Anayasa Mahkemesi
Başkanlığından: Esas Sayısı :
2004/92 Karar Sayısı :
2008/119 Karar Günü :
12.6.2008 İPTAL DAVASINI AÇAN: Türkiye Büyük Millet
Meclisi üyeleri Ali TOPUZ, Mustafa ÖZYURT ve 117 milletvekili İPTAL DAVASININ KONUSU : 26.9.2004 günlü, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 184. maddesinin beşinci
fıkrası ile 344. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinin, Anayasa’nın
2., 11., 36., 56., 87. ve 90. maddelerine aykırılığı
savıyla iptali ve yürürlüklerinin durdurulması istemidir. I - İPTAL VE YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMLERİNİN GEREKÇESİ İptal ve yürürlüğü durdurma
istemlerini içeren 15.10.2004 günlü dava dilekçesinin gerekçe bölümü şöyledir: “1) 26.09.2004 Tarih ve 5237 Sayılı Türk Ceza Kanununun 184 üncü Maddesinin
Beşinci Fıkrasının Anayasanın 2 nci, 11 inci, 36 ncı ve 87 nci Maddelerine
Aykırılığı 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 184 üncü maddesinin birinci
fıkrasında, Anayasanın
87 nci maddesinde 03.10.2001 günlü, 4709 sayılı
Yasa’yla yapılan değişiklikle, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin genel ve özel
af ilanına karar verebilmesi “üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun karan”na bağlanmış; 96 ncı maddesiyle
de toplantı ve karar yeter sayısı için Anayasada öngörülen ayrık durumlar saklı
tutulmuştur. 87 nci maddenin nitelikli çoğunluk
arayan bu düzenlemesi karşısında, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin genel ve
özel af ilanıyla ilgili kararlarında 96 ncı maddede
öngörülen karar yeter sayısının (toplantıya katılanların salt çoğunluğunun)
yeterli olamayacağı açıktır. Bu durumda,
5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 184 üncü maddesinin beşinci fıkrasındaki “...
kamu davası açılmaz, açılmış olan kamu davası düşer,
mahkum olunan ceza bütün sonuçlarıyla ortadan kalkar.” kuralının “af
niteliğinde olup olmadığının irdelenmesi gerekmektedir. Kuşkusuz,
184 üncü maddenin iptali istenen beşinci fıkrasında “af sözcüğü geçmemektedir.
Ancak, Anayasa Mahkemesinin 28.05.2002 tarih ve E. 2002/99,
K.2002/51 sayılı kararında, “Anayasada, yasalaşma süreci özel usullere bağlanmış
olan yasama işlemlerinin başka isimler altında ve farklı yöntemler
uygulanarak oluşturulması durumunda, Anayasa koruyucunun iradesinin tam
anlamıyla etkili ve egemen kılınabilmesi için bu işlemlerin Anayasal
denetimlerinin gerçek nitelik ve içerikleri gözetilerek yapılması gerekir”
denilmiştir. Şu halde, hukuksal metinlerin niteliklerinin saptanabilmesi
için, o metinlerin adına yada sözcüklerine değil,
amacına, içeriklerine ve etkilerine bakılması ve değerlendirmenin buna göre
yapılması gerekmektedir. 184 üncü maddesinin birinci fıkrasında, yapı ruhsatiyesi
alınmadan veya ruhsata aykırı olarak bina yapmak veya yaptırmak, ikinci
fıkrasında yapı ruhsatiyesi olmadan başlatılan inşaatlar dolayısıyla kurulan
şantiyelere elektrik, su ve telefon bağlantısı yapılmasına müsaade etmek suç
olarak tanımlanmış ve bu suçu işleyenlerin bir yıldan beş yıla kadar hapis
cezası ile cezalandırılması öngörülmüştür. 184 üncü maddenin iptali istenen beşinci
fıkrasında, birinci ve ikinci fıkrada belirtilen suçları işleyenler hakkında
kamu davasının açılmayacağı, açılmış olanların ise düşeceği, mahkum olunan cezanın da bütün sonuçlarıyla ortadan
kalkacağı kurala bağlanmıştır. Anayasa Mahkemesinin 18.07.2001 günlü, E.2001/4, K.2001/332 sayılı kararında
da belirtildiği gibi, af, kimi zaman kesinleşmiş cezaları ortadan kaldıran yada değiştiren, kimi zaman da kamu davasını düşüren yada mahkumiyeti
bütün sonuçlarıyla birlikte yok sayan bir yasama tasarrufudur. 184 üncü
maddenin birinci ve ikinci fıkralarına aykırı davranma suçundan dava açılmayacağının,
açılan davaların düşeceğinin ve mahkum olunan
cezanın bütün sonuçlarıyla ortadan kalkacağının öngörülmesi, Anayasa Mahkemesinin
yukarıda değinilen kararında da belirtildiği üzere af niteliğindedir. Bu
nedenle, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nda kabulünde, Anayasanın
87 nci maddesi uyarınca üye tamsayısının beşte
üçünün oyunun aranması gerektiği açıktır. Oysa,
5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 184 üncü maddesinin beşinci fıkrası Türkiye
Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nda, yukarıda belirtilen nitelikli çoğunluk
