kaldırılması da ancak bir toplumsal mutabakatla
sağlanabilir. Bu herkesin sorunu olmalı. Herkes bunun kaygısını taşımalı.
Taşıyabildiği ölçüde de toplumsal bir mutabakatla bu soruna bir çözüm getirilmeli”…”Somut
bir şeyimiz yok. Ama anayasa olabilir, ama yönetmelikler olabilir. Ama
insanlar bu konuda bilinç oluşturur, öyle de olabilir. Bütün partiler bir
araya gelip bu konuda bir çalışma yapabilir. Bunların her biri bir alternatiftir,
bir şıktır. Şekli buralardan herhangi biri de olabilir, hepsi de olabilir. Ama biz temel olarak özellikle eğitimde
her türlü yasağın kalkmasından yanayız”…diye söylediği,
“Eğitim derken ilköğretimi mi, ortaöğretimi mi,
yükseköğretimi mi kastediyorsunuz” sorusunu “Tabii öncelikle
yükseköğretim” şeklinde yanıtladığı, yeni anayasa taslağında bu
konuda nasıl bir düzenleme olacağı yönündeki soru üzerine ise, “yükseköğretim kurumlarında eğitim hakkı
herhangi bir şekilde kısıtlanamaz gibi
bir ifade olabileceğini, başka seçenekler üzerinde de durulduğunu”
söylediği, (Ek.123)
36) AKP İstanbul İl Kadın Kollarınca Muammer Karaca Tiyatrosu’nda 2007
yılı Aralık ayında düzenlenen “5. Pera Buluşması”nda, “Türk Kadınının Seçme
ve Seçilme Hakkının 73. Yılı” dolayısıyla “Yerel Siyaset” konulu panelde
konuşan TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı ve AKP İstanbul Milletvekili Prof.
Dr. Burhan Kuzu’nun, “Başörtülü
kadınların siyaset yapma engeli kalkar diyemem ama başörtülü kızların
üniversitede okumalarının önündeki engelin kalkması için yeni anayasada
açık düzenleme olacak” şeklinde beyanda bulunduğu, başörtülü bir
öğrencinin ödül almasının engellenmesi olayını da “insanlık ayıbı” olarak nitelendirdiği, (Ek.124)
37) Show TV’ de yayınlanan 17.01.2008 tarihli “ Siyaset Meydanı” isimli
programda AKP’nin Merkez Karar ve Yönetim Kurulu Üyesi Ayşe Böhürler ile Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu arasında geçen
konuşmada, Ayşe Böhürler’in türbanlı olarak hukuk öğrenimini
bitirmiş bir kadının yargıçlık yapmasını savunduğu, bu doğrultudaki
önerilerini Burhan Kuzu’nun, “Acele
etmeyin ona da sıra gelecek “ diye yanıtladığı, (Ek.125)
38) AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir
Mir Mehmet Fırat’ın 2007 yılı Kasım ayında Anayasa taslağı üzerindeki
çalışmalarda sona yaklaştıklarını söylediği ve “Başörtüsü inanç özgürlüğünün kullanılması nedeniyle bir insanın
hakkı. Başörtüsüyle ilgili yasalarda, Anayasa da dahil olmak üzere herhangi
bir yasaklama yok. O zaman Türkiye’de eksik olan başka bir şey var.
Türkiye’de sistemin tam demokratikleşmediği, tam bir hukuk devleti oluşmadığı
ve kişi özgürlüklerine karşı büyük bir saygının oluşmadığı sonucu ortaya
çıkıyor. Tartışma başörtüsüyle ilgili değildir, problem de başörtüsü
değildir. Aslında birileri genç kızlarımızın, kadınlarımızın başında olan
örtüyü aldılar, kendi yüzlerine örttüler. Aslında tartışma konusu olan şey,
egemenliğin kime ait olduğu ve bu egemenliğin kimin eliyle kullanılacağı
tartışmasıdır. Cevaplanması gereken iki soru var. Cumhuriyetçi misin,
demokrat mısın? Kavga bunun üstünedir.” dediği,
2008 Yılı Şubat ayında yaptığı bir konuşmada ise;
Üniversitelerde uygulanan türban yasağının Anayasa ihlali olduğunu ileri
sürerek, “ Çünkü beğensek de,
beğenmesek de 1982 Anayasası yürürlüktedir. Herkes bu Anayasaya uymak mecburiyetinden.
