|
Anayasa Mahkemesi'nin 24/10/2008 tarihli ve 27034 sayılı Resmî Gazete'de
yayımlanan E.2008/1 (Siyasî Parti Kapatma), K.2008/2 sayılı kararının 468.
sayfasındaki "Davalı Partinin parti mensupları hakkındaki iddialara
yönelik aynı tarihli savunması" başlığından sonra gelmek üzere
aşağıdaki eksik konulan bölüm eklenmiştir.
PARTİ MENSUPLARI HAKKINDAKİ
İDDİALARA İLİŞKİN CEVAPLARIMIZ
I- TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ
ESKİ BAŞKANI BÜLENT ARINÇ
HAKKINDAKİ İDDİALARA CEVAPLARIMIZ
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının, Türkiye Büyük
Millet Meclisi eski Başkanı ve halen AK Parti Manisa milletvekili olan Bülent ARINÇ’ın,
AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin
odağı haline gelmesi ile ilgili fiil ve beyanlarının bulunduğu iddiası
gerçeği yansıtmamaktadır ve hem de Anayasa’ya tartışmasız aykırıdır. Çünkü:
I) Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, üyesi bulunduğu
siyasi partinin veya parti grubunun Meclis içindeki ve dışındaki
faaliyetlerine katılmaz. Anayasa’nın bu konudaki amir hükmü; “Türkiye Büyük Millet Meclisi
Başkanı, Başkanvekilleri, üyesi bulundukları siyasi partinin veya parti
grubunun Meclis içinde veya dışındaki faaliyetlerine; görevlerinin gereği
olan haller dışında, Meclis tartışmalarına katılamazlar; Başkan ve oturumu
yöneten Başkanvekili oy kullanamazlar.” (m.94/6) şeklindedir. Ayrıca
Anayasa, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanının tarafsız ve partiler üstü
konumu nedeniyle “Siyasi parti grupları Başkanlık için aday gösteremezler.”
(m. 94/2) hükmünü de amirdir.
Türkiye
Büyük Millet Meclisi Başkanının görevleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi
İçtüzüğü’nde belirlenmiştir. İçtüzüğe göre Türkiye Büyük Millet Meclisi “Başkanın görevleri şunlardır:
1. Türkiye Büyük Millet Meclisini Meclis
dışında temsil etmek;
2. Genel Kurul görüşmelerini yönetmek;
3. Tutanak dergisi ile tutanak özetinin
düzenlenmesini denetlemek;
4. Başkanlık Divanına başkanlık etmek ve
Divanın gündemini hazırlamak;
5. Danışma Kuruluna başkanlık etmek;
6. Türkiye Büyük Millet Meclisi komisyonlarını
denetlemek; işlerde birikme
olması halinde komisyon başkanı ve üyelerini uyarmak ve
durumu Genel Kurulun bilgisine sunmak;
7. Başkanlık Divanı kararlarını uygulamak;
8. Türkiye Büyük Millet Meclisinin idarî ve
malî işleri ile kolluk işlerini yürütmek ve denetlemek;
9. Başkanlık Divanı bünyesinde oluşturulacak
“Türkiye Büyük Millet Meclisi Kültür, Sanat ve Yayın Kurulu” aracılığıyla
Meclisi ve çalışmalarını yurt içinde ve yurt dışında tanıtıcı tedbirler
almak ve yayın yapmak;
10. Kendisine Anayasa, kanunlar ve İçtüzük
gereğince verilen görevleri yerine getirmek.
Başkan, özürlü olduğu veya Türkiye Büyük Millet
Meclisi toplantı halinde iken Ankara dışında bulunduğu zaman, görevlerini
yerine getirmek üzere, başkanvekillerinden birisini kendisine yazıyla vekil
olarak tayin eder.
Başkan, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
ayrılan resmî konaklarda oturur.”(Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü, m.
14)
Görüldüğü üzere gerek Anayasa ve gerekse İçtüzük
hükümlerine göre Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, üyesi olduğu siyasi
partinin faaliyetlerine katılamazlar.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanın temsil
görevi, sadece Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni Meclis dışında temsil
etmekle sınırlıdır.
Arz edilen nedenlerle Meclis Başkanı görevinde
bulunmuş bulunan Bülent ARINÇ’ın görev süresince
gerçekleştirdiği bütün eylem ve söylemler, Türkiye Büyük Millet Meclisi
adınadır. Bir Meclis Başkanının, Meclis adına yaptığı eylem ve söylemlerin,
Anayasanın açık, tartışmasız ve amir hükmüne rağmen, üyesi bulunduğu
partiyle ilişkilendirmek kuşkusuz bir Anayasa ihlalidir.
II) Bunun yanında Bülent ARINÇ’ın bir kısım
açıklamaları da, Anayasanın 83’üncü maddesi gereği mutlak yasama
sorumsuzluğu kapsamındadır.
Anayasaya göre; “Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri,
Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri
düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisce başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis
dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar”. (m.83/1).
Meclis çalışmaları kavramı, Meclis Genel Kurulu toplantılarını,
komisyon toplantılarını, siyasi partilerin grup toplantılarını ve meclis
araştırması ve meclis soruşturması komisyonlarının Meclis dışındaki
çalışmalarını da kapsar. Konusu ve muhtevası ne olursa olsun oy, söz ve
düşünce açıklaması yasama sorumsuzluğu kapsamında kabul edilmektedir.
Yasama sorumsuzluğu mutlak ve sürekli olduğundan, milletvekillerinin hem
milletvekilliği süresince hem de milletvekilliği sona erdikten sonra oy ve
sözlerinden dolayı herhangi bir yaptırıma tâbi tutulmaları mümkün değildir.
Yasama
sorumsuzluğunun amacı, milletvekillerinin Meclis çalışmalarındaki oy, söz
ve düşünce açıklamalarından mutlak manada sorumsuz tutulmasıdır.
Demokrasilerde yasama sorumsuzluğu, milletvekillerinin hiçbir şekilde
hukuksal bir engellemeyle karşılaşmaksızın düşündüklerini özgürce ifade
etmek için getirilmiş önemli bir güvencedir. Böylece milletvekilleri
kendileri ya da mensup oldukları parti bakımından her hangi bir yaptırıma
maruz kalmayacakları güvencesiyle yasama faaliyetlerine “özgür iradeleri” ile
katılabileceklerdir.
Milletvekillerinin,
yapmış oldukları konuşmalar ve açıklamış olduğu düşüncelerinden dolayı
partilerinin kapatılabileceğini, milletvekilliklerinin düşeceğini ve beş
yıl siyasi parti yasağına maruz kalabilecekleri endişesini taşımaları
durumunda, yasama faaliyetlerine özgür iradeleriyle katılabileceklerini
düşünmek mümkün değildir. Bu da sonuçta yasama faaliyetlerinin layıkıyla
yerine getirilmesini engelleyecektir.
Başka bir ifade ile eğer partili milletvekillerinin konuşmaları, partilerinin
kapatılmasında gerekçe olarak kullanıldığı takdirde, yasama sorumsuzluğunun
pratikte bir anlamı kalmayacaktır.
Ayrıca
parti kapatma davalarında yasama sorumsuzluğunun dikkate alınmaması,
partili milletvekillerinin ifade özgürlüğünün bağımsız milletvekilleriyle
karşılaştırıldığında eşitsiz biçimde kısıtlanması sonucunu doğuracaktır. Bu
durum da demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olarak
nitelendirilen siyasi partilerin özel olarak cezalandırılması anlamına
gelecektir.
Bu
nedenle Anayasanın 69 uncu maddesindeki beş yıllık siyasi parti yasağı, 84
üncü maddesindeki milletvekilliğinin düşmesi ile 83 üncü maddesindeki
sorumsuzluk hükümlerinin birlikte değerlendirilerek uyumlu bir yoruma tabi
tutulması zorunludur. Böyle bir
değerlendirme sonucunda da, 83 üncü madde hükmünün daha “özel” bir hüküm
olarak diğerleri karşısında üstün tutulması gerekir.
Kaldı
ki, iddianamede Bülent ARINÇ’a atfen yer verilen
beyanların tamamı yasama sorumsuzluğu güvencesini gerektirmeyecek şekilde
ifade özgürlüğü kapsamındadır.
III) Anayasa’nın 69’uncu
maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların
birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti
kapatma nedenidir.
Bülent ARINÇ’ın, AK
Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi
yoktur ve Başsavcı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden söz
etmemektedir.
IV) Kaldı ki iddia makamının Bülent ARINÇ’a
atfen verdiği beyanların hiçbiri eylem olmayıp tamamı, Anayasanın tanıyıp
teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti (Anayasa, m. 25) ile
“Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup,
Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk devletinin
güvencesi altındadır. Şöyle ki:
(Bülent ARINÇ’a atfedilen 16
isnattan; 1’i bir bürokrat ataması, 1’i 23 nisan 2006’da Türkiye Büyük
Millet Meclisi’nin 86’ıncı kuruluş yıldönümünde yaptığı konuşma, diğer 14
ise basın toplantısı, gazetecilerle sohbet, televizyon ve konferanslardaki
konuşmalardan ibarettir. Ayrıca bunlardan 15’i Meclis Başkanı iken olmuş,
sadece 1’i Meclis Başkanlığından ayrıldıktan sonra gerçekleşmiştir (O da 16
numaralı isnattır.)
1 - İddianamenin 54’üncü sayfasında yer alan 1 numaralı
iddia (EK-56), Kemal ÖZTÜRK’ün danışman atanmasına
ilişkindir. İddianın delilleri, muhtelif gazete kupürleridir.
a) Siyasi partiler, birer tüzel kişiliktir. Tüzel kişiler, “…Kendileri
ile ilgili özel hükümler uyarınca tüzel kişilik kazanırlar.” (Türk Medeni
Kanunu, m. 47/1) ve “… Kanuna ve
kuruluş belgelerine göre gerekli organlara sahip olmakla, fiil ehliyetini
kazanırlar.” (Türk Medeni Kanunu, m. 49) Tüzel kişiliğe sahip siyasi
partiler ise ,
belli “… bildiri ve belgelerin
İçişleri Bakanlığına verilmesiyle tüzel kişilik kazanırlar.” (Siyasi
Partiler Kanunu, m. 8/3)
Adalet ve Kalkınma
Partisi, 14 ağustos 2001’de kurulmuştur.
Kemal ÖZTÜRK’ün Mir
Mahmut Rıza adıyla yazdığı “Rahmetli-Bir Garip Oğlanın Hikayesi”
isimli kitap, AK Parti’nin kuruluşundan 12 sene önce, Kemal ÖZTÜRK’ün Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı’nın
iletişim danışmanı olarak göreve başlamasından da 15 sene önce
yayınlanmıştır. İddia makamının, kitabın yayın tarihini belirtmeden
iddianamesine alması, onu yeni yayınlanmış kılmaz. Burada dikkat çekici ve
manidar olan, yansız olması gerekli iddia makamının, yıllar önce
yayınlanmış bir kitabı yeni yayınlanmış gibi anlaşılmasına yol açacak bir
takdimde bulunmasıdır. Bu, iddia makamının tarafsızlığına gölge düşürür.
AK Parti’nin kuruluşundan yaklaşık 15 yıl önce
yayınlanmış bir kitaptan dolayı, AK Parti’nin sorumlu tutulması, Anayasa ve
hukukun temel ilkelerine aykırıdır.
b) Türkiye Büyük Millet Meclisi eski Başkanı Bülent ARINÇ’ın
2003 senesinde iletişim danışmanı görevine getirdiği sayın Kemal
ÖZTÜRK, AK PARTİ üyesi değildir.
Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrasına göre; bir parti, belli
şartların birlikte varlığı halinde sadece üyelerinin eylemlerinden
sorumludur. AK Parti üyesi olmayan birinin yazdığı bir kitaptan dolayı AK
Parti’nin sorumlu tutulmak istenmesi, Anayasa’nın 69’uncu maddesine açıkça
aykırıdır ve hukuk dışı bir anlayıştır.
c) Bülent ARINÇ, Kemal ÖZTÜRK’ün görev
yaptığı sürede, göreviyle ilgili eylem ve söylemlerin yasal sınırlar içinde
yapılmasını sağlamak ve bu amaçla denetim yapmakla sınırlıdır. Kemal ÖZTÜRK’ün göreve başlamadan yıllar önce yazdığı kitabı
Bülent ARINÇ’ın satır satır
okuması beklenemeyeceği gibi, başkasının yazdığı bir kitaptan sorumlu tutulması da
hukuken mümkün değildir. Bu, “Ceza sorumluluğu şahsidir” (Anayasa, m. 38/7)
ilkesine aykırı olduğu gibi “hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) ilkesine de
aykırıdır.
d) Bütün bunların yanında, Türkiye Büyük Millet Meclisi eski
Başkanının göreve aldığı bir kişinin yazdığı bir kitapla AK Parti arasında
da herhangi bir illiyet bağı kurmak mümkün değildir. İlliyet bağı kurulmadan
ve Anayasanın 69/6’daki koşulların varlığı aranmadan partimiz aleyhine
delil oluşturma cihetine gidildiği takdirde, ilgili ilgisiz gökte ve yerde
olan her şeyi delil göstermek mümkündür. Hiçbir hukuk devletinde, sınırsız,
kuralsız ve hukuksuz delil kullanılamaz.
2- İddianamenin 54’üncü sayfasında yer alan 2 numaralı iddia (EK-57), düşünceyi
açıklama hürriyeti kapsamında, “kamusal alan” tartışmaları sırasında
yaptığı bir durum tespitidir.
Anayasa’nın 7’inci maddesine göre “Yasama yetkisi
Türk milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisi’nindir. Bu yetki
devredilemez.” Anayasa ve yasalarda olmayan bir hukuki tanımı ancak
Meclisin koyabileceğini ifade için bir Meclis Başkanının; “Anayasayı yapan
kurum Meclis'tir. Başka hiçbir kimse yasama yetkisini paylaşamaz'' demesi,
temsil ettiği meclisin yetkisine sahip çıkması ve Anayasa’nın 7’inci
maddesini başka bir ifade ile tekrarlamasından ibarettir. Bu açıklama, ne
laiklik ilkesine ve ne de Anayasaya aykırıdır. Aksinin kabulü veya iddiası
Anayasanın açık ihlalidir.
3- İddianamenin 54-55’inci sayfalarında yer alan 3 numaralı iddia
(EK-58), Bülent ARINÇ’ın 2005 yılı Nisan ayında
katıldığı CNN Türk'te yayımlanan "Ankara
Kulisi" programında yaptığı açıklamalardan alınmıştır.
Deliller arasında, bu programın kaseti ve deşifresi
yoktur. İddia, programın gazetelerde yer alan haberlerinden
oluşturulmuştur. Gerçek bu iken iddia makamının, iddiasını CNN Türk’te
yayınlanan “Ankara Kulisi” programından almış göstermesi kabul edilemez.
Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa BUMİN’in yaptığı açıklamalarla Meclisin yetki alanına
müdahale ettiğini düşünen
Türkiye Büyük Millet Meclisi eski Başkanı Bülent ARINÇ,
Anayasa’nın başlangıcındaki erkler arası ilişkiye dair ifadeler ile Anayasanın 7’inci maddesindeki yasama
yetkisi ve niteliği ve 87’inci maddesinde yer alan “Meclisin
görev ve yetkileri”ne dair hükümleri kendi
ifadeleriyle hatırlatarak Anayasa Mahkemesi Başkanı’na cevap vermiş ve
Meclis Başkanı sıfatıyla yasama yetkisine ile Meclisin görev ve yetkilerine
sahip çıkmıştır. Söylediklerinin hepsi, Anayasada yer alan hükümlerdir.
Buna rağmen, bu açıklamanın konuşmanın bütünlüğünden koparılarak, sanki
Anayasa Mahkemesi’ne karşı ve onu yok etmek istiyormuş gibi bir mantık
içinde sunulmak istenmesi iyi niyet kurallarıyla bağdaşır bir durum
değildir.
İddianameye alınan metnin bir üst paragrafında
Bülent ARINÇ; “ Anayasa üzerine ant içmiş bir insan olduğunu, bu rejimle,
bu sistemle, bu Anayasa ile Atatürk ilkeleriyle hiçbir sıkıntısı
olmadığını” ifade ettikten sonra, “Beni ilgilendiren konu türban değil,
yasama yetkisini elinde bulunduran Meclis’e yapılan haksızlık. Anayasaya
göre yasama yetkisi Türk milleti adına Meclise ait. Bu yetki hiçbir kuruma
devredilemez. İngiltere Parlamentosu için söylenen şey doğrudur; bu,
parlamentonun kadını erkek, kadını erkek yapma dışında her şeye muktedir
olduğudur. Bir demokratik ülkede Meclisin yasama yetkisine sahip
olmadığı söylenirse ve bu yetkiye gölge düşürülürse ve bu konu tartışmaya
açılırsa herkes buna güler. Anayasada yasama, yürütme ve yargı erkleri
ayrımı vardır. Bunlar birbiriyle rekabet eden, birbirlerinin sınırlarına
tecavüz eden, birbirlerinin üzerinde hegemonya kuran erkler değildir. Her
birisi egemenlik haklarını Meclis adına kullanır. Benim yargı erkine,
mahkemelere müdahale etmem mümkün değil. Ama aynı müdahaleyi benim
yürütmeden veya yargıdan da görmem mümkün değil.” ( Bkz. Ek 58, Cumhuriyet
Gazetesi, 02.05.2005) (İddianame 58’inci ek) demek suretiyle Türkiye Büyük
Millet Meclisi’nin
yasama yetkisi (Anayasa, m.7) ile görev ve yetkilerine
(Anayasa, m. 87) sahip çıkmıştır.
Hem iddianamedeki beyan ve hem de beyanın
iddianameye alınmayan kısımları, Anayasa hükümlerinin tekrarı niteliğinde
bir durum tespiti ve bir Meclis Başkanının aynı şartlarda yapmak
zorunluluğunda olduğu açıklamalar olup, ifade hürriyeti ve Başkanın görevi
kapsamındadır.
Kaldı ki “Yargıtay Başkanın beyanları
eleştirilemez.” şeklinde ne bir Anayasa ve ne de yasa kuralı vardır.
Herkesin görüşünün eleştirisi mümkün olduğu gibi Yargıtay Başkanının
görüşleri de eleştirilebilir. Demokratik hukuk devletlerinde kişiler tabu
olmadığı gibi, kişilerin görüşleri de tabu değildir. Ancak totaliter
rejimlerde, eleştirilmez kişiler veya görüşler olabilir. “Düşünce ve kanaat hürriyeti (Anayasa,
m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26)
Anayasamızın tanıyıp teminat altına aldığı, hak ve hürriyetlerdendir.
Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek
başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahip olduğu gibi
Başbakan da sahiptir. Anayasanın herkese tanıdığı bir hak ve hürriyeti,
Başbakandan esirgediği düşünülemez. Herkes gibi Sayın Başbakanın da
Yargıtay Başkanının görüşlerine katılmamak veya gerektiğinde eleştirme hak
ve yetkisi vardır. İddia makamının bu hak ve yetkiyi, yok sayma veya yok
etme hak ve yetkisi yoktur.
4- İddianamenin 55- 57’inci sayfalarında yer alan 4 numaralı iddia
(EK-59) konusu beyanlar, 58 numaralı beyanlarla aynı konuda olup,
Dolmabahçe Sarayında Karaman Valiliği ve Belediye Başkanlığı tarafından
düzenlenen "Karaman Türk Dili
Ödülleri Töreni"nin ardından, Türkiye Büyük Millet Meclisi eski
Başkanı Bülent ARINÇ’ın basın mensuplarının, Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa BUMİN’in yaptığı açıklamalarına ilişkin
sorularına verdiği cevaplardan oluşmaktadır. İddia makamının, aynı konuya
ilişkin beyanları, sadece söylenildiği yer ve zaman farkı nedeniyle ayrı ayrı iddialar olarak iddianameye koyması, oldukça
manidardır.
Bir önceki iddianın değerlendirilmesinde de ifade
edildiği üzere Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı sıfatıyla Bülent ARINÇ,
Anayasa Mahkemesi Başkanının beyanlarını eleştirel bir yaklaşımla
değerlendirmiş ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yasama yetkisi (Anayasa, m.7) ile
görev ve yetkilerine (Anayasa, m. 87) sahip çıkmıştır.
Hem iddianamedeki beyan ve hem de beyanın
iddianameye alınmayan kısımları, Anayasa hükümlerinin tekrarı niteliğinde
bir durum tespiti ve bir Meclis Başkanının aynı şartlarda yapmak
zorunluluğunda olduğu açıklamalar olup, ifade hürriyeti ve Başkanın görevi
kapsamındadır.
5- İddianamenin 57’inci sayfasında yer alan 5 numaralı iddia (EK-60),
TBMM’nin mescidinde Kuran kursu açıldığı hakkındadır.
Bu, aslı olmayan bir iddiadır (EK- 1). CHP Denizli Milletvekili Mehmet NEŞŞAR’ın
“TBMM Başkanı Bülent ARINÇ’a TBMM kampusü içindeki mescitte Kur’an
Kursu açılıp açılmadığı” şeklindeki soru önergesi haber yapılmış, iddia
makamı da bu haberleri delil sayıp, bu deliller üzerine iddiasını bina
etmiştir.
Halbuki
hukuk devletinde iddia makamı, somut gerçeklikten hareket eder, aslını
doğrulatmadığı bir delili kişileri itham etmede kullanmaz, kullanamaz.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Türkiye Büyük
Millet Meclisi Başkanlığından yazılı cevap istese veya Türkiye Büyük
Meclisi Tutanaklarına internetten ulaşsa idi bu haberin aslı olmadığını,
yalan olduğunu tespit edebilirdi ve de iddia makamını aslı olmayan bir
haber üzerine iddia bina etme pozisyonuna düşmekten kurtarabilirdi.
Aslı olmayan bir haberi, aslı varmış gibi
iddianameye koymak, yalana gerçeklik vasfı kazandırmaz, olmayanı var
kılmaz.
6- İddianamenin 58-59’uncu sayfalarında yer alan 6 numaralı iddia
(EK-61)ya konu konuşmayı Bülent ARINÇ, Türkiye Büyük Millet Meclisi eski
Başkanı olarak 23 Nisan 2006 tarihinde Meclis Genel Kurulunda yapmıştır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda yapılan konuşmalar, aksi
kararlaştırılmadıkça bunların Meclis dışında tekrarı ve basında yer alması
da mutlak sorumsuzluk kapsamında olup, Anayasanın 83’üncü maddesinin teminatı
altındadır.
Bu iddiada yer alan beyanlar, bir durum tespiti ve
değerlendirmesidir. Ayrıca Anayasa’nın laiklik konusundaki kabulüyle de
çelişki içinde değildir. Bu beyanlar, laiklik aleyhine değil, ancak laiklik
lehine delildir. İddia makamının farklı algılaması, bu gerçeği değiştirmez.
Bülent ARINÇ iddianamede yer alan konuşmasında;
“…Laikliğin, Yüce Önder Atatürk’ün, Cumhuriyetin, bayrağın, rejimin sahibi
milletin kendisidir. Milletin temsilcileri olan bizler tüm bu değerlere
bağlı kalacağımıza, sahip çıkacağımıza milletvekili olduğumuzda yemin
ettik. Bugüne kadar bu yeminimize muhalif bir tek davranış dahi bu Yüce
Meclisimiz içinde vuku bulmamıştır. Tartışmaların odağında yer alan ve
nerdeyse tüm fikir ayrılıklarının gelip dayandığı bir başka konu da laiklik
ilkesidir. Açıkça belirtmeliyim ki, Anayasa’mızın değiştirilemez maddesi
olan laiklik ilkesine, Türkiye’de karşı çıkan kimse yoktur. Bütün
tartışmalar laiklik ilkesinin farklı yorumlanmasından kaynaklanmaktadır...
Laikliği bir toplumsal barış ve uzlaşı mekanizması olarak algılamak
gerekir. Laiklik, devletin inançlar karşısında tarafsızlığını zorunlu
kılar. Bütün inançların kendisini ifade etmesine imkân vermek, bireylerin
ibadet hürriyetini sağlamak laiklik ilkesinin temel işlevidir. Devlet, bu
işlevi uygulayan ve tüm inançlara eşit mesafede davranan aygıttır. Sorun
işte burada başlamaktadır. Devlet,
dini inançların yaşamasını teminat altına alması gerekirken, tam tersine
kamusal alanda bazı inançların yaşam hakkını, ifade hürriyetini
kısıtlamaktadır. Bunu da laiklik adına yapmaktadır ki, siyaset
bilimi açısından büyük bir çelişkidir. Bu çelişki yıllardır Türkiye’nin
iç huzurunu zedelemekte ve bitmez tükenmez sorunları beraberinde
getirmektedir. Aydınların, siyasetçilerin ve akademisyenlerin hep birlikte
çözmesi gereken yorum farkından kaynaklanan işte bu çelişkidir.”
demesinin, Anayasanın hangi hükmüyle
çelişen bir yönü vardır? Bu değerlendirme, Yargıtay Cumhuriyet Savcısının
laiklik yorumuyla çelişebilir; ama Anayasanın laiklik ilkesiyle asla
çelişmez. İddia makamının dayandığı bu delil, iddianameyi çökertmek için
tek başına kafidir.
7- İddianamenin 59’uncu sayfasında yer alan 7 numaralı iddia (EK-62), Türkiye
Büyük Millet Meclisi eski Başkanı ARINÇ’ın; 23 nisan 2006’da TBMM Genel Kurulunda yaptığı konuşmaya
gelen tepkilerin sorulması üzerine yaptığı bir tespit ve değerlendirme
konuşmasıdır. İfade hürriyeti kapsamındadır.
İçerisinde "… Laiklik ilkesine ne benim, ne
başka bir kimsenin hiçbir zaman ciddi bir itirazı olmaz. Ama laiklikten ne
anladığınızı ortaya koymalısınız. Katı laiklik uygulamasıyla insanlara
sosyal hayatı bir cezaevine çevirecek anlayışlar ne kadar zararlıysa,
laikliği bir barış ve özgürlük, din ve vicdan hürriyeti olarak tanımak ve
insanların inançlarına müdahale etmemek de o kadar toplumsal barışa hizmet
edecektir.” cümleleri bulunan bir
konuşmayı, laiklik aleyhine bir beyan olarak değerlendirmek mümkün
değildir. İddia makamının farklı algısı ve yorumu, bu gerçeği değiştirmez.
8- İddianamenin 59-60’ıncı sayfalarında yer alan 8 numaralı iddia
(EK-63) da yer alan beyanlar, 23 nisan 2006’da
TBMM Genel Kurulunda yaptığı konuşmaya gelen tepkilerin sorulması üzerine
Türkiye Büyük Millet Meclisi eski Başkanı ARINÇ’IN yaptığı bir tespit ve
değerlendirme konuşmasıdır ve ifade hürriyeti kapsamındadır.
Konuşmasında Bülent ARINÇ devletin laik yapısına
vurgu yapmış ve “…Mecliste ‘Dini kural böyledir, onu herkes için geçerli
bir yasa haline getirelim’ diyen bir kişinin çıkamayacağını, böyle bir
teklifin hiçbir zaman kanunlaşamayacağını aksi olursa, bu meclisin kapısına
kilit vurmamız lazım” ifadelerini de kullanmıştır (Bkz. Ek- 63, Sabah
Gazetesi, 06.05.2006). Bunlar,
laiklik aleyhine değil, aksine laiklik lehine beyanlardır. Ne yazık ki
iddia makamı, bu kısımları iddianameye almamıştır. Ancak bu kırpılan kısım
olmasa bile Bülent ARINÇ’ın konuşması, Anayasanın
laiklik kabulüne uygun ve ifade hürriyeti kapsamındadır.
9- İddianamenin 60’ıncı sayfasında yer alan 9 numaralı iddia (EK- 64), Türkiye’nin
gündemindeki tartışma konularının başlıklarını ve Türkiye Büyük Millet
Meclisi’nin yasama yetkisi ve bu yetkinin niteliği üzerinde değerlendirmeler
içeren bir konuşmadır. Bu konuşmanın içinde zikredilen tartışma konuları,
konuşmayı laiklik veya Anayasaya aykırı hale getirmez. Değerlendirmeler,
tamamen ifade hürriyeti kapsamındadır.
10- İddianamenin 60’ıncı sayfasında yer alan 10
numaralı iddia (EK-65) ya konu Bülent ARINÇ’ın
konuşması; ''Söylediğimiz tek şey şudur: Anayasanın 2. maddesinde demokratik,
laik, sosyal bir hukuk devleti olarak tanımlanan Türkiye Cumhuriyeti'nin bu
niteliklerine benim de kimsenin de bir itirazı yok. Anayasanın 3. maddesi,
bu ilkenin değiştirilmesini ve kaldırılmasını yasaklıyor. Doğru olan da bu. Laiklik ilkesine 'evet' diyoruz ama
burada konuştuğumuz konu, bu ilke nasıl yorumlanacak? Anayasada laiklik
tarif edilmemiştir. Laiklik ilkesi söz konusudur. Başka hiçbir yasada
laiklik ilkesi tarif edilmemiştir.'' şeklinde olup, Anayasaya uygun bir durum
tespiti ve değerlendirmedir.
Bülent ARINÇ aynı
konuşmasında; “Ben laiklik ilkesine
karşı olmadığımı söylerken sen beni “ laikliğe karşı muhtıra vermekle
sorumlu tutuyorsun. Ben “ laiklik ilkesini kaldıralım” diye bir teklifte
bulunmuyorum. Aklımı kaçırmadım.” beyanlarında da bulunmuş, ancak
iddia makamı bunları iddianameye almamıştır.
Bülent ARINÇ’ın konuşmasının tamamı, Anayasaya uygun ve
laiklik ilkesi lehinedir. İddia makamı, Bülent ARINÇ’ın
konuşmasının tamamı olmasa da iddianameye aldığı kısım dahi bütün
iddianameyi çürütecek niteliktedir. İddia makamının bazı cümleleri koyu
siyah yazması, onları yanlış ve Anayasaya aykırı hale getirmez. Bu beyan,
ancak laiklik lehinedir ve beyan sahibinin de laiklikten yana olduğunun
kanıtıdır.
11- İddianamenin 60-62’inci sayfalrında
yer alan 11 numaralı iddia (EK-66)ya konu röportajda Türkiye Büyük Millet
Meclisi eski Başkanı Bülent ARINÇ; "Laiklik, Türkiye Cumhuriyet
Devleti'nin niteliklerinden bir tanesidir. Hiçbir itirazımız yok. Bunu
çıkaralım gibi bir düşüncemiz kesinlikle yok. Gerçek laikliğe bir itirazımız yok. Laiklik Türkiye'ye Batı'dan
gelmiştir. Bugün Batı kültürünün kendi içinde yaşattığı laiklik duygusu ile
Türkiye'de dayatılmak istenen laiklik arasında çok büyük farklar var…”
demiş ve konuşmasının devamında Türkiye’deki laiklik yorumuna dair
değerlendirme ve tespitlerde bulunmuştur.
Bir kişinin, “Türkiye’deki laiklik uygulaması ile
Avrupa’daki laiklik uygulaması farklıdır” dedikten sonra bu farklılıklara
dair tespit ve değerlendirmelerde bulunması, o kişiyi laiklik karşıtı
haline getirmez ve bu değerlendirmeyi Anayasaya aykırı kılmaz. Zira
eleştiri ve değerlendirmeler, Anayasanın teminatı altındadır. Aksinin kabulü, Anayasa ihlalidir.