ile kabul edilmemiştir. Anayasada, genel kuraldan ayrılarak toplantı ve karar
yeter sayısı için özel düzenleme bulunduğu dikkate alınarak yapılan uyarı
üzerine Genel Kurul
Tutanağına
“BAŞKAN-
Sayın milletvekilleri, saymamı istiyorsunuz; ben, sizin bu talebinizi çok
haklı buluyorum. Ben oturum devam ettiği müddetçe sayıyorum; isterseniz, rakamları
size söyleyeyim. Şu istikamette, yani, genelde, muhalefetin oturduğu istikametteki
sayı, bugün 85’i aşmadı, 80 ile 85 arasında, sürekli takip ediyorum. Bu taraf
140’tan aşağı düşmedi. Lütfen ben işimi yapıyorum” kaydı geçmiştir. Belirtilen
duruma göre, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 184 üncü maddesinin iptali
istenen beşinci fıkrası, Anayasanın 87 nci
maddesinde öngörülen karar yeter sayısı olmaksızın kabul edilmiş olduğundan,
bu maddeye aykırı düşmektedir. Hukuken ve fiilen af sonucunu doğurmaya
elverişli yasaların çıkarılmasında uyulması zorunlu özel karar yeter sayısına
uyulmaması, bu tasarrufun kanun gücünde ve etkisinde olmadığının, yasalaştığı
andan itibaren uygulama ve yaptırım gücünün sakatlığının kabulünü zorunlu
kılar. Öte yandan,
Anayasanın 2 nci maddesinde, Türkiye
Cumhuriyeti’nin bir hukuk devleti olduğu, 36 ncı
maddesinde, herkesin, meşru vasıta ve yollardan yararlanarak yargı mercileri
önünde davacı yada davalı olarak sav ve savunma
hakkına sahip bulunduğu belirtilmiştir. İptali
istenen 184 üncü maddenin beşinci fıkrası ile getirilen davaların düşeceğine
ilişkin düzenlemenin, yargılama sonucunda beraat edebilecekler, yönünden
aleyhte sonuç doğuracağı açıktır. Hakkında kimi nedenlerle kamu davası açılmış
kişilerin, savunup aklanabilmeleri olanaklı iken, seçme hakkı tanınmadan açılmış
bulunan kamu davalarının kendiliğinden ortadan kaldırılması hak arama özgürlüğünün
engellemesi anlamına gelmekte ve bu durum hukuk devleti ilkesi ile de çelişmektedir.
Çünkü kişinin hak arama özgürlüğünün korunması hukuk devletinin temel
unsurlarındandır. Nitekim,
Anayasa Mahkemesinin 18.07.2001 günlü, E. 2001/4, K. 2001/332 sayalı kararı
ile, 4616 sayılı “23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı
Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun”un ilgili
maddeleri, yukarıdaki gerekçeyle iptal edilmiştir. Bu nedenle,
184 üncü maddenin beşinci fıkrası, hak arama özgürlüğünü kısıtlayıcı
içeriğiyle Anayasanın 2 nci ve 36 ncı maddelerine de aykırı düşmektedir. Diğer
taraftan, bir yasa kuralının Anayasanın herhangi bir kuralına aykırılığının tespiti onun kendiliğinden
Anayasanın 11 inci maddesine de aykırılığı sonucunu doğuracaktır (Anayasa
Mahkemesinin 03.06.1988 tarih ve E. 1987/28, K. 1988/16 sayılı kararı, AMKD., sa.24, shf.
225). Açıklanan
nedenlerle 26.09.2004 tarih ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 184 üncü
maddesinin beşinci fıkrasının, Anayasanın 2 nci, 11
inci, 36 ncı ve 87 nci maddelerine
aykırı olduğundan iptali gerekmektedir. 2) 26.09.2004 Tarih ve 5237 Sayılı Türk Ceza Kanununun 344 üncü Maddesinin
(b) Fıkrasının Anayasanın 2 nci, 11 inci, 56 ncı ve 90 inci Maddelerine Aykırılığı “Çevre hakkı”nın
başlıca insan hakkı olmasına, çevrenin ve doğal dengenin korunmasının da
uluslararası bir yükümlülük olmasına karşın, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 344 üncü
maddesinin (b) fıkrasında; çevrenin kasten kirletilmesi ve çevrenin taksirle
kirletilmesi suçlarını hürriyeti bağlayıcı ceza ile müeyyideye bağlayan 181
inci ve 182 nci maddelerin birinci fıkralarının,
yayımı tarihinden iki yıl sonra yürürlüğe girmesi öngörülmüştür. Bu düzenleme öncelikle, 5237 sayılı Türk
Ceza Kanununun 1 inci maddesinde açıklanan ceza kanununun amacı ile
bağdaşmadığı için Anayasanın 2 nci maddesine
aykırıdır. Şöyleki; Türk Ceza
Kanunun 1 inci maddesinde, Kanunun amacı şöyle açıklanmıştır: “(1) Ceza
Kanununun amacı; kişi hak ve özgürlüklerini, kamu düzen ve güvenliğini, hukuk
devletini, kamu sağlığını ve çevreyi,
toplum barışını korumak, suç
işlenmesini önlemektir. Kanunda, bu
amacın gerçekleştirilmesi için ceza sorumluluğunun temel esasları ile suçlar,
ceza ve güvenlik tedbirlerinin türleri düzenlenmiştir.” Görüldüğü
üzere, Ceza Kanununun temel amaçlarından birisi, “çevreyi korumak” olup bu amacın gerçekleşmesi için de suç ve cezanın düzenlenmesi öngörülmüştür.