13’cü maddesi açık ve seçiktir. Özgürlükler yasa ile sınırlandırılabilir.
Hiçbir makam, hiçbir organın emri ile, karıyla sınırlandırılamaz. Bunun
aksini yapan Anayasayı ihlal eder. Bunu uygulayan her kişi de kanunsuz emri
uygulamış olur. Kanunsuz emri uygulamak, emir verilmiş olsa dahi uygulayanı
cezadan kurtarmaz.” şeklinde beyanda bulunduğu, (Ek.126)
39) TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı ve AKP’li Prof. Dr. Mehmet Zafer Üskül’ün, seçim bölgesi Mersin’de 2007 yılı Kasım ayında yaptığı
açıklamada; türbanlı öğrencilerin de
üniversiteye girmesi gerektiğini, başkalarının da haklarının bulunmasından
ötürü insan haklarının sınırsız olmadığını, insan haklarının, olması
gerekenin dışında sınırlandırılmaması gerektiğini belirterek, “aynı zamanda
kamusal düzenin oluşturulması insan haklarının sınırlandırılmasını
beraberinde getirir. Anayasalar da bu sınırlamanın nasıl yapılabileceğini
öngörürken sınırlamaya da bir sınır getirir. Mesela hakkın özüne
dokunmamak, ölçülü olmak ve demokratik haklara karışmamak gibi zorunluluklar
vardır”… “Ancak türbanlı öğrencilerimiz şu anda bu haklarını
üniversitelerimizde kullanamıyor. Ama bu doğru mudur? Getirilen bu
sınırlamalar bana göre doğru değildir. Sonuç olarak öğrenci yurttaştır ve
hizmet alandır. Bir öğrenci tapu dairesindeki işini yapabiliyor, suç
işlerse karakola götürülebiliyor ve mahkemeye çıkarılabiliyor. Buralar da
devletin kurumları. Ama devletin üniversitelerine alınmıyor. Burada bir
çelişki var, bunun ortadan kaldırılması gerekir. Ama hukuken
üniversitelerimiz başka bir şey yapamaz. Çünkü Danıştay ve Anayasa
Mahkemesi kararı var. Dolayısıyla bu sorunu başka bir biçimde çözmeye
çalışmak gerekiyor….” şeklinde konuştuğu, (Ek.127)
40) AKP Kütahya Milletvekili Hüseyin Tuğcu’nun, 2008 yılı Ocak ayında “Cemevleri resmi statüde camiler gibi birer ibadethane olamaz. Bu
durum, Müslüman Türk toplumunun ayrışmasında ve birbirlerine karşı bakış
açılarının sertleşmesinde etkin rol oynayabilir”, ne Osmanlı ne de
Cumhuriyet döneminde cemevi kavramının olduğunu, Alevi-Bektaşi Türk
kültüründe toplantı mekânı olarak geçmişte ‘dedeevi’ tabiri kullanılırken
günümüzde cemevi kavramı ön plana çıkmıştır, ... Nakşi, Rufai, Kadiri,
Nurcular, Süleymancılar, Fethullahçılar gibi grupların toplantı yaptıkları
özel mekânlar ile Alevi-Bektaşi toplumunun toplantı mekânları da özel
mekânlardır” diye söylediği, bu kapsamda bir dönem zorunluluktan
dolayı kaldırılan tekke ve zaviyelere ilişkin yasanın sosyal gereksinimler
çerçevesinde yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini savunan Tuğcu, “Zaten bu dini sosyal gruplar
varlıklarını yıllardır sürdürüyorlar. Devleti millete, milleti devlete
küstürmenin ne gereği ne de anlamı vardır” görüşünü dile getirdiği,