12- İddianamenin 62 numaralı sayfasında yer alan 12
numaralı iddia (EK-67) ya konu konuşmada Bülent ARINÇ, Türk demokrasi
hayatında sistemin siyasetçileri takiyye yapmaya
zorladığını, bunun siyasetçilerin değil sistemin kabahati olduğunu, ifade
özgürlüğünün önündeki engeller kaldırılarak insanların inandıklarını
rahatça söyleyebildiği bir ortamın yaratılması gerektiğini ifade etmiştir.
Yapılan konuşma, Türk demokrasisinin içinde bulunduğu sistem ve duruma
ilişkin bir tespittir.
Basının beyanlarını çarpıtması üzerine Türkiye
Büyük Millet Meclisi eski Başkanı Bülent ARINÇ, bir düzeltme açıklaması
yapmıştır. 28.09.2003 Tarihli Anadolu Ajansında yayınlanan açıklamasında
Bülent ARINÇ: “26 Eylül akşamı
İstanbul’da Türk Demokrasi Vakfı’nda bir konferans verdim. Bu konferansım
çok seçkin bir kitle önünde oldu. Onlarca basın mensubu vardı. O kadar
gazetecinin içinde sadece Milliyet Gazetesi’nin benim sözlerimi çarpıtarak
vermesi fevkalade üzücü oldu. Ben sözümü bilen bir insanım. Sözümü tok
söyleyen bir insanım. Olayın aslı şudur: O geceki konferansım 2 saat kadar
sürdü. Video
kasetlerde de tespit edildi. Ben takiyye
sözcüğünün, bir insanın inanmadığı halde, sözleriyle ve davranışlarıyla
samimiyetsiz olarak davranması olarak tarif ediyorum. Ve dedim ki, Türk
demokrasi hayatında siyasetçilerin pek çoğu ‘takiyye’
yani olduğundan farklı görünmüştür. Bu onların kabahati değildir. Sistemin
kabahatidir. Çünkü sistem, onları takiyye yapmaya
zorluyor. Bunu ben kendim olarak değil, birileri olarak tarif ediyorum.
Yoksa hayatımda samimiyetsiz bir günü bile geçmemiş, çok şükür, samimiyet
konusunda imtihanını vermiş bir insanım.
AK Parti takiyye yapmayan
bir partidir. Ben bugün hiçbir siyasi partinin takiyye
yaptığını söylemem. Siyasi partiler demokratik hayatın vazgeçilmez
unsurlarıdır. Ben diyorum ki kaldırın şu ifade özgürlüğü önündeki
engelleri, kim ne düşünüyorsa samimi olarak ortaya koysun. İnsanlar takiyye yaparak utanmasınlar, sıkılmasınlar, suçlanmasınlar.
Ben mertçe konuşuyorum. Benim bu sözümü herkes bu anlamda ortaya koysun.” (EK-2) şeklinde bir kez daha aslını ve niyetini
açıklayarak yinelemiş ve basındaki çarpıtmaları düzeltmiştir.
Ayrıca ve açıklıkla, AK Parti ve hiçbir parti’nin takiyye yapmadığını da bu düzeltmede ifade etmiştir.
Görüldüğü
üzere Türkiye Büyük Millet Meclisi eski Başkanı Bülent ARINÇ, Anayasa’nın
tanıdığı ve teminat altına aldığı “Cevap ve düzeltme hakkını” (Anayasa, m.
32) kullanmıştır. Ne gariptir ki
iddia makamı; Bülent ARINÇ’ın Anayasa ile tanınıp
teminat altına alınan “düzeltme ve cevap hakkı”na
istinaden yaptığı tekzip ve düzeltmeleri dikkate alması gerekirken bunu
yapmamış, aksine gerçeğe aykırı gazete haber ve yorumlarına itibar
etmiştir. Bunlar, açık ve tartışmasız bir Anayasa ihlali olduğu gibi
hukukun temel ilkelerinin de ayaklar altına alınmasıdır. Hiçbir
hukuk devletinde iddia makamı, tekzip edilen metni, aksi hukuken sabit
olmadıkça, tekzip edene isnat edemez ve bu nedenle onun sorumluluğunu talep
edemez.
13- İddianamenin 62-63’üncü sayfalarında yer alan 13
numaralı iddia (EK-68), Bülent ARINÇ’ın “Turgut
Özal Düşünce ve Hamle Derneği”nde yaptığı konuşmayı içermektedir.
Bu iddianın ekleri arasında yer alan “İran İslam
Cumhuriyeti Anayasası’nın, iddianamede belirtilen “Arınç’ın
Turgut Özal Düşünce ve Hamle Derneğinde yaptığı konuşma” ile bir ilgisi
yok. Bu kitap, iddianamede de yer almamaktadır.
Ayrıca İran İslam Cumhuriyeti Anayasası ile
iddianame ve Bülent ARINÇ’ın beyanı arasında
herhangi bir illiyet bağı da kurulamamıştır. Şayet iddia makamı Bülent ARINÇ’ın konuşmasında yer alan “Sivil, demokrat ve
dindar Cumhurbaşkanı” ifadesindeki “dindar” kelimesinden hareketle, İran
İslam Cumhuriyeti Anayasasının Cumhurbaşkanının niteliklerini düzenleyen
115’inci maddesinde geçen “… takva sahibi olmak,
İslam Cumhuriyeti’nin ve ülkenin resmi dinin temel ilkelerine inançlı
olmak.” vasıfları arasında irtibat kuruyorsa, bu açık bir kurgulamadır. Bu
kurgulama anlayış ve yaklaşımı, demokratik hukuk devleti anlayışını yok
eden, hukuku, Anayasayı ve bütün evrensel değerleri ayaklar altına alan bir
yaklaşımdır. Bu, hukuk adına bir garabetten öte, Türk hukuku adına
utanılacak bir hukuk skandalıdır.
Böyle bir hukuk anlayışı, bu anlayışı haklı gören bir hukuk devleti
olamaz. Zira, Türkiye’de söylenen her bir sözün
başka ülkelerde cari yasaların pek çoğunda karşılığı olabilir. O zaman, o
sözün sahibini biz her zaman, başka ülkelerin yasalarında geçeni savunuyor
diye mi itham edeceğiz? Bu yol hukuken doğru kabul edildiği ve de bu mantık
cari olduğu takdirde, Türkiye’de itham edilmeyen tek bir kişi kalabilir mi?
İddia makamı, keyfi hareket edemez. Bütün eylem ve
söylemleri, hukukla bağlı ve sınırlıdır. Kendisi bir hedef koyup, hedefi
gerçekleştirmek için, hukukun ayaklar altına alıp, keyfiliği hukuk haline
dönüştürüp, keyfine karşı geldi diye de kimsenin sorumluluğunu talep ve
daha edemez. Bülent ARINÇ hakkındaki bu iddia ve bu iddianın mesnetleri
arasındaki İran İslam Cumhuriyeti Anayasası –konulma saiki
ne olursa olsun- bir hukuk tanımazlığın ve keyfiliği hukuk saymanın açık
bir uygulamasıdır. Hiçbir hukuk devleti, böylesi bir keyfiliğe ve hukuk
tanımazlığa göz yumamaz. Aksi takdirde hukuk devleti vasfını yitirir.
Kaldı ki Cumhurbaşkanı seçim sürecinde Deniz BAYKAL
dahil pek çok siyasetçi, akademisyen ve yazar, seçilecek
cumhurbaşkanında aradığı özelliklere dair değerlendirmelerde
bulunmuşlardır. Bu değerlendirmeler, Anayasanın 102’inci maddesinde
Cumhurbaşkanı için aranan koşulları ortadan kaldırmadığı gibi, Anayasaya da
aykırı değildir. Herkesin yaptığı ve kınanmadığı değerlendirmelerden
dolayı, Bülent ARINÇ’ın kınanması, yadırganması
ve bunun laikliğe aykırı bir eylemmiş gibi kabul edilip iddianameye
konulması, Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini bulan hukuk devleti ve
10’uncu maddesinde ifadesini bulan eşitlik ilkelerine açık bir aykırılık
teşkil eder.
Bir siyasetçinin, dahası hem de Türkiye Büyük
Millet Meclisi Başkanı olan Bülent ARINÇ’ın,
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne seçilecek yeni cumhurbaşkanı ile ilgili
görüşlerini kamuoyu ile paylaşması kadar doğal ne olabilir?
14- İddianamenin 63’üncü sayfasında yer alan 14
numaralı iddia (EK-69)ya konu konuşma, Bülent ARINÇ’ın,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Leyla Şahin Kararına ilişkin
değerlendirme ve tespitlerini içermekte olup, tamamen ifade hürriyeti
kapsamında bir açıklamadır. Eleştiri, AİHM’in
kararından çok, bu kararı çarpıtarak takdim edenlere dönüktür.
Kaldı ki Mahkeme kararları, eleştirilmez değildir.
Mahkeme kararları da demokratik hukuk devletinin gereği olarak
eleştirilebilir. Mahkeme kararlarına uyma zorunluluğu, onların
eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. Bir kimse; mahkeme kararını eleştirdi
veya mahkemenin kabulüne aykırı tespit ve değerlendirmelerde bulundu diye
itham edilemez ve sırf bu nedenle bir düşünce açıklaması Anayasaya aykırı
hale gelmez. Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, bir kişiyi, mahkeme
kararındaki kabulün tersine konuştu veya mahkeme kararını eleştirdi diye
siyasi yasaklı hale gelmesini talep etmez ve edemez.
Ayrıca konuşmanın içeriğinde yer alan ve lehe delil
olarak kullanılabilecek kısmı iddianameye alınmamıştır.
15- İddianamenin 64-65’inci sayfalarında yer alan 15
numaralı iddia (EK-70), başörtüsü sorununa dair bir değerlendirme ve
tespitlerde bulunmuş olup, yapılan değerlendirme ve tespitler ne laiklik
ilkesine ve ne de Anayasaya aykırıdır.
Türkiye’de, yükseköğrenimde yaşanan başörtüsü
sorunun varlığını kabul etmeyen ve çözümüne dair görüşlerini kamuoyu ile
paylaşmayan hiçbir siyasi parti yoktur. Bazı siyasi partiler sorunun
çözümünü parti programına koyarken, bazıları milletvekillerine kanun
teklifi verdirmiş ve bazıları ise sorunu çözmek amacıyla yasal düzenlemeler
yapmışlardır. Türkiye Büyük Millet Meclisi de, bu sorunu incelemek üzere
bir Araştırma Komisyonu kurmuştur.
Ayrıca Türkiye’de sivil toplum örgütleri,
üniversiteler, hukukçular, öğrenciler, yazarlar, gazeteciler ve pek çok
kişi de bu soruna dair değerlendirme ve tespitlerde bulunmuş, çözüm
önerileri sunmuştur. Hatta bu sorun, Anayasa Mahkemesi ve İdari Yargı’da
dava konusu olup, mahkemelerce de tartışılmıştır. Bu dava dahi, böyle bir
sorunun varlığının delilidir.
Herkesin varlığını kabul edip çözümünü tartıştığı
bir sorunu Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanın dile getirmiş olması, ne
laiklik ilkesine ve ne de Anayasaya aykırıdır. Aksinin kabulü, Anayasanın
2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk devleti ve 10’uncu
maddesinde yer alan eşitlik ilkelerine açık bir aykırılıktır.
Kaldı ki demokratik bir ülkede demokrasi, hukuk
devleti olan bir ülkede hukuk ve laik devlet yapısına sahip bir ülkede
laiklik, öğrenim hakkının teminatıdır.
16- İddianamenin 65’inci sayfasında yer alan 16
numaralı iddia (EK- 71)ya konu konuşmasında Bülent ARINÇ, başörtüsü ve
darbe çığırtkanlığı yapanlarla ilgili değerlendirme ve tespitlerde
bulunmuştur.
Ekte sunulan deliller arasında yer alan Mehmet TEZKAN’ın “Türbanı laikliğe aykırı bulan AKPCİ yazarın dahiyane formülü”
başlıklı makalesinin Bülent ARINÇ ve beyanı ile hiçbir ilgisi
yoktur. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının kurduğu irtibatı tespit mümkün
olamamıştır.
Bülent ARINÇ’a isnat
edilen beyanlardan sadece bu, Meclis Başkanı sıfatını taşımadan yaptığı
konuşmadır.
Sunulan nedenlere binaen; Bülent ARINÇ’ın beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu,
üyesi, yöneticisi ve deneticisi olmasının yasaklanması ve üyesi bulunduğu
Ak Parti’nin kapatılması talebinin reddi gerekir.
II- MİLLİ
EĞİTİM BAKANI HÜSEYİN ÇELİK HAKKINDAKİ İDDİALARA
CEVAPLARIMIZ
1- İddianamenin
70-72’inci sayfalarında yer alan 1 numaralı iddia (EK-82), Anayasaya uygun
bir biçimde işleyen bir yasama sürecinden, Anayasaya aykırılık türetmeye
dayanmaktadır.
Yasama yetkisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne
aittir (Anayasa, m. 7). Kanun koymak, değiştirmek veya kaldırmak, Türkiye
Büyük Millet Meclisi’nin yetki ve görevlerindendir(Anayasa, m. 87). “Kanun
teklif etmeye Bakanlar Kurulu ve milletvekilleri yetkilidir.”(Anayasa, m.
88/1) “Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisince kabul edilen
kanunları onbeş gün içinde yayımlar. (Değişik:
3.10.2001-4709/29 md.) Yayımlanmasını kısmen veya tamamen uygun bulmadığı
kanunları, bir daha görüşülmek üzere, bu hususta gösterdiği gerekçe ile
birlikte aynı süre içinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne geri gönderir…” (Anayasa, m. 89/1-2) Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde
görüşülerek kabul edilen 13.05. 2004 tarih ve 5171 Sayılı Yükseköğretim
Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet
SEZER tarafından 28.05.2004 tarihinde bir daha görüşülmek üzere Türkiye
Büyük Millet Meclisi’ne geri gönderilmesi,
tamamen Anayasaya uygun usule dair bir işlemdir.
Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilen bir
kanunun, Anayasaya aykırılık denetimi ve aykırılığın tespiti halinde
iptali, Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkileri arasındadır (Anayasa, m.
148-153). Anayasa ve İçtüzük’e uygun bir yasama faaliyeti, salt
Cumhurbaşkanının bir daha görüşülmek üzere Meclise geri göndermede beyan
ettiği gerekçelerle veya Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın iddia ve
değerlendirmesiyle Anayasaya aykırı hale gelmez, getirilemez. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı bu
tavrıyla, Anayasanın yalnızca Anayasa Mahkemesi’ne tanıdığı denetim yetkisini
devşirmektedir. Oysa “Hiç kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir
Devlet yetkisi kullanamaz.” (Anayasa, m. 6/3)
Ayrıca yapılan düzenleme, bütün mesleki ve teknik
eğitimi ilgilendiren bir düzenleme olup, bunun sadece İmam Hatip Lisesi
için yapıldığını söylemek subjektif bir
yaklaşımdır. Subjektif değerlendirmeler, objektif
gerçekliği değiştirmez.
Üniversiteye girişte uygulanan katsayı
adaletsizliğinin kaldırılmasını savunmak ve bu yönde çalışma yapmak, Anayasaya
kesinlikle aykırı değildir. Bunun aksinin kabulü, 1998 senesine kadar böyle
bir uygulama olmaması nedeniyle, bütün hükümetlerin ve idarenin Anayasayı
ihlal ettiği anlamına gelir ki bu hem doğru değildir. Anayasa
ve hükümleri aynı olduğu halde, 1998’e kadar Anayasaya uygun olan uygulamanın,
1998’den sonra Anayasaya aykırı hale gelmesi veya getirilmesi ve daha da
kötü bunun bir siyasi partinin kapatılmasının nedeni gösterilmesi, Anayasa’nın
2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik ve laik hukuk devleti ilkesi
ile 10’uncu maddesinde yer alan eşitlik ilkesi ile bağdaşmaz. İddia
makamının değerlendirmesi veya Cumhurbaşkanının veto gerekçeleri, bu
gerçekliği ortadan kaldıramaz.
Kaldı ki yasama faaliyetleri, mutlak sorumsuzluk kapsamında
olup Anayasa’nın 83’üncü maddesinin teminatı altındadır (Anayasa, m. 83/1).
2- İddianamenin 66’ıncı sayfasında yer alan 2 numaralı iddia (EK- 83)daki konuşma, Açık Lise Yönetmeliği’nde yapılan
değişikliklerin eleştirilmesi karşısında Milli Eğitim Bakanı Hüseyin ÇELİK’in değerlendirme ve tespitlerini içermektedir.
Açık Lise Yönetmeliğinde yapılan değişiklikler;
Avrupa Birliğine üye pek çok ülkede uygulanan bir sistem olup, okullar
arasında yatay ve dikey geçişe imkan tanımaktadır.
Konunun sadece İmam Hatip Liselerine indirgenmesi ve olayın böyle
yansıtılması, bir çarpıtmadır.
Ortaöğretimde yer alan bütün okullar arasında yatay ve dikey geçişi
düzenlerken, her hangi bir okulu ayırmak, Anayasada ifadesini bulan hukuk
devleti (m. 2) ve eşitlik (m. 10) ilkelerine tartışmasız aykırıdır.
Bütün meslek liseleri, 1998 yılına kadar bu imkandan yararlanıyordu. Anayasa ve
hükümleri aynı olduğu halde, 1998’e kadar Anayasaya uygun olan uygulamanın,
1998’den sonra Anayasaya aykırı hale gelmesi veya getirilmesi ve daha da
kötüsü bunun bir siyasi partinin kapatılmasının nedeni gösterilmesi, Anayasa’nın
2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik ve laik hukuk devleti ilkesi
ile 10’uncu maddesinde yer alan eşitlik ilkesi ile bağdaşmaz. İddia
makamının değerlendirmesi de, bu gerçekliği ortadan kaldıramaz.
İmam Hatip Liseleri de diğer liseler gibi Devletin
kurduğu, giderlerini karşıladığı, öğretmenlerini atadığı, yönetimi icra
ettiği, program ve kitaplarını tespit edip uygulattığı, öğrencisini
devletin kaydettiği ve mezununa diplomasını verdiği, kısaca devletin
gözetim ve denetimi altında faaliyet gösteren bir okuldur. Bir
yandan bu okulların faaliyetini sürdürmeyi Anayasaya uygun bir devlet
görevi sayarken, diğer yandan bu okulların ve burada okuyan öğrencilerin
sorunlarına dair değerlendirme ve tespitlerde bulunmayı ve sorunların
giderilmesi için çaba sarf etmeyi Anayasaya aykırı saymak ve işin vahimi bu
kabulün dayanağı olarak Anayasayı göstermek, hakla, hukukla ve Anayasa ile
izahı kabil olmayan yaman ve temel bir çelişkidir. Devlet, kendi
eğitim-öğretim kurumlarına ikircikli bakmaz ve bakılmasına da müsaade
etmez. Ne gariptir ki iddianame, bu okullara ikircikli yaklaşmamayı Anayasa
ihlali ve parti kapatma nedeni sayan, hukuk dışı bir yaklaşıma sahiptir.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın yönetmelik çıkarması,
yürütmeye ait düzenleyici bir işlemdir. AK Parti ile Milli Eğitim
Bakanlığı’nın tüzel kişilikleri de bir birinden ayrıdır. Bir tüzel
kişiliğin eylem veya söylemi nedeniyle başka bir tüzel kişiliğin sorumlu
tutulması “Ceza sorumluluğu şahsidir”(Anayasa, m. 38) temel hukuk ilkesine
aykırı olduğu gibi hukuk devleti anlayışı ile de bağdaşmaz.
Bütün bu açıklık ve gerçekliğe rağmen iddia makamı
hem Anayasayı ve hem de hukukun temel ilklerini baypas ederek, buradan AK
Parti aleyhine delil üretmeye çalışmıştır., Bu
hukuken kabul edilemez, iyi niyet prensibi ile bağdaştırılamaz, subjektif bir yaklaşımdır.
3- İddianamenin 72’inci sayfasında yer alan 3 numaralı iddia (EK-84)ya
konu konuşma, üniversiteye girişte uygulanan katsayı adaletsizliğine
ilişkin tespit ve değerlendirmeyi içermektedir.
Konuşmada geçen
“… bu zulmün giderilmesi…” ifadesi, haksızlığın dozunu ve
derecesini ifade sadedinde kullanılmıştır. Bir Milli Eğitim Bakanının,
doğrudan milli eğitim ile ilgili bir konuda tespit ve değerlendirmelerde
bulunup, sorunun çözüleceğini ifade etmesinden daha doğal ne olabilir?
İmam Hatip Liseleri de diğer liseler gibi Devletin
kurduğu, giderlerini karşıladığı, öğretmenlerini atadığı, yönetimi icra
ettiği, program ve kitaplarını tespit edip uygulattığı, öğrencisini
devletin kaydettiği ve mezununa diplomasını verdiği, kısaca devletin
gözetim ve denetimi altında faaliyet gösteren bir okuldur. Bir
yandan bu okulların faaliyetini sürdürmeyi Anayasaya uygun bir devlet
görevi sayarken, diğer yandan bu okulların ve burada okuyan öğrencilerin
sorunlarına dair değerlendirme ve tespitlerde bulunmayı ve sorunların
giderilmesi için çaba sarfetmeyi Anayasaya aykırı
saymak ve işin vahimi bu kabulün dayanağı olarak Anayasayı göstermek,
hakla, hukukla ve Anayasa ile izahı kabil olmayan yaman ve temel bir çelişkidir.
Devlet, kendi eğitim-öğretim kurumlarına ikircikli bakmaz ve
bakılmasına da müsaade etmez. Ne gariptir ki iddianame, bu okullara
ikircikli yaklaşmamayı Anayasa ihlali ve parti kapatma nedeni sayan, hukuk
dışı bir yaklaşıma sahiptir.
Kaldı ki meslek liseler aleyhine olan katsayı
adaletsizliğinin kaldırılmasını savunmak ve bu yönde çalışma yapmak, Anayasaya
kesinlikle aykırı değildir. Bunun aksinin kabulü, 1998 senesine kadar böyle
bir uygulama olmaması nedeniyle, bütün hükümetlerin ve idarenin Anayasayı
ihlal ettiği anlamına gelir ki bu, doğru değildir. Anayasa ve hükümleri
aynı olduğu halde, 1998’e kadar Anayasaya uygun olan uygulamanın, 1998’den
sonra Anayasaya aykırı hale gelmesi veya getirilmesi ve daha da kötüsü
bunun bir siyasi partinin kapatılmasının nedeni gösterilmesi, Anayasa’nın
2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik ve laik hukuk devleti ve
10’uncu maddesinde yer alan eşitlik ilkesi ile bağdaşmaz. İddia
makamının değerlendirmesi, bu gerçekliği ortadan kaldıramaz.
4- İddianamenin 72’inci sayfasında yer alan 4 numaralı konuşma
(EK-85), 2005 yılında Milli Eğitim
Bakanlığı “Din Öğretimi Genel Müdürlüğü”nce Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi
dersi müfredatında yapılan değişikliğe dönük eleştirilere ilişkin
değerlendirme ve tespitleri içermektedir.
Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi müfredatında
yapılan değişiklik, sadece İslam Dinini değil bütün semavi dinleri kapsayan
bir düzenlemeyi içermesine karşın, kamuoyunda amacı dışında algılanmış
olması nedeniyle daha sonra kaldırılmıştır.
5- İddianamenin 71-72’inci sayfalarında yer alan 5 numaralı iddia
(EK-86), Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, AİHM’in
Leyla Şahin kararı
ile ilgili tespit, değerlendirme ve eleştirilerini içermektedir.
Mahkeme kararları, eleştirilmez değildir. Mahkeme
kararları da demokratik hukuk devletinin gereği olarak eleştirilebilir.
Mahkeme kararlarına uyma zorunluluğu, onların eleştirilemeyeceği anlamına
gelmez. Bir kimse; mahkeme kararını eleştirdi veya mahkemenin kabulüne
aykırı tespit ve değerlendirmelerde bulundu diye itham edilemez ve sırf bu
nedenle bir düşünce açıklaması Anayasaya aykırı hale gelmez. Hiçbir hukuk
devletinde iddia makamı, bir kişiyi, mahkeme kararındaki kabulün tersine
konuştu veya mahkeme kararını eleştirdi diye siyasi yasaklı hale gelmesini
talep edemez.
6- İddianamenin 73’üncü sayfasında yer alan 6 numaralı iddia (EK- 87)da
ki beyanlar; Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, 2005 yılı Kasım ayında
TBMM Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmadan alınmıştır.
Konuşmasında
Hüseyin ÇELİK; Türk hukukunda ve bütün ülke hukuklarında cari olan
bilirkişilik müessesinin önemine vurgu yapmış, çözümü teknik ve fenni
bilgiyi gerektiren konularda, o konunun uzmanı bilirkişilere müracaatın
gerekliliğine ifade etmiştir. Mahkemeler de karar verirken, hakimlik mesleğinin genel ve hukuki bilgi ile çözülmesi
mümkün olmayan, çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren
hallerde bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasının gerekliliğini farklı bir
lisanla ifade etmiştir. Bilirkişilik müessesi, başlangıçtan beri Türk
hukukunda hem Ceza Muhakemesi Kanunu (M. 63- 73), hem Hukuk Usulü
Muhakemeleri Kanunu (M. 275-286) ve hem de İdari Yargılama Usulü Kanununda
(M. 31) düzenlenen ve
uygulanan bir müessesedir. Mahkemelerin, hakimlik
mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgi ile çözülmesi mümkün olmayan,
çözümü uzmanlığı, teknik veya özel bilgiyi gerektiren konularda,
hukukumuzda var olan bilirkişilik müessesesini işletmemelerini tespit,
değerlendirme ve eleştirmenin laikliğe, Anayasaya ve yasaya aykırı bir yönü
yoktur.
Ayrıca Anayasaya göre; “Türkiye Büyük Millet Meclisi
üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri
sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine
Meclisçe başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve
açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar”. (m.83/1).
Meclis çalışmaları kavramı, Meclis Genel Kurulu toplantılarını,
komisyon toplantılarını, siyasi partilerin grup toplantılarını ve meclis
araştırması ve meclis soruşturması komisyonlarının Meclis dışındaki
çalışmalarını da kapsar. Konusu ve muhtevası ne olursa olsun oy, söz ve
düşünce açıklaması yasama sorumsuzluğu kapsamında kabul edilmektedir.
Yasama sorumsuzluğu mutlak ve sürekli olduğundan, milletvekillerinin hem
milletvekilliği süresince hem de milletvekilliği sona erdikten sonra oy ve
sözlerinden dolayı herhangi bir yaptırıma tâbi tutulmaları mümkün değildir.
Yasama
sorumsuzluğunun amacı, milletvekillerinin Meclis çalışmalarındaki oy, söz
ve düşünce açıklamalarından mutlak manada sorumsuz tutulmasıdır.
Demokrasilerde yasama sorumsuzluğu, milletvekillerinin hiçbir şekilde
hukuksal bir engellemeyle karşılaşmaksızın düşündüklerini özgürce ifade
etmek için getirilmiş önemli bir güvencedir. Böylece milletvekilleri
kendileri ya da mensup oldukları parti bakımından her hangi bir yaptırıma
maruz kalmayacakları güvencesiyle yasama faaliyetlerine “özgür iradeleri” ile
katılabileceklerdir.
Milletvekillerinin,
yapmış oldukları konuşmalar ve açıklamış olduğu düşüncelerinden dolayı
partilerinin kapatılabileceğini, milletvekilliklerinin düşeceğini ve beş
yıl siyasi parti yasağına maruz kalabilecekleri endişesini taşımaları
durumunda, yasama faaliyetlerine özgür iradeleriyle katılabileceklerini
düşünmek mümkün değildir. Bu da sonuçta yasama faaliyetlerinin layıkıyla
yerine getirilmesini engelleyecektir.
Başka bir ifade ile eğer partili milletvekillerinin konuşmaları,
partilerinin kapatılmasında gerekçe olarak kullanıldığı takdirde, yasama
sorumsuzluğunun pratikte bir anlamı kalmayacaktır.
Ayrıca
parti kapatma davalarında yasama sorumsuzluğunun dikkate alınmaması,
partili milletvekillerinin ifade özgürlüğünün bağımsız milletvekilleriyle
karşılaştırıldığında eşitsiz biçimde kısıtlanması sonucunu doğuracaktır. Bu
durum da demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olarak
nitelendirilen siyasi partilerin özel olarak cezalandırılması anlamına
gelecektir.
Bu
nedenle Anayasanın 69 uncu maddesindeki beş yıllık siyasi parti yasağı, 84
üncü maddesindeki milletvekilliğinin düşmesi ile 83 üncü maddesindeki
sorumsuzluk hükümlerinin birlikte değerlendirilerek uyumlu bir yoruma tabi
tutulması zorunludur. Böyle bir
değerlendirme sonucunda da, 83 üncü madde hükmünün daha “özel” bir hüküm
olarak diğerleri karşısında üstün tutulması gerekir.
7- İddianamenin 73-74’üncü sayfalarında yer alan 7 numaralı iddia (EK-
88); Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, "Türkiye'de Değişim, Demokrasi ve Aydınlar" adlı
kitabına koyduğu “Bir başka açıdan Atatürkçülük” başlıklı makaleye
ilişkindir.
Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, "Türkiye'de Değişim, Demokrasi ve
Aydınlar" adlı kitabına koyduğu “Bir başka açıdan Atatürkçülük”
başlıklı makale, 1994 yılında yazılmış ve Türkiye Günlüğü Dergisinde
yayınlanmıştır. Yayınlandığı tarihte
AK Parti diye bir parti bulunmadığı gibi, Hüseyin ÇELİK de siyasetçi
değildi, üniversitede görevli bir bilim adamıydı.
Siyasi partiler, birer tüzel kişiliktir. Tüzel
kişiler, “…Kendileri ile ilgili özel hükümler uyarınca tüzel kişilik
kazanırlar.” (Türk Medeni Kanunu, m. 47/1)
ve “… Kanuna ve kuruluş belgelerine göre gerekli organlara sahip olmakla,
fiil ehliyetini kazanırlar.” (Türk Medeni Kanunu, m. 49) Tüzel kişiliğe
sahip siyasi partiler ise , belli “… bildiri
ve belgelerin İçişleri Bakanlığına verilmesiyle tüzel kişilik kazanırlar.”
(Siyasi Partiler Kanunu, m. 8/3)
Adalet ve Kalkınma
Partisi, 14 Ağustos 2001’de kurulmuştur.
Hüseyin Çelik’in, "Türkiye'de Değişim, Demokrasi ve Aydınlar" adlı
kitabına koyduğu, 1994 yılında yazılmış ve Türkiye Günlüğü Dergisinde
yayınlanmış olan “Bir başka açıdan Atatürkçülük” başlıklı makale, AK Parti’nin kuruluşundan yaklaşık 7 sene
önce, yayınlanmıştır. AK Parti’nin kuruluşundan yaklaşık 7 yıl önce
yayınlanmış bir kitaptan dolayı, AK Parti’nin sorumlu tutulması, Anayasa ve
hukukun temel ilkelerine aykırıdır.
