13 Kasım 2008 PERŞEMBE

Resmî Gazete

Sayı : 27053

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

Anayasa Mahkemesi'nin 24/10/2008 tarihli ve 27034 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan E.2008/1 (Siyasî Parti Kapatma), K.2008/2 sayılı kararının 468. sayfasındaki "Davalı Partinin parti mensupları hakkındaki iddialara yönelik aynı tarihli savunması" başlığından sonra gelmek üzere aşağıdaki eksik konulan bölüm eklenmiştir.

 

PARTİ MENSUPLARI HAKKINDAKİ İDDİALARA İLİŞKİN CEVAPLARIMIZ

 

I- TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ ESKİ BAŞKANI BÜLENT ARINÇ

HAKKINDAKİ İDDİALARA CEVAPLARIMIZ

 

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının, Türkiye Büyük Millet Meclisi eski Başkanı ve halen AK Parti Manisa milletvekili  olan Bülent ARINÇ’ın, AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili fiil ve beyanlarının bulunduğu iddiası gerçeği yansıtmamaktadır ve hem de Anayasa’ya tartışmasız aykırıdır. Çünkü:

I) Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, üyesi bulunduğu siyasi partinin veya parti grubunun Meclis içindeki ve dışındaki faaliyetlerine katılmaz. Anayasa’nın bu konudaki amir hükmü; Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, Başkanvekilleri, üyesi bulundukları siyasi partinin veya parti grubunun Meclis içinde veya dışındaki faaliyetlerine; görevlerinin gereği olan haller dışında, Meclis tartışmalarına katılamazlar; Başkan ve oturumu yöneten Başkanvekili oy kullanamazlar.” (m.94/6) şeklindedir. Ayrıca Anayasa, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanının tarafsız ve partiler üstü konumu nedeniyle “Siyasi parti grupları Başkanlık için aday gösteremezler.” (m. 94/2) hükmünü de amirdir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanının görevleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nde belirlenmiştir. İçtüzüğe göre Türkiye Büyük Millet Meclisi “Başkanın görevleri şunlardır:

1. Türkiye Büyük Millet Meclisini Meclis dışında temsil etmek;

2. Genel Kurul görüşmelerini yönetmek;

3. Tutanak dergisi ile tutanak özetinin düzenlenmesini denetlemek;

4. Başkanlık Divanına başkanlık etmek ve Divanın gündemini hazırlamak;

5. Danışma Kuruluna başkanlık etmek;

6. Türkiye Büyük Millet Meclisi komisyonlarını denetlemek; işlerde birikme

olması halinde komisyon başkanı ve üyelerini uyarmak ve durumu Genel Kurulun bilgisine sunmak;

7. Başkanlık Divanı kararlarını uygulamak;

8. Türkiye Büyük Millet Meclisinin idarî ve malî işleri ile kolluk işlerini yürütmek ve denetlemek;

9. Başkanlık Divanı bünyesinde oluşturulacak “Türkiye Büyük Millet Meclisi Kültür, Sanat ve Yayın Kurulu” aracılığıyla Meclisi ve çalışmalarını yurt içinde ve yurt dışında tanıtıcı tedbirler almak ve yayın yapmak;

10. Kendisine Anayasa, kanunlar ve İçtüzük gereğince verilen görevleri yerine getirmek.

Başkan, özürlü olduğu veya Türkiye Büyük Millet Meclisi toplantı halinde iken Ankara dışında bulunduğu zaman, görevlerini yerine getirmek üzere, başkanvekillerinden birisini kendisine yazıyla vekil olarak tayin eder.

Başkan, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına ayrılan resmî konaklarda oturur.”(Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü, m. 14)

Görüldüğü üzere gerek Anayasa ve gerekse İçtüzük hükümlerine göre Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, üyesi olduğu siyasi partinin faaliyetlerine katılamazlar.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanın temsil görevi, sadece Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni Meclis dışında temsil etmekle sınırlıdır.

Arz edilen nedenlerle Meclis Başkanı görevinde bulunmuş bulunan Bülent ARINÇ’ın görev süresince gerçekleştirdiği bütün eylem ve söylemler, Türkiye Büyük Millet Meclisi adınadır. Bir Meclis Başkanının, Meclis adına yaptığı eylem ve söylemlerin, Anayasanın açık, tartışmasız ve amir hükmüne rağmen, üyesi bulunduğu partiyle ilişkilendirmek kuşkusuz bir Anayasa ihlalidir.