(Ek.128)
41) Adalet ve Kalkınma Partisi ile Milliyetçi Hareket Partisinin
Türbanın Yükseköğretimde serbest bırakılmasına yönelik Anayasa ve yasa
değişiklikleri önerilerini müzakereye başladıkları süreçte bazı AKP
milletvekilleri ve partililer, konuya ilişkin görüşlerini açıkladıkları ve
hatta serbestliğin sadece yükseköğretimle sınırlı kalmayacağını da içeren
beyanlar verdikleri,
AKP Balıkesir Milletvekili Mehmet Cemal Öztaylan’ın Burhaniye AKP Kadın Kolları
Kongresinde yaptığı konuşmada; “…Yasalara
göre bize zulüm Cumhuriyet
Yürüyüşleri yapacaksın, bizlere küfür edeceksin, Cumhuriyet Yürüyüşleri
yapanlar ‘Cumhuriyet Çocuğu’ da biz ‘Patagonya Çocuğu muyuz?’(…) Ulan biz
neyiz, ağaç kökü müyüz?(…) Birçok
şeyin olduğu gibi AKP’nin de simgesi var…” şeklinde beyanda
bulunduğu,
AKP Konya Milletvekili Hüsnü Tuna’nın Konya
Gazeteciler Cemiyetini ziyareti sırasında; “…Üniversitelerde kılık
kıyafet serbest olursa, kamu hizmetinde yasak devam eder mi? İnşallah
hedefimiz kamu hizmetlerinde de, yani kamu hizmeti veren personellerde de
böyle bir yasağın olmamasıdır. Bu utanç verici bir şey diye düşünüyorum
ben. Ama bunun yeri 42 nci madde değil. Çünkü 42 nci madde eğitim
hakkıyla ilgili madde olduğu için. Orada çalışma hakkını düzenleyemiyoruz.
Zamanı gelince inşallah o çerçevede düzenlemelerde gündeme gelecektir….” dediği,
AKP’nin Kurucu ve halen Merkez Karar Yönetim Kurulu
üyesi olup Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın danışmanlığı görevini yürüten Hasan
Cüneyt Zapsu’nun, Dünya
Ekonomik Forumu için gittiği İsviçre’nin Davos kentinde gazetecilerle
yaptığı sohbet toplantısında “…Yok
efendim şu kanun.. Bana ne kanundan? İnsan yapmış kanunu, değiştirirsin
kanunu..” şeklinde konuştuğu, türbanın liseye, ilkokula ineceğine dair
korkular olduğunu belirten Zapsu sözlerine devamla “…Kamuda da oldu diyelim.
Sonunda ne olacak? Korkulan nedir? Şeriat… Türkiye’ye hiçbir şey olmaz.
İsterse kamuda da olsun, bana ne? 700 sene Osmanlı şeriat ile idare
edilmiştir. Türk halkı Yunus
Emre ve Mevlana ile büyümüştür. ‘şeriat gelecek, Türkiye işte İran gibi
olacak’ gibi şeyler… Bunlar tarih okumuyorlar..” biçiminde konuştuğu,
AKP Gaziantep Milletvekili ve Kadın Kolları Başkanı
Fatma Şahin’in “….Bizim
önceliğimiz eğitim hakkının verilmesidir.(…) Anayasada hizmet alan, hizmet
veren diye bir düzenleme yaparsanız ihtiyaca cevap vermez. Kamuda çalışanların türban takması
konusunu bugünden konuşmak yanlış olur. Bir gün gelir, kurumsal mutabakat
sağlanır, ‘tüm yasakları kaldıralım’ noktasına gelinirse o gün kamuda
çalışanların türban takması konuşulabilir.(…) Adım adım gitmek lazım…” şeklinde beyanda bulunduğu,
Adalet ve Kalkınma Partisi Erzurum İl Başkanlığı