Böyle bir suç ve cezanın düzenlenmesinin yöneldiği nihai amaç ise kuşkusuz
kamu yararıdır. Hal böyle iken iptali istenen hüküm ile,
çevrenin korunması için suç ve ceza düzenlenmiş ancak bunun yürürlük tarihi
iki yıl sonraya ertelenmiştir. Böyle bir durumda, Türk Ceza Kanununun
çevrenin korunması amacının ve dolayısı ile kamu yararının gerçekleştiğini
söylemenin mümkün olamayacağı kuşkusuzdur. Bir Kanunun amacına uygun olarak ve kamu yararına yönelik düzenlemede bulunması
hukukun ana ilkelerinin bir gereğidir. Hukuk Devletinde yasa koyucu organ da dahil
olmak üzere, Devletin bütün organları üstünde hukukun mutlak bir egemenliğe
sahip olması, yasa koyucunun faaliyetlerinde kendisini her zaman Anayasa ve
hukukun üstün kuralları ile bağlı tutması gerekir. Çünkü yasanın da üstünde
yasa koyucunun bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ve Anayasa vardır. Hukukun
ana ilkelerine dayanmayan, Devletin amacı ve varlığı nedeniyle bağdaşmayan ve
sadece belli bir anda ortaya çıkan geçici bir çoğunluğun sağladığı kuvvete
dayanarak çıkarılan yasalar kamu vicdanında olumsuz etkiler yaratır. Böyle
bir yasa hukukun yüceliğini yansıtmaz. Böyle bir yasayı hukuk devletinin
tasarrufu niteliğinde saymak olanaksızdır (Any. Mah. E. 1963/124, K. 1963/243, AMKD. S.1, s.243). Bu nedenle,
5237 sayılı Türk Ceza Kanununun iptali istenen 344 üncü maddesinin (b)
fıkrası Anayasanın 2 nci maddesine aykırıdır. Diğer
yandan bir fiili suç olarak tanımlayan ve yaptırıma bağlayan hükümlerin yürürlüklerinin
yasanın tüm hükümlerinden daha geç yürürlüğe girmesini sağlayacak bir düzenlemenin,
bu hükümler yürürlüğe girinceye kadar söz konusu fiillerin işlenmesi
bakımından yüreklendirici bir etki yapacağı da açıktır. Halbuki
bir hukuk devletinde devlet suç işlenmesini teşvik için değil, suç
işlenmesini engellemek için yasa çıkarmak durumundadır. Bu bakımdan da söz
konusu (b) fıkrası Anayasanın 2 nci maddesinde
belirtilen hukuk devleti ilkesi ile çelişmektedir. Diğer taraftan
iptali istenen (b) fıkrasının, Anayasanın 56 ncı
maddesinde “Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler” bölümünde yer alan çevre
hakkının da zedelenmesine yol açtığı görülmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 56 ncı
maddesinde “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir”
demekte ve çevreyi geliştirmenin, çevre sağlığını korumanın ve çevre
kirlenmesini önlemenin hem Devletin hem de vatandaşların ödevi olduğu vurgulanmaktadır.
Bu düzenleme Avrupa
Birliği’nin Beşinci Çevre Eylem Programı’nda getirilen “ortak sorumluluk” yaklaşımıyla
uyumludur. İnsanların
ve diğer canlıların sağlıklı yaşamasını sağlayan hava, su, toprak ve kültürel
değerler çevreyi oluşturmaktadır. “Çevrenin kasten kirletilmesi” ve “çevrenin
taksirle kirletilmesi” suçlarını hürriyeti bağlayıcı ceza ile müeyyideye
bağlayan 181 inci ve 182 nci maddelerin birinci
fıkralarının, yayımı tarihinden iki yıl sonra yürürlüğe girmesinin öngörülmesinin;
Anayasanın 56 ncı maddesi ile çevrenin
kirlenmesinin önlenmesi konusunda Devlete verilen ödevin yerine getirilmemesi
ve savsaklanması anlamına geldiği açıktır. Bu nedenle, 344 üncü maddesinin
(b) fıkrası Anayasanın 56 ncı maddesine aykırı bir
nitelik taşımaktadır. Çevrenin
korunması ve çevre kirliliği problemi, kirliliğin kaynağı olan ülke ile sınırlı
kalmamakta dünya üzerinde varolan diğer devletleri
ve insanları da etkilemekte ve ilgilendirmektedir. Bunun tabi sonucu olarak,
çevre ile ilgili birtakım Devletler arası düzenlemelerin
yapılması da zorunluluk olduğundan dolayı çevrenin korunması ve çevre
kirliliğinin önlenmesi için birtakım devletlerarası çalışmalar ve toplantılar
tertip edilmiş, bildirgeler yayımlanmış, Türkiye’nin de katıldığı
uluslararası sözleşmeler düzenlenmiştir. Bir insan
hakkı olan ‘çevre hakkı’ ilk kez 1972’de Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı
sonucunda yayımlanan Stockholm Deklarasyonunda yer almıştır. Stockholm Deklarasyonu çevre ile ilgili ilk önemli belge olarak kabul edilmektedir. 1 inci maddesinde “insanın; hürriyet, eşitlik ve yeterli
yaşam koşulları sağlayan onurlu ve refah içinde bir çevrede yaşamak temel
hakkıdır” sözleriyle başlayan deklarasyon
doğal hayatın korunması; yenilenebilen kaynakların korunması; yenilenemeyen
kaynakların tükenme tehlikesine karşı önlemler alma; toksit
ve diğer maddelerin deşarjı, ısının doğaya onu zararsız kılabilecek
kapasiteyi aşacak şekilde bırakılmasının engellenmesi; kalkınmanın gerekleri
ile çevrenin korunması arasındaki çelişkilerin giderilmesi; nükleer silahlara
karşı çevrenin korunması gibi konuları ele almaktadır. 28 Ekim 1982 Dünya Doğa Şartı ve 1990 Paris
Sözleşmesinde çevre hakkı ile ilgili somut maddeler yer almıştır. Daha sonra 1984 yılında Tokyo Konferansı tertip
edilmiş ve bu konferansın sonucunda yayınlanan bildiride ise “Gelişme kavramı
yeniden gözden geçirilmeli ve her ülkenin ekonomik gelişmesi, kaynakların
korunması ve arttırılması dikkate alınarak gerçekleştirilmelidir.İktisadi
büyümede, sadece iktisadi geliştirme göstergeleri değil, aynı zamanda tabii
kaynakların korunması, hastalıklarla mücadele edilmesi, kültür miraslarının
korunması gibi konularla da ilgilenilmelidir.Temiz hava, su, orman, toprak
gibi çevre kaynakları korunmalı, dengeli
bir nüfus artışı sağlanmalıdır. Bütün ülkelerde teknolojik gelişmeler, çevre
faktörlerine önem verecek şekilde yönlendirilmelidir.” denilmiştir. Biyolojik
çeşitliliğin korunmasının insanlığın ortak sorunu olduğunu vurgulayan BM üyesi akit taraflar 1992’de Rio’da Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’ni kabul etmişlerdir.