II) Bunun yanında Bülent ARINÇ’ın bir kısım açıklamaları da, Anayasanın 83’üncü maddesi gereği mutlak yasama sorumsuzluğu kapsamındadır.

Anayasaya göre; “Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturum­daki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisce başka bir karar alın­madıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan so­rumlu tutulamazlar”. (m.83/1).

Mec­lis çalışmaları kavramı, Meclis Genel Kurulu toplantılarını, komisyon toplantılarını, siyasi partilerin grup toplantılarını ve meclis araştırması ve meclis so­ruşturması komisyonlarının Meclis dışındaki çalışmalarını da kapsar. Konusu ve muhtevası ne olursa olsun oy, söz ve düşünce açıklaması yasama sorumsuzlu­ğu kapsamında kabul edilmektedir. Yasama sorumsuzluğu mutlak ve sürekli olduğundan, milletvekil­lerinin hem milletvekilliği süresince hem de milletvekilliği sona erdikten sonra oy ve sözlerinden dolayı herhangi bir yaptırıma tâbi tutulmaları mümkün değildir.

Yasama sorumsuzluğunun amacı, milletvekillerinin Meclis çalışmalarındaki oy, söz ve düşünce açıklamalarından mutlak manada sorumsuz tutulmasıdır. Demokrasilerde yasama sorumsuzluğu, milletvekillerinin hiçbir şekilde hukuksal bir engellemeyle karşılaşmaksızın düşündüklerini özgürce ifade etmek için getirilmiş önemli bir güvencedir. Böylece milletvekilleri kendileri ya da mensup oldukları parti bakımından her hangi bir yaptırıma maruz kalmayacakları güvencesiyle yasama faaliyetlerine “özgür iradeleri” ile katılabileceklerdir.

Milletvekillerinin, yapmış oldukları konuşmalar ve açıklamış olduğu düşüncelerinden dolayı partilerinin kapatılabileceğini, milletvekilliklerinin düşeceğini ve beş yıl siyasi parti yasağına maruz kalabilecekleri endişesini taşımaları durumunda, yasama faaliyetlerine özgür iradeleriyle katılabileceklerini düşünmek mümkün değildir. Bu da sonuçta yasama faaliyetlerinin layıkıyla yerine getirilmesini engelleyecektir.  Başka bir ifade ile eğer partili milletvekillerinin konuşmaları, partilerinin kapatılmasında gerekçe olarak kullanıldığı takdirde, yasama sorumsuzluğunun pratikte bir anlamı kalmayacaktır.

Ayrıca parti kapatma davalarında yasama sorumsuzluğunun dikkate alınmaması, partili milletvekillerinin ifade özgürlüğünün bağımsız milletvekilleriyle karşılaştırıldığında eşitsiz biçimde kısıtlanması sonucunu doğuracaktır. Bu durum da demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olarak nitelendirilen siyasi partilerin özel olarak cezalandırılması anlamına gelecektir.

Bu nedenle Anayasanın 69 uncu maddesindeki beş yıllık siyasi parti yasağı, 84 üncü maddesindeki milletvekilliğinin düşmesi ile 83 üncü maddesindeki sorumsuzluk hükümlerinin birlikte değerlendirilerek uyumlu bir yoruma tabi tutulması zorunludur. Böyle bir değerlendirme sonucunda da, 83 üncü madde hükmünün daha “özel” bir hüküm olarak diğerleri karşısında üstün tutulması gerekir.

Kaldı ki, iddianamede Bülent ARINÇ’a atfen yer verilen beyanların tamamı yasama sorumsuzluğu güvencesini gerektirmeyecek şekilde ifade özgürlüğü kapsamındadır.

III) Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Bülent ARINÇ’ın, AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Başsavcı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden söz etmemektedir.