Danışma Meclisinin 3 şubat 2008 tarihli toplantısına katılan Erzurum
Milletvekili Muzaffer Gülyurt’un
öğretim üyelerinin cübbeleriyle yürüyüş yapmalarını eleştirerek, “Kutsal cübbeyi giyip başörtüsüne karşı yürüyenler
gidip proje üretsinler. Birçok hoca akşama kadar oturup para hesabı
yapıyor. Ondan sonra da ‘başörtülüleri okula almayız’ diyorlar. Bu böyle
olmaz. Bu zulümdür,” dediği,
Adalet ve Kalkınma Partisi Erzurum Milletvekili Muhyettin Aksak’ın “Artık kimse haydi kızlar dışarı
diyemeyecek. Önümüzdeki hafta bu ülkenin bütün gençleri okula rahatça
gidebilecek. İnşallah bu beladan hep
beraber kurtulacağız.” diye konuştuğu,
Yukarıdaki sözlerinden dolayı AKP Konya Milletvekili Hüsnü
Tuna’nın ‘uyarı’ istemiyle Müşterek Disiplin Kurulu’na sevkedildiği,
Gaziantep Milletvekili ve Kadın Kolları Başkanı Fatma ŞAHİN hakkında AKP Grup Yönetim Kurulunun bir işlem
yapılmamasının kararlaştırdığı,(Ek.129)
42) Adalet ve Kalkınma Partisi Kurucu ve MKYK Üyesi olan İstanbul Milletvekili
Egemen Bağış’ın 2008 Ocak ayı içinde Konrad
Adaneur Vakfı’nı davetlisi olarak gittiği Berlin’de bir gazetecinin türban
konusundaki sorusu üzerine: “MHP
Milletvekilleri Meclis kapısına kadar başörtüsü ile gelip, kapıda başını
açıp giriyorlardı. Böyle çifte bir hayat yaşamanın kime ne faydası
olabilir. Ben bunu insanlık adına çok daha utanç verici buluyorum. Kapıya
kadar gelecek bir milletvekili ve kapının ağzında açacak ve çıkınca
bağlayacak. Bu daha saçma. Ama insanları bunu yapmak durumunda bıraktık
Türkiye’de”, dediği, gazetecinin, ‘Bu durumda siz Meclis çatısı altında
başörtülü vekiller de bulunabilirler mi diyorsunuz?’ şeklindeki sorusunu
ise “Mecliste görev yapan kimlerdir? Milletvekilleri,
Kimin vekil, milletin vekili. O zaman millet neyse, vekil de o olmalıdır.
Farklı olmamalı. Bu benim düşüncem. Partimin düşüncesini soruyorsanız,
henüz bu konuyu konuşmadık” diye yanıtladığı, (Ek.130)
43) Adalet ve Kalkınma Partisi Kurucu üyesi ve Kütahya Milletvekili Hüseyin
Tuğcu’nun 2007 yılı
Eylül ayında bir gazetecinin, “Son dönemde, devletten iş alacak
müteahhitlerin eşlerinin örtünmeye başladığı, hükümetin bu tür
uygulamalarında da söz edilen iddialar var, bunlara ne diyorsunuz” şeklindeki
sorusunu “Evet tabiî ki bunlar olabilir, insanın olduğu her yerde her şey
mümkün… Elbette iş alacaksa
kendine çeki düzen verecektir insan. Bu yönetimin durumuna göre
şekillenecektir…” biçiminde yanıtladığı, (Ek.131)
44) 2008 yılı şubat ayı içersinde, AKP Trabzon milletvekili Cevdet Erdöl’ün “başörtülü
olarak okula alınmayan kız çocuklarının önündeki engellerin kaldırılması da
‘ haydi kızlar okula’ kampanyasının bir tamamlayıcı ayağı olacaktır.
Ebeveynler kız çocuklarını okula göndermede daha istekli davranacaklardır.”