Türkiye, 29.08.1996 tarih ve 4177 sayılı kanunla sözleşmeyi onaylamıştır. Sözleşme
ile “biyolojik çeşitliliğin korunması”, “biyolojik kaynakların muhafazası”, “biyoteknolojinin özgün, verimli ve çevreye uygun
kullanımı”, “ekosistemin korunması”, “biyolojik çeşitlilik oluşturan
canlıların ex-situ korunması”,
“canlıların yaşam ortamlarının korunması”, “canlıların in-situ
koşullarının korunması” ve “biyolojik çeşitlilik oluşturan canlıların
sürdürülebilir kullanımı” konuları ele alınmıştır. Bu
sözleşmede, insanların sürekli ve dengeli kalkınmanın merkezinde olduğu Ülkemizin de taraf olduğu Akdeniz’in Kirlenmeye Karşı Korunması (Barselona)
Sözleşmesi’nin ve Sözleşme’ye ait protokollerin gözden geçirilerek güncelleştirilmesi
sonucunda 1995 yılında yeniden imzaya açılan “Akdeniz’in Deniz Ortamı ve Kıyı
Bölgesinin Korunması Sözleşmesi”ne, “Akdeniz’de Gemilerden ve Uçaklardan
Boşaltma veya Denizde Yakmadan Kaynaklanan Kirliliğinin Önlenmesi ve Ortadan
Kaldırılması Protokolü”ne, “Akdeniz’in Kara Kökenli Kaynaklardan ve
Faaliyetlerden Dolayı Kirlenmeye Karşı Korunması Protokolü”ne, “Akdeniz’de
Özel Koruma Alanları ve Biyolojik Çeşitliliğe İlişkin Protokol”e katılmamız;
31.05.1963 tarihli ve 244 sayılı Kanunun 3 üncü ve 5 inci maddelerine göre,
Bakanlar Kurulu’nun 22.07.2002 tarih ve 2002/4545 sayılı kararı ile kabul
edilmiştir (R.G. 22.08.2002, sa.
24854). “Akdeniz’in Kara Kökenli Kaynaklardan ve Faaliyetlerden Dolayı Kirlenmeye
Karşı Korunması Protokolü” nün
Genel Hükümler bölümündeki 1 inci maddesinde aynen şöyle denilmektedir: “Bu Protokol’ün bundan böyle “Taraflar” olarak anılacak olan
Akit Tarafları 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun iptali istenen 344 üncü
maddesinin (b) fıkrası; yukarıda açıklanan Birleşmiş Milletler’in
ilan ettiği Dünya Doğa Şartı’na ve 1972’de Birleşmiş Milletler Çevre
Konferansı sonucunda yayımlanan Stockholm Deklarasyonundaki “çevre hakkı”na ve 1992 Rio Toplantısında imzalanan Çevre Sözleşmesi’ne
ve “Akdeniz’in Kara Kökenli Kaynaklardan ve Faaliyetlerden Dolayı Kirlenmeye
Karşı Korunması Protokolü’ne de aykırıdır. Anayasanın 90 inci maddesinde insan
haklarına ilişkin andlaşmalarla kanunların aynı
konuda hükümler taşımaları halinde andlaşmaya
uyulacağının ifade edildiği göz önünde tutulduğunda, uluslararası andlaşmaya aykırı bir düzenlemenin Anayasanın 90 inci maddesi
ile çeliştiğini de söylemek gerekmektedir. Diğer
taraftan, bir yasa kuralının Anayasanın herhangi bir kuralına aykırılığının tespiti
onun kendiliğinden Anayasanın 11 inci maddesine de aykırılığı sonucunu doğuracaktır
(Anayasa Mahkemesinin 03.06.1988 tarih ve E. 1987/28, K. 1988/16 sayılı
kararı, AMKD., sa.24, shf. 225). Açıklanan
nedenlerle 26.09.2004 tarih ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun IV. YÜRÜRLÜĞÜ DURDURMA İSTEMİNİN GEREKÇESİ Anayasal
düzenin en kısa sürede hukuka aykırı kurallardan arındırılması, hukuk devleti
sayılmanın gereğidir. Anayasaya aykırılığın sürdürülmesinin, bir hukuk devletinde
sübjektif yararların üstünde, özenle korunması gereken hukukun üstünlüğü
ilkesini zedeleyeceği kuşkusuzdur. Hukukun üstünlüğü ilkesinin sağlanamadığı
bir düzende, kişi hak ve özgürlükleri güvence altında sayılamayacağından, bu
ilkenin zedelenmesinin hukuk devleti yönünden giderilmesi olanaksız durum ve
zararlara yol açacağında duraksama bulunmamaktadır. 5237 sayılı
Kanunun 184 üncü maddesinin beşinci fıkrası ile 344 üncü maddesinin (b)
fıkrası da, yukarıda açıklanan nedenlerle Anayasaya aykırı olduklarından,
yürürlüklerinin sürdürülmesi hukukun üstünlüğü ilkesinin zedelenmesine ve
dolayısı ile kişi hak ve özgürlüklerinin güvencesiz kalmasına yol açacaklardır. Diğer
yandan 184 üncü maddenin beşinci fıkrasının yürürlüğünü sürdürmesi halinde,
gerekli yeter sayı ile kabul edilmediği için hukuken varlık kazanmamış bulunan
bir düzenleme, pek çok olayda uygulanabilecek ve hükmün iptali halinde, doğmuş
bulunan durum ve zararların giderilmesi mümkün olamayacaktır. 344 üncü
maddenin (b) fıkrasının yürürlüğünü sürdürmesi halinde ise çevre hakkı
güvencesiz kalacak ve hükmün yürürlüğe gireceği tarihe kadar çevre hakkına yönelik
ihlaller yaptırımsız kalacağı için adeta yasallaşacaktır. Böyle bir durumun
ise bu ihlalleri artıracağı ve “çevre”yi korumasız bırakacağı açıktır. Bunun
sonucunda ise, giderilmesi olanaksız durum zararlar doğacaktır. Bu
nedenlerle 5237 sayılı Kanunun 184 üncü maddesinin beşinci fıkrası ile 344
üncü maddesinin (b) fıkrası hakkında, yürürlüklerinin durdurulması da
istenerek iptal davası açılmıştır. V. SONUÇ VE İSTEM Yukarıda