Ayrıca bu makalenin yazıldığı ve yayınlandığı 1994
senesinde Hüseyin ÇELİK, siyasetçi değildir. Kaldı ki siyasetçi olsa bile AK
Parti üyesi olması mümkün değildir. Zira AK Parti, makalenin yayımından
yaklaşık 7 sene sonra kurulmuştur. Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı
fıkrasına göre; bir parti, belli şartların birlikte varlığı halinde sadece
üyelerinin eylemlerinden sorumludur. AK Parti üyesi olmayan ve parti tüzel
kişiliği olmadığından üyeliği de fiilen imkansız
birinin yazdığı bir makaleden dolayı AK Parti’nin sorumlu tutulmak
istenmesi, Anayasa’nın 69’uncu maddesine açıkça aykırıdır ve hukuk dışı bir
anlayıştır.
İddia makamı, iddiasının dayanağı gösterdiği
kitabı, iddianamenin ekine koymamıştır. Bunun yerine, Cumhuriyet
Gazetesinin 22.05.2007 tarihli nüshasında yer alan bir haber yorumundan
hareketle bu kanaate varmıştır. Bu ayrı bir, hukuksuzluktur. Zira iddia
makamı, başkalarının yorumundan hareketle bir kişinin fikirleri hakkında
kesin kanaate varıp, onu itham edemez. İddianın dayanağı asıl delile
ulaşması ve değerlendirmesini bu delil üzerinden yapması gerekli ve
zorunludur. Maalesef iddia makamı bu gereklilik ve zorunluluğun gereğini
ifa yerine, başkalarının yorumuna itibar etmiştir. Bu, bir hukuksuzluk ve
bir keyfiliktir. Şayet iddia makamı, kitabı incelemiş olsaydı, gazetedeki
yorumun yanlışlığını görecek ve böylesine bir delili iddianameye dayanak
yapmayabilecekti.
8- İddianamenin 74-75’inci sayfalarında yer alan 8 numaralı iddia (EK-
166); CHP İzmir Milletvekili Ahmet ERSİN’in soru önergesine Milli Eğitim Bakanı Hüseyin ÇELİK’in verdiği cevaba ilişkin 15.02.2008 tarihli
Cumhuriyet ve Sabah Gazetesinde yer alan haberlere dayanmaktadır.
Milli Eğitim Bakanlığı, Basın ve Halkla İlişkiler
Müşavirliği aracılığı ile yaptığı 12.12.2007 tarihli basın açıklamada;
“Okula başı açık devam eden, İlköğretim 8. sınıfta iken yaptığı bir proje
ile ödüle layık görülen, şuanda lise 1. sınıf öğrencisi olan söz konusu
kişinin, başı kapalı olarak sahneye çıkarılması mevzuata aykırılıkla
birlikte iyi niyetle de bağdaştırılmamıştır. Sayın Milli Eğitim Bakanı Doç. Dr. Hüseyin ÇELİK’in talimatıyla söz konusu öğrencinin
refakatindeki öğretmen ve idareciler hakkında soruşturma başlatılmıştır.
Kamuoyuna saygıyla duyurulur.” denilerek, “Başı kapalı olarak sahneye
çıkarılmanın hem mevzuata aykırı olduğunu ve hem de bu durumun iyi niyetli
olmadığını” açıklıkla ifade etmiş ve ilgililer hakkında idari soruşturma
başlatmıştır. Milli Eğitim Bakanı Hüseyin ÇELİK, bu suretle olaya tepki ve
tavır koymuştur.
Maalesef bu basın açıklaması ve tavır iddianamede
yer almamıştır.
Ayrıca iddiasının dayanağı delillere ulaşıp, onları
mahkemeye sunmakla görevli ve yükümlü iddia makamı, CHP İzmir milletvekili
Ahmet ERSİN’in soru önergesini ve Milli Eğitim
Bakanı Hüseyin ÇELİK’in bu önergeye verdiği
cevabı araştırıp, gazete haberlerine dayandırdığı iddiasının doğruluğunu
araştırmamıştır. Zira bu iddianın delillerinin yer aldığı EK 166’da; CHP
İzmir milletvekili Ahmet ERSİN’in soru önergesi
ve Milli Eğitim Bakanı Hüseyin ÇELİK’in bu
önergeye verdiği cevabı yoktur.
İddia makamının; konuya ilişkin basın açıklamasını,
Milli Eğitim Bakanı Hüseyin ÇELİK’in CHP İzmir Milletvekili
Ahmet ERSİN’in soru önergesine verdiği cevabı ve
bu konudaki tepki, tavır ve idari tahkikatı yok sayıp, sadece iki gazetede
yer alan yoruma istinat etmesi, açık bir keyfilik ve hukuksuzluktur. Her
hukuk makamı gibi iddia makamı da keyfi davranamaz. O da hukukla bağlı ve
sınırlıdır.
9- İddianamenin 75’inci sayfasında yer alan 9 numaralı iddia (EK-174); Anayasa’nın
10 ve 42’inci maddelerinde yapılan değişiklik, Resmi Gazete’de yayınlanarak
yürürlüğe girmesi üzerine yapılmış bir açıklamadır.
Anayasa, herkesi bağlayıcı, en üstün normdur.
Nitekim “Anayasa’nın bağlayıcılığı ve üstünlüğü” başlıklı 11. maddesinde; “Anayasa
hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer
kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.
Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.”(Anayasa, m. 11)
denilmek suretiyle bu gerçek ortaya konulmuştur.
Milli Eğitim Bakanı Hüseyin ÇELİK’in
konuşması, Anayasa’nın 11’inci maddesi hükmünün ve Üniversitelerarası
Kurulun Yüksek Öğretim Kanununda belirlenmiş bulunan görevlerinin
hatırlatılmasıdır.
Anayasa’nın; “Hiç kimse, yalnızca sözleşmeden doğan
yükümlülüğünü yerine getirememesinden dolayı özgürlüğünden alıkonamaz.” (Anayasa,
m. 38/8), “Ölüm cezası
… verilemez.” (Anayasa, m. 38/10), “İspat
hakkı” (Anayasa, m. 39), “Cumhurbaşkanı seçimine ilişkin Anayasa’nın
102’inci maddesi ve Cumhurbaşkanının görev ve yetkilerine ilişkin 104’üncü
maddeleri doğrudan uygulanmışlardır. Anayasa’nın 104’üncü maddesi, halen de
doğrudan uygulanmaktadır.
Nitekim Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yargıtay; Anayasa
hükmünün yeterince somut ve açık olması halinde doğrudan uygulanabileceğine
dair muhtelif kararlar vermişlerdir.
Yürürlüğe girmiş bir Anayasa hükmünün
uygulanmasıyla ilgili olarak Milli Eğitim Bakanının;
yürürlükteki Anayasa hükümlerine uymayacağını söyleyen ve bunu yaparken de
yasal yetki ve görevlerini aşan kamu görevlilerine karşı; “yürürlükteki Anayasa ve yasa hükümlerine
uyun” diye kamu görevi yapanlara dönük yaptığı uyarı, ne laiklik ilkesine
ve ne de Anayasaya aykırıdır.
Çünkü yürürlükte olan bir Anayasa hükmünün uygulanması
gerekliliğini beyan - hem de bu hüküm yürürlüğünü sürdürdüğü, Anayasa hükmü
olduğu ve iddia makamı da buna uymak ve uygulamak zorunda olduğu halde – Anayasaya
aykırı görülemez ve gösterilemez. Aksinin kabulü, Anayasanın 2. maddesinde
ifadesini bulan demokratik hukuk devleti ilkesinin ve Anayasanın 11’inci
maddesinin açık ihlalidir, hukukun evrensel ilkelerinin ayaklar altına
alınmasıdır. Ne yazık ki bu açıklığa rağmen, “Anayasa değişikliklerine
uyulması” gerektiği yönündeki Anayasaya uygun hukuki değerlendirmeleri bile
iddianamesine almak suretiyle iddia makamı, Anayasal hüküm ve
gereklilikleri göz ardı ederek, bir kez daha Anayasa ve hukukun evrensel
kurallarını ihlal etmiştir.
Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, "Türkiye'de Değişim, Demokrasi ve
Aydınlar" adlı kitabına koyduğu “Bir başka açıdan Atatürkçülük”
başlıklı makale, 1994 yılında yazılmış ve Türkiye Günlüğü Dergisinde
yayınlanmıştır. Yayınlandığı tarihte
AK Parti diye bir parti bulunmadığı gibi, Hüseyin ÇELİK de siyasetçi
değildi, üniversitede görevli bir bilim adamıydı.
III- DİĞER MİLLETVEKİLLERİ HAKKINDAKİ
İDDİALARA İLİŞKİN CEVAPLARIMIZ
1- ÖMER DİNÇER
İddianamenin 75-76’ıncı sayfasında yer alan 1
numaralı iddia (EK-89); Başbakanlık eski Müsteşarı ve halen AK Parti
İstanbul Milletvekili Ömer Dinçer'in 19-21 Mayıs 1995 tarihinde Sivas'ta
yapılan bir konferansta yaptığı “21.
Yüzyıla Girerken Dünya ve Türkiye Gündeminde İslam” konulu konuşmasına
ilişkindir.
a) Siyasi partiler, birer tüzel kişiliktir. Tüzel kişiler, “…Kendileri
ile ilgili özel hükümler uyarınca tüzel kişilik kazanırlar.” (Türk Medeni
Kanunu, m. 47/1) ve “… Kanuna ve
kuruluş belgelerine göre gerekli organlara sahip olmakla, fiil ehliyetini
kazanırlar.” (Türk Medeni Kanunu, m. 49) Tüzel kişiliğe sahip siyasi
partiler ise ,
belli “… bildiri ve belgelerin
İçişleri Bakanlığına verilmesiyle tüzel kişilik kazanırlar.” (Siyasi
Partiler Kanunu, m. 8/3)
Adalet ve Kalkınma
Partisi, 14 Ağustos 2001’de kurulmuştur.
Başbakanlık eski Müsteşarı ve halen AK Parti
İstanbul Milletvekili Ömer Dinçer'in 19-21 Mayıs 1995 tarihinde Sivas'ta
yapılan bir konferansta yaptığı “21.
Yüzyıla Girerken Dünya ve Türkiye Gündeminde İslam” konulu konuşma, “Bilgi ve Hikmet” dergisinin Güz
1995 Tarihli -12. sayısında yayınlanmıştır.
AK Parti’nin kurulmadığı, yer
yüzünde yaşayan hiçbir kişinin zihninde AK Parti diye bir siyasi
partinin olmadığı bir dönemde, diğer bir ifadeyle AK Parti kurulmadan
yaklaşık 9 sene önce yapılan bir konuşmadan dolayı AK Parti’nin kınanması, Anayasa’ya
aykırı hareketle itham edilmesi Anayasa ve hukukun temel ilkelerine
aykırıdır.
b) Ayrıca bu konuşmanın yapıldığı ve dergide yayınlandığı 1995
tarihinde Ömer Dinçer, üniversitede öğretim
üyesidir ve her hangi bir siyasi partinin de üyesi değildir. Kaldı ki o
tarihte AK Parti diye bir siyasi parti de yoktur. AK Parti, bu konuşmadan
yaklaşık 9 sene sonra 2001’de kurulmuştur. Anayasa’nın 69’uncu maddesinin
6’ıncı fıkrasına göre; bir parti, belli şartların birlikte varlığı halinde
sadece üyelerinin eylemlerinden sorumludur. AK Parti üyesi olmayan ve parti
tüzel kişiliği olmadığından üyeliği de fiilen imkansız
birinin yaptığı bir konuşmadan dolayı AK Parti’nin sorumlu tutulmak
istenmesi, Anayasa’nın 69’uncu maddesine açıkça aykırıdır ve hukuk dışı bir
anlayıştır.
İddianamede Ömer Dinçer’e
isnat edilen açıklama, 24.12.2003 tarihlidir. Bu tarihte de Ömer Dinçer,
AK Parti üyesi değildir. Ömer Dinçer’in AK Parti
üyeliği, 22 temmuz 2007’de milletvekili
seçilmesiyle gerçekleşmiştir. Parti
üyesi olmayan birinin eylem veya söylemi, hiçbir partiye isnat edilemez.
Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası
uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi
parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Ömer Dinçer’in AK Parti’nin
laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi yoktur ve Başsavcı da
iddianamesinde bu yönde bir eylemden söz etmemektedir.
c) Kaldı ki iddia makamının Ömer Dinçer’e
atfen verdiği beyanların tamamı, Anayasanın tanıyıp teminat altına aldığı
“Düşünce ve kanaat hürriyeti (Anayasa, m. 25), “Düşünceyi açıklama ve yayma
hürriyeti” (Anayasa, m. 26) ve bilim
ve sanat hürriyeti (Anayasa, m. 27) kapsamında olup, bunlar da Anayasanın
2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk devletinin güvencesi
altındadır. Nitekim konu 2004 yılında yargıya intikal etmiş ve sonuçta
Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı’nın; “Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesinin ‘ifade Özgürlüğü’ başlığını taşıyan 16. maddesinde
herkesin görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahip olduğu
belirtilerek, bu hakkın kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi
ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme
özgürlüğünü de içerdiği belirtilmiş, sözleşmenin uygulanmasına ilişkin
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında da açıkça şiddet ve şiddete
çağrı içermeyen her türlü düşüncenin ifade özgürlüğü kapsamında kabul
edildiği vurgulanmıştır. Suç ihbarı
dilekçesine ekli ‘Bilgi ve Hikmet’ isimli derginin Güz/1995 tarihli 12.
sayısında neşredilen konuşma metninin kül olarak değerlendirilmesi
neticesinde belirtilen konuşmanın şiddete çağrı ve suç işlemeye tahrik
içermemesi, ifade özgürlüğü kapsamında kalması nedeniyle, TCK’ nun 146/2, 311, 312/1–2 maddelerinde düzenlenen
suçların unsurlarının oluşmadığı anlaşılmakla; müsnet
fiillerle ilgili olarak sanık hakkında takibat yapılmasına mahal
olmadığına…” karar vermiş ve bu
karar da kesinleşmiştir (Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesi
Cumhuriyet Başsavcılığı 07. 06. 2004 tarih 2004 / 128 Esas 2004 / 23 Karar
sayılı kararı) (EK- 3) . Dolayısıyla adli tahkikat sonucunda da, Ömer Dinçer’e atfedilen sözlerin ifade özgürlüğü kapsamında
olduğu kesin olarak tespit edilmiştir. İddia makamının kesinleşmiş kararı,
dikkate almaması ve bunu indi mütalaa ile yok sayması, açık bir Anayasa
ihlalidir. Anayasa bir yandan “Suçluluğu hükmen sabit
oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.”(Anayasa, m. 38/4) diyerek, suçluluğu
sabit olan kişileri suçlu saymak için dahi mahkeme kararı ararken,
suçsuzluğu ve söylediklerinin ifade özgürlüğü kapsamında olduğu kesinleşmiş
bir adli kararla sabit olan Ömer DİNÇER hakkındaki karara itibar etmeyip,
ithama devamı, yaman ve temel bir hukuk çelişkisi, açık ve tartışmasız bir Anayasa
ihlalidir.
d) Bunun yanında Ömer DİNÇER’in şahsına dönük
eleştiri sınırını aşan yazılar ve sözler nedeniyle açtığı manevi tazminat
davasının, ilk derece mahkemesince kabul edilip, Yargıtay tarafından bozulması
kararının gerekçesinde yer alan bir cümleden hareketle bu kararı delil
olarak sunması da hukuka aykırıdır. İlgisi olmayan bir konu ile AK Parti’yi
irtibatlı hale getirmek ve buradan Ömer DİNÇER aleyhine sonuç üretmek,
ancak iddia makamının maharetiyle olabilecek bir şeydir. Yoksa hukuk ve Anayasa
böylesi bir keyfiliğe ve hukuksuzluğa imkan
vermez.
e) Ayrıca Ömer DİNÇER, bir bürokrattır. Yürütmede görev yapan bir
kişidir. Anayasa 69/6, Anayasaya aykırı bir eylemden
dolayı bir partinin sorumlu tutulmasını, belli şartların birlikte varlığı
halinde ancak üyelerin eylemleri için mümkün kılarken, iddia makamının bu Anayasal
gerçeği göz ardı edip, parti üyesi olmayan, parti ile hiçbir bağı
bulunmayan, aksine yürütme organının bir görevlisinin eylemlerinden AK
Parti’yi sorumlu tutması, açık ve tartışmasız bir Anayasa ihlalidir.
Bürokrasiye yapılan atamalar, Anayasa ve yasalara
uygun bir biçimde yapılmıştır.
2- FAHRİ KESKİN
İddia, 18.01.2005 tarihli Cumhuriyet Gazetesinden
alınma bir kupüre dayanmaktadır. Başkaca delil
yoktur.
Fahri KESKİN, bu toplantıya partiyi temsilen değil
şahsi bir davetle ve şahsı adına katılmış ve konuşmuştur. Konuşmasında
meslek liselerinin sorunlarına değinmiştir.
Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası
uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi
parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Fahri KESKİN’in AK Parti’nin
laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi
yoktur ve Başsavcı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden söz
etmemektedir.
Kaldı ki KESKİN’in
konuşması; bir eylem değildir ve Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı
“Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve
yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk
devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı
altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum
söz konusu değildir.
3- BURHAN
KUZU
İstanbul milletvekili Burhan KUZU hakkındaki
iddialar; 6 adet olup, tamamı gazetelerde yer alan haberlerden
derlenmiştir.
1) İddianamenin 76-77. sayfalarında yer alan, Ek-91’de
delili sunulan konuşmasında; genelde meslek liselerine ve özelde laik
sistem içinde faaliyet gösteren İmam Hatip Okullarına karşı uygulanan ve Anayasadaki
“Fırsat eşitliği” ilkesine aykırı olan katsayı haksızlığını dile getirmiş, Anayasa
ve hukukun evrensel ilkelerine aykırı olan bu haksızlığın dozunu belirtmek
için “zulüm” ifadesi
kullanılmıştır. Yoksa, bu okul
mezunlarına özel bir anlam ve önem vermek; bunların devlet kademelerinde
görev almalarının özlemi içinde olmak gibi bir amaçla kullanılmamıştır.
2) İddianamenin 88-89. sayfalarında yer alan, Ek.106’de delili sunulan
konuşması; Türk Ceza Kanunun 263’üncü maddesindeki değişikliğin
tartışıldığı günlerde, sorulan bir soruya verdiği cevaptır. Cevabında; Kur’an Kursu’nun kaçağı olmayacağını, olsa olsa “İzinsiz eğitim kurumu” olabileceğini, bu nedenle
de “Kaçak Kur’an Kursu” ifadesinin yanlış
olduğunu, safiyane Kur’an
öğrenmenin cezalandırılamayacağını; ancak herhangi bir yasa dışı faaliyetin
varlığı halinde cezalandırmanın mümkün olduğunu, konunun yanlış bir yönden
tartışıldığını bir hukuk profesörü olarak izah etmiştir.
3) İddianamenin 95 inci sayfasında yer alan,
Ek.124’de delili sunulan konuşma; Türk Kadınının Seçme ve Seçilme Hakkının
73 üncü yılı dolayısıyla düzenlenen bir panelde, sorulan bir soru üzerine;
yeni Anayasa çalışmalarında başörtülü kadınların aktif siyaset yapma
engelinin kaldırılmadığını; yükseköğrenimde yaşanan başörtüsü sorunun çözümü
konusunda bir düzenlemenin olabileceği konusunda öngörü olarak yaptığı
tespit ve değerlendirmeleri içermektedir. Anayasa Hukuku Profesörü bir bilim adamı ve aynı zamanda
Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı ve toplumsal sorunlara duyarlı bir
siyasetçi olan Burhan KUZU’nın, yapılacak yeni Anayasa
ve kapsamı hakkında değerlendirme yapması; hukuk, Anayasa ve laiklik
ilkesine nasıl aykırı olabilir?
4) İddianamenin 95 inci sayfasında yer alan, Ek.125 delili sunulan
konuşma, asılsızdır. Ayşe BÖHÜRLER ile Burhan KUZU arasında iddianamede
bahsedilen diyalog olmamıştır. Programa ilişkin CD’ler çözüldüğünde bu durum açıkça
anlaşılacaktır. Ne gariptir ki iddia makamı SHOW TV.’de 17.01.2008’de
yayınlanan “Siyaset Meydanı” programına iddiasını dayandırdığı halde, programın
CD’sinin çözümünü yaptırmadan dosyaya ek olarak koymuştur.
İddia makamının dayanağı olan ve EK 125’e konan
SHOW TV.’de 17.01.2008’de yayınlanan “Siyaset Meydanı” programının çözümünü
ile bu açık hakikate ulaşmak mümkün olduğu halde, iddia makamı, bu yolu
denememiştir. Bunun yerine, programa dair sadece 22.01.2008 tarihli
Cumhuriyet Gazetesi nüshasında Orhan BİRGİT’in
“Düz yazı” başlıklı köşesindeki yazıya istinat etmiştir. İddianamede
“Siyaset Meydanı” programından alıntı yapılmış gibi gösterip, bir gazeteden
alıntı yapmak, iyi niyetle bağdaşmadığı gibi açık bir delil yanıltmasıdır.
Kaldı ki Burhan KUZU, hem iddia makamının delil
olarak dayandığı ORHAN BİRGİT’i ve hem de diğer haber
yorum yapan gazetecilerin hepsini tekzip etmiştir. Cumhuriyet Gazetesi yazarı Orhan BİRGİT’in 22 Ocak 2008 tarihli yazısına ilişkin tekzip,
25 ocak 2008’de; Hürriyet Gazetesi yazarı Yalçın BAYER’in 19 ocak 2008 tarihli yazısına ilişkin tekzip,
26 ocak 2008’de; Tercüman Gazetesi yazarı Sırrı Yüksel CEBECİ’nin
21 ocak 2008 tarihli yorumuna dair tekzip, 24 ocak 2008’de ve Cumhuriyet
Gazetesi yazarı Hikmet ÇETİNKAYA’nın 28 ocak 2008
tarihli yazısına ilişkin tekzip 29 ocak 2008’de aynı gazetelerin aynı
yerlerinde yayınlanmıştır (EK- 4).
Bir hukuk devletinde iddia makamı, salt birilerinin
yorum ve haberleriyle kimseyi itham edemez. Delil ve isnat konusunda, keyfi
ve hukuka aykırı davranamaz. Zira iddia makamı, bir iddia ve isnatta
bulunmadan önce, elindeki hukuki imkanlarla iddia
ve isnadın doğruluğunu araştırmakla görevli ve yükümlüdür. Maalesef bu olayda
iddia makamı, Siyaset Meydanı programında söylenenlere istinat ettiğini
söylemesine rağmen programa ait kasetin çözümünü dosyaya koymamış;
iddiasını, iddianamede yazıldığı gibi Siyaset Meydanı programına değil
Cumhuriyet Gazetesi yazarı Orhan BİRGİT’in
yorumuna dayandırmış; yorumun aslını araştırmamış ve Anayasa ile tanınıp, teminat altına alınan “düzeltme ve cevap
hakkı” (Anayasa, m. 32) dikkate alınmayıp, aksine bireylerin kendileriyle
ilgili düzeltme ve tekziplere değil de gerçeğe aykırı haber ve yorumlara
itibar etmiştir. Bunlar,
açık ve tartışmasız bir Anayasa ihlali olduğu gibi hukukun temel
ilkelerinin de ayaklar altına alınmasıdır.
Başsavcı, Burhan KUZU’nun
sustuğunu programda cevap vermediğini söylemektedir. Oysa,
ilgili programın kaseti çözüldüğünde Kuzu şu görüşü ileri sürmektedir: “…
Devlet memurluğu bir statü meselesidir. Kanunlarda 1935’den bu tarafa kadın
ve erkek memurların giyimlerine ilişkin düzenlemeler mevcuttur. Bizim
gündemimizde başka bir şey yok… sistemin kendine
göre bir takım ana arterleri vardır. Netice itibariyle, hükümet olmak demek
bütün bunlarla oynamak anlamına gelmez.” (EK- 5) Kaldı ki, Komisyon
Başkanlarının Partinin yetkili kurulu olmadığının da bilinmesi gerekir. Bu
nedenle, KUZU’nun susması partiyi bağlamadığı
için parti aleyhine delil olarak kullanılamaz. Kaldı ki susmak da onaylamak
anlamına gelmez.
5) İddianamenin 99-100. sayfalarında yer alan, Ek-171’de delili sunulan
konuşma; Anayasanın 10 ve 42’inci maddelerindeki değişikliğin Resmi Gazetede
yayınlanıp yürürlüğe girmesinden sonra, bu değişikliklerin doğrudan
uygulanıp uygulanamayacağına ilişkin teknik bir görüş açıklamasıdır.
Anayasa, herkesi bağlayıcı, en üstün hukuk
normudur. Nitekim “Anayasa’nın bağlayıcılığı ve üstünlüğü” başlıklı 11.
maddesinde; “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare
makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.
Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.”(Anayasa, m. 11)
denilmek suretiyle bu gerçek ortaya konulmuştur.
Anayasa’nın; “Hiç kimse, yalnızca sözleşmeden doğan
yükümlülüğünü yerine getirememesinden dolayı özgürlüğünden alıkonamaz.” (Anayasa,
m. 38/8), “Ölüm cezası
… verilemez.” (Anayasa, m. 38/10), “İspat
hakkı” (Anayasa, m. 39), “Cumhurbaşkanı seçimine ilişkin Anayasa’nın
102’inci maddesi ve Cumhurbaşkanının görev ve yetkilerine ilişkin 104’üncü
maddeleri doğrudan uygulanmışlardır. Anayasa’nın 104’üncü maddesi, halen de
doğrudan uygulanmaktadır.
Nitekim Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yargıtay; Anayasa
hükmünün yeterince somut ve açık olması halinde doğrudan uygulanabileceğine
dair muhtelif kararlar vermişlerdir.
Yürürlükte olan bir Anayasa hükmünün uygulanması
gerekliliğini beyan, - hem de bu hüküm yürürlüğünü sürdürdüğü, Anayasa
hükmü olduğu ve iddia makamı da buna uymak ve uygulamak zorunda olduğu
halde – Anayasaya aykırı görülemez ve gösterilemez. Aksinin kabulü, Anayasanın
2. maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk devleti ilkesinin ve Anayasanın
11’inci maddesinin açık ihlalidir, hukukun evrensel ilkelerinin ayaklar
altına alınmasıdır.
Bu Anayasal gerçekliğe rağmen Burhan KUZU; YÖK’ün
uygulamaya geçmeden, yapılacak yasa değişikliğini beklemesinin daha şık
olacağını açıklamıştır.
Ne yazık ki bütün bu açıklık ve Anayasal gerçekliğe rağmen
iddia makamı, Anayasal hüküm ve gereklilikleri göz ardı ederek, bir kez
daha Anayasa ve hukukun evrensel kurallarını ihlal etmiştir. Anayasamıza
göre, Anayasaya uygun bir şey veya değerlendirme, salt iddia makamının
yorumu ile Anayasaya aykırı hale gelmez.
6) İddianamenin 101 inci sayfasında ileri sürülen, Ek-174’de delili
sunulan konuşmada; “Anayasa’nın 10.
ve 42. maddelerinde yapılan değişikliğini Anayasa Mahkemesinin esastan
inceleyeceği yorumlarını yapanlar için,
“… böyle bir yorum yapmak beyinsizliktir,
densizliktir…” dediği iddiası da asılsızdır.
Bu sözler, söylenilen yer, zaman neden ve muhatap
bağlamından koparılarak, iddianameye alınmıştır. Bu sözlerin, Anayasa
Mahkemesinin yapacağı denetim ile uzaktan-yakından bir alakası yoktur. Bu
husus, Anayasa’nın10 ve 42 nci maddesine ilişkin Anayasa
Komisyonu ve Meclis Genel Kurulu tutanakları incelendiğinde açıkça
anlaşılabilirdi. Ancak iddia makamı bu araştırmayı yapmamıştır.
Bu ifadeler, Anayasanın 10 ve 42. maddelerine
ilişkin değişiklik teklifinin Anayasa Komisyonunda ve Genel Kurul’da
görüşülmesi sırasında CHP Milletvekilleri Şahin MENGÜ ve Hakkı Süha OKAY
ile Burhan KUZU arasında geçen bir söyleşiyle alakalıdır. Bu
diyalogda, adı geçen üyelerin 10 ve 42. maddelerde yapılan bu
değişikliklerle Anayasanın ilk üç maddesinin “açıkça “ ihlal
edildiğini söylemesi üzerine,
Komisyon Başkanı olarak Burhan KUZU’nun;
“değişmez maddelere açıkça aykırı bir teklif bu Komisyonda nasıl
görüşülebilir” biçimindeki itirazı,
”açıkça görüşülemez dediğine göre, demek ki üstü kapalı olarak getirdiler” (EK- 6) biçiminde yorumlamaları nedeniyle, bu tür
yorum yapanlar için kullanılmıştır.
Açıklamada geçen bu ifade tamamen çarpıtılarak 10
ve 42.maddenin Anayasa Mahkemesine iptalleri için açılan davada da gerekçe olarak kullanılınca,
işte bu çarpık yorumu yapanlar için kullandığı bu ifade, sanki Anayasa
Mahkemesi tarafından yapılacak denetim için kullanıldığı biçiminde
algılanmış ve ilgisiz bir şekilde iddianameye girmiştir. Bu konunun parti
kapatma ile ilişkilendirilmesini anlamak akıllara zarar verecek
niteliktedir.
Ayrıca Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı
fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde
siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Burhan KUZU’nun, AK Parti’nin
laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi yoktur. Başsavcı da
iddianamesinde bu yönde bir eylemden söz etmemektedir.
Kaldı ki Burhan KUZU’nun
konuşmaları; eylem değildir, Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı
“Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve
yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk
devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı
altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz
konusu değildir.
4- EYÜP
FATSA
Ordu milletvekili Eyüp FATSA hakkında 2 adet iddia
yer almaktadır. Her iki iddia da gazete haberlerine dayandırılmıştır.
1) İddianamenin 77’inci sayfasında yer alan ve EK- 92’de delili
sunulan konuşmayı Eyüp FATSA, Ordu İslami İlimler Hizmet Vakfı tarafından
2003 yılı Temmuz ayında düzenlediği “Ordu
İmam Hatip Lisesi Mezunları ve Mensuplarının Anı Tazeleme Yemeği”nde
yapmıştır. Bu konuşma, bir tespit ve değerlendirmedir. Bir
milletvekilinin mezun olduğu okulun anı tazeleme toplantısında, bu okulun
yaşadığı sıkıntılarla ilgili değerlendirme yapmasını, tespitlerde
bulunmasının yanlış bir yönü yoktur. Ayrıca Eyüp FATSA’nın
“İmam hatipli olmak bir
ayrıcalıktır" sözü, okulun ismi başka olabilir; ama bütün
okulların mezuniyet ve anma günlerinde herkesçe tekrarlanana klasik bir
cümledir. Herkesin söyleyebildiği, anlamı gayet açık olan bir cümleden,
derin anlamlar keşfetmek mümkün değildir. Burada yanlış veya yadırganması
gereken, Eyüp FATSA’nın sözü değil, bu sözü mahkum eden ve onda söyleyenin iradesi dışında derinlik
ve anlam arayan hukuk yaklaşımı ve anlayışıdır.
2) İddianamenin 77 - 78’inci sayfasında yer alan ve EK- 94’de delili
sunulan konuşma; başörtüsü ile ilgili eylemi reddeden, sorunların sokakta çözülemeyeceğine,
çözüm için uzlaşmanın gerekliliğine ifade eden bir tespit ve
değerlendirmedir.