dediği, bu beyanıyla; ilköğretim ve ortaöğretim çağındaki kız öğrencilere
de türban serbestisi sağlanacağının işaretini verdiği, ( Ek.167)
45) 2007
yılının Aralık ayında başlayıp 2008 yılının 14 Ocak’ında Başbakan Recep
Tayyip ERDOĞAN’ın İspanya’da yaptığı konuşmada türbanı dinsel ve siyasal
bir simge olarak tanımlaması ve üniversitelerde türbana serbesti
tanınacağını açıklaması ve bundan sonra yaşanan tartışmalar sürecinde
17.02.2008 tarihinde Kayseri’de AKP Gençlik Kolları İl Kongresinde bir
konuşma yapan Genel Başkan Yardımcısı ve Manisa Milletvekili Hüseyin TANRIVERDİ’nin, basında
çıkan haberlere tepki göstererek “Tepkilerin
dozunu öylesine yükselttiler ki, ağızlarından akan salyalarıyla ‘TBMM’de
kaosa kalkan 411 el’ diye manşet attılar. Yazıklar olsun onlara. Bunlar
kendi kişisel menfaat ve çıkarlarını düşündükleri için böylesi manşet
attılar. Buradan ifade ediyorum, milletvekili arkadaşlarımla birlikte biz
ellerimizi kaos için kaldırmadık. Türkiye’nin geleceği için kaldırdık ve
bilesiniz ki sayın genel başkanımız başbakanımız ERDOĞAN ifade etti. Biz beyaz çarşaflarımızla meclise
geldik. Onun için siz varın, ağzınızdan akan salyalarla manşetler
oluşturun. Bunlar bizim için vız gelir, tırıs gider.” dediği, (Ek. 168)
46) AKP Grup Başkan vekili Sadullah ERGİN ile MHP Genel Sekreteri Cihan
PAÇACI’nın 17 Şubat 2008 tarihinde Kanal 24’ün Ankara Masası programında
gazeteci Şamil TAYYAR ile Taşkın KOÇ’un gündeme ilişkin sorularını
yanıtlarken Sadullah ERGİN’in iki parti arasında gizli mutabakat imzalandığı
ve mutabakatta çatlak olduğu yönündeki iddiaları yalanladığı,söz konusu mutabakatın başörtüsü
yasağını kaldıran anayasanın 10. ve 42. maddeleri ile YÖK yasasının ek 17.
maddesinin değişikliğine ilişkin metne atılan imzadan ibaret olduğunu
söylediği, devamla “mutabakatın arkasındayız. Gizli hiçbir şeyimiz yok. Ek
17, anayasa değişiklikleri üzerine bina edilecek bir maddedir. Ne
yapacağımız teknik bir konudur. Zamanlamasını beraber ayarlayacağız.”
dediği, (Ek. 169)
47) AKP
Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir
Mehmet FIRAT’ın, Anayasanın
10. ve 42. maddelerinde yapılan değişikliğin henüz Cumhurbaşkanı tarafından
imzalanıp yürürlüğe girmesinden önce 20.02.2008 tarihinde basına verdiği
demeçte “Anayasanın 10. ve 42. maddelerinin değiştirilerek Yükseköğretimde
türbanın önünü açan düzenlemenin yürürlüğe girmesi halinde buna uymayan
rektör dâhil tüm yöneticilerin cezalandırılması için TCK’ya bir madde
eklenmesi gerektiğini” ifade ettiği, (Ek.170)
48) Cumhurbaşkanı
Abdullah GÜL’ün Anayasanın 10. ve 42. maddelerinde değişiklik yapan yasayı
onaylaması ve bahse konu yasanın 22 Ocak 2008 tarihli Resmi Gazete’de
yayınlanarak yürürlüğe girmesinden sonra, 2008 yılı şubat ayı içersinde
TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan
KUZU’nun; “Uygulamaya üniversite yönetimleri ve
YÖK karar verecek. (…). Derlerse ki ‘Anayasa değişikliği yeterli’,
uygulamayı hemen başlatabilirler. ‘Bekleyelim’ derlerse ek 17. maddenin
çıkmasını da bekleyebilirler.” dediği,
AKP Grup Başkan Vekili Sadulah ERGİN’ in de
aynı konu ile ilgili olarak; “Hukuk devletinde hukuka saygılı olmak lazım.
Artık uygulayıcıların da bu düzenlemeye uygun hareket etmesini umuyoruz.