IV) Kaldı ki iddia makamının Bülent ARINÇ’a atfen verdiği beyanların hiçbiri eylem olmayıp tamamı, Anayasanın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti (Anayasa, m. 25) ile “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk devletinin güvencesi altındadır. Şöyle ki:

(Bülent ARINÇ’a  atfedilen 16 isnattan; 1’i bir bürokrat ataması, 1’i 23 nisan 2006’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 86’ıncı kuruluş yıldönümünde yaptığı konuşma, diğer 14 ise basın toplantısı, gazetecilerle sohbet, televizyon ve konferanslardaki konuşmalardan ibarettir. Ayrıca bunlardan 15’i Meclis Başkanı iken olmuş, sadece 1’i Meclis Başkanlığından ayrıldıktan sonra gerçekleşmiştir (O da 16 numaralı isnattır.)

1 - İddianamenin 54’üncü sayfasında yer alan 1 numaralı iddia (EK-56), Kemal ÖZTÜRK’ün danışman atanmasına ilişkindir. İddianın delilleri,  muhtelif gazete kupürleridir.

a) Siyasi partiler, birer tüzel kişiliktir. Tüzel kişiler, “…Kendileri ile ilgili özel hükümler uyarınca tüzel kişilik kazanırlar.” (Türk Medeni Kanunu, m. 47/1)  ve “… Kanuna ve kuruluş belgelerine göre gerekli organlara sahip olmakla, fiil ehliyetini kazanırlar.” (Türk Medeni Kanunu, m. 49) Tüzel kişiliğe sahip siyasi partiler ise ,  belli “… bildiri ve belgelerin İçişleri Bakanlığına verilmesiyle tüzel kişilik kazanırlar.” (Siyasi Partiler Kanunu, m. 8/3)

Adalet ve Kalkınma Partisi, 14 ağustos 2001’de kurulmuştur.

Kemal ÖZTÜRK’ün Mir Mahmut Rıza adıyla yazdığı “Rahmetli-Bir Garip Oğlanın Hikayesi” isimli kitap, AK Parti’nin kuruluşundan 12 sene önce, Kemal ÖZTÜRK’ün Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı’nın iletişim danışmanı olarak göreve başlamasından da 15 sene önce yayınlanmıştır. İddia makamının, kitabın yayın tarihini belirtmeden iddianamesine alması, onu yeni yayınlanmış kılmaz. Burada dikkat çekici ve manidar olan, yansız olması gerekli iddia makamının, yıllar önce yayınlanmış bir kitabı yeni yayınlanmış gibi anlaşılmasına yol açacak bir takdimde bulunmasıdır. Bu, iddia makamının tarafsızlığına gölge düşürür.

AK Parti’nin kuruluşundan yaklaşık 15 yıl önce yayınlanmış bir kitaptan dolayı, AK Parti’nin sorumlu tutulması, Anayasa ve hukukun temel ilkelerine aykırıdır.

b) Türkiye Büyük Millet Meclisi eski Başkanı  Bülent ARINÇ’ın 2003 senesinde iletişim danışmanı görevine getirdiği sayın Kemal ÖZTÜRK,  AK PARTİ üyesi değildir. Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrasına göre; bir parti, belli şartların birlikte varlığı halinde sadece üyelerinin eylemlerinden sorumludur. AK Parti üyesi olmayan birinin yazdığı bir kitaptan dolayı AK Parti’nin sorumlu tutulmak istenmesi, Anayasa’nın 69’uncu maddesine açıkça aykırıdır ve hukuk dışı bir anlayıştır.

c) Bülent ARINÇ, Kemal ÖZTÜRK’ün görev yaptığı sürede, göreviyle ilgili eylem ve söylemlerin yasal sınırlar içinde yapılmasını sağlamak ve bu amaçla denetim yapmakla sınırlıdır. Kemal ÖZTÜRK’ün göreve başlamadan yıllar önce yazdığı kitabı Bülent ARINÇ’ın satır satır okuması beklenemeyeceği gibi, başkasının yazdığı  bir kitaptan sorumlu tutulması da hukuken mümkün değildir. Bu, “Ceza sorumluluğu şahsidir” (Anayasa, m. 38/7) ilkesine aykırı olduğu gibi “hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) ilkesine de aykırıdır.

d) Bütün bunların yanında, Türkiye Büyük Millet Meclisi eski Başkanının göreve aldığı bir kişinin yazdığı bir kitapla AK Parti arasında da herhangi bir illiyet bağı kurmak mümkün değildir. İlliyet bağı kurulmadan ve Anayasanın 69/6’daki koşulların varlığı aranmadan partimiz aleyhine delil oluşturma cihetine gidildiği takdirde, ilgili ilgisiz gökte ve yerde olan her şeyi delil göstermek mümkündür. Hiçbir hukuk devletinde, sınırsız, kuralsız ve hukuksuz delil kullanılamaz.