Anayasa’nın
69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli
şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece
eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Eyüp FATSA’nın AK Parti’nin
laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi yoktur ve Başsavcı da
iddianamesinde bu yönde bir eylemden söz etmemektedir.
Kaldı ki Eyüp FATSA’ya
isnat edilen her iki konuşma da; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine
Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa,
m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26)
kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği
olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı
bir durum söz konusu değildir.
5- NİHAT ERİ
Mardin eski milletvekili Nihat ERİ hakkında 1 adet
iddia yer almaktadır. Bu
iddia, gazete haberlerine dayandırılmıştır.
Nihat ERİ’ye isnat edilen
konuşma, Nihat ERİ’ye ait değildir. Nihat ERİ’nin konuşmasının tahrif edilmiş biçimidir. Zira
Nihat ERİ adı geçen konuşmasında, “tekke” kelimesini kesinlikle
kullanmamıştır. Dönemin Dışişleri Komisyonu Başkanı da, Nihat ERİ’nin “tekke” kelimesini kullanmadığını açıklamış ve
bu açıklaması basında yer almıştır (Bkz. iddianamenin 93 numaralı ekindeki
06 aralık 2006 tarihli Akşam Com. Tr.). Ne
gariptir ki iddia makamı, eke koyduğu bu bilgiye iddianamesinde
değinmemiştir.
Bunun
yanında Nihat ERİ, basında yer alan yanlış haberlerden haberdar olduklarını
da tekzip etmiştir. Tekzip metinleri gazetelerde yayınlamıştır. Tekzip
metnini hiç yayınlamayan Cumhuriyet Gazetesi muhabiri Türey
KÖSE ile yeterli biçimde yayınlamayan Hürriyet Gazetesi muhabiri Nuray BAŞARAN’ı ise Basın Konseyi’ne şikayet
etmiş, Basın Konseyi yaptığı inceleme sonunda Cumhuriyet Gazetesi muhabiri Türey KÖSE’ye uyarma cezası
vermiştir(EK- 7).
İddia makamı; Nihat ERİ’nin Anayasa ile tanınıp
teminat altına alınan “düzeltme ve cevap hakkı”na
(Anayasa, m. 32) istinaden yaptığı tekzip ve düzeltmeleri dikkate alması
gerekirken bunu yapmamış, aksine gerçeğe aykırı gazete haber ve yorumlarına
itibar etmiştir. Bunlar, açık ve tartışmasız bir Anayasa ihlali olduğu gibi
hukukun temel ilkelerinin de ayaklar altına alınmasıdır.
Sonuç olarak Nihat ERİ’nin
iddianamede yer aldığı şekliyle bir konuşması yoktur.
Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası
uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi
parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Nihat ERİ’nin AK Parti’nin
laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi yoktur ve Başsavcı da
iddianamesinde bu yönde bir eylemden söz etmemektedir.
Nihat ERİ’nin Dışişleri
Komisyonunda yaptığı konuşma ise,
mutlak sorumsuzluk kapsamında Anayasa’nın 83’üncü maddesinin
teminatı altında olduğu gibi, Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı
“Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve
yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) nin de
kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği
olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı
bir durum söz konusu değildir.
6- EYÜP SANAY
Ankara eski milletvekili Eyüp SANAY hakkında 3 adet
iddia vardır ve her üçü de gazete haberlerine dayanmaktadır.
1) İddianamenin 77’inci sayfasında yer alan ve EK – 93’te delili
sunulan konuşma, iddianamedeki iddiayı reddeden, konuyla ilgili durum
tespiti yapan bir değerlendirmedir. İddia makamının, Eyüp SANAY’ın konuşmasını onun iradesine rağmen
anlamlandırması, iddianameyi ve iddiayı çürüten ve reddeden bir konuşmayı iddiasına
mesnet yapması, temel ve büyük bir hukuksuzluktur, bir hukuk tanımamazlıktır.
Ayrıca bu konuşma, Dışişleri
Komisyonunda yapılmış
olup, mutlak sorumsuzluk kapsamındadır. Anayasa’nın 83’üncü maddesinin de
teminatı altındadır.
2) İddianamenin 90’ıncı sayfasında yer alan ve EK-111’de delili sunulan konuşma,
Hükümetin Leyla Şahin hakkındaki AİHM 4. Dairesi'nin kararının onaylanmasını
istemesi üzerine Hükümete yapılan bir eleştiridir.
3) İddianamenin 90’ıncı sayfasında yer alan ve EK-112’de delili sunulan konuşma,
Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nda yapılmıştır. Türkiye Büyük
Millet Meclisi Genel Kurulunda yapılan konuşmalar, aksi kararlaştırılmadıkça
bunların Meclis dışında tekrarı veya basında yer alması mutlak sorumsuzluk
kapsamında olup, Anayasa’nın 83’üncü maddesinin de teminatı altındadır.
Ayrıca iddia makamı, iddiasını, Eyüp SANAY’ın Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurul
konuşmasına dayandırdığı halde Genel Kurul tutanağını temin edip dosyaya koyması
gerekirken bunu yapmaması, bunun yerine iddiasını gazete haberine
dayandırması delil değeri açısından açık bir delil saptırmasıdır.
Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası
uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi
parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Eyüp SANAY’ın AK Parti’nin
laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi yoktur ve Başsavcı da
iddianamesinde bu yönde bir eylemden söz etmemektedir.
Kaldı ki Eyüp SANAY’ın
yaptığı konuşmalar, Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve
kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma
hürriyeti” (Anayasa, m. 26)
kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın
gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın
69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.
7- TAYYAR ALTIKULAÇ
Ordu milletvekili Tayyar ALTIKULAÇ hakkında 2 adet
iddia yer almakta
ve her iki iddia da gazete haberlerine dayanmaktadır.
1) İddianamenin 78’inci sayfasında yer alan ve EK- 94’de delili
sunulan konuşma; başörtüsü ile ilgili eylemi reddeden, çözüm yerinin sokak
olamadığını, sorunun kabulünün ve çözümünün gerekliliğini ifade eden bir
tespit ve değerlendirmedir.
2) İddianamenin 78’inci sayfasında yer alan ve EK- 95’de delili
sunulan konuşma; Konuşma, AİHM’in Leyla Şahin kararına
ilişkin tespit, eleştiri ve değerlendirmeleri içermektedir.
Mahkeme kararları, eleştirilmez değildir. Mahkeme
kararları da demokratik hukuk devletinin gereği olarak eleştirilebilir.
Mahkeme kararlarına uyma zorunluluğu, onların eleştirilemeyeceği anlamına
gelmez. Bir kimse; mahkeme kararını eleştirdi veya mahkemenin kabulüne
aykırı tespit ve değerlendirmelerde bulundu diye itham edilemez ve sırf bu
nedenle bir düşünce açıklaması Anayasaya aykırı hale gelmez. Hiçbir hukuk
devletinde iddia makamı, bir kişiyi, mahkeme kararındaki kabulün tersine
konuştu veya mahkeme kararını eleştirdi diye siyasi yasaklı hale gelmesini
talep edemez.
Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası
uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi
parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Tayyar ALTIKULAÇ’ın AK
Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi
yoktur ve Başsavcı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden söz etmemektedir.
Kaldı ki Tayyar ALTIKULAÇ’a
isnat edilen her iki konuşmada; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın
tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m.
25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında
olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın
teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı
bir durum söz konusu değildir.
8- ÖMER ÖZYILMAZ
Erzurum eski milletvekili Ömer ÖZYILMAZ hakkında 1
adet iddia yer almakta ve bu iddia da gazete haberlerine
dayanmaktadır.
Ömer ÖZYILMAZ’ın
iddianamenin 78’inci sayfasında yer alan ve EK – 95’te delili sunulan
konuşması, başörtüsü sorunu ve çözümü ile ilgili değerlendirme ve
tespitleri içermektedir.
Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası
uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi
parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Ömer ÖZYILMAZ’ın AK Parti’nin
laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi yoktur ve Başsavcı da
iddianamesinde bu yönde bir eylemden söz etmemektedir.
Kaldı ki Ömer ÖZYILMAZ’a
isnat edilen
konuşma; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın
tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m.
25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında
olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın
teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı
bir durum söz konusu değildir.
9- SADULLAH ERGİN
Hatay milletvekili Sadullah
ERGİN N hakkında 3 adet iddia yer almaktadır. İddialardan 2’si gazete kupürlerine, 1’i ise Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne
sunulmuş bulunan bir kanun teklifine dayandırılmıştır.
1) İddianamenin 78-79’uncu sayfalarında yer alan ve EK – 95’te delili
sunulan konuşma, AİHM’in Leyla ŞAHİN kararı ile
ilgili tespit, değerlendirme ve eleştirileri içermektedir. Bu açıklamasında Sadullah
ERGİN; Anayasa, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, İnsan Hakları Avrupa
Sözleşmesi, Anayasa Mahkemesi dahil Yargıtay’ın pek çok kararında yer alan
insan haklarının niteliğine dair hükümleri, değişik bir üslup ile tekrar
etmiş ve bu bağlamda AİHM’in Leyla ŞAHİN kararı
hakkında tespit ve değerlendirmelerde bulunmuş, bu kararı farklı takdim
etmek isteyenleri eleştirmiş ve başörtüsü sorununa dair
kanaatlerini ifade etmiştir.
Kaldı ki Mahkeme kararları, eleştirilmez değildir.
Mahkeme kararları da demokratik hukuk devletinin gereği olarak
eleştirilebilir. Mahkeme kararlarına uyma zorunluluğu, onların
eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. Bir kimse; mahkeme kararını eleştirdi
veya mahkemenin kabulüne aykırı tespit ve değerlendirmelerde bulundu diye
itham edilemez ve sırf bu nedenle bir düşünce açıklaması Anayasaya aykırı
hale gelmez. Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, bir kişiyi, mahkeme kararındaki
kabulün tersine konuştu veya mahkeme kararını eleştirdi diye siyasi yasaklı
hale gelmesini talep edemez.
2) İddianamenin 99’uncu sayfasında yer alan iddia, 17 şubat 2008 tarihinde Kanal 24’ün Ankara Masası programında
yapılan açıklamalara dayandırılmış; ancak dayanağının gösterildiği EK-
169’da bu programın CD’si ve çözümü konmamış, bunun yerine üzerine el
yazısıyla “Star 18.02.2008” yazan bir gazete kupürü konulmuştur. İddia
makamının iddiasını televizyon programına dayandırıp, bunun delili olarak
da doğruluğu ve aidiyeti tartışmalı bir gazete kupürü
koyması, açık bir hukuk ihlali, açık bir keyfilik ve açık bir Anayasaya
aykırılıktır.
Sadullah
ERGİN’in bu açıklaması, “Anayasa’nın 10 ve 42
maddeleri ile Yüksek Öğretim Kanunun ek 17’inci maddesinin değiştirilmesi
konusunda gizli mutabakat olduğu ve bu mutabakatta çatlak olduğu” yönündeki
bir soruya verilen cevaptan ibarettir. Bu konularda iki parti arasındaki
görüşmelere dair bir açıklamadır. İki parti arasında bir yasa ile ilgili
görüşmelere dair bir beyanın, Anayasa ve laikliğe nesri aykırıdır? Bu
açıklamanın laiklikle irtibatının kurulması, ancak Anayasa ve hukukun temel
ilkeleri bir yana koyulup, bunların yerine subjektif
bir yaklaşımı ikame etmekle mümkün olabilir. Hukuk devletinde iddia makamı,
subjektif davranamaz, keyfi hareket edemez, çünkü
o da Anayasa ve yasalarla bağlıdır.
3) İddianamenin 100’üncü sayfasında yer alan ve EK- 171’de delili
sunulan konuşma; Anayasa’nın 10 ve 42’inci maddelerinde yapılan değişiklik,
Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmesi üzerine yapılmış bir açıklamadır.
Anayasa, herkesi bağlayıcı, en üstün hukuk normudur. Nitekim “Anayasa’nın
bağlayıcılığı ve üstünlüğü” başlıklı 11. maddesinde; “Anayasa hükümleri,
yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve
kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.
Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.” (Anayasa, m. 11)
denilmek suretiyle bu gerçek ortaya konulmuştur.
Sadullah
ERGİN’in konuşması, Anayasa’nın 11’inci maddesi
hükmünün farklı
bir üslupla tekrarıdır.
Anayasa’nın; “Hiç kimse ,
yalnızca sözleşmeden doğan yükümlülüğünü yerine getirememesinden
dolayı özgürlüğünden alıkonamaz.” (Anayasa, m. 38/8), “Ölüm cezası … verilemez.” (Anayasa, m. 38/10), “İspat hakkı” (Anayasa,
m. 39), “Cumhurbaşkanı seçimine ilişkin Anayasa’nın 102’inci maddesi ve
Cumhurbaşkanının görev ve yetkilerine ilişkin 104’üncü maddeleri doğrudan
uygulanmışlardır. Anayasa’nın 104’üncü maddesi, halen de doğrudan
uygulanmaktadır.
Nitekim Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yargıtay; Anayasa
hükmünün yeterince somut ve açık olması halinde doğrudan uygulanabileceğine
dair muhtelif kararlar vermişlerdir.
Yürürlüğe girmiş bir Anayasa hükmünün
uygulanmasıyla ilgili olarak bir milletvekilinin,“Hukuk devletinde hukuka
saygılı olmak lazım. Artık uygulayıcıların da bu düzenlemeye uygun hareket
etmesini umuyoruz.” şeklinde ki
hukuka uymaya ilişkin beklentisini ifade eden sözleri, ne laikliğe, ne
hukuka ve ne de Anayasaya aykırıdır.
Çünkü yürürlükte olan bir Anayasa hükmünün
uygulanması gerekliliğini beyan, - hem de bu hüküm yürürlüğünü sürdürdüğü, Anayasa
hükmü olduğu ve iddia makamı da buna uymak ve uygulamak zorunda olduğu
halde – Anayasaya aykırı görülemez ve gösterilemez. Aksinin kabulü, Anayasanın
2. maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk devleti ilkesinin ve Anayasanın
11’inci maddesinin açık ihlalidir, hukukun evrensel ilkelerinin ayaklar
altına alınmasıdır. Ne yazık ki bu açıklığa rağmen, “Anayasa değişikliklerine uyulması”
gerektiği yönündeki Anayasaya uygun hukuki değerlendirmeleri bile
iddianamesine almak suretiyle iddia makamı, Anayasal hüküm ve
gereklilikleri göz ardı ederek, bir kez daha Anayasa ve hukukun evrensel
kurallarını ihlal etmiştir.
4) Sadullah ERGİN hakkında iddianamenin 112
ve 113’üncü sayfasında yer alan ve delili EK-160’da sunulan iddia, Türkiye
Büyük Millet Meclisi’ne sunulan bir kanun teklifine dayanmaktadır. İddianın
delillerinin yer aldığı EK-160’da; Anayasa’nın 10 ve 42’inci maddeleri ile
Yüksek Öğretim Kanunun EK 17’inci maddesinde değişiklik öngören kanun
teklifleri ve bunlara dair gazete kupürleri yer
almaktadır.
Sadullah
ERGİN’in Anayasa ve yasa değişiklik teklifi
vermesi, Anayasa’nın teminatı altında bir yasama faaliyeti çalışmasıdır.
Bilindiği gibi yasama yetkisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne aittir (Anayasa,
m. 7). Kanun koymak, değiştirmek veya kaldırmak, Türkiye Büyük Millet
Meclisi’nin yetki ve görevlerindendir(Anayasa, m. 87). “Kanun teklif etmeye
Bakanlar Kurulu ve milletvekilleri yetkilidir.”(Anayasa, m. 88/1) Sadullah ERGİN, Anayasa’nın bu hükümlerine uygun bir
kanun teklifine imza atmıştır. Bir milletvekilinin Anayasanın kendisine
tanıdığı yetkiyi kullanarak kanun teklifi vermesi, ne laikliğe ve ne de Anayasaya
aykırıdır. Anayasaya aykırı olan, Anayasaya uygun bir biçimde Anayasanın
tanıdığı kanun teklif etme yetkisini kullanan bir milletvekilin, Anayasa’ya
aykırı hareket ettiğinden bahisle siyasi yasaklılığının talep ve dava
edilmiş olmasıdır.
Bir kanun teklifi veya bir konuda kanuni düzenleme
yapılmak üzere teklif verilmesi, salt Cumhuriyet Başsavcısının
değerlendirmesiyle Anayasaya aykırı hale gelmez. Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı bu tavrıyla, Anayasanın yalnızca Anayasa Mahkemesi’ne tanıdığı
denetim yetkisini devşirmektedir. Oysa “Hiç kimse veya organ kaynağını Anayasadan
almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.” (Anayasa, m. 6/3)
Kanun teklifi vermek, bir milletvekilinin asli
görevidir ve tartışmasız bir yasama faaliyetidir. Yasama faaliyetleri,
mutlak yasama sorumsuzluğu kapsamında olup, Anayasanın 83’üncü maddesinin
teminatı altındadır.
Bir kanunun veya bir kanun maddesinin
değiştirilmesini veya kaldırılmasını savunmak, istemek ve bunun için kanun
teklifi vermek de düşünce ve kanaat hürriyeti (Anayasa, m. 25) ve düşünceyi
açıklama ve yayma hürriyeti (Anayasa, m. 26) kapsamındadır. Nitekim
Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararına göre de; “…Yasalarla getirilen düzenlemeleri savunarak
değerlendirilmesini veya ortadan tamamen kaldırılmasını istemek T.C. Anayasası’nın
25 ve 26. maddelerinde öngörülen düşünce ve kanaat hürriyetinin doğal bir
sonucudur. (Bkz. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E.2001/9-32, K.2001/155, K.T.
3.7.2001)
Ayrıca Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı
fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde
siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Sadullah
ERGİN’in AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin
odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi yoktur ve Başsavcı da
iddianamesinde bu yönde bir eylemden söz etmemektedir.
Kaldı ki Sadullah ERGİN’e isnad edilen ve
iddianamenin 79, 99 ve 100’üncü sayfalarında yer alan beyanlar; Anayasaya
aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı
“Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve
yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti”
(Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı
bir durum söz konusu değildir.
10- CAVİT
TORUN
Diyarbakır eski milletvekili Cavit TORUN hakkında 2
adet iddia yer almakta ve bunlardan EK-96’da delili sunulan Türkiye Büyük
Millet Meclisi Genel Kurul tutanağına, EK-97’de delili sunulan ise gazete
haberlerine dayanmaktadır.
1) Cavit TORUN’un iddianamenin 79’uncu
sayfasında yer alan ve EK – 96’da delili sunulan konuşma, 19 haziran 2003’te Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel
Kurulu’nda yapılmıştır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nda
yapılan konuşmalar, aksi kararlaştırılmadıkça bunların Meclis dışında veya
basında tekrarı mutlak sorumsuzluk kapsamında olup, Anayasanın 83’üncü
maddesinin teminatı altındadır.
Cavit TORUN bu konuşmasında; insan hakları
bağlamında değişik sorunlara değinmiş ve bu alanda Türkiye Büyük Millet
Meclisi’nin yaptığı çalışmalardan övgü ile bahsetmiştir. Konuşmanın
bütününden koparılan bir parçanın, iddianameye konulması bu gerçeği
değiştirmez. Esasında aslolan iddia makamının da,
iddialarını oradan buradan kırptığı, metin bütünlüğünden kopardığı
cümlelere dayandırması da kabul edilemez bir keyfilik ve hukuka
aykırılıktır.
2) İddianamenin 79’uncu sayfasında yer alan ve EK – 97’de delili
sunulan metin, bir konuşma değil, Ankara Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nusret ARAS’ın
milletvekillerine ilettiği yazılı düşüncesine karşı, bir milletvekili olarak
Cavit TORUN’un şahsen verdiği yazılı cevap ve
tepkiden oluşmaktadır. Cevapta, Ankara Üniversitesi Rektörü PROF. Dr. Nusret ARAS’ın görüşleri
eleştirilmektedir. Gerçek bu iken iddia makamının, Anakara Üniversitesi
Rektörü’nün yazdığı mektuptaki bazı cümleleri aldıktan sonra Diyarbakır
eski milletvekili Cavit TORUN’un cevabını vermesi,
okuyanda; iddia makamının “Ankara Üniversitesi Rektörünün görüşü
eleştirilmez, bunu eleştiren parti kapatılır, eleştiren kişi siyasi yasaklı
olur” gibi bir ön kabule sahip olduğu kanaati uyanmaktadır. Halbuki “Üniversite Rektörlerinin görüşleri
eleştirilmez” diye bir Anayasa veya yasa kuralı yoktur. Aksine
eleştirilmesi, normal, doğal ve yasaldır.
Ayrıca Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı
fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde
siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Cavit TORUN’un AK Parti’nin
laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi yoktur ve Başsavcı da
iddianamesinde bu yönde bir eylemden söz etmemektedir.
Kaldı ki Cavit TORUN’a
isnat edilen
konuşma ve yazılı cevap metni; Anayasaya aykırı bir eylem
olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve
kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma
hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa,
m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın
69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.
11- ASIM AYKAN
Trabzon milletvekili Asım AYKAN hakkında 2 adet
iddia yer almakta ve her iki iddia da gazete haberlerine
dayandırılmaktadır.
1) İddianamenin 80’inci sayfasında yer alan ve EK – 98’de delili
sunulan konu, Trabzon milletvekili Asım AYKAN’ın;
Anayasa’nın tanıdığı ve teminat altına aldığı dilekçe hakkı (Anayasa, m. 7)
ve Bilgi Edinme Kanunu çerçevesinde başvurduğu bir yöntemdir. Her Türk
vatandaşı, yetkili makamlara müracaatla bilgi isteyebilir veya herhangi bir
talepte bulunabilirler. Bu husus, Anayasa ve yasalarımızın teminatı
altındadır. Her vatandaşın istediğinde kullandığı bir hak ve imkandan, bir milletvekilinin yararlanmak istemesi
normal, doğal ve Anayasaldır. Aksini savunmak, Anayasa ve yasalara
aykırıdır.
Kaldı ki iddia makamının iddianamede iddia ettiği
gibi Asım AYKAN, “Türbanın tanımı ve boyutlarıyla bir standart belirlemesini”
istememiştir. İddiasını gazete kupürlerine
dayandıran iddia makamı, biraz tahkikat yapıp, Türk Standartları
Enstitüsü’nden Asım AYKAN’ın dilekçesini ve
kurumun cevabını inceleseydi bu hataya düşmezdi. Ne yazık ki iddia makamı,
bu dilekçe ve dilekçeye verilen cevabı araştırmamış ve iddiasının ekine
delil olarak da koymamıştır.
Asım AYKAN’ın Türk
Standartları Enstitüsü Başkanlığı’na yazdığı 12.12.2003 tarihli dilekçe de
şu sorular yer almaktadır:
“1. Başkanlığınız faaliyetleri içerisinde insan kıyafetiyle
ilgili bir çalışmanız ve ölçünüz var mıdır?
2.Bu bağlamda, kamuoyunu uzun süredir meşgul eden
türban ve başörtüsü konusunda bir standart geliştirdiniz mi,
geliştirdiyseniz bu iki örtü arasındaki fark nedir?
3. Şimdiye kadar böyle bir çalışmanız yoksa anılan
alanda bir tarif ve ölçü tanımlaması yapmayı düşünüyor musunuz?
4. Dünyadaki standart alanında benzer çalışmalar
yapılmış mıdır?” (EK- 8)
Görüldüğü üzere bu dilekçede, iddia makamının iddia ettiği gibi
“Türbanın tanımı ve boyutlarıyla bir standart belirlemesini” isteme yoktur,
sadece konuya dair bilgilenme talebi vardır. Kişilerin bilgi edinme
hakkıdır. Hukuk devletinde, bir kişi yasal makamlardan, yasal usullere
uygun bilgi talep etti diye kınanamaz, yadırganamaz ve Anayasaya aykırı bir
davranışla itham edilemez. Bir milletvekilinin, şahsi bir talebi, hem de
yasaların teminat altına aldığı bir talebi nedeniyle, bir siyasi partinin
kapatılmasını talep, hukukun temel ilkelerine ve Anayasaya aykırıdır.
2) İddianamenin 80’inci sayfasında yer alan ve EK – 99’da delili sunulan
metin, Asım AYKAN’ın internet sitesinden
alınmıştır. Buradaki açıklamasında Asım AYKAN; AİHM’in
Leyla ŞAHİN kararı ile ilgili tespit, değerlendirme ve eleştirilerde
bulunmuştur.
Kaldı ki Mahkeme kararları, eleştirilmez değildir.
Mahkeme kararları da demokratik hukuk devletinin gereği olarak
eleştirilebilir. Mahkeme kararlarına uyma zorunluluğu, onların
eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. Bir kimse; mahkeme kararını eleştirdi
veya mahkemenin kabulüne aykırı tespit ve değerlendirmelerde bulundu diye
itham edilemez ve sırf bu nedenle bir düşünce açıklaması Anayasaya aykırı
hale gelmez. Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, bir kişiyi, mahkeme
kararındaki kabulün tersine konuştu veya mahkeme kararını eleştirdi diye
siyasi yasaklı hale gelmesini talep edemez.
Ayrıca Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı
fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde
siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Asım AYKAN’ın AK Parti’nin
laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi yoktur ve Başsavcı da
iddianamesinde bu yönde bir eylemden söz etmemektedir.
Bütün bunların yanında Asım AYKAN’a
isnat edilen her iki metin; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın
tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m.
25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında
olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın
teminatı altındadır. Dolayısıyla
da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.
12- İRFAN
GÜNDÜZ
İstanbul milletvekili İfan GÜNDÜZ hakkında 2 adet
iddia yer almaktadır. Her iki iddia da gazete haberlerine dayandırılmıştır.
Ancak iddia makamı; bu gazetelerin, aynı günkü diğer gazetelerle ve
konuşmaların tam metni ile ele alıp değerlendirmesi gerekirken bunun
yapmamıştır. Ayrıca, EK -100’de
delil olarak konan Meclis tutanaklarındaki konuşmalarından hiç birisi, İrfan GÜNDÜZ
hakkındaki iddia ile ilgili değildir.
1) İddianamenin 81-82’inci sayfalarında yer alan ve EK- 100’de delili
sunulan konuşma; dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa BUMİN’in, Anayasa
Mahkemesi’nin 39. Kuruluş Yılı Kutlama Töreni Açılış Konuşması’nın,
eleştirisi mahiyetinde değerlendirme ve tespitleri içermektedir. İrfan
GÜNDÜZ konuşmasının bir bölümünde, hakimlik
mesleğinin genel ve hukuki bilgi ile çözülmesi mümkün olmayan, çözümü
uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hallerde bilirkişinin oy ve
görüşünün alınmasının gerekliliğini farklı bir lisanla ifade etmiştir.
Bilirkişilik müessesi, başlangıçtan beri Türk hukukunda hem Ceza Muhakemesi
Kanunu (M. 63- 73), hem Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (M. 275-286) ve
İdari Yargılama Usulü Kanunu (M. 31) düzenlenen ve uygulanan bir müessesedir.
Mahkemelerin, hakimlik mesleğinin gerektirdiği
genel ve hukuki bilgi ile çözülmesi mümkün olmayan, çözümü uzmanlığı,
teknik veya özel bilgiyi gerektiren konularda, hukukumuzda var olan
bilirkişilik müessesesini işletmemelerini tespit, değerlendirme ve eleştirmenin
laikliğe, Anayasaya ve yasaya aykırı bir yönü yoktur.
“Anayasa Mahkemesi Başkanın beyanları
eleştirilemez.” şeklinde
ne bir Anayasa ve ne de yasa kuralı vardır. Herkesin
görüşünün eleştirisi mümkün olduğu gibi Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa BUMİN’in görüşleri de eleştirilebilir. Bu eleştiriler,
düşünce ve düşünceyi ifade kapsamında ve Anayasanın teminatı altındadır.
2) İddianamenin 85-86’ıncı sayfalarında yer alan ve EK- 104’de delili
sunulan beyanlar; eleştirel bir yaklaşımla mesleki eğitim ve başörtüsü
konusundaki tespit ve değerlendirmeleri içermektedir.
Ayrıca Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı
fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde
siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
İrfan GÜNDÜZ’ün AK Parti’nin
laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi yoktur ve Başsavcı da
iddianamesinde bu yönde bir eylemden söz etmemektedir.
Kaldı ki İrfan GÜNDÜZ’e
isnat edilen her iki konuşma da; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine
Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa,
m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26)
kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği
olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı
bir durum söz konusu değildir.
13- MEHMET ÇİÇEK
Yozgat milletvekili Mehmet ÇİÇEK hakkında 2 adet
iddia yer almaktadır.
1) İddianamenin 83’üncü sayfasında yer alan ve EK-100’de delili
sunulan beyanların dayanağı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurul tutanakları
ve bir gazete kupürüdür. İddia makamı, Mehmet ÇİÇEK ile ilgisi olmayan ve
başka milletvekillerine ait pek çok konuşma koymuştur. İddia makamının bu
tutumunu, hukukun içinde kalarak anlamak mümkün değildir.
Mehmet ÇİÇEK bu konuşmayı, bir yasama faaliyeti
çerçevesinde Türkiye Büyük Millet
Meclisi Genel Kurulunda yapmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi
Genel Kurulu’nda yapılan konuşmalar ve aksi kararlaştırılmadıkça bunların
dışarıda tekrarı veya
basında yer alması da mutlak sorumsuzluk kapsamında olup, Anayasanın
83’üncü maddesinin teminatı altındadır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulundaki
konuşmasında Mehmet ÇİÇEK; laikliğe ve cumhuriyetin değerlerine vurgu
yapmış, “Laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşüncelerin
dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel
kanununda belirtilen görevleri yerine getirir.” (Anayasa,
m. 136) şeklindeki Anayasa hükmü mucibince Diyanet İşleri Başkanlığı’nın
önemine ve faaliyetlerine değinmiş, herkesin görevini yaparken Anayasa’nın
verdiği görev ve yetki sınırları içinde kalmasının gerekliliğine işaret
etmiş, din hakkında uzmanlığı olmayanların konuşmasının yanlışlığına vurgu
yapmış, bu meyanda konuşmasının bir kısmında da Anayasa Mahkemesi’nin
43’üncü kuruluş yıldönümü münasebetiyle dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı
Mustafa BUMİN’in yaptığı açıklamalara dair
tespit, değerlendirme ve eleştirilerde bulunmuştur.
Konuşma bir bütün olarak incelendiğinde, ne laiklik
ilkesine ve ne de Anayasa’nın herhangi bir hükmüne aykırılık vardır. Aksine
Anayasaya ve laikliğe bağlılık vardır. Nitekim konuşmada geçen “İşin
doğrusu, devlet, millet, cumhuriyet, Atatürk ilkeleri, laiklik ilkeleri
kimsenin babasının mülkü değildir. Bunlar yüce Türk milletinin vazgeçilmez
ortak değerleridir ve milletimizin değerleridir, kimsenin inhisarı altında
değildir…” ifadeleri bunun ispatıdır.
Ancak bu açıklık ve gerçekliğe rağmen iddia
makamının, Mehmet ÇİÇEK’in konuşmasından sadece
dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa BUMİN’in
konuşmasıyla ilgili tespit, değerlendirme ve eleştirilerini iddianameye
koyması, konuşmanın bütününü parçalaması ve bu parçaya da konuşanın
iradesine rağmen anlam yüklemesi, hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz.