(…). YÖK Kanununun ek 17. maddesi konusunda MHP ile birlikte karar
vereceğiz.” diye söylediği, (Ek.171)
49) YÖK
Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya ÖZCAN’ ın 24.02.2008 gün ve 225 sayı ile
üniversite rektörlerine gönderdiği bir yazıda, üniversitelerde türban
serbestîsini getirmeyi amaçlayan Anayasanın 10. ve 42. maddelerine göre
uygulama yapılabilmesi için ayrıca kanuni düzenlemeye ihtiyaç olmadığını
bildirdiği, bir örneği İçişleri Bakanlığı ve valiliklere de gönderilen
yazıda Anayasa değişikliği yapan kanun teklifindeki genel gerekçede
“Yükseköğretim kurumlarında kılık kıyafetlerinden dolayı bazı öğrencilerin
eğitim ve öğretim hakkının engellenmesi kronik bir sorun haline gelmiştir.”
ifadesi kullanıldığı ,
YÖK Başkanı Yusuf Ziya ÖZCAN’ın bahse konu
genelgesinden sonra bazı üniversitelerde türbanlı öğrencilerin derslere
alınmadığı, bunun üzerine YÖK Başkanı bir basın açıklaması yaparak türbana
izin vermeyen rektörlerin kişi hak ve hürriyetleri açısından çifte suç
işlediklerini; TCK’nın 106. maddesinde tanımlanan tehdit suçunu ve 112.
maddesinde tanımlanan eğitim ve öğretimin engellenmesi suçunu işlediklerini
iddia ettiği,
Bu gelişmelerden sonra 28.02.2008 tarihinde
toplanan Üniversitelerarası Kurul’un
(ÜAK) yayınladığı bildiride; YÖK Başkanının üniversitelerde gerilimi
tırmandırdığı belirtilerek, “Cumhuriyetin temel nitelikleri, kişi hak ve
hürriyetlerinin sınırlandırılmasına gerekçe gösterilemez. “ gibi sözlerle
kişi hak ve özgürlüklerine sanki Cumhuriyetin temel nitelikleri engelmiş
gibi asla kabul edilemeyecek ifadeler kullanması nedeniyle Türk
üniversitelerini temsil edemez konuma geldiği için istifaya davet ediyoruz,
denildiği,
Türban konusunda yaşanan kargaşalar üzerine AKP
Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir
Mehmet FIRAT’ın, yasağı devam ettiren rektörlerin suç işlediğini ileri
sürerek savcıların harekete geçmesini, “Anayasa, kanunlar ve evrensel hukuk
kaideleri ihlal edilerek genç kızlar giyim kuşamlarından dolayı
üniversitelerde eğitim ve öğretim hakkından mahrum bırakılıyor”(…) hukuk
tanımazlık, aymazlık ve ceberut anlayışın bir sonucu anayasayı ihlal suçu
dahil, TCK’nın birçok maddesinin ihlali anlamına geldiğini, söylediği,
Anayasa Taslağının tanıtımı için Fetullah Gülen’in
himayesindeki bir kuruluşun düzenlediği konferanslara katılmak üzere
Profesör Dr. Ergun ÖZBUDUN, AKP milletvekili Cüneyt YÜKSEL ile birlikte
ABD’de bulunan Dengir Mir Mehmet FIRAT’ın, 5 Mart 2008 günü ‘Voice of
America’ radyosuna verdiği mülakatta ‘türbanın serbest bırakılması ters
tepkiler yaratabilir ya da başını örtmeyenler üzerinde baskılara neden
olabileceği yolundaki kaygılar’la ilgili bir soru üzerine; “… Benim
tavsiyem bu nevi korkular ile hayatını zehredenlerin, başkalarının hayatını
zehretmelerinin ötesinde bir doktora başvurarak, bu fobilerinden
kurtulmalarıdır. Yani başını örterek ne rejimin tehlikeye gireceğini,
kendisinin yaşam tarzının tehlikeye girmeyeceğini, ben inanıyorum ki bir
psiyaktr kendilerine çok daha makul bir şekilde anlatır” dediği,
Dengir Mir Mehmet Fırat’ın, ABD’deki konferans programı çerçevesinde
04.03.2008 günü Colombia Üniversitesin’nde yaptığı konuşmada; “türbanlı öğrencilerin üniversitelere
alınmaması ile ilgili akılların karışmaması gerektiğini belirterek, şu