açıklanan gerekçelerle; 1)
26.09.2004 tarih ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 184 üncü maddesinin
beşinci fıkrasının, Anayasanın 2 nci, 11 inci, 36 ncı ve 87 nci maddelerine
aykırı olduğu için iptaline, 2)
26.09.2004 tarih ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 344 üncü maddesinin (b)
fıkrasının, Anayasanın 2 nci, 11 inci, 56 ncı ve 90 inci maddelerine aykırı olduğu için iptaline, 3)
Uygulanmaları halinde giderilmesi olanaksız zarar ve durumlar doğacağı için,
iptal davası sonuçlanıncaya kadar, bu hükümlerin yürürlüklerinin
durdurulmasına karar verilmesine ilişkin istemimizi saygı ile arz ederiz.” II - YASA METİNLERİ A - İptali İstenilen Yasa Kuralları 26.9.2004 günlü, 5237 sayılı Yasa’nın iptali
istenilen kuralları içeren maddeleri şöyledir: “MADDE
184.- (1) Yapı ruhsatiyesi alınmadan
veya ruhsata aykırı olarak bina yapan veya yaptıran kişi, bir yıldan beş yıla
kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Yapı ruhsatiyesi olmadan başlatılan
inşaatlar dolayısıyla kurulan şantiyelere elektrik, su veya telefon
bağlantısı yapılmasına müsaade eden kişi, yukarıdaki fıkra hükmüne göre
cezalandırılır. (3) Yapı kullanma izni alınmamış
binalarda herhangi bir sınai faaliyetin icrasına
müsaade eden kişi iki yılda beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (4) Üçüncü fıkra hariç, bu madde
hükümleri ancak belediye sınırları içinde veya özel imar rejimine tabi
yerlerde uygulanır. (5) Kişinin, ruhsatsız ya da ruhsata aykırı olarak
yaptığı veya yaptırdığı binayı imar planına ve ruhsatına uygun hale getirmesi
halinde, bir ve ikinci fıkra hükümleri gereğince kamu davası açılmaz, açılmış
olan kamu davası düşer, mahkum olunan ceza bütün
sonuçlarıyla ortadan kalkar.” “MADDE
344.- (1) Bu Kanunun; a) “İmar kirliliğine neden olma”
başlıklı 184 üncü maddesi yayımı tarihinde, b)
“Çevrenin kasten kirletilmesi” başlıklı 181 inci maddesinin birinci fıkrası
ile “Çevrenin
taksirle kirletilmesi” başlıklı 182 nci maddesinin
birinci fıkrası yayım tarihinden itibaren iki yıl sonra, c) Diğer hükümleri 1 Haziran 2005
tarihinde, Yürürlüğe girer.” şeklindedir. Açıklamalı Kanun-İçtihat
Programından 91. B - Dayanılan Anayasa Kuralları Anayasa’nın 2.,
11., 36., 56., 87. ve 90. maddelerine
dayanılmıştır. III - İLK İNCELEME
Anayasa Mahkemesi
İçtüzüğü’nün 8. maddesi gereğince, Mustafa BUMİN, Sacit
ADALI, Fulya KANTARCIOĞLU, Ertuğrul ERSOY, Tülay TUĞCU, Ahmet AKYALÇIN,
Mehmet ERTEN, Mustafa YILDIRIM, Fazıl SAĞLAM, A. Necmi
ÖZLER ve Serdar ÖZGÜLDÜR’ün katılmalarıyla
19.10.2004 günü yapılan ilk inceleme toplantısında, dosyada eksiklik
bulunmadığından işin esasına geçilmesine, yürürlüğü durdurma isteminin bu
konudaki raporun hazırlanmasından sonra karara bağlanmasına oybirliğiyle
karar verilmiştir. IV - YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİ 26.9.2004 günlü, 5237 sayılı
Türk Ceza Kanunu’nun; 1- 184.maddesinin (5)
numaralı fıkrasının, koşulları oluşmadığından YÜRÜRLÜĞÜNÜN DURDURULMASI İSTEMİNİN
REDDİNE, Fulya KANTARCIOĞLU, Mustafa YILDIRIM ile Fazıl SAĞLAM’ın
karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA, 2- 344. maddesinin (b)
bendinin, koşulları oluşmadığından YÜRÜRLÜĞÜNÜN DURDURULMASI İSTEMİNİN
REDDİNE, Fulya KANTARCIOĞLU ile Fazıl SAĞLAM’ın karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA, 18.11.2004 gününde karar
verildi. V - ESASIN İNCELENMESİ Dava dilekçesi ve ekleri,
işin esasına ilişkin rapor, iptali istenilen Yasa kuralları, dayanılan
Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri
okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü: 1 - Şekil Açısından İnceleme Dava dilekçesinde,
Anayasa’nın 87. maddesinde öngörülen karar yeter sayısına uyulmadan, 5237
sayılı Yasa’nın 184. maddesinin beşinci fıkrasıyla hukuken ve fiilen af sonucunu
doğurmaya elverişli bir düzenleme yapıldığı,
ileri sürülmüştür. Anayasa’nın 148. maddesinde
yasaların şekil bakımından denetlenmesi, son oylamanın, öngörülen çoğunlukta
yapılıp yapılmadığı
hususu ile sınırlı
tutulmuş, 3.10.2001 gün ve 4709 sayılı Yasa ile değişik 87. maddesinde
de “… Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tam sayısının beşte üç çoğunluğunun
kararı ile genel ve özel af ilanına…” karar verilebileceği belirtilmiştir. Af, önceden ve belli bir
zamana kadar işlenmiş olan, suç teşkil eden fiiller için ceza vermek hakkını
ortadan kaldıran, verilmiş olan cezaların kısmen veya tamamen infazını
önleyen, bazen de kamu davasını düşüren veya mahkumiyeti
bütün sonuçlarıyla birlikte yok sayan yetkili mercilerce yapılmış hukuki
tasarruflardır. 5237 sayılı Yasa’nın 184.