“Anayasa Mahkemesi Başkanın beyanları
eleştirilemez.” şeklinde
ne bir Anayasa ve ne de yasa kuralı vardır. Herkesin
görüşünün eleştirisi mümkün olduğu gibi Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa BUMİN’in görüşleri de eleştirilebilir. Kaldı ki bu
eleştiriler, düşünce ve düşünceyi ifade hürriyeti kapsamında ve Anayasanın
teminatı altındadır.
2) İddianamenin 84’üncü sayfasında yer alan ve EK-101’de delili
sunulan beyanların dayanağı, 2006 yılı şubat ayında Star TV’de katıldığı
bir programdaki açıklamalarıdır. İddia makamı, bu programa ait CD’yi,
iddiasına dayanak delil olarak koyduğu halde, bu CD’nin çözümünü yaptırıp
dosyaya koymamıştır. Ayrıca EK-1001’de; Hürriyet Gazetesi yazarı Ertuğrul ÖZKÖK’e ait aynı köşe yazısından 2 adet, konuya ilişkin
bir haber ve Mehmet ÇİÇEK’in yaptığı ve Milliyet
Gazetesinde yer alan basın açıklaması var. Ekteki diğer 3 gazete kupürünün iddia ile hiçbir ilgisi yoktur. Bunları iddia
makamının ne maksatla koyduğu anlaşılamamıştır.
İddia makamı, Mehmet ÇİÇEK’in
konuşmasının bir kısmını anlam bütünlüğünden kopararak iddianamesine almış
ve Mehmet ÇİÇEK’in iradesi ve ifadelerinin
hilafına hareketle söylenenleri laiklik aleyhine nitelemiş ve takdim
etmiştir. Bu kabul edilemez. Hukuk devletinde iddia makamı, somut
gerçeklikten hareket eder, kişilerin beyanlarına onlara rağmen anlam
yükleyemez.
Mehmet ÇİÇEK bu konuşmasında; Danıştay 2.
Dairesi’nin Aytaç Kılınç’a ilişkin
26.10.2005 gün ve 2004/4051-2005/3366 sayılı kararı ile ilgili tespit,
değerlendirme ve eleştirilerde de bulunmuştur. Danıştay’ın bu karar üzerine
yaşanan tartışmalar çerçevesinde Mehmet ÇİÇEK; hakimlik
mesleğinin genel ve hukuki bilgi ile çözülmesi mümkün olmayan, çözümü
uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hallerde bilirkişinin oy ve
görüşünün alınmasının gerekliliğini farklı bir lisanla ifade etmiştir.
Bilirkişilik müessesi, başlangıçtan beri Türk hukukunda hem Ceza Muhakemesi
Kanunu (M. 63- 73), hem Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (M. 275-286) ve hem
de İdari Yargılama Usulü Kanunu (M. 31) düzenlenen ve uygulanan bir müessesedir.
Mahkemelerin, hakimlik mesleğinin gerektirdiği
genel ve hukuki bilgi ile çözülmesi mümkün olmayan, çözümü uzmanlığı,
teknik veya özel bilgiyi gerektiren konularda, hukukumuzda var olan
bilirkişilik müessesesini işletmemelerini tespit, değerlendirme ve
eleştirmenin laikliğe, Anayasaya ve yasaya aykırı bir yönü yoktur.
Kaldı ki Mahkeme kararları, eleştirilmez değildir.
Mahkeme kararları da demokratik hukuk devletinin gereği olarak
eleştirilebilir. Mahkeme kararlarına uyma zorunluluğu, onların
eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. Bir kimse; mahkeme kararını eleştirdi
veya mahkemenin kabulüne aykırı tespit ve değerlendirmelerde bulundu diye
itham edilemez ve sırf bu nedenle bir düşünce açıklaması Anayasaya aykırı
hale gelmez. Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, bir kişiyi, mahkeme
kararındaki kabulün tersine konuştu veya mahkeme kararını eleştirdi diye
siyasi yasaklı hale gelmesini talep etmez ve edemez.
Star
TV’de yaptığı açıklamaların basında çarpıtılarak yer alması üzerine Mehmet
ÇİÇEK; Anayasa’nın tanıdığı ve teminat altına aldığı “Cevap ve düzeltme
hakkını” (Anayasa, m. 32) kullanmıştır.
Hürriyet Gazetesi yazarı Ertuğrul ÖZKÖK 18.02.2006 tarihli köşesinde “Yeminime sadığım” başlığı ve Milliyet Gazetesinin
19.02.2006 tarihli nüshasında “AKP’li Mehmet ÇİÇEK: Milletvekili yeminine
sadığım” başlığı
ile bu cevap ve düzeltmeleri yayınlanmışlardır. Sabah
Gazetesi yazarı Fatih ALTAYLI’’ya gönderdiği 21.02.2006 tarihli açıklama
ise yayınlanmamıştır (EK- 9). Ne
gariptir ki iddia makamı; Mehmet ÇİÇEK’in Anayasa
ile tanınıp teminat altına alınan “düzeltme ve cevap hakkı”na
(Anayasa, m. 32) istinaden yaptığı tekzip ve düzeltmeleri dikkate alması
gerekirken bunu yapmamış, aksine gerçeğe aykırı gazete haber ve yorumlarına
itibar etmiştir. Bunlar, açık ve tartışmasız bir Anayasa ihlali olduğu gibi
hukukun temel ilkelerinin de ayaklar altına alınmasıdır.
Ayrıca Mehmet ÇİÇEK, bu programa şahsı adına
katılmış, konuşmayı da şahsı adına yapmış, bu hususu da programda açıklıkla
ifade etmiştir. Şahıs adına yapıldığı bir konuşma nedeniyle AK Parti’nin sorumluluğu
söz konusu değildir.
Buna rağmen AK Parti Türkiye Büyük Millet Meclisi
Grup Başkanlığı, 16.02.2006 tarih ve 40 sayılı yazısı ile Mehmet ÇİÇEK
hakkında inceleme başlatmış, savunmasını almış ve sonuçta ikaz edilmesine
karar verilmiş ve gerekli ikazlar da yapılmıştır.
Ayrıca Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı
fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde
siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Mehmet ÇİÇEK’in AK Parti’nin
laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi yoktur ve Başsavcı da
iddianamesinde bu yönde bir eylemden söz etmemektedir.
Kaldı ki Mehmet ÇİÇEK’e
isnat edilen her iki iddiada yer alan tespit, değerlendirme ve
eleştirileri; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın
tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m.
25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında
olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın
teminatı altındadır. Dolayısıyla
da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.
14- İDRİS NAİM ŞAHİN
İddianamenin 84’üncü sayfasında yer alan ve
EK-102’de delili sunulan iddia, 17.04.2006 tarihli Vakit.com.tr.internet
sitesinde yer alan bir habere dayandırılmıştır.
Gazetede yer alan ve buradan iddianameye alınan
metin, İdris Naim ŞAHİN’in bire bir konuşması
değildir. İdris Naim ŞAHİN’nin konuşmasının
metni, İstanbul Valiliği ve İçişleri Bakanlığının resmi kayıtlarından olan
“Toplantı zabıtları”nda vardır. Zabıtlarda yer
alan konuşma; “İ.Y.C., bu toplantısı ile tarihteki
yerini alacaktır. İ.Y.C. bu ülkeye, bu ülke gençliğine büyük hizmetler
vermiştir. Hizmetler devam etmektedir. Zaman zaman
bazı eleştiriler alıyoruz. İktidarın eleştirilmesi, ondan daha fazla şeyler
beklenmesi normaldir. Eleştirilerden yararlanmak, iktidarın görevidir.
Eleştiriler makul ölçülerde olmalıdır. Çözüm bekleyen konuları sabırla,
zamana yayarak çözeceğiz. Asıl olan bu cemiyetin hizmetlerini takip etmek,
yardımcı olmaktır. İ.Y.C. çalışmalarını ve mensuplarını yürekten tebrik
ediyorum. Kutuluyor, başarılar diliyorum.” (EK- 10) şeklindedir.
Görüldüğü gibi İdris Naim ŞAHİN’e
isnat edilen konuşma ile İdris Naim ŞAHİN’in
bizzat yaptığı ve Devletin resmi kayıtlarında yer alan konuşma birbirinden
farklıdır. İddia makamı, sadece gazete haberi ile yetinmeyip İlim Yayma
Cemiyeti’nin 52’inci Genel Kurulu tutanaklarını istetip, işin aslını
araştırsaydı, bu gerçeğe kolaylıkla ulaşabilirdi. Ama bunu yapmamıştır.
İdris Naim ŞAHİN’in
zabıtlarda yer alan konuşması, bir derneğin genel kurulunda herkesin
yaptığı mutat konuşmalardan biridir. Konuşmasında; İlim Yayma Cemiyetini
övmüş, hizmetlerinden dolayı teşekkür etmiş, iktidar partisinin
milletvekili olması hasebiyle de iktidara dönük eleştirilerin normal
karşılanması gerektiği ve bundan istifade etmenin iktidarın görevi
olduğunu, çözüm bekleyen konuların da zamanla çözülebileceğini ifade
etmiştir. Bu konuşmanın, Anayasaya aykırı bir yönü olmadığı gibi laiklikle irtibatlandırılması da mümkün değildir. Buna rağmen
iddia makamının, İdris Naim ŞAHİN’in beyanlarına,
onun kast ve iradesi dışında anlam yükleyip, bunu da laiklikle irtibatlandırması, hukukun evrensel ilkeleri ve Anayasanın
açık ve tartışmasız ihlalidir.
Anayasanın 69’uncu maddesine göre siyasi partiler;
belli şartların birlikte varlığı koşuluyla sadece üyelerinin eylemlerinden
sorumludur. Anayasanın bu açık hükmüne rağmen iddia makamının, AK Parti
üyesi olmayan İlim Yayma Cemiyeti Genel Başkanı Hamza Akbulut’un yaptığı
konuşmayı, iddianameye koyması da
açık bir hukuksuzluk ve açık bir Anayasa ihlalidir.
Bunun yanında İddia makamının, İlim Yayma Cemiyeti
Genel Başkanı Hamza AKBULUT’un konuşması ile
İdris Naim ŞAHİN’in konuşması arasında irtibat
kurma çabası da diğer bir hukuksuzluk ve Anayasa ihlalidir. Zira İdris Naim
Şahin’in iddianamede yer alan beyanı, iddianamede yer verilen Hamza
Akbulut’un konuşmasının ardından değil (Şahin, Akbulut’un konuşması
sırasında salonda bulunmamaktadır) kendisinden önce konuşan siyasi parti
yetkililerinin konuşmalarının ardından ve onların eleştirilerine yanıt
olarak kullanılmıştır.
Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası
uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi
parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
İdris Naim ŞAHİN’in AK
Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi
yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden
söz etmemektedir.
Kaldı ki İdris Naim ŞAHİN’in
İlim Yayma Cemiyeti Genel Kurulundaki beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem
olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve
kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma
hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa,
m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı
bir durum söz konusu değildir.
15- BİNALİ YILDIRIM
İddianamenin 85’inci sayfasında yer alan ve
EK-102’de delili sunulan iddia, 17.04.2006 tarihli Vakit.com.tr.internet
sitesinde yer alan bir habere dayandırılmıştır.
Gazetede yer alan ve buradan iddianameye alınan
metin, Binali YILDIRIM’ın
bire bir konuşması değildir. İstanbul Valiliği ve İçişleri Bakanlığının
resmi kayıtlarından olan “Toplantı zabıtları”nda Binali YILDIRIM’ın; “…
Reformlar sancılı olur. Reformları uzlaşarak yapmak toplumun menfaatinedir.
Reformların bir kısmının sonu alındı. Bir kısmının da zamana bağlı olarak
alınacaktır. Kırıp dökmeden iş yapmak istiyoruz.” şeklindeki ifadeleri, Vakit.com.tr
internet sitesi ve iddianamede “Reformlar sancılı olur. Güle oynaya
yapılmaz. Tarihte de bu reformlar gerçekleştirilirken birçoğu kanlı oldu.
Bu konuda sabır ve zamana ihtiyacımız var. Önemli olan bir şeyi yaparken
kırıp dökmemek ve bu da bizim hassasiyetimiz. Yolumuza da bu şekilde devam
edeceğiz. Devam ederken de gerekenler yapılacak.” (EK-11) şeklinde yer almıştır. Görüldüğü üzere; “… Güle oynaya yapılmaz. Tarihte de bu
reformlar gerçekleştirilirken birçoğu kanlı oldu. Bu konuda sabır ve zamana
ihtiyacımız var. Önemli olan bir şeyi yaparken kırıp dökmemek ve bu da
bizim hassasiyetimiz. Yolumuza da bu şekilde devam edeceğiz. Devam ederken
de gerekenler yapılacak.” ifadeleri, Binali YILDIRIM’ın beyanları arasında yoktur. Bu ifadeler,
gazete muhabirinin haberinde yer ve iddia makamı da doğruluğunu
sorgulamadan iddianameye almıştır. İddia makamı, sadece gazete haberi ile
yetinmeyip İlim Yayma Cemiyeti’nin 52’inci Genel Kurulu tutanaklarını
istetip, işin aslını araştırsaydı, bu gerçeğe kolaylıkla ulaşabilir ve
böyle bir yanlışa düşmeyebilirdi. Ama bunu yapmamıştır.
Binali YILDIRIM’ın zabıtlarda yer alan konuşması, bir derneğin
genel kurulunda herkesin yaptığı mutat konuşmalardan biridir. Konuşmasında;
İlim Yayma Cemiyetini ve hizmetlerini övmüş ve AB sürecinde yapılan reformlardan
bahsetmiştir. Binali YILDIRIM’ın
konuşmasında geçen “Reform” kelimesini, kendi görev alanına giren haberleşme
ve ulaştırma alanlarında ve AB sürecinde yapılan köklü değişiklikleri ifade
için kullanmıştır. Bu konuşmanın, Anayasaya aykırı bir yönü olmadığı gibi
laiklikle irtibatlandırılması da mümkün değildir.
Buna rağmen iddia makamının, Binali YILDIRIM’ın beyanlarına, onun kast ve iradesi dışında
anlam yükleyip, bunu da laiklikle irtibatlandırması,
hukukun evrensel ilkeleri ile Anayasanın açık ve tartışmasız ihlalidir.
Anayasanın 69’uncu maddesine göre siyasi partiler;
belli şartların birlikte varlığı koşuluyla sadece üyelerinin eylemlerinden
sorumludur. Anayasanın bu açık hükmüne rağmen iddia makamının, AK Parti
üyesi olmayan İlim Yayma Cemiyeti Genel Başkanı Hamza Akbulut’un yaptığı
konuşmayı, iddianameye koyması da
açık bir hukuksuzluk ve açık bir Anayasa ihlalidir.
Bunun yanında İddia makamının, İlim Yayma Cemiyeti
Genel Başkanı Hamza AKBULUT’un konuşması ile Binali YILDIRIM’ın konuşması
arasında irtibat kurma çabası da diğer bir hukuksuzluk ve Anayasa
ihlalidir.
Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası
uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi
parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Binali YILDIRIM’ın AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin
odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi yoktur ve Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz
etmemektedir.
Kaldı ki Binali YILDIRIM’ın İlim Yayma Cemiyeti Genel Kurulundaki
beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp
teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve
“Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup,
“Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın
teminatı altındadır. Dolayısıyla
da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.
16- AKİF GÜLLE
İddianamenin 85’inci sayfasında yer alan ve
EK-103’de delili sunulan iddia, 10 şubat 2006
tarihli Radikal İnternet Baskısından alınan habere dayandırılmıştır.
Akif Gülle, iddianamede yer alan beyanından da
açıkça anlaşıldığı gibi, Açık Öğretim Lisesi Yönetmeliğini yargıya taşıyan
YÖK’ü eleştirmiştir. Bu beyanın, laiklikle uzaktan yakından hiçbir ilişkisi
yoktur. Hiçbir mantık ve yorum, bu beyanın laiklikle ilişkisini kuramaz.
Kaldı ki Anayasa ve yasalarımızda; “YÖK eleştirilemez. YÖK’ün eleştirilmesi
Anayasa veya laikliğe aykırıdır.” biçiminde bir hüküm yoktur. Bir
milletvekilinin düşüncesini ifade edebilme özgürlüğü çerçevesinde YÖK’ü
eleştirmesinin laiklik karşıtı bir eylem ve beyan olarak
değerlendirilmesinin hukuki bir dayanağı bulunmamaktadır.
Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası
uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi
parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Akif GÜLLE’nin AK Parti’nin
laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi yoktur ve Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz
etmemektedir.
Kaldı ki Akif GÜLLE’nin
bu beyanı; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp
teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve
“Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup,
“Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın
teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı
bir durum söz konusu değildir.
17- FEHMİ HÜSREV KUTLU
1) İddianamenin 88’inci sayfasında yer alan ve EK-105’de delili
sunulan iddia; tarihsiz bir Cumhuriyet Gazetesi haberine dayandırılmıştır.
Bu iddianın ekinde sunulan onlarca delilden sadece biri Fehmi Hüsrev KUTLU ile ilgilidir. Diğer delillerin, Fehmi Hüsrev KUTLU ile hiçbir ilgisi yoktur. Fehmi Hüsrev KUTLU’nun iddianameye
alınan konuşması, Adalet Komisyonu’nda yapılmıştır. Adalet Komisyonu
Raporunu iddianame ekine koyan iddia makamı, bu konuşmayı havi komisyon
tutanağını ekler arasına koymamıştır. Bunun yerine Cumhuriyet Gazetesinin
tarihsiz bir haberine istinat etmiştir. Bu yöntem, delil itibarında bir
saptırmadır.
Fehmi Hüsrev KUTLU bu
konuşmayı, bir yasama faaliyeti çerçevesinde Adalet Komisyonunda yapmıştır. Adalet Komisyonunda yapılan konuşmalar
ile bunların Meclis dışında tekrarı ve gazetelerde yer alması da
mutlak sorumsuzluk kapsamında olup Anayasanın 83’üncü maddesinin teminatı
altındadır.
İddianamede yer alan sözler; Anayasa ve laiklik karşıtı sözler
olmayıp, Anayasa ve laikliğin teminatı altında yapılan bir
değerlendirmedir.
Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası
uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi
parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Fehmi Hüsrev KUTLU’nun AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı
haline gelmesi ile ilgili
bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da
iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz etmemektedir.
Kaldı ki Fehmi Hüsrev KUTLU’nun bu beyanı; Anayasaya aykırı bir eylem
olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve
kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti”
(Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m.
2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın
69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.
2) Ayrıca iddia makamı, 29.06.2005 tarih ve 5377
sayılı kanunun 29. maddesi ile değiştirilen ve halen yürürlükte bulanan
Türk Ceza Kanunun 263’üncü maddesinin, Türkiye Büyük Millet Meclisinde
görüşülmesini ve kanunlaşmasını, Cumhurbaşkanının geri gönderme gerekçeleri
ve kendi değerlendirmesi ile Anayasa ve laikliğe aykırı görmüş ve bunu da
kapatma davasında delil olarak göstermiştir. Bu, iddia makamının kendisini Meclis ve hatta Anayasa
Mahkemesi yerine koyan, kendi yetki sınırlarını aşan, Anayasa ve hukuk dışı
bir yaklaşımdır.
Çünkü yasama yetkisi, Türkiye Büyük Millet
Meclisi’ne aittir (Anayasa, m. 7). Kanun koymak, değiştirmek veya
kaldırmak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yetki ve görevlerindendir(Anayasa,
m. 87). “Kanun teklif etmeye Bakanlar Kurulu ve milletvekilleri
yetkilidir.”(Anayasa, m. 88/1) “Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet
Meclisince kabul edilen kanunları onbeş gün
içinde yayımlar. (Değişik: 3.10.2001-4709/29 md.) Yayımlanmasını kısmen
veya tamamen uygun bulmadığı kanunları, bir daha görüşülmek üzere, bu
hususta gösterdiği gerekçe ile birlikte aynı süre içinde, Türkiye Büyük
Millet Meclisi’ne geri gönderir…” (Anayasa, m. 89/1-2) Türkiye Büyük Millet
Meclisi’nde görüşülerek kabul edilen bir kanunun, Cumhurbaşkanı tarafından
bir daha görüşülmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne geri gönderilmesi
ve Meclisin kanunu aynen kabul etmesi, Anayasa ve İçtüzük’e uygun bir
yasama faaliyeti ve sürecidir.
Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilen bir
kanunun, Anayasaya aykırılık denetimi ve aykırılığın tespiti halinde
iptali, Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkileri arasındadır (Anayasa, m.
148-153). Anayasa ve İçtüzük’e uygun bir yasama faaliyeti, salt
Cumhurbaşkanının bir daha görüşülmek üzere Meclise geri göndermede beyan
ettiği gerekçelerle veya Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın iddia ve
değerlendirmesiyle Anayasaya aykırı hale gelmez, getirilemez. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı bu
tavrıyla, Anayasanın yalnızca Anayasa Mahkemesi’ne tanıdığı denetim
yetkisini devşirmektedir. Oysa “Hiç kimse veya organ kaynağını Anayasadan
almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.” (Anayasa, m. 6/3)
Kaldı ki Anayasa’ya aykırılık iddiasıyla ne
Cumhurbaşkanı ve ne de bu kanunu uygulayan bir mahkeme (Anayasa m. 152’ye
göre) Anayasa Mahkemesine
taşımıştır.
Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, yürürlükte
olan ve herkesin uymak zorunda olduğu ve kendisinin de hem uymak hem de
uygulamak zorunda olduğu bir kanun nedeniyle bir siyasi partinin
kapatılmasını dava edemez. Aksinin kabulü, hukukun evrensel ilkelerinin
ihlalidir. İddia makamı, bu tutumuyla, iddianamedeki subjektif
yaklaşımını burada da sergilemiştir.
3) Öte yandan, iddianamede
(Sayfa: 48, EK-45) “Fehmi Hüsrev Kutlu’nun, ödül alan türbanlı öğrenci ile birlikte
basın fotoğrafçılarına poz vermesi”nin
laiklik ilkesine aykırı olarak değerlendirilmesi, ayrı bir hukuk garabetidir.
Bir milletvekilinin, başarılı bir öğrenci ile fotoğraf çektirmesi ve onu
başarısından dolayı tebrik etmesi, ne laikliğe ve ne de Anayasanın herhangi
bir hükmüne aykırıdır. Burada söz konusu olan, başarılı öğrencileri
kutlamak ve onları daha çok çalışmaya teşvik etmektir. Kaldı ki, Fehmi Hüsrev Kutlu yalnızca türbanlı öğrenciyi değil başarılı
çok sayıda öğrenciyi kutlamış ve onların isteği üzerine de birlikte
fotoğraf çektirmiştir. Anayasaya
asıl aykırı olan, başarılı bir öğrenci ile bir milletvekilinin fotoğraf
çektirmesini, sırf öğrencinin başörtüsü nedeniyle yadırgamak ve bunu laikliğe
aykırı değerlendirmektir. Onun için bu değerlendirmenin de hiçbir hukuki
dayanağı yoktur.
18- MUSA UZUNKAYA
1) İddianamenin 89’uncu sayfasında yer alan ve EK-107’de delili
sunulan konuşma, Türkiye Büyük Millet Meclisi Plan ve Bütçe Komisyonunda
yapılmıştır. İddia makamı, konuşmanın Plan ve Bütçe Komisyonunda yapıldığını
belirttiği halde, delil olarak 08 Kasım 2006 tarihli Cumhuriyet Gazetesi
haberini göstermiş; ama komisyon tutanaklarını delil olarak sunmamıştır. Bu
açık bir, delil yanıltmasıdır.
Bu konuşmada, başörtüsü sorununa dair değerlendirme
ve tespitlerde bulunmuştur.
2) İddianamenin 89’uncu sayfasında yer alan ve EK-108’de delili
sunulan konuşma da Türkiye Büyük Millet Meclisi Plan ve Bütçe Komisyonunda
yapılmıştır. İddia makamı, konuşmanın Plan ve Bütçe Komisyonunda yapıldığını
belirttiği halde, delil olarak Cumhuriyet Gazetesindeki haberleri
göstermiş; ama komisyon tutanaklarını delil olarak sunmamıştır. Bu açık
bir, delil yanıltmasıdır.
Bu değerlendirme ve eleştiriler, Plan ve Bütçe
Komisyonundaki CHP milletvekillerinin yaptıkları eleştirilere cevap vermek
maksadıyla yapılmış bir düşünce açıklamasıdır. Tarihi kişiliklere dair
tespitlerde bulunmak ve bir kişinin düşüncesini benimsediğini söylemek, ne Anayasaya
ve ne de laiklik ilkesine aykırıdır.
Kaldı ki
Musa UZUNKAYA’nın yaptığı her iki konuşma da bir yasama
faaliyeti çerçevesinde Plan ve
Bütçe Komisyonunda yapmıştır. Plan ve Bütçe Komisyonunda yapılan konuşmalar
ile aksi kararlaştırılmadıkça bunların Meclis dışında tekrarı ve
gazetelerde yer alması da mutlak sorumsuzluk kapsamında olup Anayasanın
83’üncü maddesinin teminatı altındadır.
Ayrıca Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı
fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde
siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Musa UZUNKAYA’nın AK
Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi
yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir
eylemden de söz etmemektedir.
Bütün bunların yanında Musa UZUNKAYA’nın
bu beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın
tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m.
25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında
olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın
teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı
bir durum söz konusu değildir.
19- MEHMET AYDIN
İddianamenin 89’uncu sayfasında yer alan ifadelerin
Almanya’da yayınlanan Frankfurter Allgemeine gazetesine verilen demeçten alındığı
belirtilmesine karşın, iddianın delillerinin sunulduğu EK-109’da bu gazete
yoktur. Bu açık bir delil saptırmasıdır.
Mehmet Aydın’ın; 2004 yılı Nisan
ayında Almanya’da Frankfurter Allgemeine
gazetesine verdiği mülakat, o tarihte
Almanya’da yaşanan başörtüsü tartışması ile ilgili olup Türkiye veya
Türkiye’de yaşanan başörtüsü sorunuyla ilgili değildir. Mülakatın yer
aldığı Frankfurter Allgemeine
gazetesi tercüme edilip incelenmiş olsaydı (EK-12), iddianame ve ekinde sunulan delillerin bu konuşmayı
yansıtmadığı açıkça görülebilirdi. Ne yazık ki iddia makamı, ne bu
gazetenin aslını ve ne de tercümesini dosyaya koymuştur. Almanya’da yaşanan
bir soruna dair Almanya’da yapılan ve bir Alman gazetesinde yer alan
mülakatın, Türkiye’de yapılmış gibi gösterilip, Türkiye’nin hukuk sistemine,
laiklik anlayışına ve Anayasasına aykırı görmek, hukukun evrensel
ilklerinin ve Anayasanın tartışmasız ihlalidir.
Ayrıca Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı
fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde
siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Mehmet AYDIN’ın AK Parti’nin
laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi yoktur ve Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz
etmemektedir.
Kaldı ki Mehmet AYDIN’ın
bu beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın
tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m.
25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında
olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın
teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı
bir durum söz konusu değildir.
20- GÜLDAL AKŞİT
İddianamenin 89’uncu sayfasında yer alan ve
EK-110’da delili sunulan iddia, muhtelif gazete kupürlerine
dayandırılmıştır.
Güldal Akşit; Birleşmiş
Milletler Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Komisyonunda
(CEDAW) Türk Delegasyonu Başkanı ve Kadından Sorumlu Devlet Bakanı olarak
Türkiye raporunu sunmuş, sunumunda ise başörtüsü sorununa hiç
değinmemiştir. Ancak raporun sunumunu müteakip gerçekleştirilen soru cevap
bölümünde, komisyon üyelerinden birisinin “Türkiye’deki üniversitelerde
başörtüsü sorunu olduğuna dair haberler doğru mu?” biçimindeki sorusu
üzerine, yorumsuz bir durum tespitinde bulunmuştur. Bu konuda Türkiye’de
konuşmayan, tespitte bulunmayan veya kendince çözüm önerileri sunmayan ne
bir siyasi, ne bir sivil toplum örgütü ve ne de bir üniversite kalmıştır.
Hatta bu sorun, çeşitli davalarla Danıştay, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesinin gündemine gelmiş, mahkemeler de bu sorunu
tartışmış ve bu konuda muhtelif kararlar da vermişlerdir. Hakikat bu iken,
herkesin görüş bildirdiği ve tartıştığı bir konuda, kadından sorumlu Devlet
Bakanı Güldal AKŞİT’in
kadın sorunlarının uluslararası düzeyde konuşulduğu bir toplantıda, sorulan
bir soru üzerine, yorum yapmaksızın, sadece başörtüsü sorununa dair bir
tespitte bulunmasından daha doğal ne olabilir?
Güldal AKŞİT’in bu tespitinin laiklikle uzaktan yakından
hiçbir ilişkisi yoktur. İddia makamının farklı değerlendirmesi, bu somut
gerçekliği değiştirmez.
Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası
uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi
parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Güldal AKŞİT’in AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı
haline gelmesi ile ilgili
bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da
iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz etmemektedir.
Kaldı ki Güldal AKŞİT’in bu beyanı; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp,
aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat
hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa,
m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın
gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın
69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.
21- ERSÖNMEZ YARBAY
İddianamenin 90’ıncı sayfasında yer alan ve
EK-111’de delili sunulan konuşma, Hükümetin Leyla Şahin hakkındaki AİHM 4.
Dairesi'nin kararının onaylanmasını istemesi üzerine Hükümete yapılan bir
eleştiri ve değerlendirmedir. Bu açıklamanın, laiklik ilkesine ve Anayasaya
aykırı bir yönü de yoktur. Ersönmez YARBAY’ın beyanı, “Hükümetin türban yasağını
savunmasının Anayasa’ya aykırılığına” ilişkindir.
Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası
uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi
parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Ersönmez
YARBAY’ın AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin
odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi yoktur ve Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz
etmemektedir.
Kaldı ki Ersönmez YARBAY’ın bu beyanı; Anayasaya aykırı bir eylem
olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve
kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma
hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa,
m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın
69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.
22- AHMET FARUK ÜNSAL
İddianamenin 90’ıncı sayfasında yer alan ve
EK-111’de delili sunulan konuşma, Hükümetin Leyla Şahin hakkındaki AİHM 4.
Dairesi'nin kararının onaylanmasını istemesi üzerine Hükümete yapılan bir
eleştiri ve değerlendirmedir. Bu açıklamanın, laiklik ilkesine ve Anayasaya
aykırı bir yönü de yoktur.
Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası
uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi
parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Ahmet Faruk ÜNSAL’ın AK
Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir
eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde
bir eylemden de söz etmemektedir.
Kaldı ki Ahmet Faruk ÜNSAL’ın
bu beyanı; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp
teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve
“Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup,
“Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın
teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı
bir durum söz konusu değildir.
23- MEHMET ELKATMIŞ
İddianamenin 90’ıncı sayfasında yer alan ve
EK-111’de delili sunulan konuşma, Hükümetin Leyla Şahin hakkındaki AİHM 4.
Dairesi'nin kararının onaylanmasını istemesi üzerine Hükümete yapılan bir
eleştiri ve değerlendirmedir. Bu açıklamanın, laiklik ilkesine ve Anayasaya
aykırı bir yönü de yoktur.
Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası
uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi
parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Mehmet ELKATMIŞ’ın AK
Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi
yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir
eylemden de söz etmemektedir.
Kaldı ki Mehmet ELKATMIŞ’ın
bu beyanı; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp
teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve
“Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup,
“Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın
teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı
bir durum söz konusu değildir.