2- İddianamenin 54’üncü sayfasında yer alan 2 numaralı iddia (EK-57), düşünceyi açıklama hürriyeti kapsamında, “kamusal alan” tartışmaları sırasında yaptığı bir durum tespitidir.

Anayasa’nın 7’inci maddesine göre “Yasama yetkisi Türk milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisi’nindir. Bu yetki devredilemez.” Anayasa ve yasalarda olmayan bir hukuki tanımı ancak Meclisin koyabileceğini ifade için bir Meclis Başkanının; “Anayasayı yapan kurum Meclis'tir. Başka hiçbir kimse yasama yetkisini paylaşamaz'' demesi, temsil ettiği meclisin yetkisine sahip çıkması ve Anayasa’nın 7’inci maddesini başka bir ifade ile tekrarlamasından ibarettir. Bu açıklama, ne laiklik ilkesine ve ne de Anayasaya aykırıdır. Aksinin kabulü veya iddiası Anayasanın açık ihlalidir.

3- İddianamenin 54-55’inci sayfalarında yer alan 3 numaralı iddia (EK-58), Bülent ARINÇ’ın 2005 yılı Nisan ayında katıldığı CNN Türk'te yayımlanan "Ankara Kulisi" programında yaptığı açıklamalardan alınmıştır.

Deliller arasında, bu programın kaseti ve deşifresi yoktur. İddia, programın gazetelerde yer alan haberlerinden oluşturulmuştur. Gerçek bu iken iddia makamının, iddiasını CNN Türk’te yayınlanan “Ankara Kulisi” programından almış göstermesi kabul edilemez.

Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa BUMİN’in yaptığı açıklamalarla Meclisin yetki alanına müdahale ettiğini düşünen  Türkiye Büyük Millet Meclisi eski Başkanı Bülent ARINÇ, Anayasa’nın başlangıcındaki erkler arası ilişkiye dair ifadeler ile  Anayasanın 7’inci maddesindeki yasama yetkisi ve niteliği  ve  87’inci maddesinde yer alan “Meclisin görev ve yetkileri”ne dair hükümleri kendi ifadeleriyle hatırlatarak Anayasa Mahkemesi Başkanı’na cevap vermiş ve Meclis Başkanı sıfatıyla yasama yetkisine ile Meclisin görev ve yetkilerine sahip çıkmıştır. Söylediklerinin hepsi, Anayasada yer alan hükümlerdir. Buna rağmen, bu açıklamanın konuşmanın bütünlüğünden koparılarak, sanki Anayasa Mahkemesi’ne karşı ve onu yok etmek istiyormuş gibi bir mantık içinde sunulmak istenmesi iyi niyet kurallarıyla bağdaşır bir durum değildir.

İddianameye alınan metnin bir üst paragrafında Bülent ARINÇ; “ Anayasa üzerine ant içmiş bir insan olduğunu, bu rejimle, bu sistemle, bu Anayasa ile Atatürk ilkeleriyle hiçbir sıkıntısı olmadığını” ifade ettikten sonra, “Beni ilgilendiren konu türban değil, yasama yetkisini elinde bulunduran Meclis’e yapılan haksızlık. Anayasaya göre yasama yetkisi Türk milleti adına Meclise ait. Bu yetki hiçbir kuruma devredilemez. İngiltere Parlamentosu için söylenen şey doğrudur; bu, parlamentonun kadını erkek, kadını erkek yapma dışında her şeye muktedir olduğudur. Bir demokratik ülkede  Meclisin yasama yetkisine sahip olmadığı söylenirse ve bu yetkiye gölge düşürülürse ve bu konu tartışmaya açılırsa herkes buna güler. Anayasada yasama, yürütme ve yargı erkleri ayrımı vardır. Bunlar birbiriyle rekabet eden, birbirlerinin sınırlarına tecavüz eden, birbirlerinin üzerinde hegemonya kuran erkler değildir. Her birisi egemenlik haklarını Meclis adına kullanır. Benim yargı erkine, mahkemelere müdahale etmem mümkün değil. Ama aynı müdahaleyi benim yürütmeden veya yargıdan da görmem mümkün değil.” ( Bkz. Ek 58, Cumhuriyet Gazetesi, 02.05.2005) (İddianame 58’inci ek) demek suretiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin  yasama yetkisi (Anayasa, m.7) ile görev ve yetkilerine (Anayasa, m. 87) sahip çıkmıştır.