maddesinin (5) numaralı fıkrasında, ruhsatsız ya da ruhsata aykırı olarak
yapılan veya yaptırılan binayı imar planına veya ruhsatına uygun hale
getirenler hakkında, bir ve ikinci fıkra hükümleri gereğince kamu davası
açılmayacağı, açılmış olan kamu davasının düşeceği, mahkum olunan cezanın
bütün sonuçları ile birlikte ortadan kalkacağı hüküm altına alınmıştır. Affın, önceden ve belli
zamana kadar işlenmiş
suçları kapsamına alması yani geçmişe yönelik olması niteliği
vardır. Bu niteliğini taşımaması nedeniyle İptali istenilen düzenleme
“af” değildir ve Anayasa’nın 87.
maddesinde öngörülen karar sayısı ile alınması gerekmemektedir. 2 - Esastan İnceleme A - 184. Maddenin (5) Numaralı Fıkrasının
İncelenmesi Dava dilekçesinde, kimi nedenlerle
kişilere savunma hakkı tanınmadan
açılmış olan kamu davalarının ortadan
kaldırılmasının hak arama özgürlüğünü kısıtlayacağı, bu özgürlüğün
korunmasının hukuk devletinin temel unsuru olduğu ileri sürülerek iptali istenilen düzenlemenin Anayasa’nın 2., 11. ve 36. maddelerine
aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Anayasa’nın 36. maddesinde, herkesin,
meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı
veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu
hükme bağlanmıştır. Adil yargılanma hakkı hukuk devleti olmanın gereklerinden
biridir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 184.
maddesinin birinci fıkrasında, yapı ruhsatiyesi
alınmadan veya ruhsata aykırı olarak bina yapmak veya yaptırmak; ikinci
fıkrasında da, yapı ruhsatiyesi olmadan başlatılan inşaatlar dolayısıyla
kurulan şantiyelere elektrik, su ve telefon bağlantısı yapılmasına izin
verilmesi suç olarak tanımlanmıştır.
184. maddenin iptali istenilen beşinci fıkrasında ise, birinci ve
ikinci fıkralarda tanımlanan suçları işleyenler hakkında
, ruhsatsız ya da ruhsata
aykırı olarak yapılan veya yaptırılan binanın imar planına ve ruhsatına uygun
hale getirilmesi halinde kamu davası
açılmayacağı, açılmış kamu davasının düşeceği ve mahkum olunan cezanın bütün
sonuçlarıyla ortadan kalkacağı hüküm altına alınmıştır. Söz konusu hükümden yararlanılabilmesi
için, hakkında takibat yapılmakta olan veya hakkında dava açılan yada ceza
alan kişinin; ruhsatsız bina yapmış veya yapıyor ise ruhsat almak ya da ruhsata aykırı
davranmış ise ruhsatına uygun hale getirmesi gerekmektedir. Ruhsat alacak ya
da ruhsatına uygun hale getirecek kişi, ya hakkında takibat yapılan ya da
hakkında kamu davası açılmış olan veya yargılanıp hüküm almış olan kişi ya da
kişilerdir. Hükümlü olanlar daha önce
yargılandıkları ve
yargılama aşamasında yasal haklarını kullanma olanakları
bulunduğundan, bunlar açısından, Anayasa’nın 36. maddesine aykırılık söz
konusu değildir. 184. maddenin birinci ve ikinci
fıkrasında yazılı suçları işlemedikleri için bu suçların zanlısı ya da sanığı
olmaması gerekenler hakkında kimi nedenlerle yanlışlıkla takibat başlatılmış veya kamu davası
açılmış ise savunmalarını bu doğrultuda yapmaları ve kanıtlarını haklarında
takibat yapan yetkiliye ya da dava açılmış ise mahkemeye sunma olanakları vardır.