andaki yasalar çerçevesinde üniversitelere ‘çırılçıplak’ bile girilebilir,”
demiş, devamla,(…)”
Rektörlerin türbanlı öğrencilere üniversiteye almamakla anayasayı ihlal
etmişlerdir.(…) ihbarlara rağmen savcılar görevlerini yapmıyorlar.(…) anayasa ihlali ağır bir suçtur, Türk
Ceza Kanununa göre bundan dolayı insan idam edilmiştir, bir başbakan idam
edilmiştir, iki bakan idam edilmiştir, “ diye söylediği,
TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu’nun, Anayasa’nın 10. ve 42. maddelerinde yapılan
değişikliğini Anayasa Mahkemesinin esastan inceleyeceği yorumlarını
yapanlar için, “… böyle bir yorum yapmak beyinsizliktir, densizliktir…”
dediği,
AKP’nin kurucu üyesi Cüneyt ZAPSU’nun 5 Mart
2008 günü Almanya dönüşü uçakta gazetecilerin türbanla ilgili gelişmeleri
sormaları üzerine; “…Türban takanların sadece yüzde 50’si inancı yüzünden
takıyor deseniz bile, bu yüzde 50’ye ‘türbanını çıkar demek, sokaktaki
kadına donunu çıkar’ demekten farksızdır” demiş, devamla “…Türkiye de
türban nedeniyle şişmiş bir balon oluştu. Erdoğan, üniversitelerde türbana
izin vererek bu balonun patlamasını önledi, (…) Türkiye’de her zaman din
istismarı yapan partiler olmuştur. ‘hatta bizimkiler bile yapmıştır, Ama
dini öcü olarak göstermeye çalışarak siyasi prim yapmaya uğraşan partiler
de var.” biçiminde beyanda bulunduğu,
YÖK Başkanlığının yasal değişiklik beklenmeksizin
üniversitelere türbanlı öğrencilerin alınmasına dair talimatı ve bazı
üniversite rektörlerinin söz konusu talimatın konusunun suç teşkil
ettiğinden bahisle uygulamamaları karşısında, bazı siyasetçiler basına
verdikleri demeçlerle türbana izin vermeyen üniversite rektörlerini
eleştirdikleri, AKP Grup Başkan Vekili Bekir
BOZDAĞ’ın “Anayasa değişiklikleri uygulama kabiliyeti olan
düzenlemelerdir. ‘Uygulamam’ deme hakkı hiç kimsede yoktur. Ek 17 sadece
sınırlama getiriyor. “ dediği, (Ek.
174)
50) Üniversitelerde
türbanın serbest bırakılmasının yolunu açacak Anayasa değişikliğinin
yürürlüğe girmesinden önce ve sonra tartışmalar sürerken yurdun muhtelif
yerlerinde, ortaöğretim kurumlarında, devlet hastanelerinde ve bazı kamu
kurumlarında yasağa rağmen türbanlı öğrencilerin serbestçe okullara
girdikleri, hastaneler ve kamu kurumlarında memurlar, doktor ve
hemşirelerin türbanlarıyla görev yaptıkları basına yansıyan haberlerden
izlenmiştir.
Bu cümleden olarak;
Ankara’da Cebeci Eğitim ve Araştırma Hastanesinin
başhekimlik binasındaki mutemetlik ve matbu evrak deposu odalarında
türbanlı personelin görev yaptığı,
Kartal İlçe Milli Eğitim Müdürü Eyüp ATASOY’un
izinli olan sekreterinin yerine türbanlı bir kamu personeli çalıştırdığı,
İstanbul’da Haseki Ulviye Aygüler Çocuk
Polikliniğinde İstanbul Bağcılar Eğitim ve Araştırma Hastanesinde Ümraniye
Eğitim ve Araştırma Hastanesinde Vakıf Gureba Hastanesinde çok sayıda
sağlık personelinin türbanlarıyla görev yaptıkları,
Edirne Ayşe Kadın Sağlık Ocağında Zeynep MAHMUT
isimli bir doktorun türbanıyla görev yaptığı,
İstanbul Güngören’deki İzzet Ünver Lisesi’nde çok
sayıda türbanlı öğrencinin okula ve derslere girdiği ve öğretmenlerin
müdahale etmedikleri,
Bolu’da Zübeyde Hanım Kız Meslek Lisesi ile İzzet
Baysal Sağlık Meslek Lisesi’nde çok sayıda kız öğrencinin okula ve derse
türbanlarıyla girdikleri,
Görülmüştür.