Hem iddianamedeki beyan ve hem de beyanın iddianameye alınmayan kısımları, Anayasa hükümlerinin tekrarı niteliğinde bir durum tespiti ve bir Meclis Başkanının aynı şartlarda yapmak zorunluluğunda olduğu açıklamalar olup, ifade hürriyeti ve Başkanın görevi kapsamındadır.

Kaldı ki “Yargıtay Başkanın beyanları eleştirilemez.” şeklinde ne bir Anayasa ve ne de yasa kuralı vardır. Herkesin görüşünün eleştirisi mümkün olduğu gibi Yargıtay Başkanının görüşleri de eleştirilebilir. Demokratik hukuk devletlerinde kişiler tabu olmadığı gibi, kişilerin görüşleri de tabu değildir. Ancak totaliter rejimlerde, eleştirilmez kişiler veya görüşler olabilir.   “Düşünce ve kanaat hürriyeti (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) Anayasamızın tanıyıp teminat altına aldığı, hak ve hürriyetlerdendir. Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahip olduğu gibi Başbakan da sahiptir. Anayasanın herkese tanıdığı bir hak ve hürriyeti, Başbakandan esirgediği düşünülemez. Herkes gibi Sayın Başbakanın da Yargıtay Başkanının görüşlerine katılmamak veya gerektiğinde eleştirme hak ve yetkisi vardır. İddia makamının bu hak ve yetkiyi, yok sayma veya yok etme hak ve yetkisi yoktur.

4- İddianamenin 55- 57’inci sayfalarında yer alan 4 numaralı iddia (EK-59) konusu beyanlar, 58 numaralı beyanlarla aynı konuda olup, Dolmabahçe Sarayında Karaman Valiliği ve Belediye Başkanlığı tarafından düzenlenen "Karaman Türk Dili Ödülleri Töreni"nin ardından, Türkiye Büyük Millet Meclisi eski Başkanı Bülent ARINÇ’ın basın mensuplarının,  Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa  BUMİN’in yaptığı açıklamalarına ilişkin sorularına verdiği cevaplardan oluşmaktadır. İddia makamının, aynı konuya ilişkin beyanları, sadece söylenildiği yer ve zaman farkı nedeniyle ayrı ayrı iddialar olarak iddianameye koyması, oldukça manidardır.

Bir önceki iddianın değerlendirilmesinde de ifade edildiği üzere Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı sıfatıyla Bülent ARINÇ, Anayasa Mahkemesi Başkanının beyanlarını eleştirel bir yaklaşımla değerlendirmiş ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin  yasama yetkisi (Anayasa, m.7) ile görev ve yetkilerine (Anayasa, m. 87) sahip çıkmıştır.

Hem iddianamedeki beyan ve hem de beyanın iddianameye alınmayan kısımları, Anayasa hükümlerinin tekrarı niteliğinde bir durum tespiti ve bir Meclis Başkanının aynı şartlarda yapmak zorunluluğunda olduğu açıklamalar olup, ifade hürriyeti ve Başkanın görevi kapsamındadır.

5- İddianamenin 57’inci sayfasında yer alan 5 numaralı iddia (EK-60), TBMM’nin mescidinde Kuran kursu açıldığı hakkındadır.

Bu, aslı olmayan bir iddiadır (EK- 1). CHP Denizli Milletvekili Mehmet NEŞŞAR’ın “TBMM Başkanı Bülent ARINÇ’a TBMM kampusü içindeki mescitte Kur’an Kursu açılıp açılmadığı” şeklindeki soru önergesi haber yapılmış, iddia makamı da bu haberleri delil sayıp, bu deliller üzerine iddiasını bina etmiştir.