Aynı maddenin beşinci fıkrasından yararlanmak isteyenlerin ruhsat almamış
iseler almaları ya da ruhsata aykırı davranmışlarsa uygun hale getirmeleri ve
bu hususları kanıtlayacak belgeleri yetkililere ibraz etmeleri gerektiğinden,
bu durumda olanlar açısından da hak arama özürlüğünün kısıtlanması söz konusu değildir Yasa koyucu, Anayasa’nın ve ceza
hukukunun temel ilkelerine bağlı kalmak koşuluyla ve cezalandırmadaki amacı
gözeterek, suç ve cezayı belirleyebilir ya da daha önce suç olarak kabul
edilen bir eylemi suç olmaktan çıkarabilir, gerekirse cezalandırmaktan da
vazgeçebilir. İşledikleri suç nedeniyle kişilerin cezalandırılması kural
olmakla birlikte, bazı koşulların gerçekleşmesi halinde, kişi hakkında ceza
davasının açılmasından, açılmış olan davanın devamından ve sonuçta ceza
verilmesinden yada mahkum olunan cezanın infazından vazgeçilmesi suç ve ceza siyasetinin
bir gereğidir. Açıklanan nedenlerle dava konusu kural,
Anayasa’nın 2., 11. ve 36. maddesine aykırı
değildir. İptal isteminin reddi gerekir. Bu görüşe Fulya KANTARCIOĞLU, Ahmet
AKYALÇIN, Mustafa YILDIRIM ve Şevket APALAK katılmamışlardır. B
- 344. Maddenin (1) Numaralı Fıkrasının (B) Bendinin İncelenmesi 5237 sayılı Yasa’nın yürürlükle ilgili
344. maddesinin birinci fıkrasının
(b) bendinde, “Çevrenin kasten kirletilmesi” başlıklı 181 inci
maddesinin birinci fıkrası ile “Çevrenin taksirle kirletilmesi” başlıklı 182 nci maddesinin birinci fıkrası hükümlerinin Yasa’nın
yayımı tarihinden itibaren iki yıl sonra, yürürlüğe gireceği hüküm altına alınmıştır. 5237 sayılı Yasa 12 Ekim
2004 günlü 25611 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanmış ve yayımlandığı tarihten itibaren iki yıl geçmiş
olup, iptali istenilen hükümde yer
alan 181. ve 182. maddenin birinci fıkrası hükümleri 12.10.2006 tarihinden itibaren yürürlüğe
girmiştir. İptali istenilen 344.
maddenin (b) bendinin konusu kalmadığından bu bende ilişkin istem hakkında
karar verilmesine yer olmadığına karar vermek gerekmiştir. VI - SONUÇ 26.9.2004
günlü, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun; 1- 184. maddesinin (5)
numaralı fıkrasının Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, Fulya KANTARCIOĞLU, Ahmet
AKYALÇIN, Mustafa YILDIRIM ile Şevket APALAK’ın karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA, 2- 344. maddesinin (1)
numaralı fıkrasının (b) bendinin, maddede belirtilen iki yıllık yürürlüğe
girme süresinin geçmesi nedeniyle konusu kalmadığından, bu bende ilişkin
istem hakkında KARAR VERİLMESİNE YER
OLMADIĞINA, OYBİRLİĞİYLE, 12.6.2008
gününde karar verildi.
KARŞIOY GEREKÇESİ
5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun
184. maddesinin ilk fıkrasında, “Yapı ruhsatiyesi alınmadan veya ruhsata aykırı
olarak bina yapan veya yaptıran kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası
ile cezalandırılır”; ikinci fıkrasında da “Yapı ruhsatiyesi olmadan başlatılan
inşaatlar dolayısıyla kurulan şantiyelere elektrik, su veya telefon
bağlantısı yapılmasına müsaade eden kişi, yukarıdaki fıkra hükmüne göre
cezalandırılır”; dava konusu beşinci fıkrasında da “kişinin, ruhsatsız ya da
ruhsata aykırı olarak yaptığı veya yaptırdığı binayı imar plânına ve
ruhsatına uygun hale getirmesi halinde, bir ve ikinci fıkra hükümleri
gereğince kamu davası açılmaz; açılmış olan kamu davası düşer mahkûm olunan
ceza bütün sonuçlarıyla ortadan kalkar” denilmektedir. Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk
devletinde, Anayasa’ya ve ceza hukukunun temel ilkelerine bağlı kalmak
koşuluyla hangi eylemlerin suç sayılacağı veya bunlara uygulanacak
yaptırımların belirlenmesi, yasa koyucunun takdir alanı içinde kalmakta ise de bu belirleme
yapılırken cezalandırmanın en önemli amaçlarından birinin suçun önlenmesi
olduğu gerçeğinin gözardı edilemeyeceği
kuşkusuzdur. Aynı maddede, usulsüz yapılaşmayı önlemek için ruhsatsız veya
ruhsata aykırı yapılaşma suç sayılırken bu suçun daha işlenmeden dava konusu
son fıkra ile bağışlanması olanağı sağlanması, suçun önlenmesi amacıyla
bağdaşmamaktadır. Kamu düzenini ve kamu güvenliğini yakından ilgilendiren
kaçak yapılaşmanın engellenmesi için yaptırımlar getirilirken önceden suçun
bağışlanabileceği öngörülerek insanların suç işlemeye teşvik edilmesinin,
ceza hukukunun temel ilkelerini zedelediği açıktır. Ayrıca, aynı suçun tekrar
işlenmesi durumunda, aynı maddeden
yararlanılmasına engel bir durum söz konusu olmadığından cezanın ıslah edici
özelliği de bulunmamaktadır. Oysa, bir hukuk
devletinde ceza siyaseti belirlenirken cezalandırma ile korunan hukuki
yararın devamlılığının gözetilmesi zorunludur. Aksi halde kamu düzeni ve
esenliğinin sağlanması olanaksızdır. Açıklanan nedenlerle dava konusu kuralın iptali
gerektiği düşüncesi ile çoğunluk görüşüne karşıyım. Üye Fulya
KANTARCIOĞLU KARŞI OY İptali
istenen 184. maddenin (5) numaralı fıkrasında, maddenin birinci ve ikinci
fıkralarında tanımlanan suçu işleyenler hakkında, ruhsatsız veya ruhsata
aykırı olarak yapılan veya yaptırılan binanın imar planına ve ruhsatına uygun
hale getirilmesi durumunda kamu davası açılmayacağı, açılmış olan kamu
davasının ise düşeceği, mahkum olunan cezanın bütün
sonuçlarıyla ortadan kalkacağı belirtilmiştir. Buna göre