24- ABDULLAH ÇALIŞKAN
1) İddianamenin 90’ıncı sayfasında yer alan ve EK-111’de delili
sunulan konuşma, Hükümetin Leyla Şahin hakkındaki AİHM 4. Dairesi'nin
kararının onaylanmasını istemesi üzerine Hükümete yapılan bir eleştiri ve
değerlendirmedir. Bu açıklamanın, laiklik ilkesine ve Anayasaya aykırı bir
yönü de yoktur.
2) İddianamenin 90-91’inci sayfalarında yer alan ve EK-113’de delili
sunulan konuşma, gençler ve değişim
konusunda yapılmış bir değerlendirmedir.
Konuşmadaki “Yeşil devrim”den kasıt, iddia makamının dile getirdiği
gibi “Laik cumhuriyete yönelik bir karşı devrimin adı”(İddianame, s.
142) değil, değişim ve bunun gençlik
için önemini ifade ederken yapılmış bir nitelemedir. Abdullah ÇALIŞKAN,
“Kastettiğim köklü değişimlerdir.” demek suretiyle kastını açıklıkla ifade ettiği ve
bu ifadesi de iddianamede yer aldığı halde iddia makamının, bunu kendine
göre yorumlanması ve anlamlandırması hukukun evrensel ilkeleriyle
bağdaşmaz.
3) Ayrıca, AK Parti Kocaeli milletvekili ve Genel
Başkan Yardımcısı Nihat ERGÜN, Abdullah ÇALIŞKAN’ın
görüşlerine parti olarak katılmadıklarını, bu ifadelerin partinin görüşlerini
yansıtmadığını açıklıkla ifade etmiştir. İşte Nihat ERGÜN’ün
o konuşmasının ilgili kısmı: “Biz
bir hizmet milliyetçisiyiz, Parti olarak da bir hizmet partisiyiz,
bir ideolojik parti değiliz. Toplumu
adam etme sevdasında bir partinin üyeleri değiliz biz. Toplumu bir veri
kabul ediyoruz. İşte
toplum bu. Bu toplumdan etkileniyoruz, günü geldiğinde bu toplumu etkiliyoruz, görüş ve düşüncelerimizle. Bu
toplumun var olan problemlerini çözmek ve bunu daha ileriye götürmek için uğraşan bir siyasi
partiyiz. Muhafazakâr demokrat bir siyasi partinin üyeleriyiz, gençliğiz, yöneticileriyiz. Muhafazakâr partiler devrimci partiler
değildirler. Yeşil ya da kırmızı, önemli değil. Tedricî değişimden yana
olan evrimci partilerdir. Değişimden yanayız,
yenilikçiyiz. Ama, bu yenilikçilik kökten silen
atan, devrimci bir yenilenme değildir. Kendi kendine, doğal
süreci içerisinde değişen, bir evrim geçiren bir yenilenmedir. Böyle bir yenilenmeden yanayız.
Kökten silip atan bir yenilenmenin toplumu tahrip ettiğini düşünürüz. Böyle bir yenilenme yerine evrimci,
birbirinden etkilenerek toplumu ilerleten,
mesafe aldıran bir yenilenmenin öncüleri olan muhafazakâr demokrat bir
siyasi partinin temsilcileriyiz. O açıdan, bizim yaklaşımlarımızın radikal
olmadığımızı, köktenci olmadığımızı, toplumu adam etme sevdasında
olmadığımızı, toplumu bir veri olarak kabul ettiğimizi, o veriyle etkileşim
içerisinde kâh ondan etkilenerek kâh onu etkileyerek ilerleme kaydetmemiz gerektiğini düşünen bir siyasi
partiyiz. Bazı köktenci partiler toplumu beğenmezler, onu adam etmek sevdasındadırlar, kendi hâline
bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya
gideceğine inanırlar. Onun için, ensesinden devletin sopasını eksik etmemek
ve onu hiza istikamete sokmak
peşinde koşmuşlardır. Böyle dönemler yaşamıştır Türkiye. Bu dönemlerin Türkiye'de topluma da, siyasete de
bir şey katmadığını, kazandırmadığını biz, hepimiz biliyoruz.”(EK- 13)
Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası
uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi
parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Abdullah ÇALIŞKAN’ın AK
Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi
yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir
eylemden de söz etmemektedir.
Kaldı ki Abdullah ÇALIŞKAN’ın
beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp
teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve
“Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup,
“Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın
teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı
bir durum söz konusu değildir. Nitekim Abdullah ÇALIŞKAN’ın
Adana’daki konuşması, adli soruşturmaya konu olmuş ve yapılan soruşturma
sonucunda; yapılan konuşmada suç unsuru bulunmadığı, düşünce ve düşünceyi
açıklama hürriyeti kapsamında olduğunu tespitle kovuşturmaya yer olmadığına
karar verilmiş ve bu karar da kesinleşmiştir (EK- 14).
25- NİHAT ERGÜN
1) İddianamenin 91’inci sayfasında yer alan ve EK-114’de delili
sunulan konuşmada Nihat ERGÜN; Anayasa Mahkemesi’nin 46’ıncı kuruluş
yıldönümünde dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa BUMİN’in
beyanları eleştirilmiş, temel hak ve özgürlükler, hukuk, laiklik ve
çağdaşlık konularında değerlendirme ve tespitlerde bulunmuştur. Her ne
kadar iddia makamı, anlam bütünlüğünü bozacak biçimde konuşmanın bazı
kısımlarını iddianameye almış olsa bile bu gerçeklik yine de açıktır.
Kaldı ki “Anayasa Mahkemesi Başkanın beyanları
eleştirilemez.” şeklinde ne bir Anayasa ve ne de yasa kuralı vardır.
Herkesin görüşünün eleştirisi mümkün olduğu gibi Anayasa Mahkemesi Başkanı
Mustafa BUMİN’in görüşleri de eleştirilebilir. Bu
eleştiriler, düşünce ve düşünceyi ifade kapsamında ve Anayasanın teminatı
altındadır.
Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası
uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi
parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Nihat ERGÜN’ün AK Parti’nin
laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi yoktur ve Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz
etmemektedir.
Kaldı ki Nihat ERGÜN’ün
bu beyanı; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp
teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve
“Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup,
“Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın
teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı
bir durum söz konusu değildir.
2) İddianamenin 112 ve 113’üncü sayfasında yer alan ve delili
EK-160’da sunulan iddia, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulan bir kanun teklifine
dayanmaktadır. İddianın delillerinin yer aldığı EK-160’da; Anayasa’nın 10
ve 42’inci maddeleri ile Yüksek Öğretim Kanunun EK 17’inci maddesinde
değişiklik öngören kanun teklifleri ve bunlara dair gazete kupürleri yer almaktadır.
Nihat ERGÜN’ün Anayasa ve
yasa değişiklik teklifi vermesi, Anayasa’nın teminatı altında bir yasama
faaliyeti çalışmasıdır. Bilindiği gibi yasama yetkisi, Türkiye Büyük Millet
Meclisi’ne aittir (Anayasa, m. 7). Kanun koymak, değiştirmek veya
kaldırmak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yetki ve görevlerindendir(Anayasa,
m. 87). “Kanun teklif etmeye Bakanlar Kurulu ve milletvekilleri
yetkilidir.”(Anayasa, m. 88/1) Nihat ERGÜN, Anayasa’nın bu hükümlerine
uygun bir kanun teklifine imza atmıştır. Bir milletvekilinin Anayasanın kendisine
tanıdığı yetkiyi kullanarak kanun teklifi vermesi, ne laikliğe ve ne de Anayasaya
aykırıdır. Anayasaya aykırı olan, Anayasaya uygun bir biçimde Anayasanın
tanıdığı kanun teklif etme yetkisini kullanan bir milletvekilin, Anayasa’ya
aykırı hareket ettiğinden bahisle siyasi yasaklılığının talep ve dava
edilmiş olmasıdır.
Bir kanun teklifi veya bir konuda kanuni düzenleme
yapılmak üzere teklif verilmesi, salt Cumhuriyet Başsavcısının
değerlendirmesiyle Anayasaya aykırı hale gelmez. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı
bu tavrıyla, Anayasanın yalnızca Anayasa Mahkemesi’ne tanıdığı denetim
yetkisini devşirmektedir. Oysa “Hiç kimse veya organ kaynağını Anayasadan
almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.” (Anayasa, m. 6/3).
Bir kanunun veya bir kanun maddesinin değiştirilmesini
veya kaldırılmasını savunmak, istemek ve bunun için kanun teklifi vermek de
düşünce ve kanaat hürriyeti (Anayasa, m. 25) ve düşünceyi açıklama ve yayma
hürriyeti (Anayasa, m. 26) kapsamındadır. Nitekim Yargıtay Ceza Genel
Kurulu kararına göre de; “…Yasalarla
getirilen düzenlemeleri savunarak değerlendirilmesini veya ortadan tamamen
kaldırılmasını istemek T.C. Anayasası’nın 25 ve 26. maddelerinde öngörülen
düşünce ve kanaat hürriyetinin doğal bir sonucudur”. (Bkz. Yargıtay Ceza
Genel Kurulu, E.2001/9-32, K.2001/155, K.T. 3.7.2001)
Kaldı ki kanun teklifi vermek, bir milletvekilinin
asli görevidir ve tartışmasız bir yasama faaliyetidir. Yasama faaliyetleri,
mutlak yasama sorumsuzluğu kapsamında olup, Anayasanın 83’üncü maddesinin
teminatı altındadır.
26- BÜLENT GEDİKLİ
İddianamenin 91’inci sayfasında yer alan ve
EK-115’de delilleri sunulan konuşma; Bülent GEDİKLİ’nin,
05.12.2005 tarihinde AK Parti Adıyaman İl Başkanlığında yaptığı
açıklamalardan alınmıştır.
Haberin kaynağı belli değil; diyarbakir.söz.com,
internet adresinden alınan “Başsavcı için kurumsal mutabakat” başlıklı
haber sitesinden alınmıştır. Ayrıca, Yeni Asya internet sitesi adresinden
alınmış.
“Başörtüsünün insan hakları ihlali olduğu
ortadadır.” cümlesi “Yeni Asya Gazetesi” sitesinde yoktur.
Keza, Anadolu Ajansının ilgili basın toplantısına ait bülteninde de bu
cümle her ne kadar “Diyarbakır Söz Gazetesi”nden alınmış ve bu gazete
kaynak olarak Anadolu Ajansını göstermiş ise de orada bu cümle yoktur.
Kaldı ki başörtüsü nedeniyle eğitim hakkı
engellenen öğrencilere yapılan bu muamelenin bir insan hakkı ihlali
olduğunu sayısız siyasetçi, yazar ve akademisyen açıklıkla söylerken,
Bülent GEDİKLİ’nin de “Başörtüsünün insan hakları
ihlali olduğunu” ifade etmesi ve bunun yanında; başörtülü öğrencilerin
eğitim be öğretim haklarının engellendiğinden üzüntü duyduğunu, sorunun
çözümü için toplumsal ve kurumsal mutabakat arandığını, toplumsal mutabakatın
varlığına karşın kurumsal mutabakatın henüz temin edilemediğini ve bunun
içinde zamana ihtiyaç duyulduğunu ifade etmesi, bir durum tespiti ve
değerlendirmesidir. Burada
laiklik ilkesiyle çelişen bir yön bulunmadığı gibi, Anayasaya aykırılık da
bulunmamaktadır.
Ayrıca Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı
fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde
siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Bülent GEDİKLİ’nin AK
Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir
eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde
bir eylemden de söz etmemektedir.
Kaldı ki Bülent GEDİKLİ’nin
bu beyanı; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat
altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi
açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik
hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı
altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum
söz konusu değildir.
27- EGEMEN BAĞIŞ
1) İddianamenin 92’inci sayfasında yer alan ve Ek-116’da delilleri sunulan
konuşmasında Egemen BAĞIŞ, hem mini eteği ve hem de başörtüsünü ifade
özgürlüğünün gereği olarak gördüğünü ve savunduğunu ifade ile Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi’nin Leyla ŞAHİN kararına dair değerlendirme, tespit ve
eleştiride bulunmuştur. İddianamedeki metnin son cümlesinde bunun, şahsi
görüşü olduğunu da açıklıkla söylemiştir.
2) İddianamenin 98’inci sayfasında yer alan ve EK-130’da delilleri
sunulan konuşma; Egemen BAĞIŞ’ın söylediklerini
aynen yansıtmamaktadır. Zira konuşmasında Egemen BAĞIŞ; başörtüsü
sorununa dair değerlendirme ve tespitlerde bulunmuş; ancak konuşmasının
hiçbir yerinde “Türban TBMM’de serbest olmalıdır” diye bir ifade veya ima
yoluyla bile olsa aynı anlama gelebilecek başka bir ifade kullanmamıştır.
Gazeteler, Egemen BAĞIŞ’ın beyanlarını çarpıtarak
vermişlerdir. Bunun üzerine Egemen BAĞIŞ, gazetelerde çıkan haberleri
açıkça tekzip etmiş ve tekzip metninde; “Türban TBMM’de de serbest
olmalıdır” diye bir ifadem olmamıştır. Bu ifadeler benim değil, bu kurguyu
kaleme alanların yakıştırmasıdır. BAĞIŞ’a göre
diyor. Bunu diyen ben değil, senaryoyu yazanın yakıştırmasıdır…”
hususlarını açıkça ifade etmiştir. Bu tekzip metni, 07.02.2008’de Anadolu
Ajansı tarafından yayınlanmıştır. Ayrıca 08.02.2008 tarihinde; Milli
Gazete, http: //www.NTVMSNBC.com/news/434918.asp ve NTV , HABERX, TGRT Haber, Star Gazetesi, Objektif Haber,
Haber Vitrini ve TV8’de yayınlanmıştır(EK-15).
Bütün bu açık gerçekliğe rağmen iddia
makamının, Egemen BAĞIŞ’ın Anayasa ile tanınıp
teminat altına alınan “düzeltme ve cevap hakkı”na
(Anayasa, m. 32) istinaden yaptığı tekzip ve düzeltmeleri dikkate
alması gerekirken bunu yapmamış, aksine gerçeğe aykırı gazete haber ve
yorumlarına itibar etmesi, açık bir Anayasa ihlali olduğu gibi
hukukun temel ilkelerinin de ayaklar altına alınmasıdır.
Öte yandan Egemen BAĞIŞ; “Bu benim düşüncem.
Partimin düşüncesini soruyorsanız, henüz bu konuyu konuşmadık.” dediği ve
bu husus iddianamede yer alan metinde de açıkça yer aldığı ve şahsi görülerin
hukuken partiyi bağlamayacağı somut gerçekliğine rağmen iddia makamının, bu
konuşmayı iddianameye delil olarak koyması diğer bir hukuksuzluk ve Anayasa
ihlalidir.
Egemen BAĞIŞ, AK Parti kurucusu olmadığı halde,
iddia makamınca kurucu olarak takdimi de ayrı bir yanlışlıktır.
Ayrıca Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı
fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde
siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Egemen BAĞIŞ’ın AK Parti’nin
laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi yoktur ve Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz
etmemektedir.
Kaldı ki Egemen BAĞIŞ’ın
beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp
teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve
“Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup,
“Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın
teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı
bir durum söz konusu değildir.
28- RESUL TOSUN
1) İddianamenin 92’inci sayfasında yer alan ve EK-117’de delilleri
sunulan konuşma, Hükümetin Leyla Şahin hakkındaki AİHM 4. Dairesi'nin
kararının onaylanmasını istemesi üzerine Hükümete yapılan bir eleştiri ve
değerlendirmedir. Bu açıklamanın, laiklik ilkesine ve Anayasaya aykırı bir
yönü de yoktur.
2) İddianamenin 92-93’üncü sayfalarında yer alan ve EK-118’de
delilleri sunulan konuşmasında Resul TOSUN; Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi’nin Leyla ŞAHİN kararı hakkındaki değerlendirme, tespit ve
eleştirileri ile başörtüsü sorunun çözümüne dair şahsi görüşlerini dile
getirmiştir.
Kaldı ki Mahkeme kararları, eleştirilmez değildir.
Mahkeme kararları da demokratik hukuk devletinin gereği olarak
eleştirilebilir. Mahkeme kararlarına uyma zorunluluğu, onların
eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. Bir kimse; mahkeme kararını eleştirdi
veya mahkemenin kabulüne aykırı tespit ve değerlendirmelerde bulundu diye
itham edilemez ve sırf bu nedenle bir düşünce açıklaması Anayasaya aykırı
hale gelmez. Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, bir kişiyi, mahkeme
kararındaki kabulün tersine konuştu veya mahkeme kararını eleştirdi diye
siyasi yasaklı hale gelmesini talep edemez.
Ayrıca bu konuşma, AK Parti Meclis Grubu toplantısında
yapılmış olup, mutlak sorumsuzluk kapsamında ve Anayasa’nın 83’üncü
maddesinin teminatı altındadır.
Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası
uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi
parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Resul TOSUN’un AK Parti’nin
laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi yoktur ve Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz etmemektedir.
Kaldı ki Resul TOSUN’un
beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp
teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve
“Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik
hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı
altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum
söz konusu değildir.
29- HAYATİ YAZICI
İddianamenin 93’üncü sayfasında yer alan ve
EK-119’da delilleri sunulan konuşmasında Hayati YAZICI; Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi’nin Leyla ŞAHİN kararı hakkındaki değerlendirme, tespit
ve eleştirilerini dile getirmiştir. Hayati YAZICI’nın; erkler ayrılığına işaret etmesi, yargının
kural ihdas etme yetkisi olmadığı ve sadece önüne gelen somut olayda karar
verebileceğini, kararların yalnızca taraflar için bağlayıcı olacağını,
kural koyma yetkisinin yasama organına ait olduğunu ifade etmesi, Anayasanın
başlangıcındaki 3 ve 4’üncü paragrafları ile 6, 7, 8, 9, 125 ve 153’üncü
maddeleri hükümlerinin farklı bir üslupla tekrarından başka bir şey
değildir. Anayasa hükümlerini farklı bir üslupla dile getirmenin
laiklik ilkesine veya Anayasaya aykırılıkla ilgisi yoktur. Asıl Anayasa
ihlali, Anayasanın kimi hükümlerinin dahi Anayasa ihlali sayıp, buna
istinaden iddianame düzenlemektir.
Kaldı ki Mahkeme kararları, eleştirilmez değildir.
Mahkeme kararları da demokratik hukuk devletinin gereği olarak
eleştirilebilir. Mahkeme kararlarına uyma zorunluluğu, onların
eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. Bir kimse; mahkeme kararını eleştirdi
veya mahkemenin kabulüne aykırı tespit ve değerlendirmelerde bulundu diye
itham edilemez ve sırf bu nedenle bir düşünce açıklaması Anayasaya aykırı
hale gelmez. Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, bir kişiyi, mahkeme
kararındaki kabulün tersine konuştu veya mahkeme kararını eleştirdi diye
siyasi yasaklı hale gelmesini talep edemez.
Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası
uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi
parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Hayati YAZICI’nın AK
Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi
yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir
eylemden de söz etmemektedir.
Kaldı ki Hayati YAZICI’nın
beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp
teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve
“Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup,
“Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın
teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı
bir durum söz konusu değildir.
30- SADIK YAKUT
İddianamenin 93’üncü sayfasında yer alan ve
EK-120’de delilleri sunulan konuşmasında Sadık YAKUT(EK-16); Milli iradenin önemine vurgu yapmış, kurum ve
kuruluşların milli iradenin bir parçası olduğunu vurgulamış ve yargıya da
milli iradenin yansıması gereğine işaret etmiştir.
Bu konuşma, Anayasa’nın; “Egemenlik kayıtsız
şartsız milletindir.
Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu
esaslara göre yetkili organları eliyle kullanılır(Anayasa, m. 6/1-2),
“Yasama yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu
yetki devredilemez.”(Anayasa, m.7), “Yürütme yetkisi ve görevi,
Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasaya ve kanunlara uygun
olarak kullanılır ve yerine getirilir.” (Anayasa, m. 8) ve “Yargı yetkisi,
Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.” (Anayasa, m. 9)
şeklindeki kimi hükümlerinin farklı bir üslup ile ifadesidir. Anayasa
hükümlerini farklı bir üslupla dile getirmenin laiklik ilkesine veya Anayasaya
aykırılıkla ilgisi yoktur. Asıl Anayasa ihlali, Anayasanın kimi
hükümlerinin farklı bir üslupla tekrarını dahi Anayasa ihlali sayıp, buna
istinaden iddianame düzenlemektir.
“Milli iradenin yargıya da yansıması gerektiği”
görüşü, sadece Sadık YAKUT tarafından değil, pek çok siyasetçi, sivil
toplum örgütü ve akademisyen tarafından da dile getirilmiştir. Nitekim TÜSİAD’ın 1992’de, TOBB’un
2000 ve Türkiye Barolar Birliği’nin 2001 ve 2007’de hazırlayıp kamuoyu ile
paylaştıkları Anayasa önerilerinde de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin , bazı yüksek yargı organlarına üye seçmesi
benimsenmiştir. Herkesin söylediği ve herkesin de Anayasaya aykırı
bulmadığı bir fikri, Sadık YAKUT’un dile
getirmesi, o fikri Anayasaya aykırı hale getirmez. Aksinin kabulü,
söylenene göre değil de söyleyene göre Anayasaya aykırılık oluşturulduğu
sonucu çıkar ki bu, açık bir Anayasa ihlalidir.
Konuşmanın
yapıldığı tarihte Sadık YAKUT, Türkiye Büyük Millet Meclisi
Başkanvekilidir. Anayasaya göre; “Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı,
Başkanvekilleri, üyesi bulundukları siyasi partinin veya parti grubunun Meclis
içinde veya dışındaki faaliyetlerine; görevlerinin gereği olan haller
dışında, Meclis tartışmalarına katılamazlar; Başkan ve oturumu yöneten
Başkanvekili oy kullanamazlar.” (m.94/6). Sadık YAKUT’un
iddianameye konulması, bu yönüyle de
Anayasaya aykırıdır.
Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası
uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi
parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Sadık YAKUT’un AK Parti’nin
laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz etmemektedir.
Kaldı ki Sadık YAKUT’un
beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp
teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi
açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik
hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı
altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum
söz konusu değildir.
31- ABDURRAHMAN KURT
İddianamenin 94-95’inci sayfasında yer alan ve
EK-121’de delilleri sunulan konuşmasında Abdurrrahman
KURT; başörtüsü sorunu hakkında bir
değerlendirme ve tespitlerde bulunmuştur.
Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası
uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi
parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Abdurrahman KURT’un AK Parti’nin laikliğe aykırı
eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi yoktur ve Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz
etmemektedir.
Kaldı ki Abdurrahman KURT’un beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp,
aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat
hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa,
m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın
gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın
69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.
32- MUZAFFER KÜLCÜ
İddianamenin 94’üncü sayfasında yer alan ve
EK-122’de delilleri sunulan konuşmasında Muzaffer KÜLCÜ; Danıştay 2.
Dairesi’nin Aytaç KILINÇ kararı hakkında değerlendirme, tespit ve
eleştiride bulunmuştur. Bu açıklamanın, laiklik ilkesine ve Anayasaya
aykırı bir yönü de yoktur.
Kaldı ki Mahkeme kararları, eleştirilmez değildir.
Mahkeme kararları da demokratik hukuk devletinin gereği olarak
eleştirilebilir. Mahkeme kararlarına uyma zorunluluğu, onların
eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. Bir kimse; mahkeme kararını eleştirdi
veya mahkemenin kabulüne aykırı tespit ve değerlendirmelerde bulundu diye
itham edilemez ve sırf bu nedenle bir düşünce açıklaması Anayasaya aykırı
hale gelmez. Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, bir kişiyi, mahkeme
kararındaki kabulün tersine konuştu veya mahkeme kararını eleştirdi diye
siyasi yasaklı hale gelmesini talep edemez.
Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası
uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi
parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Muzaffer KÜLCÜ’nün AK
Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi
yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir
eylemden de söz etmemektedir.
Kaldı ki Muzaffer KÜLCÜ’nün
beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp
teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve
“Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup,
“Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın
teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı
bir durum söz konusu değildir.
33- SELAMİ UZUN
İddianamenin 94’üncü sayfasında yer alan ve
EK-122’de delilleri sunulan konuşmasında Selami UZUN; Danıştay 2.
Dairesi’nin Aytaç KILINÇ kararı hakkında değerlendirme, tespit ve
eleştiride bulunmuştur. Bu açıklamanın, laiklik ilkesine ve Anayasaya
aykırı bir yönü de yoktur.
Kaldı ki Mahkeme kararları, eleştirilmez değildir.
Mahkeme kararları da demokratik hukuk devletinin gereği olarak
eleştirilebilir. Mahkeme kararlarına uyma zorunluluğu, onların
eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. Bir kimse; mahkeme kararını eleştirdi
veya mahkemenin kabulüne aykırı tespit ve değerlendirmelerde bulundu diye
itham edilemez ve sırf bu nedenle bir düşünce açıklaması Anayasaya aykırı
hale gelmez. Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, bir kişiyi, mahkeme
kararındaki kabulün tersine konuştu veya mahkeme kararını eleştirdi diye
siyasi yasaklı hale gelmesini talep edemez.
Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası
uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi
parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Selami UZUN’un AK Parti’nin
laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi yoktur ve Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz
etmemektedir.
Kaldı ki Selami UZUN’un
beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp
teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve
“Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup,
“Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın
teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı
bir durum söz konusu değildir.
34- HASAN KARA
İddianamenin 94’üncü sayfasında yer alan ve
EK-122’de delilleri sunulan konuşmasında Hasan KARA; Danıştay 2.
Dairesi’nin Aytaç KILINÇ kararı hakkında değerlendirme, tespit ve
eleştiride bulunmuştur. Bu açıklamanın, laiklik ilkesine ve Anayasaya
aykırı bir yönü de yoktur.
Kaldı ki Mahkeme kararları, eleştirilmez değildir.
Mahkeme kararları da demokratik hukuk devletinin gereği olarak
eleştirilebilir. Mahkeme kararlarına uyma zorunluluğu, onların
eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. Bir kimse; mahkeme kararını eleştirdi
veya mahkemenin kabulüne aykırı tespit ve değerlendirmelerde bulundu diye
itham edilemez ve sırf bu nedenle bir düşünce açıklaması Anayasaya aykırı
hale gelmez. Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, bir kişiyi, mahkeme
kararındaki kabulün tersine konuştu veya mahkeme kararını eleştirdi diye
siyasi yasaklı hale gelmesini talep edemez.
Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası
uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi
parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Hasan KARA’nın AK Parti’nin
laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi yoktur ve Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz
etmemektedir.
Kaldı ki Hasan KARA’nın
beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp
teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve
“Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup,
“Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın
teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı
bir durum söz konusu değildir.
35- FATMA SENİHA NÜKHET HOTAR GÖKSEL
İddianamenin 94’üncü sayfasında yer alan ve
EK-123’te delilleri sunulan konuşmasında Fatma Seniha Nükhet Hotar GÖKSEL;
değişik konuların yanında başörtüsü sorunu ile ilgili değerlendirme
ve tespitlerde bulunmuş ve bu meyanda; bunun eğitimde kızlarımız için engel
oluşturduğunu, çözümün mutabakatla sağlanacağını, yasaklara karşı
olduklarını, Anayasa taslağında yükseköğretim hakkının kullanımını
sınırlayan yasağı kaldıran bir düzenleme olduğunu ifade etmiştir. Ayrıca Fatma Seniha Nükhet Hotar
GÖKSEL; yükseköğretimdeki başörtüsü
sorunu çözülmeli sonra da sıra ilk ve orta öğrenime gelmeli şeklinde bir
açıklama yapmamıştır.
Başörtüsü ile ilgili olarak sorulan bir soruya “Biz
temel olarak özellikle eğitimde her türlü yasağın kalkmasından yanayız”
demesi üzerine, “eğitim derken ilk öğretimi mi,
orta öğretimi mi, yüksek öğretimi mi kastediyorsunuz, sorusuna “Tabi
öncelikle yükseköğretim” şeklinde cevaplandırmasından, Sayın Başsavcının
anladığı anlamda yani “ötekilere de daha sonra sıra gelecek” biçiminde bir
anlam vermeye bu konuşma çekilemez, çünkü şu an tartışılan konu
yükseköğretim kurumlarında başörtü sorunudur. Böyle bir soruya elbette ki
“lafın gelişi” başka türlü cevap verilemezdi. Nitekim adı geçen basın
toplantısında çok sayıda haber ajansı ve basın mensubu olduğu halde hiç
birisi meseleyi Başsavcı gibi algılamamış ve delil olarak gösterilen gazete
dahil hiçbir gazete haberi bu yönü ile vermemiştir.
İddia makamı, Fatma Seniha Nükhet Hotar GÖKSEL’in ismini de
“Nükhet Hotar GÖKSEL” şeklinde eksik ve yanlış
yazmıştır.
Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası
uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi
parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Fatma Seniha Nükhet Hotar
GÖKSEL’in AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin
odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi yoktur ve Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz
etmemektedir.
Kaldı ki Fatma Seniha Nükhet Hotar
GÖKSEL’in beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem
olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve
kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma
hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa,
m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın
69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.
36- AYŞE BÖHÜRLER
İddianamenin 95’inci sayfasında yer alan ve
EK-125’te delilleri sunulan iddia, gerçeği yansıtmamaktadır.
İddia makamı, iddiasını,
Cumhuriyet Gazetesi yazarı Orhan BİRGİT’in
köşesinde yaptığı yoruma dayandırmış; ama bu haber yorumun aslını araştırma
gereği duymamıştır. Bir iddia varsa
bunun aslını araştırmakla görevli ve yükümlü iddia makamı, bu görevinin
gereğini yapmamış ve bu eksiklik sonucunda da benimsemediği ve savunmadığı bir
görüşle Ayşe BÖHÜRLER’i haksız ve hukuksuz bir
biçimde itham etmiştir.
Oysa ki
iddia makamı, “Siyaset Meydanı” programının CD’nin çözümünü yapmış ve
incelemiş olsaydı; Ayşe BÖHÜRLER’in türbanlı bayan yargıç olmasını savunan,
destekleyen ya da arzu eden bir beyanda bulunmadığı gerçeğini açıklıkla
tespit edebilirdi. Zira anılan programda, ne Ayşe BÖHÜRLER ile Anayasa
Komisyonu Başkanı Burhan KUZU arasında iddia makamının iddiasında
belirttiği gibi bir diyalog da yaşanmış ve ne de Ayşe BÖHÜRLER başörtülü
yargıç olmasını savunmuştur. İlgili programa ait CD’ler çözüldüğünde
anlaşılacaktır ki, başörtülü bir öğrencinin üniversiteyi bitirdikten sonra
kamuda çalışıp çalışamayacağı tartışılmış Ayşe BÖHÜRLER bunu bir “Hak arama biçimi” olarak nitelemiş ve
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi çerçevesinde AİHM’in
tutumunun ne olabileceğini oradaki uzmanlardan öğrenmek istemiştir. Yoksa
hiçbir ifadesinde “başörtülü bir yargıç olsun” savunmasında bulunmamıştır.
Ayşe BÖHÜRLER, adı geçen tartışma programına
öncelikle gazeteci kimliği ile ve şahsı adına katılmıştır. AK Parti’yi
temsilen veya AK Parti adına görüş belirtmek üzere katılmamıştır. İddia
makamı, bu gerçeği de hiç dikkate almamıştır.