Halbuki hukuk devletinde iddia makamı, somut gerçeklikten hareket eder, aslını doğrulatmadığı bir delili kişileri itham etmede kullanmaz, kullanamaz.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığından yazılı cevap istese veya Türkiye Büyük Meclisi Tutanaklarına internetten ulaşsa idi bu haberin aslı olmadığını, yalan olduğunu tespit edebilirdi ve de iddia makamını aslı olmayan bir haber üzerine iddia bina etme pozisyonuna düşmekten kurtarabilirdi.

Aslı olmayan bir haberi, aslı varmış gibi iddianameye koymak, yalana gerçeklik vasfı kazandırmaz, olmayanı var kılmaz.

6- İddianamenin 58-59’uncu sayfalarında yer alan 6 numaralı iddia (EK-61)ya konu konuşmayı Bülent ARINÇ, Türkiye Büyük Millet Meclisi eski Başkanı olarak 23 Nisan 2006 tarihinde Meclis Genel Kurulunda yapmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda yapılan konuşmalar, aksi kararlaştırılmadıkça bunların Meclis dışında tekrarı ve basında yer alması da mutlak sorumsuzluk kapsamında olup, Anayasanın 83’üncü maddesinin teminatı altındadır.

Bu iddiada yer alan beyanlar, bir durum tespiti ve değerlendirmesidir. Ayrıca Anayasa’nın laiklik konusundaki kabulüyle de çelişki içinde değildir. Bu beyanlar, laiklik aleyhine değil, ancak laiklik lehine delildir. İddia makamının farklı algılaması, bu gerçeği değiştirmez.

Bülent ARINÇ iddianamede yer alan konuşmasında; “…Laikliğin, Yüce Önder Atatürk’ün, Cumhuriyetin, bayrağın, rejimin sahibi milletin kendisidir. Milletin temsilcileri olan bizler tüm bu değerlere bağlı kalacağımıza, sahip çıkacağımıza milletvekili olduğumuzda yemin ettik. Bugüne kadar bu yeminimize muhalif bir tek davranış dahi bu Yüce Meclisimiz içinde vuku bulmamıştır. Tartışmaların odağında yer alan ve nerdeyse tüm fikir ayrılıklarının gelip dayandığı bir başka konu da laiklik ilkesidir. Açıkça belirtmeliyim ki, Anayasa’mızın değiştirilemez maddesi olan laiklik ilkesine, Türkiye’de karşı çıkan kimse yoktur. Bütün tartışmalar laiklik ilkesinin farklı yorumlanmasından kaynaklanmaktadır... Laikliği bir toplumsal barış ve uzlaşı mekanizması olarak algılamak gerekir. Laiklik, devletin inançlar karşısında tarafsızlığını zorunlu kılar. Bütün inançların kendisini ifade etmesine imkân vermek, bireylerin ibadet hürriyetini sağlamak laiklik ilkesinin temel işlevidir. Devlet, bu işlevi uygulayan ve tüm inançlara eşit mesafede davranan aygıttır. Sorun işte burada başlamaktadır. Devlet, dini inançların yaşamasını teminat altına alması gerekirken, tam tersine kamusal alanda bazı inançların yaşam hakkını, ifade hürriyetini kısıtlamaktadır. Bunu da laiklik adına yapmaktadır ki, siyaset bilimi açısından büyük bir çelişkidir. Bu çelişki yıllardır Türkiye’nin iç huzurunu zedelemekte ve bitmez tükenmez sorunları beraberinde getirmektedir. Aydınların, siyasetçilerin ve akademisyenlerin hep birlikte çözmesi gereken yorum farkından kaynaklanan işte bu çelişkidir.” demesinin,  Anayasanın hangi hükmüyle çelişen bir yönü vardır? Bu değerlendirme, Yargıtay Cumhuriyet Savcısının laiklik yorumuyla çelişebilir; ama Anayasanın laiklik ilkesiyle asla çelişmez. İddia makamının dayandığı bu delil, iddianameyi çökertmek için tek başına kafidir.

7- İddianamenin 59’uncu sayfasında yer alan 7 numaralı iddia (EK-62), Türkiye Büyük Millet Meclisi eski Başkanı ARINÇ’ın; 23 nisan 2006’da TBMM Genel Kurulunda yaptığı konuşmaya gelen tepkilerin sorulması üzerine yaptığı bir tespit ve değerlendirme konuşmasıdır. İfade hürriyeti kapsamındadır.