Kamu kurumlarında türbanlı çok sayıda personelin
görev yapması ve bazı liselerde de türbanlı öğrencilerin derslere
girdiğinin tespiti üzerine basına demeç veren AKP Grup Başkan Vekili Bekir BOZDAĞ’ın “Kamu kurumları ve
ortaöğretime yönelik bir çalışmamız, böyle bir niyetimiz yok. Anayasaya
açık açık yazdık. Buna rağmen hala bu noktada sorgulama yapanlar var.
Görüntülerin çoğunun yalan çıktığı, başka haberlerden de anlaşılıyor. Bu
konuda süreci tıkamak isteyenlerin, iyi niyetten uzak gayretlerinin ürünü
diye düşünüyorum.” dediği, gazetecilerin basında yer alan fotoğrafları
görüp görmediğini sormaları üzerine Bekir BOZDAĞ, “ Gördüm. Daha önce de
gördüm. Hepsi yalan çıktı.” diye yanıtladığı,
Çok sayıda sağlık personelinin türbanla görev
yaptıkları hususunun basına yansımasından sonra TBMM’de bu konuyla ilgili
olarak verilen bir soru önergesine yanıt veren Sağlık Bakanı Recep AKDAĞ’ın, basına yansıyan
fotoğrafları kendisinin de gördüğünü, yerel yönetimlerin, vali ve
kaymakamların görevlerinin bilincinde olduklarını, Anayasa değişikliği
sonrasında farklı bir hava estirilmeye çalışıldığını söyleyerek “Türkiye’de
son zamanlarda Anayasa değişikliği ile nerede, nasıl çekildiği belli
olmayan, mekanı bile anlaşılmayan birtakım haberler yer alıyor. Devlet
gazete haberleri ile yönetilmez. Bizim kamuyla ilgili tavrımız açık ve
nettir. Ülkeyi yönetirken birtakım provokasyonlara gelmeyiz. Hiç kimsenin
de provokasyonlara gelmemesini söylüyorum” diye açıklama yaptığı,
Yurdun muhtelif yerlerindeki çok sayıda sağlık
kuruluşunda doktor, hemşire vb, kamu görevlilerinin türbanlarıyla görev
yaptıklarının basına yansımasından sonra Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Orhan
Gümrükçüoğlu imzasıyla 7 Şubat 2008 tarihinde bir genelge yayınlandığı,
bahse konu genelgede; “…Sağlık kurum ve kuruluşlarımızın huzur ve sükunet
içersinde hizmet verebilmesi ve mahremiyet haklarının korunması için
kurum/kuruluş sahasında fotoğraf ya da kamera çekimi yapılmaması,
kurum/kuruluş amirinin onayı ve geçerli bir gerekçe olmadan bu tür
faaliyetlere izin verilmemesi….” talimatı verilerek, sağlık kurumlarındaki
yasadışı uygulamaların gizlenmesine çalışıldığı,
Sağlık Bakanı
Recep AKDAĞ’ın Anayasa ve
Yüksek Öğretim Kanununun ek 17. maddesinde yapılacak değişiklikten sonra,
tıp fakültelerinin 6. sınıfında okuyan ‘intern’ denilen stajyer doktorların
da başörtüsü takabileceklerini söylediği, (Ek. 175)
Belirlenmiştir.
f- Adalet ve Kalkınma Partili yerel
yöneticiler ile partinin il, ilçe ve belde teşkilatı yöneticilerinin laik
devlet ilkesine aykırı eylem ve demeçleri
1) 2004 yılında yapılan mahalli idareler seçimi sırasında Niğde
Ulukışla İlçe teşkilatı i |