Bireyler için tartışılmaz bir hak olan düşünce ve
düşünceyi açıklama özgürlüğü bir gazeteci için aynı zamanda eleştirme hak
ve özgürlüğünü de kapsar. Eleştiri hakkı basın özgürlüğünün en temel, en
vazgeçilmez unsurudur. Gazetecinin bir konu ile ilgili düşüncelerini
açıklaması yalnızca hakkı değil aynı zamanda görevidir de.
Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası
uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi
parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Ayşe BÖHÜRLER’in AK Parti’nin
laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi yoktur ve Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz
etmemektedir.
Kaldı ki Ayşe BÖHÜRLER’in
beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp
teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve
“Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup,
“Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın
teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı
bir durum söz konusu değildir.
37- DENGİR MİR MEHMET FIRAT
1) İddianamenin 95’inci sayfasında yer alan ve
EK-126’da delilleri sunulan konuşmalarında Dengir
Mir Mehmet FIRAT; yeni Anayasa
taslağı çalışmaları hakkında bilgi vermiş, başörtüsü ile ilgili sorulan bir
soru üzerine de; Anayasanın 13’üncü maddesindeki; “(Değişik:
3.10.2001-4709/2 md.) Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın
yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak
ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu
sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve
lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.” (Anayasa, m. 13) hükümlerinden hareketle, temel hak ve
hürriyetlerin ancak kanunla sınırlandırılabileceğine, hiçbir makam veya
organın kararıyla kısıtlanamayacağını,
başörtüsüyle ilgili Anayasa ve yasalarda bir yasaklama olmadığını,
bunun aksinin Anayasayı ihlal olacağını ifade etmiş ve yeni Anayasa
konusundaki esas tartışmanın başörtüsü konusu değil, egemenliğin kime ait
olacağı konusu olduğuna işaret etmiştir.
Dengir
Mir Mehmet FIRAT’ın bu beyanları, Anayasa’nın
13’üncü maddesinin bir değerlendirmesi, diğer bir anlatımla Anayasanın 13’üncü
maddesinin farklı bir üslupla tekrarından ibaret bir hukuki değerlendirme
ve tespittir. Anayasa hükümlerini farklı bir üslupla dile getirmenin
laiklik ilkesine veya Anayasaya aykırılıkla ilgisi yoktur. Asıl Anayasa
ihlali, Anayasanın kimi hükümlerinin farklı bir üslupla tekrarını dahi Anayasa
ihlali sayıp, buna istinaden iddianame düzenlemektir.
2) İddianamenin 99’uncu sayfasında yer alan ve EK-170’de delilleri
sunulan konuşmasında Dengir Mir Mehmet FIRAT; Anayasada
10 ve 42. maddede yapılan değişiklikleri uygulamayacağını, diğer bir
ifadeyle Anayasaya uymayacağını değişik vesilelerle açıklayan rektörlerle ilgili açıklamada
bulunmuştur. Bir milletvekilinin, -yürürlüğe girse bile Anayasa’nın 10 ve
42’inci maddesi hükümlerini uygulamayacağını söyleyen rektörlerle ilgili Anayasa’nın
13 üncü maddesi ve diğer yasal düzenlemeler dikkate alındığında- kişi ve kurumların Anayasaya uyma
zorunluluğu ile ilgili değerlendirme ve tespitte bulunmasının ne laiklik
ilkesiyle ve ne de Anayasaya aykırılıkla ilgisi vardır.
3) İddianamenin 100’üncü sayfasında yer alan ve EK- 174’de delili
sunulan konuşmalarında Dengir Mir Mehmet FIRAT; Anayasa’nın
10 ve 42’inci maddelerinde yapılan değişiklik, Resmi Gazete’de yayınlanarak
yürürlüğe girmesi üzerine yapılmış bir açıklamadır.
a) Anayasa, herkesi bağlayıcı, en üstün hukuk normudur. Nitekim “Anayasa’nın
bağlayıcılığı ve üstünlüğü” başlıklı 11. maddesinde; “Anayasa hükümleri,
yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve
kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.
Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.”(Anayasa, m. 11)
denilmek suretiyle bu gerçek ortaya konulmuştur.
Dengir
Mir Mehmet FIRAT’ın bu açıklaması, Anayasa’nın
11’inci maddesi hükmünün farklı bir üslupla tekrarıdır.
Anayasa’nın; “Hiç kimse, yalnızca sözleşmeden doğan
yükümlülüğünü yerine getirememesinden dolayı özgürlüğünden alıkonamaz.” (Anayasa,
m. 38/8), “Ölüm cezası
… verilemez.” (Anayasa, m. 38/10), “İspat
hakkı” (Anayasa, m. 39), “Cumhurbaşkanı seçimine ilişkin Anayasa’nın
102’inci maddesi ve Cumhurbaşkanının görev ve yetkilerine ilişkin 104’üncü
maddeleri doğrudan uygulanmışlardır. Anayasa’nın 104’üncü maddesi, halen de
doğrudan uygulanmaktadır.
Nitekim Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yargıtay; Anayasa
hükmünün yeterince somut ve açık olması halinde doğrudan uygulanabileceğine
dair muhtelif kararlar vermişlerdir.
Yürürlüğe girmiş bir Anayasa hükmünün
uygulanmasıyla ilgili olarak bir milletvekilinin, yürürlükteki Anayasa ve
yasaların herkesi bağlayıcı olduğunu hatırlatması, yürürlüğe girmiş bulunan
Anayasa değişikliğine uymanın yasal gerekliliğini dile getirmesi ve
yürürlükteki bir kuralı uygulamamanın yasal sonuçlarını hatırlatmasının, ne
laikliğe ve ne de Anayasaya aykırı bir yönü vardır. Aksine bu konuşma, Anayasaya
uygun bir “Anayasaya uyun” açıklamasıdır.
Çünkü yürürlükte olan bir Anayasa hükmünün
uygulanması gerekliliğini beyan, - hem de bu hüküm yürürlüğünü sürdürdüğü, Anayasa
hükmü olduğu ve iddia makamı da buna uymak ve uygulamak zorunda olduğu
halde – Anayasaya aykırı görülemez ve gösterilemez. Aksinin kabulü, Anayasanın
2. maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk devleti ilkesinin ve Anayasanın
11’inci maddesinin açık ihlalidir, hukukun evrensel ilkelerinin ayaklar
altına alınmasıdır. Ne yazık ki bu açıklığa rağmen, “Anayasa
değişikliklerine uyulması” gerektiği yönündeki Anayasaya uygun hukuki
değerlendirmeleri bile iddianamesine almak suretiyle iddia makamı, Anayasal
hüküm ve gereklilikleri göz ardı ederek, bir kez daha Anayasa ve hukukun
evrensel kurallarını ihlal etmiştir.
b) Ayrıca Dengir Mir Mehmet FIRAT, Anayasa
Taslağının tanıtımı için Fetullah Gülen’in himayesindeki bir kuruluşun düzenlediği
konferanslara katılmak üzere Profesör Dr. Ergun
ÖZBUDUN, AKP milletvekili t YÜKSEL ile birlikte ABD’ye gitmemiştir.
Dengir
Mir Mehmet FIRAT ABD’ye, Colombia
Üniversitesi’nin davetlisi olarak gitmiştir (EK- 17). Belli ki iddia makamı, işin aslını
araştırmadan ve Fethullah GÜLEN’in
isminden psikolojik bir istifade niyetiyle böylesi bir ithamda bulunmuştur.
Asılsız iddialar üzerine, hakikatı bina etmek
mümkün değildir. Ve ayrıca asılsız haberlerden hareketle Dengir Mir Mehmet FIRAT’ın
ithamı ve siyasi yasaklılığının talebi, hukukun genel ilkeleri ve
Anayasa’nın açık bir ihlalidir.
Ayrıca Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı
fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde
siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Dengir
Mir Mehmet FIRAT’ın AK Parti’nin laikliğe aykırı
eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi yoktur ve Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz
etmemektedir.
Kaldı ki Dengir Mir
Mehmet FIRAT’ın beyanları; Anayasaya aykırı bir
eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve
kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti”
(Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m.
2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın
69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.
38- MEHMET ZAFER ÜSKÜL
Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Hakları
Komisyonu Başkanı Mehmet Zafer ÜSKÜL hakkında iddianamenin 96’ıncı
sayfasında yer alan iddianın eki (EK-127) delilleri; “AKP’den Türbana Anayasal
Özgürlük” başlıklı bir gazete kupürü ile Mersin’de
yaptığı bir basın açıklamasına yer veren çeşitli gazetelerin kupürlerinden
oluşmaktadır. Bu delillerden 13.11.2007 tarihli Anayurt Gazetesi’nde Mehmet
Zafer ÜSKÜL’ün adı geçmemekte ve henüz açıklanmayan
bir taslağın içeriğine yer vermekte olup, haberi yapan gazetecinin hayali
ürünüdür ve delil olarak değerlendirilmesi mümkün değildir.
Değişik gazetelerde yer verilen açıklamalar ise,
Mehmet Zafer Üskül’ün yaptığı konuşmanın tümüne
yer vermemektedir. İddianamede, gazete haberlerinde yer alan açıklamanın
bir bölümünün de yer almadığı görülmektedir. Bu nedenle, iddianame, Mehmet
Zafer Üskül’ün açıklamasına, konuşmasını
bütünlüğünden kopartarak ve bazı kısımları keserek yer vermiştir.
Mehmet Zafer Üskül; temel
hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasını düzenleyen Anayasa’nın 13’üncü
maddesi hükmünün farklı bir üslupla tekrar etmiş ve bu meyanda
üniversitelerde yaşanan türban sorununa değinmiş, türban sorununa bir insan
hakkı bir eğitim hakkı olarak baktığını, türbanlı öğrencilerin de
üniversiteye girmesi gerektiğini, türbanlı öğrencinin hizmet alan kişi
olduğunu, tapu dairesinden ve Mahkemelerden hizmet alırken üniversitelerden
hizmet alamamasının bir çelişki olduğunu, ama Anayasa Mahkemesi ve Danıştay
kararlarına rağmen hukuken bunun mümkün olmadığını, dolayısıyla bunu başka
şekilde çözmek gerektiğini, bir hukuk profesörü ve İnsan Hakları Komisyonu
Başkanı bir milletvekili olarak ifade etmiştir. Bu beyanlar, ne laiklik ilkesine ve ne de Anayasanın
herhangi bir hükmüne aykırıdır. Bu konuşma metni, bütün olarak
değerlendirildiğinde, laikliğe aykırı olmak bir yana, laikliği savunan
beyanlardır.
Mehmet Zafer ÜSKÜL, bir akademisyen olarak, tüm
meslek yaşamı boyunca laikliği savunmuştur. Milletvekili olmadan önce
yaptığı açıklamalar, yazdığı yazılar bunun açık kanıtlarıdır. Mehmet Zafer
ÜSKÜL, milletvekili seçildikten sonra da aynı tutumunu sürdürmüştür.
Müteaddit defalar, değişik platformlarda ve TV programlarında kendisinin ve
AK Partinin Cumhuriyetimizin temel niteliklerine, laik, demokratik, sosyal
hukuk devleti anlayışına bağlılığını defalarca ifade etmiştir (EK-18)
Ayrıca Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı
fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde
siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Mehmet Zafer ÜSKÜL’ün AK
Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi
yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir
eylemden de söz etmemektedir.
Kaldı ki Mehmet Zafer ÜSKÜL’ün
beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp
teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve
“Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup,
“Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın
teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı
bir durum söz konusu değildir.
39- HÜSEYİN TUĞCU
1) İddianamenin 96’ıncı sayfasında yer alan iddianın eki (EK-128)
delil, bir tanedir. O da, 16.01.2008 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’ne ait bir
kupür.
Hüseyin TUĞCU;
Alevi-Bektaşi kültüründe, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde “Cemevi” kavramı üzerinde durmuş, bununla ilgili
mukayese yapmış ve bu konuyla ilgili değerlendirme ve tespitlerde
bulunmuştur.
Kaldı ki “Cemevleri
ibadet hane olmasın” diyen Hüseyin TUĞCU’nun,
“Tarikatlar yasallaşsın” diye bir açıklaması yoktur. Gazetede geçen tırnak
içi siyah yerler, Hüseyin TUĞCU’ya ait cümleler
olup, bunların içinde de “Tarikatlar yasallaşsın” ifadesi yoktur. Bu,
gazetenin ilavesidir. Maalesef iddia makamı, gazetenin yorumunu, Hüseyin TUĞCU’nun sözü gibi iddianameye koymuştur. Bu, hukuken kabul edilemez bir yaklaşım,
açık bir hukuksuzluk ve
Anayasa ihlalidir.
2) İddianamenin 98’inci sayfasında yer alan beyanın delilleri (EK-131)
muhtelif gazete kupürlerinden oluşturulmuştur.,
Hüseyin TUĞCU açıklamasında; “Müteahhitler iş
alacaksa eşlerinin başı örtülü olmalıdır.” şeklinde bir açıklama
yapmamıştır. Muhabirin sorusu bu yöndedir; Hüseyin TUĞCU’nun
açıklaması, bunu tasvip ettiği veya bunun gerekliliğini ifade eden bir açıklama
değildir. Ancak konu basında, maalesef söyleyenin iradesi dışında
çarpıtılarak verilmiştir.
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet FIRAT; “Yalan söylüyor. Benim
milletvekilimse, milletvekilim bunu söylüyorsa yalan söylüyor. Eğer bu
milletvekili bu şekilde söylemişse yalan söylüyor. Çünkü sistemi bilmiyor
demektir. Her ihalenin bağımsız bir komisyonu var ve itiraz hakkı var. Bu
komisyonları da biz kurmuyoruz. Siz Türkiye’yi bu kadar ilkel, bu kadar
basit bir Devlet yapısı olarak gösteremezsiniz. Burası krallık değil,
Saddam devleti değil. Burası hukuk devleti. İdarenin
her türlü eylemine karşı yargı yolu açık.”(Bkz. İddianame ekleri, EK-131,
Hürriyet Gazetesi “Vekilim yalan söylüyor” başlıklı haber) demek suretiyle AK
Parti’nin, Hüseyin TUĞCU’nun basında çıkan
sözlerini benimsemediğini açıklıkla ortaya koymuş ve açıklamasını ağır bir
lisanla reddetmiştir.
Ancak iddia makamı, Hüseyin TUĞCU’nun
çarpıtılan beyanına itibar ederken, AK Parti adına Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet FIRAT’ın
açıklamasını – Davanın ekine koyduğu halde- görmezden gelip dikkate
almaması, açık bir Anayasa ihlalidir. Bu açıklamaya rağmen, iddianameye
alınması, Anayasa’nın 69’uncu maddesine açıkça aykırıdır.
Ayrıca Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı
fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde
siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Hüseyin TUĞCU’nun, AK
Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi
yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir
eylemden de söz etmemektedir.
Kaldı ki Hüseyin TUĞCU’nun
beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp
teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi
açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik
hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı
altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum
söz konusu değildir.
40- MEHMET CEMAL ÖZTAYLAN
İddianamenin 97’inci sayfasında yer alan iddianın
eki (EK- 129) delillerden dördü, Mehmet Cemal ÖZTAYLAN’a
dair haber ve yorum içermektedir. Diğerleri, Mehmet Cemal ÖZTAYLAN ile
ilgili değildir.
Mehmet Cemal ÖZTAYLAN, AK Partiye dönük
eleştirilere cevap mahiyetinde değerlendirmeler yapmıştır. Konuşması, ne
laikliğe ve ne de Anayasaya aykırıdır. Konuşmada geçen “Birçok şeyin olduğu
gibi AKP’nin de simgesi var…” ifadesinden kasıt, “AK Parti’nin simgesi ampüldür.” İddia makamının, bu somut gerçekliğe rağmen,
konuşulanı, konuşanın kastı dışında anlamlandırması ayrı bir hukuksuzluk ve
keyfiliktir.
Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası
uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi
parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Mehmet Cemal ÖZTAYLAN’ın,
AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi
yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir
eylemden de söz etmemektedir.
Kaldı ki Mehmet Cemal ÖZTAYLAN’ın
beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp
teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve
“Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup,
“Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın
teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı
bir durum söz konusu değildir.
41- HÜSNÜ TUNA
İddianamenin 97’inci sayfasında yer alan iddianın
eki (EK- 129) deliller, gazete haberlerinden oluşturulmuştur.
İddianameye konu konuşmasında Hüsnü TUNA, başörtüsü
sorununa dair değerlendirmelerde bulunmuştur.
Ancak bu beyanlar, Hüsnü TUNA’nın
kastını aşan bir şekil ve üslupta basında yer almıştır. Bunun üzerine Hüsnü
TUNA; Anayasa’nın tanıdığı ve teminat
altına aldığı “Cevap ve düzeltme hakkını” (Anayasa, m. 32) kullanmıştır. Hüsnü TUNA’nın
yaptığı tekzip ve düzeltme açıklaması, hem televizyonlarda ve hem de
yazılı basında yer almıştır.
Ne
gariptir ki iddia makamı; Hüsnü TUNA’nın Anayasa
ile tanınıp teminat altına alınan “düzeltme ve cevap hakkı”na
(Anayasa, m. 32) istinaden yaptığı tekzip ve düzeltmeleri dikkate alması
gerekirken bunu yapmamış, aksine gerçeğe aykırı gazete haber ve yorumlarına
itibar etmiştir. Bunlar, açık ve tartışmasız bir Anayasa ihlali olduğu gibi
hukukun temel ilkelerinin de ayaklar altına alınmasıdır.
Ayrıca Hüsnü TUNA, AK Parti adına değil, şahsı
adına konuşmuştur. Nitekim yaptığı basın açıklamasında da bu hususun altını
çizmiştir.
Bütün bunların yanında AK Parti Meclis Grup
Yönetimi, hem Hüsnü TUNA’nın görüşlerine
katılmadığını açıklamış ve hem de hakkında inceleme başlatmıştır. Yapılan
incelme sonunda Hüsnü TUNA; “Uyarma” ile cezalandırılması istemiyle
Müşterek Disiplin Kuruluna sevk edilmiştir. Parti Müşterek Disiplin Kurulu
da, Hüsnü TUNA’nın “Uyarma” ile tecziyesine karar
vermiş ve bu karar da kesinleşmiştir
(EK-19).
Bu AK Parti’nin, Hüsnü TUNA’ya
atfedilen beyanları benimsemediğinin, açık bir göstergesi ve delilidir. Bu
ceza ile AK Parti, Hüsnü TUNA’ya atfedilen
sözlere karşı eylemli bir tavır koymuştur. Bu açık tavra rağmen, iddia makamının , bu konuyu iddianameye alması, Anayasa’nın
69’uncu maddesine açık bir aykırılık teşkil eder.
Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası
uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi
parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Hüsnü TUNA’nın, AK Parti’nin
laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi yoktur ve Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz
etmemektedir.
Kaldı ki Hüsnü TUNA’nın
beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp
teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve
“Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup,
“Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın
teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı
bir durum söz konusu değildir.
42- HASAN T ZAPSU
1) İddianamenin 97’inci sayfasında yer alan iddianın eki (EK- 129)
delillerden hiç birisi, Hasan t ZAPSU ile ilgili değildir. İddia makamı,
Hasan Cünet ZAPSU’ya
ait olduğunu iddia ettiği beyanları, delilsiz iddianameye koymuştur. Bu,
açık bir Anayasa ve yasa ihlalidir. Hiç kimse delilsiz itham edilemez.
2) İddianamenin 101’inci sayfasında yer alan konuşmanın delilleri (EK-
174), muhtelif gazete haberlerinden oluşturulmuştur.
Her iki konuşmasında da Hasan t ZAPSU; pek çok
siyasi, akademisyen, sivil toplum örgütü, gazeteci veya yazarın yaptığı
gibi türban takanlarla ve türban sorunuyla ilgili değerlendirme ve
tespitlerde bulunmuştur.
Ayrıca Hasan t ZAPSU bu değerlendirmeleri, AK Parti
adına değil, şahsı adına yapmıştır. Şahıs adına yapılan konuşmalarla parti
arasında illiyet bağı kurulup sorumluluk cihetine gidilmesi, hukuka
aykırıdır.
Bunun yanında her iki konuşmanın yapıldığı sırada
da Hasan t ZAPSU, AK Parti MKYK üyesi değildir. Çünkü daha önce istifaen ayrılmıştır.
Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası
uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi
parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Hasan Cüneyt ZAPSU’nun, AK
Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi
yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir
eylemden de söz etmemektedir.
Kaldı ki Hasan Cüneyt ZAPSU’nun
beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp
teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve
“Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup,
“Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın
teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı
bir durum söz konusu değildir.
43- FATMA ŞAHİN
İddianamenin 97’inci sayfasında yer alan iddianın
eki (EK- 129) deliller, muhtelif gazete kupürlerinden
oluşturulmuştur.
Ancak gazete kupürlerinde
yer alan haberler, Fatma ŞAHİN’in gerçek
iradesini yansıtmamaktadır. Zira Fatma ŞAHİN; açıklamasında, Türkiye’nin
özgürlük alanında yaşadığı sıkıntılara ve aldığı mesafelere değinmiş , özgürlük alanını genişletmek için daha fazla
çabaya ihtiyaç olduğunu vurgulamış ve “Kamuda çalışanların başörtüsü
takması gerektiğine ilişkin bir düşüncesi ve çalışmasının olmadığını”
açıkça belirtmiş olmasına rağmen basına aksi yansıtılmış ve bu suretle
basın tarafından iradesi ve beyanı çarpıtılmıştır.
Bunun üzerine Fatma
ŞAHİN, Anayasa’nın tanıdığı ve teminat
altına aldığı “Cevap ve düzeltme hakkını” (Anayasa, m. 32) kullanmıştır.
Fatma ŞAHİN’in 30.01.2008 tarihinde yayınladığı tekzip ve düzeltme metni; “AK Parti
milletvekili ŞAHİN: sözlerim medyada, maksadı aşar şekilde kullanıldı,
kamuda başıörtülülülerin de çalışması konusunda
bir düşünce ve çalışmam yok.” başlığı ile 30 0cak 2008’de Haberler.com’da, “Fatma ŞAHİN
sözlerinin nasıl çarpıtıldığını anlattı.” başlığı ile 30.01.2008 tarihli
Zaman Gazetesinde, “İşte bir çarpıtma örneği” başlığı ile 11.04.2008’de
Günce Haber’de, “ŞAHİN sözlerim çarpıtıldı.” başlığı ile 31.01.2008’de
Güneş Gazetesinde ve “Şahin, kamuda
başörtülülerin de çalışması için bir çalışmam yok” başlığı ile 31.01.2008
tarihli Zafer Gazetesinde yer aldı (EK-20).
Ne
gariptir ki iddia makamı; Fatma ŞAHİN’in Anayasa
ile tanınıp teminat altına alınan “düzeltme ve cevap hakkı”na
(Anayasa, m. 32) istinaden yaptığı tekzip ve düzeltmeleri dikkate alması
gerekirken bunu yapmamış, aksine gerçeğe aykırı gazete haber ve yorumlarına
itibar etmiştir. Bunlar, açık ve tartışmasız bir Anayasa ihlali olduğu gibi
hukukun temel ilkelerinin de ayaklar altına alınmasıdır.
AK Parti Meclis Grubu’nun Fatma ŞAHİN hakkında ön
inceleme başlatmaması, iddia makamının yapması gerektiği halde yapmadığı
araştırmayı yapması ve Fatma ŞAHİN’in tekzip ve
düzeltme açıklamalarıyla birlikte konuyu değerlendirdiğinde, Fatma ŞAHİN’in açıklamalarının basın tarafından çarpıtılarak
yayınlandığına inanmasından kaynaklanmıştır. Aynı incelemeyi iddia makamı
yapmış olsaydı, Fatma ŞAHİN’in beyanlarını buraya
almaması gerekirdi. Ama İddia makamı, bu incelemeyi yapmamıştır.
Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası
uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi
parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Fatma ŞAHİN’in, AK Parti’nin
laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi yoktur ve Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz
etmemektedir.
Kaldı ki Fatma ŞAHİN’in
beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp
teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve
“Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup,
“Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın
teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı
bir durum söz konusu değildir.
44- MUZAFFER GÜLYURT
İddianamenin 98’inci sayfasında yer alan konuşmanın
eki (EK-129) delillerden, sadece üçü Muzaffer GÜLYURT ile ilgili olup,
muhtelif gazete kupürlerinden oluşturulmuştur.
Muzaffer GÜLYURT konuşmasında, başörtüsü yasağından
yana olan öğretim üyelerini eleştirmiş, başörtüsü nedeniyle yüksek
öğrenimde uygulanan yasağın haksızlığını ve dozajını ifade için “zulüm”
kelimesini kullanmıştır.
Herkes, yasal sınırlar dahilinde
eleştirilebildiği gibi, üniversite öğretim üyeleri de eleştirilebilir.
Hukukumuzda, “Üniversite öğretim üyeleri eleştirilemez. Şayet eleştirilirse
laiklik ilkesine aykırı olur.” diye bir düzenleme de yoktur.
Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası
uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi
parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Muzaffer GÜLYURT’un, AK
Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi
yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir
eylemden de söz etmemektedir.
Kaldı ki Muzffer GÜLYURT’un beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem
olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve
kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma
hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa,
m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın
69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.
45- MUHYETTİN AKSAK
Muhyettin
AKSAK konuşmasında, başörtüsü yasağının kalkacak olmasından duyduğu
memnuniyeti dile getirmiştir. Bir milletvekilinin, temel hak ve
hürriyetlerle ilgili, yükseköğrenim hakkını hukuk devleti ve eşitlik
ilkesine aykırı bir biçimde sınırlayan yasağın kalkacak olmasından duyduğu
memnuniyeti dile getirmesi, laiklik ilkesine de Anayasa’nın hiçbir hükmüne
de aykırı değildir. Anayasa ve
yasalarımızda, sevinmeyi veya bir husustan dolayı memnuniyetini ifadeyi
yasaklayan bir düzenleme de yoktur.
Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası
uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi
parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Muhyettin
AKSAK’ın, AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin
odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi yoktur ve Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz
etmemektedir.
Kaldı ki Muhyettin AKSAK’ın beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp,
aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat
hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa,
m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın
gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın
69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.
46- CEVDET ERDÖL
İddianamenin 98-99’uncu sayfalarında yer alan
konuşmanın delili (EK-167), 15.02.2008 tarihli Milliyet Gazetesinde yer
alan bir haberdir. Haberde Cevdet ERDÖL’e isnat
edilen konuşma, Türkiye Büyük Millet Meclisi “Sağlık, Aile, Çalışma, Sosyal
İşler Komisyonu”nda yapıldığından bahsedilmiş olmasına karşın iddianame bu
ayrıntıyı içermemektedir.
Cevdet ERDÖL’ün
konuşması, kız öğrencilerin yükseköğrenimde karşılaştıkları başörtüsü sorunun
çözümünün, okumak isteyen kız çocukları için teşvik edici olacağı
yönündedir. Konuşmada geçen ancak iddianameye alınmayan “Bu, zannediyorum
ki, hani liseye gönderirsem çocuğu ne olacak? Üniversitede okuyamayacak
diye çocuğunu okumak istemeyen anne babalar için önemli bir fırsat
olacaktır…”( Türkiye Büyük Millet Meclisi, Sağlık, Aile Çalışma ve Sosyal
İşler Komisyonu’nun 14.02.2008 tarihli tutanağı) (EK-21) sözleri, bunu açıkça göstermektedir. Bu açıklığa ve gerçekliğe rağmen iddia
makamının bu konuşmadan, “İlköğretim ve orta öğretim çağındaki kız
öğrencilere de türban serbestisi sağlanacağının
işaretinin verilmesi” anlamını çıkarması, hukuken kabul edilemez, subjektif bir yaklaşımdır. Bu, açık bir niyet
okumadır. Halbuki
iddia makamı, kıyas yapamaz, kıyasa yol açacak değerlendirmelerde
bulunamaz, söylenilen sözü söyleyenin iradesine rağmen anlamlandıramaz.
Aksi takdirde hem Anayasayı ve hem de hukukun evrensel ilkelerini çiğnemiş
olur. Hukuk devletinde iddia makamı, bir kişinin tevile ihtiyaç bırakmayacak
açıklıktaki bir sözünden, farklı bir söz veya cümle üretemez.
İddia makamı, bu iddianın asıl kaynağı olan
komisyon tutanaklarına kolaylıkla ulaşması mümkünken bunu yapmamış, sadece
doğruluğunu teyit etmediği bir gazete haberine istinat etmiştir. Cevdet
ERDÖL, gazetede çıkan ve hatta ismini “Cevat” biçiminde yanlış yazan,
özensiz ve yanlış bilgilerin yer aldığı haberi, Anayasanın tanıdığı “Düzeltme ve cevap hakkı” (Anayasa, m.
32) kullanarak tekzip etmiş, ancak gazete bunu yayınlamamıştır (EK-22).
Ayrıca Cevdet ERDÖL bu konuşmayı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Sağlık,
Aile, Çalışma, Sosyal İşler Komisyonu’nda yapmıştır. Sağlık, Aile, Çalışma, Sosyal İşler Komisyonu’nda
yapılan konuşmalar ve aksi kararlaştırılmadıkça bunların dışarıda tekrarı
ve basında yer alması da mutlak sorumsuzluk kapsamında olup, Anayasanın
83’üncü maddesinin teminatı altındadır.
Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası
uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi
parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Cevdet ERDÖL’ün, AK Parti’nin
laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi yoktur ve Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz
etmemektedir.
Kaldı ki Cevdet ERDÖL’ün
beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp
teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve
“Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup,
“Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın
teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı
bir durum söz konusu değildir.
47- HÜSEYİN TANRIVERDİ
İddianamenin 99’uncu sayfasında yer alan konuşmanın
delili (EK-168), 18.02.2008 tarihli Milliyet Gazetesi ve aynı tarihli
Radikal Gazetesi’nde yer alan haberlerdir.
Hüseyin TANRIVERDİ’nin
konuşması, Anayasanın 10 ve 42’inci maddesindeki değişikliklerin Türkiye Büyük
Millet Meclisi Genel Kurulunda 411 oyla kabulü üzerine “411 el kaosa kalktı” şeklindeki eleştirilere verilmiş bir
cevaptır. Anayasa değişikliklerinin eleştirilmesinin, eleştirisidir. “AK
Partiyi eleştirenler eleştirilmez, eleştirilirse laiklik ilkesi ve Anayasa
ihlal olur.” diye bir Anayasa kuralı da yoktur. Eğer iddia makamı AK Partililerin
kendilerini eleştirenleri eleştirmesini veya onlara cevap vermesini Anayasaya
aykırı görüyorsa, bu daha vahim bir hukuk dışılıktır, açık bir Anayasa
ihlalidir. “Biz beyaz çarşaflarımızla meclise geldik. Onun için siz
varın, ağzınızdan akan salyalarla manşetler oluşturun. Bunlar bizim için
vız gelir, tırıs gider.” ifadeleri,
bu Anayasa değişikliği nedeniyle, AK Partilileri imalı imasız, açık kapalı
ölümle tehdit edenlere karşı söylenmiş demokrat bir çıkıştır. Demokrasiden
yana tavırdır. Bunu, başka anlamlara çekmenin, yorum yoluyla genişletmenin,
söyleyenin iradesinin hilafına anlamlandırıp, bu anlamdan dolayı da
söyleyeni sorumlu tutmanın, hukukla, laiklikle ve Anayasa ile hiçbir ilgisi
yoktur. Bu yaklaşım, hukuksuz ve keyfi bir yaklaşımdır. Anayasamızda
ifadesini bulan demokratik hukuk devleti anlayışı, böylesi bir yaklaşımı
asla himaye etmez.
Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası
uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi
parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Hüseyin TANRIVERDİ’nin AK
Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi
yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir
eylemden söz etmemektedir.
Kaldı ki Hüseyin TANRIVERDİ’nin
beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp
teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve
“Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup,
“Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın
teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı
bir durum söz konusu değildir.
48- BEKİR BOZDAĞ
1) İddianamenin 101’inci sayfasında yer alan konuşmanın delili
(EK-174), muhtelif gazete haberleridir. EK-174’te yer alan deliler, YÖK
Başkanı Yusuf Ziya ÖZCAN 25 şubat 2008 tarihli
“Kamuoyuna duyuru” başlıklı açıklaması (2 adet) ve 96 gazete kupüründen
oluşmaktadır. Toplam 98 adet delilden sadece 7 gazete kupürü
Bekir BOZDAĞ ile ilgilidir. Bu yedi gazete kupürünün
tamamı, Bekir BOZDAĞ’ın gazetecilerle yaptığı
sohbet toplantısında söylediklerinin, farklı gazetelerde değişik biçimlerde
bazı kısımlarının verilmesinden ibarettir.
Basınla sohbet toplantısında Bekir BOZDAĞ’ın açıklamalarının tamamına yakın kısmı,
söyleniş sırasına da uygun bir biçimde sadece Anadolu Ajansı tarafından
verilmiştir. Anadolu Ajansı’nın 25.02.2008 tarihli haberin konuya ilişkin
kısmı aynen aşağıya alınmıştır (EK-
23): “YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya ÖZCAN’ın
genelgesiyle ilgili soruyu da Bozdağ, şöyle
yanıtladı:
“Anayasa’nın 10 ve 42’inci maddesinde yapılan
değişiklikler çok açık… 42. madde, ‘Kanunda açıkça yazılı olmayan her hangi
bir sebeple kimse yükseköğrenim hakkının kullanılmasından mahrum edilemez.
Bu hakkın kullanımının sınırları kanunla belirlenir.’ diyor. Dolayısıyla
herhangi bir yükseköğretim hakkını kısıtlayan yasağın kanunda açıkça yazılı
olmasını öngörüyor Anayasa. Kanun da yoruma, değerlendirmeye ihtiyaç bırakmaksızın açıkça
yazılı olmasını Anayasa hükmü haline getiriyor.
Bunun dışında yasakla ilgili bir düzenleme varsa,
bunun da ancak kanunla yapılabileceğini ortaya getiriyor. Yani idarenin
kararlarıyla, genelgeyle, yönergeyle bu konuda uygulama yapılamayacağı
hükmüne amirdir. Yükseköğretim yasasının 17. maddesinin düzenlenmemiş
olması, Anayasada yapılan değişikliğin uygulanmasına mani değildir. Anayasada
yapılan değişiklik uygulanma kabiliyeti olan bir değişikliktir.
Daha önce Anayasada ekonomik suçlarla ilgili
hürriyeti bağlayıcı ceza uygulanamayacağına dair değişiklik, kanuna gerek
kalmadan uygulanabildi. İdam cezasıyla ilgili düzenlemeler de aynı şekilde
doğrudan doğruya uygulama kabiliyeti buldu. Cumhurbaşkanımızın görev ve
yetkileriyle ilgili Anayasa hükmü doğrudan doğruya uygulama imkanı bulan bir hükümdür.”
Yapılan Anayasa değişikliğinin doğrudan
uygulanabileceğini anlatan Bozdağ; “EK 17’de düzenleme yapılması sadece bu
uygulamanın sınırlarıyla ilgili düzenlemeye amirdir. EK 17’de yapılacak
şey, hürriyetin sınırıdır. Orada bir sınırlama yapılırsa uygulayıcılar o
sınıra uyar.” dedi.
EK 17. maddede herhangi bir sınırlama yapılmadığı
takdirde mevcut mevzuat çerçevesinde bunun uygulanabileceğini savunan Bozdağ, bazı kanunlarda yer alan kıyafet yasaklarıyla
ilgili düzenlemeleri anlattı. Bozdağ, mevcut kanunların
ortaya koyduğu kısıtlamaların dikkate alınabileceğini, güvenlikle ilgili
konuların da üniversiteler tarafından takdir edilebileceğini belirterek,
“Bu doğrudan uygulanır. ‘Uygulamam deme’ hakkı hiç kimsede yoktur.” diye konuştu. Bozdağ,
Anayasanın 11. maddesini hatırlatarak, “Anayasa hükümlerine uymak, Anayasal
düzen içinde görev yapan herkesin vazifesidir.” dedi.
Görüldüğü üzere Bekir BOZDAĞ’ın
beyanları, Anayasa’nın 10 ve 42’inci maddelerinde yapılan değişiklik, Resmi
Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmesi üzerine, yeni Anayasa hükümlerinin
uygulanabilirliği hususunu izah maksadıyla yapılmış, Anayasa ve yasalara
uygun bir hukuki değerlendirme ve tespittir.
Anayasa, herkesi bağlayıcı, en üstün hukuk
normudur. Nitekim “Anayasa’nın bağlayıcılığı ve üstünlüğü” başlıklı 11.
maddesinde; “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare
makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.
Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.”(Anayasa, m. 11)
denilmek suretiyle bu gerçek ortaya konulmuştur.
Bekir BOZDAĞ konuşmasında Anayasa’nın 11’inci
maddesini okuyarak değerlendirme yapmış ve bir nevi Anayasa’nın 11’inci
maddesi hükmünü, hukuki bir değerlendirme ile genişçe ve tekraren izah
etmiştir..
Anayasa’nın; “Hiç kimse , yalnızca
sözleşmeden doğan yükümlülüğünü yerine getirememesinden dolayı özgürlüğünden
alıkonamaz.” (Anayasa, m. 38/8),
“Ölüm cezası … verilemez.”
(Anayasa, m. 38/10), “İspat hakkı” (Anayasa, m. 39), “Cumhurbaşkanı
seçimine ilişkin Anayasa’nın 102’inci maddesi ve Cumhurbaşkanının görev ve
yetkilerine ilişkin 104’üncü maddeleri doğrudan uygulanmışlardır. Anayasa’nın
104’üncü maddesi, halen de doğrudan uygulanmaktadır.
Nitekim Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yargıtay; Anayasa
hükmünün yeterince somut ve açık olması halinde doğrudan uygulanabileceğine
dair muhtelif kararlar vermişlerdir.
Yürürlüğe girmiş bir Anayasa hükmünün
uygulanmasıyla ilgili olarak bir milletvekilinin, “Hiç kimsenin yürürlüğe
girmiş bir Anayasa hükmünü uygulamam deme hakkı yok. Anayasa hükümlerine
uymak, Anayasal düzen içinde görev yapan herkesin vazifesidir.” demesi, ne
laikliğe, ne hukuka ve ne de Anayasaya aykırıdır.
Çünkü yürürlükte olan bir Anayasa hükmünün
uygulanması gerekliliğini beyan, - hem de bu hüküm yürürlüğünü sürdürdüğü, Anayasa
hükmü olduğu ve iddia makamı da buna uymak ve uygulamak zorunda olduğu
halde – Anayasaya aykırı görülemez ve gösterilemez. Aksinin kabulü, Anayasanın
2. maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk devleti ilkesinin ve Anayasanın
11 inci maddesinin açık ihlalidir, hukukun evrensel ilkelerinin ayaklar
altına alınmasıdır. Ne yazık ki bu açıklığa rağmen, “Anayasa
değişikliklerine uyulması” gerektiği yönündeki Anayasaya uygun hukuki
değerlendirmeleri bile iddianamesine almak suretiyle iddia makamı, Anayasal
hüküm ve gereklilikleri göz ardı ederek, bir kez daha Anayasa ve hukukun
evrensel kurallarını ihlal etmiştir.
2) İddianamenin 102’inci
sayfasında yer alan beyanın delilleri (EK- 175), muhtelif 24 adet gazete kupüründen
oluşmaktadır. Bu 24 adet gazete kupüründen sadece biri Bekir BOZDAĞ ile ilgilidir. O
da, 26 şubat
2008 tarihli Milliyet Gazetesi kupürüdür. Aynı kupür,
Bekir BOZDAĞ ile ilgili olarak 174 numaralı ekte (2 adet) vardır. Bu gazete
kupürü, Bekir BOZDAĞ’ın
gazetecilerle yaptığı sohbet toplantısında söylediklerinin bir bölümüyle
ilgilidir.
Basınla sohbet toplantısında Bekir BOZDAĞ’ın açıklamlarının
tamamına yakın kısmı, söyleniş sırasına da uygun bir biçimde sadece Anadolu
Ajansı tarafından verilmiştir. Konuşmanın bir kısmı, bir önceki iddianın
değerlendirilmesi sırasında yukarıda verildi. Anadolu Ajansı’nın 25.02.2008
tarihli haberin konuya ilişkin kısmı aynen aşağıya alınmıştır (EK-23):
“Bozdağ, bugün bazı
hastanelerde başörtülü personelin çalıştığını gösteren haberlerin
hatırlatılması üzerine de “Biz bu konudaki düşüncemizi gayet açık söyledik.
Dedik ki sadece yükseköğrenime dönük düzenleme yapıyoruz. Hatta eleştiriler
olunca hazırladığımız metne ‘yükseköğrenim’ kelimesini de ekledik. Bizim
kamu kurumlarına veya ortaöğretime dönük bir çalışmamız yoktur, böyle bir
niyetimiz de yoktur. Biz bunu defalarca açıkladık. Böyle bir niyetimiz yok,
böyle bir çalışmamız yok, böyle bir uygulamamız yok…” şeklinde konuştu.
Bozdağ,
bu açıklamalara rağmen hala “sorgulama yapanların” iyi niyetli hareket
etmediklerini söyledi. Görüntülerin hatırlatılması üzerine de Bozdağ şöyle konuştu:
“Görüntüleri çoğunun yalan çıktığı daha sonraki
başka haberlerden de anlaşılıyor. Bunlarla ilgili görüntüsü olanlar ilgili
makamlara ihbarda bulunur, onlar da gereğini yapar. Bu konuda süreci
tıkamak isteyenlerin iyi niyetten uzak gayretlerinin ürünü diye
düşünüyorum.
Daha önce de fotoğraflar gördük, daha sonra hepsi
yalan çıktı. En son geçen haftalarda yaşadık, aynı gazetenin verdiği
örnekler… Arkası boş… Böyle bir uygulama varsa ilgili makamlara bildirilir,
onlar da gereğini yapar. Yapmazlarsa yapmayanlar hakkında gereği yapılır.
En son Tarsus’ta yaşanan hadise… Nerelere çekildi, arkasından neler çıktı.
Bizim dönemimizde böyle bir uygulama olmamıştır, olmasında da müsaade
etmedik. Bundan sonra da etmeyeceğiz. Bizim kamuya, ortaöğretime veya
ilköğretime dönük bir çalışmamız yok… Ama bizim olmayan niyetimizi, olmayan
çalışmamızı varmış gibi gösterenler kendi ahlak anlayışları içerisinde bunu
yansıtabilirler.”
İddia makamı, Bekir BOZDAĞ’ın
bu açık,
net ve tartışmasız açıklamalarına, hem de açıklamalarındaki açık ve yoruma
mahal bırakmayacak netlikte olan; “Bizim kamuya, ilköğretime ve
ortaöğretime dönük çalışmamız, uygulamamız ve niyetimiz yok.”, “Bizim
dönemimizde kamuda başörtü uygulaması olmamıştır, olmasına müsaade etmedik,
bundan sonra da etmeyeceğiz.”, “Kamuda başörtülü çalışan olduğuna dair
görüntü veya bilgisi olan varsa ilgili makama bildirsin, onlar gereğini
yapar. Yapmazlarsa yapmayanlar hakkında gereği yapılır.” ifadelerine rağmen, bunları yok saymış,
sadece gazetelerde çıkan bazı haberlere “Yalan” demesinden dolayı Bekir BOZDAĞ’ı “Türbanın kamusal alanda yayınlamasını
onaylamış ve cesaretlendirmiş” biri olarak takdim ve itham etmiştir.
Açıkça görülüyor ki iddia makamı, Bekir BOZDAĞ’ın açık, net ve tartışmasız sözlerini yok
saymış, söylenenlerden sadece bir cümleyi almış ve onu da bağlamından
koparmak ve kendince niyet okuyarak yorumlamak suretiyle, söyleyenin ve söylenilenin zıddı bir anlam yüklemiş ve bu yüklediği anlam
nedeniyle de haksız ve hukuksuz bir biçimde Bekir BOZDAĞ’ı
itham edip, sorumluluğu cihetine gitmiştir.
İddia makamının bu yaklaşım ve
değerlendirmesi, hukukun evrensel ilkeleri ve Anayasanın açık ve tartışmasız
ihlalidir.
Kaldı ki daha önce basında, başörtüsü sorunuyla
ilişkilendirilen muhtelif haberler çıkmış ve bilahare bu haberlerin asılsız
olduğu anlaşılmıştır. Örneğin Konya Numune Hastanesinde tesettürlü bir
doktorun, erkek bir hastanın tesislerinin ultrasonunu
çekmediğine dair haberler günlerce medyada yer almış; ancak yapılan
araştırma sonucu haber asılsız çıkmıştır. Her iki haber de basında yer
almıştır(EK-24).
Aynı şekilde basın sohbetinde dile getirildiği
gibi Tarsus’ta liseli öğrencilere şırıngalı kezzap atma olayları başörtüsü
tartışmaları ile ilişkilendirerek “Başı açık kızlara kezzap atılıyor”
şeklinde basında yer almış; ancak daha sonra bu haberler de asılsız
çıkmıştır(EK-25).
Bekir BOZDAĞ, basın toplantısında Tarsus olayını da
hatırlatarak gazete haberlerine yalan demiş ve arkasından da; “…Daha önce
de fotoğraflar gördük, daha sonra hepsi yalan çıktı. En son geçen
haftalarda yaşadık, aynı gazetenin verdiği örnekler… Arkası boş… Böyle bir
uygulama varsa ilgili makamlara bildirilir, onlar da gereğini yapar.
Yapmazlarsa yapmayanlar hakkında gereği yapılır. En son Tarsus’ta yaşanan
hadise… Nerelere çekildi, arkasından neler çıktı. Bizim dönemimizde böyle
bir uygulama olmamıştır, olmasında da müsaade etmedik. Bundan sonra da
etmeyeceğiz. Bizim kamuya, ortaöğretime veya ilköğretime dönük bir
çalışmamız yok… Ama bizim olmayan niyetimizi, olmayan çalışmamızı varmış
gibi gösterenler kendi ahlak anlayışları içerisinde bunu yansıtabilirler.”
(Anadolu Ajansı, 25.02.2007) açıklamasını yapmıştır. Bu açıklamalardan,
iddia makamının ulaştığı sonucu çıkarmak, kesinlikle mümkün değildir. Bu
açıklığa rağmen iddia makamının değerlendirmesi, en hafif deyimiyle
keyfiliktir, hukuk tanımamazlıktır. Halbuki iddia makamı da hukukun evrensel ilkeleri ve Anayasa
ile bağlıdır. Keyfi hareket edemez. Hukuk ve Anayasa dışına çıkamaz.
Ayrıca bütün bu arz edilen hususlar ve Anadolu
Ajansının büyük bir kısmını verdiği açıklamalar bir yana, Bekir BOZDAĞ’ın sözlerinin iddianameye alınan kısmı dahi,
iddia makamının iddiasını çürütmeye yeterlidir.
Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası
uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi
parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.
Bekir BOZDAĞ’ın AK Parti’nin
laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi yoktur ve Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz
etmemektedir.
Bekir BOZDAĞ’ın her iki
beyanı da; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp
teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve
“Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup,
“Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın
teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı
bir durum söz konusu değildir.
3) Bekir BOZDAĞ hakkında iddianamenin 112 ve 113’üncü sayfasında yer
alan ve delili EK-160’da sunulan iddia, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne
sunulan bir kanun teklifine dayanmaktadır. İddianın delillerinin yer aldığı
EK-160’da; Anayasa’nın 10 ve 42’inci maddeleri ile Yüksek Öğretim Kanunun
EK 17’inci maddesinde değişiklik öngören kanun teklifleri ve bunlara dair
gazete kupürleri yer almaktadır.
Bekir BOZDAĞ’ın Anayasa
ve yasa değişiklik teklifi vermesi, Anayasa’nın teminatı altında bir yasama
faaliyeti çalışmasıdır. Bilindiği gibi yasama yetkisi, Türkiye Büyük Millet
Meclisi’ne aittir (Anayasa, m. 7). Kanun koymak, değiştirmek veya
kaldırmak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yetki ve görevlerindendir(Anayasa,
m. 87). “Kanun teklif etmeye Bakanlar Kurulu ve milletvekilleri
yetkilidir.”(Anayasa, m. 88/1) Bekri BOZDAĞ, Anayasa’nın bu hükümlerine
uygun bir kanun teklifine imza atmıştır. Bir milletvekilinin Anayasanın
kendisine tanıdığı yetkiyi kullanarak kanun teklifi vermesi, ne laikliğe ve
ne de Anayasaya aykırıdır. Anayasaya aykırı olan, Anayasaya uygun bir
biçimde Anayasanın tanıdığı kanun teklif etme yetkisini kullanan bir
milletvekilin, Anayasa’ya aykırı hareket ettiğinden bahisle siyasi
yasaklılığının talep ve dava edilmiş olmasıdır.
Bir kanun teklifi veya bir konuda kanuni düzenleme
yapılmak üzere teklif verilmesi, salt Cumhuriyet Başsavcısının
değerlendirmesiyle Anayasaya aykırı hale gelmez. Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı bu tavrıyla, Anayasanın yalnızca Anayasa Mahkemesi’ne tanıdığı
denetim yetkisini devşirmektedir. Oysa “Hiç kimse veya organ kaynağını Anayasadan
almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.” (Anayasa, m. 6/3)
Kanun teklifi vermek, bir milletvekilinin asli
görevidir ve tartışmasız bir yasama faaliyetidir. Yasama faaliyetleri,
mutlak yasama sorumsuzluğu kapsamında olup, Anayasanın 83’üncü maddesinin
teminatı altındadır.
Bir kanunun veya bir kanun maddesinin
değiştirilmesini veya kaldırılmasını savunmak, istemek ve bunun için kanun
teklifi vermek de düşünce ve kanaat hürriyeti (Anayasa, m. 25) ve düşünceyi
açıklama ve yayma hürriyeti (Anayasa, m. 26) kapsamındadır. Nitekim
Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararına göre de; “…Yasalarla getirilen düzenlemeleri savunarak
değerlendirilmesini veya ortadan tamamen kaldırılmasını istemek T.C. Anayasası’nın
25 ve 26. maddelerinde öngörülen düşünce ve kanaat hürriyetinin doğal bir
sonucudur.” (Bkz. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E.2001/9-32, K.2001/155, K.T.
3.7.2001)
49- RECEP AKDAĞ
1) İddianamenin 102-103’üncü sayfalarında yer alan iddialar (EK-175),
muhtelif gazete haberlerine dayandırılmıştır. Ancak iddia makamı, ilgili
ilgisiz pek çok gazete kupürünü delil
göstermiştir. Zira EK-175’te sunulan delillerden, 27.02.2008 tarihli
Türkiye ve Milliyet Gazeteleri; 28.02.2008 tarihli Posta, Hürriyet ve
Milliyet (2 adet) Gazeteleri; 26.02.2008 tarihli Milliyet Gazetesi;
12.02.2008, 15.02.2008 (3 adet) ve 16.02.2008 tarihli Cumhuriyet Gazeteleri
ile “Türbana karşı toplumsal
direniş”, “Türbanlı öğrenciler lise bahçesinde” ve “Türban dersliklerde”
başlıklı isimsiz ve tarihsiz gazete kupürlerinin
hiçbiri Recep AKDAĞ’ın beyanı ve onun hakkındaki
iddia ile ilgisi yoktur. İlgisiz deliller mesnet yapılarak Recep AKDAĞ’ın itham edilmesi, hukuk devleti ilkesiyle
bağdaşmaz. İddialar, öncelikle delilleri yönüyle hukuka ve Anayasaya aykırıdır.
Muhtelif sağlık kurumlarında başörtülü görev
yapanların olduğuna dair haberlerin çıkması üzerine Sağlık Bakanının; “Biz
görevimizi biliyoruz, yasaya aykırı bir durum varsa zaten müdahale ederiz,
müdahale edilir.” anlamında görevlerinin bilincinde olduklarını,
vali ve kaymakamların da görevlerinin bilincinde olduğunu ifade etmesi, ne
laikliğe ve ne de Anayasaya aykırıdır.
Öncelikle şu hususu belirtmek gerekir ki;
iddianameye alınan
fotoğraf ve görüntülerin nerede ve nasıl çekildiği, görüntülerdeki kişilerin kim olduğu, bu
kişilerin çekimlerinin yapıldığı sırada görev başında olup olmadıkları
belli değildir. Ayrıca evvelce basında çıkan benzeri haberlerin birçok defa gerçeği
yansıtmadığı ortaya çıkmıştır. Örnek olarak 2006 yılında türbanlı iki bayan doktorun
testisleri şişen gencin ultrasonunu çekmediği bir gazetemizde birinci
sayfadan duyurulmuş ve bu haber müteakip dönemde birçok yazar tarafından
irticai faaliyetlere referans olarak kullanılmıştır. Bakanlıkça derhal
başlatılan soruşturma sonucu bayan doktorların türbanlı olmadığı gibi, vaka
konusunda görevli bulunmadıkları, geçmişte her zaman benzeri ultrasonları çektikleri tüm
tarafların beyanları ve belgelerle anlaşılmış, haberi yapan basın kuruluşu
da bu gerçeği sonradan kabullenmiştir.
Bu örnekte olduğu gibi basına yansıyan görüntü ve haberler SAĞLIK
Bakanlığı ve mahalli yöneticilerce değerlendirilmekte, soruşturulmakta ve
gerekli müeyyideler uygulanmaktadır. Türbanlı olarak görev yapmak memur
hukuku bakımından disiplin suçudur ve disiplin âmirlerince gerekli hukuki işlemler yapılmıştır ve
yapılmaktadır.
Nitekim bu konuda verilen soru önergesine cevâben TBMM’de yaptığı konuşmada Recep AKDAĞ; yukarıda belirtilen
hususlara temas ederek; basına yansıyan bu görüntülerin nerede ve nasıl
çekildiğinin belli olmadığı, vali,
kaymakam ve mahalli yöneticilerin görevlerinin bilincinde olduğu,
kamuda görev yapan memurlarla ilgili tavrın açık ve net olduğu, ancak provokasyonlara müsaade edilmeyeceğini
ifade etmiştir. Dolayısıyla TBMM’de yapılan bu konuşmadan türbanlı
personelin görmezden gelindiği veya gerekli işlemlerin yapılmadığı anlamını
çıkarmak mümkün değildir.
Bu kadar çok sağlık kuruluşu ve personeli bulunan
bir yapıda, sağlık hizmeti sunan bütün kurumlarımızda her kesimden
milyonlarca vatandaşımız muayene ve tedavi olurken, bu hizmeti sunan
personelimizin kılık kıyafeti de herkesçe görülebilmekte iken, bazılarının Sağlık
Bakanlığı teşkilatında dahi bulunmayan (İddanamede yer alan Cebeci Eğitim ve Araştırma Hastanesi
isminde bir hastane bulunmamaktadır. Vakıf Gureba
Hastanesi ise Sağlık Bakanlığına bağlı değildir.) birkaç mekanda
çekilen fotoğraflardan yola çıkılarak ve “sağlık kuruluşlarında yoğun
olarak yaşanan laikliğe aykırı bu durum” , “Çok sayıda sağlık personelinin
türbanla görev yaptıkları” gibi ifadelere yer verilerek, Sağlık Bakanlığında
“çok sayıda” türbanlı personel çalışıyormuş gibi gösterilmesi ve bu durumun
gerçekliği araştırılmadan laikliğe aykırılığın delili olarak sunulması
maddî ve hukukî bakımından mümkün değildir.
2) Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Orhan GÜMRÜKÇÜOĞLU imzasıyla 7 şubat 2008’de yayınlanan genelge; sağlık kurum ve
kuruluşlarının huzur içinde hizmet yapması ve hastaların mahremiyet
haklarının korunmasını temin maksadıyla yayınlanmıştır. İddia makamının,
yorumla ve adeta niyet okur bir biçimde bu genelgeyi “Sağlık kurumlarındaki
yasadışı uygulamaların gizlenmesine çalışmak” (İddianame, s. 103) olarak
değerlendirmesi, Açık bir Anayasa ihlalidir. Amacı açıkça belli bir
genelgeyi, genelgenin yazılı açık amacının dışında anlamlandırmak, hiçbir
hukuk devletinde yapılması mümkün olmayan bir hukuk ihlalidir.
Bütün dünyada olduğu gibi Sağlık Bakanlığına bağlı
sağlık kuruluşlarında da hasta mahremiyetine riayet etmek esastır.
03/12/2003 tarihli ve 5013 sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunan
"Biyoloji ve Tıbbın Uygulanması Bakımından İnsan Hakları ve İnsan
Haysiyetinin Korunması Sözleşmesi: İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi”nin
10 uncu maddesi “Özel yaşam ve bilgilendirme hakkı“ kenar başlığını
haizdir. Bu maddenin birinci fıkrası ile herkesin, kendi sağlığıyla ilgili
bilgiler bakımından, özel yaşamına saygı gösterilmesini isteme hakkına
sahip olduğu belirtilerek sağlıktaki hasta mahremiyeti ülkemizce de kabul
edilmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında
“mahremiyet” ilkesi sadece ev ve aile hayatı ile sınırlı tutulmamakta,
işyeri dahil geniş şekilde yorumlanmaktadır.
İzinsiz fotoğraf çekimi ve bunun yayımlanması ülkemizi zor duruma
sokabilecektir. Nitekim bu ülkelerdeki hastanelerde izinsiz çekim
yaptırılmaz.
Diğer taraftan, ülkemizde bir çok
özel hastaneyi de akredite eden JCI (Joint Comission International-Uluslararası
Birleşik Komisyon) tarafından 2003 Yılı Ocak Ayında yayımlanan “Hastaneler
İçin Akreditasyon Standartları”nda, özellikle klinik işlemler ve muayene
sırasında hasta mahremiyetinin önemli olduğu, hastanın mahremiyet
ihtiyacına saygı gösterilmesi gerektiği bir standart olarak belirlenmiştir.
Ülkemizde de, 01/08/1998 târihli ve 23420 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak
yürürlüğe giren Hasta Hakları Yönetmeliğinde “Mahremiyete saygı
gösterilmesi” başlıklı 21 inci maddesinde “Hastanın, mahremiyetine saygı gösterilmesi esastır.”, “Hastanın,
sağlık durumu ile ilgili tıbbi değerlendirmelerin gizlilik içerisinde
yürütülmesi”, “Muayenenin, teşhisin, tedavinin ve hasta ile doğrudan teması
gerektiren diğer işlemlerin makul bir gizlilik ortamında
gerçekleştirilmesi” hükümlerine yer verilmiştir.
Yine aynı Yönetmeliğin 39 uncu maddesinde ise
“Hasta, kişilik değerlerine uygun bir şekilde ve ortamda sağlık
hizmetlerinden faydalanma hakkına sahiptir.”, “Sağlık kurum ve
kuruluşlarında, … gürültünün ve rahatsız edici
diğer bütün etkenlerin bertaraf edilmesi esastır.” hükümlerine yer verilmiştir. Bu hükümler
ışığında sağlık kuruluşlarında hasta mahremiyetinin sağlanması gerektiği
noktasında bir tereddüt bulunmamaktadır.
Basın mensuplarının sağlık kuruluşlarından görüntü
alıp alamayacakları hususunda bu kuruluşların idarecilerinin tereddüde
düştüğü ve muhatabından izin almadan çekilen bu görüntülerle hasta
mahremiyetinin ihlal edildiği ve yaşanan tartışmaların huzur ve sükunu bozduğu, hastane idarecileri ve hastalarca sıkça
Bakanlık yetkililerine iletildiği görülmüştür. Giderek yoğunlaşan bu tür
şikâyetler ve bu durumun bir düzene sokulması talepleri Bakanlık tarafından
değerlendirilmiş ve basın mensuplarının sağlık kuruluşlarından görüntü alma
konusundaki hukukî boşluğun giderilmesi, hasta mahremiyetinin korunması,
huzur ve sükunun temini maksadı ile iddianameye konu 07/02/2008
târihli ve 3553 sayılı Genelge yayımlanmıştır.
Sağlık kuruluşlarının umuma açık olduğu ve teknolojide
gelinen nokta ve cep telefonları ile dahi her şeyin görüntülenebildiği ve
kayıt altına alınabildiği bir çağda, Bakanlığın hasta mahremiyetinin
sağlanması ve huzur ve sükûnun sağlanması yönündeki Genelgesinin sağlık
kuruluşlarındaki yasa dışı uygulamaların gizlenmeye çalışıldığı iddiasına
hasredilmesinin kabul edilebilir bir yönü bulunmamaktadır.
Konunun hasta hakları yönünden diğer boyutu “Güvenliğin
Sağlanması”dır. Aynı Yönetmeliğin 37 nci maddesi
“Herkesin sağlık kurum ve kuruluşlarında güvenlik içinde olmayı bekleme ve
bunu isteme hakları vardır” hükmünü amirdir. Benzer şekilde güvenlik
gerekçesi ile diğer bir çok kamu kurum ve
kuruluşunda izinsiz fotoğraf ve kamera çekimi yapılamadığı da herkesçe
malumdur.
Yine aynı Yönetmelikte düzenlenen bir diğer husus
hastalara ait “Bilgilerin Gizli Tutulması” ilkesidir. Hastanelerde
serbestçe çekime müsaade edilmesi halinde bu ilkenin de kolaylıkla ihlali
mümkündür. Türk Ceza Kanununun “özel hayata ve hayatın gizli alanına karşı
suçlar” ile ilgili düzenlemesinde de, kişilerin sağlık durumlarının mahremiyeti
kabul edilmiş ve bu bilgileri kaydeden kimse için cezai müeyyide
öngörülmüştür. Gizlilik hakkı,
Roma/2002 tarihli Hasta Haklarına İlişkin Avrupa Ana Sözleşmesinde de yer alan evrensel bir
değerdir.
Hasta hakları çağdaş dünyada insan haklarının
sağlık alanında uygulaması olarak kabul görmektedir. Bakanlığım dönemimde
hasta haklarının ilgili taraflarca benimsenmesi ve fiilen uygulanması için
birçok düzenleme yapılmıştır. Bunun bir parçası olan mezkur
genelgenin irtica ile irtibatlandırılması, çağdaş
ve evrensel değerlerin tam zıddına yorumlanmasıdır.
Mezkûr Genelge tamâmen bu
maksatlar ile yayımlanmış olup, iddianamede maksadı aşan ifadelere de yer verilerek
bu Genelge ile “sağlık kurumlarındaki yasadışı uygulamaların gizlenmesine çalışıldığı”nın iddia edilmesinin maddî ve hukukî
mesnedi bulunmamaktadır.
|