ruhsatsız ya da ruhsata aykırı olarak yapılan veya yaptırılan binanın imar
plânına ve ruhsata uygun hale getirilmesi koşulu ile failin, belirli bir
tarih belirtilmeksizin işlediği suçun hukuki sonuçlarından kurtarılması
öngörülmüştür. Anayasa’nın
2. maddesinde belirtilen hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun,
insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her
alanda adil bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya
aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı
sayan, yargı denetimine açık devlettir. “Hukuk
güvenliği ilkesi”, hukuk devletinde uyulması zorunlu temel ilkelerden birini
oluşturmaktadır. Anayasa’da öngörülen temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasının
ve insan haklarının yaşama egemen kılınmasının ön koşulu olan hukuk güvenliği
ilkesi, hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve
işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletinde yasal düzenlemelerde bu
güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar. Yasa koyucu, kuşkusuz Anayasa’nın ve ceza hukukunun temel
ilkelerine bağlı kalmak koşuluyla cezalandırmada güdülen amacı da gözeterek
hangi eylemlerin suç sayılacağını ve bunlara verilecek cezanın türü ve
miktarı ile artırım ve indirim nedenlerini saptayabilir ise de hukuk
devletinde olması gereken, bireylerin eylem ve işlemlerinde hukuka uygun
davranma zorunluluğunu zedeleyici düzenlemelerden kaçınması gerekir. Toplumsal
huzurun sağlanmasında suçun önlenmesinin önemi tartışılamaz. Önceden, yasalara aykırı olarak tesis edilecek eylem ve
işlemlerin hukuki sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde yasama tasarrufunda
bulunulması hukuk güvenliği ilkesine aykırılık oluşturacağı gibi, bu tür
düzenlemelerin sadece kendi çıkarlarını esas alıp toplum düzenini ve
menfaatlerini gözetmeyen kişilerin suç işlemelerini teşvik edeceği, cezanın
en önemli amaçlarından olan suçu önleme niteliğini ortadan kaldıracağı
kuşkusuzdur. Açıklanan
nedenlerle kural, Anayasa’nın 2. maddesine aykırılık oluşturduğundan çoğunluk
görüşüne katılmıyoruz. 12.06.2008
AZLIK
OYU
Anayasa’nın 2. maddesinde vurgulanan hukuk devleti
yasaların belirgin, düzenlediği konuda eksiklikler oluşturmayan nitelik
taşımalarını gerektirir. Yasaların ceza belirleyen kurallarının ise, suç ve
ceza tanımlarında çelişki ve duraksamalara neden olmamaları Anayasa’nın
cezayla ilgili yasallık ile kamu düzenini koruma yaklaşımının özünde bulunan
bir gerçektir. Bu açıdan konu değerlendirildiğinde kamusal yararın bir gereği
olan ceza kurallarının toplum içindeki çarpıklıkları gideren bir işlev
taşımaları zorunlu olmaktadır. İptali istenen kural, uygar ve bayındır bir
yapılaşmayı korumak amacıyla ruhsatsız veya ruhsata aykırı bina yapmayı suç
kapsamına almaktadır. Böylece imara aykırılıklar önlenerek çarpık yapılaşma
ve kentleşme durdurulacaktır. Oluşturulan suç ile karşılığı cezanın korunması
ve etkisini göstermesi ceza hukukunun doğal bir sonuç ve beklentisidir. Ancak
iptale konu kural ile bu doğal sonucun önüne geçilerek, yapının sonradan imar
plânına ve ruhsata uygun hale getirilmesiyle suç ortadan kaldırılmaktadır.
Böylece imara aykırılıkların önüne geçilmesi yolundaki temel amacın dışına
çıkılarak kamusal yarardan uzaklaşılmakta, hukuk devletinin içinde barındırdığı
kamu yararı ilkesiyle çelişilmektedir. Öte yandan ruhsatsız yapı yapmak eylemi suç olarak
benimsenmişken, suçu ortadan kaldıran sonraki tutum arasında tam bir koşutluk
da sağlanamamaktadır. Gerçekten de, ruhsatsız yapı yapmak suçunu ortadan
kaldıran yapıyı imar planına uygun hale getirme olgusu, ruhsatsız bir yapıya
ilişkin olarak her durumda ruhsat alma yükümlülüğü öngören imar hukuku karşısında
suç ile suçsuzluk ilintisini kuran bir yaklaşım değildir. Çünkü, bir yapının imar plânına uygun ama
ruhsatsız olması ya da ruhsat almadan imar plânına uygun duruma getirilmesi
olanaklıdır. İmar plânında yer almayan kimi durumların imar yönetmeliklerinde
bulunma olasılığı da ayrı bir gerçektir. İmar plânı ve yapı ruhsatının ayrı
kolluk işlemleri olması ve her birinin farklı aşamalara ilişkin irade
sergilemelerine dayanması bunların idare hukuku yönünden ayrı nitelik ve sonuçta
işlemler olduğunun göstergesidir. İmar hukukundan kaynaklanan bir suç ve ceza
ikilemi ise idare hukuku verileriyle örtüşmemesi halinde çelişki ve
belirsizliklere neden olacaktır. Bu
bakımdan ruhsatsız bina yapma eylemi, Yasanın yapılışındaki düşünce dizgesi
doğrultusunda ancak ruhsat alma ile ortadan kalkabilir. Bu koşutluğu taşımayan bir kural;
tutarlılık ve örgüsel açıklıktan yoksun olacak, içinde duraksamaları
barındıracak ve böylece hukuk devletinin gerçekleştirilme boyutunda
çelişkilere, yorumsal farklılıklara da neden oluşturacaktır. Öte yandan, İmar
plânına uygun hale getirme olgusunun ruhsata aykırılıkla ilintili olabileceği
şeklindeki bir yaklaşım ise, ruhsatsız yapının suç kapsamından çıkarılmadığı
sonucunu verecek ve Yasa’nın yorumlanmasında belirsizlikleri artıracaktır. Açıklanan nedenlerle kuralın Anayasa’nın 2. ve
38. maddelerine aykırılığından ötürü
iptali gerekeceği oyuyla karara karşıyım. Üye Şevket
APALAK |
|||||||||||||||||||