İçerisinde "… Laiklik ilkesine ne benim, ne başka bir kimsenin hiçbir zaman ciddi bir itirazı olmaz. Ama laiklikten ne anladığınızı ortaya koymalısınız. Katı laiklik uygulamasıyla insanlara sosyal hayatı bir cezaevine çevirecek anlayışlar ne kadar zararlıysa, laikliği bir barış ve özgürlük, din ve vicdan hürriyeti olarak tanımak ve insanların inançlarına müdahale etmemek de o kadar toplumsal barışa hizmet edecektir.”  cümleleri bulunan bir konuşmayı, laiklik aleyhine bir beyan olarak değerlendirmek mümkün değildir. İddia makamının farklı algısı ve yorumu, bu gerçeği değiştirmez.

8- İddianamenin 59-60’ıncı sayfalarında yer alan 8 numaralı iddia (EK-63) da yer alan beyanlar, 23 nisan 2006’da TBMM Genel Kurulunda yaptığı konuşmaya gelen tepkilerin sorulması üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi eski Başkanı ARINÇ’IN yaptığı bir tespit ve değerlendirme konuşmasıdır ve ifade hürriyeti kapsamındadır.

Konuşmasında Bülent ARINÇ devletin laik yapısına vurgu yapmış ve “…Mecliste ‘Dini kural böyledir, onu herkes için geçerli bir yasa haline getirelim’ diyen bir kişinin çıkamayacağını, böyle bir teklifin hiçbir zaman kanunlaşamayacağını aksi olursa, bu meclisin kapısına kilit vurmamız lazım” ifadelerini de kullanmıştır (Bkz. Ek- 63, Sabah Gazetesi, 06.05.2006). Bunlar, laiklik aleyhine değil, aksine laiklik lehine beyanlardır. Ne yazık ki iddia makamı, bu kısımları iddianameye almamıştır. Ancak bu kırpılan kısım olmasa bile Bülent ARINÇ’ın konuşması, Anayasanın laiklik kabulüne uygun ve ifade hürriyeti kapsamındadır.

9- İddianamenin 60’ıncı sayfasında yer alan 9 numaralı iddia (EK- 64), Türkiye’nin gündemindeki tartışma konularının başlıklarını ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yasama yetkisi ve bu yetkinin niteliği üzerinde değerlendirmeler içeren bir konuşmadır. Bu konuşmanın içinde zikredilen tartışma konuları, konuşmayı laiklik veya Anayasaya aykırı hale getirmez. Değerlendirmeler, tamamen ifade hürriyeti kapsamındadır.

10- İddianamenin 60’ıncı sayfasında yer alan 10 numaralı iddia (EK-65) ya konu Bülent ARINÇ’ın konuşması; ''Söylediğimiz tek şey şudur: Anayasanın 2. maddesinde demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olarak tanımlanan Türkiye Cumhuriyeti'nin bu niteliklerine benim de kimsenin de bir itirazı yok. Anayasanın 3. maddesi, bu ilkenin değiştirilmesini ve kaldırılmasını yasaklıyor. Doğru olan da bu. Laiklik ilkesine 'evet' diyoruz ama burada konuştuğumuz konu, bu ilke nasıl yorumlanacak? Anayasada laiklik tarif edilmemiştir. Laiklik ilkesi söz konusudur. Başka hiçbir yasada laiklik ilkesi tarif edilmemiştir.'' şeklinde olup, Anayasaya uygun bir durum tespiti ve değerlendirmedir.

Bülent ARINÇ aynı konuşmasında; “Ben laiklik ilkesine karşı olmadığımı söylerken sen beni “ laikliğe karşı muhtıra vermekle sorumlu tutuyorsun. Ben “ laiklik ilkesini kaldıralım” diye bir teklifte bulunmuyorum. Aklımı kaçırmadım.” beyanlarında da bulunmuş, ancak iddia makamı bunları iddianameye almamıştır.

Bülent ARINÇ’ın konuşmasının tamamı, Anayasaya uygun ve laiklik ilkesi lehinedir. İddia makamı, Bülent ARINÇ’ın konuşmasının tamamı olmasa da iddianameye aldığı kısım dahi bütün iddianameyi çürütecek niteliktedir. İddia makamının bazı cümleleri koyu siyah yazması, onları yanlış ve Anayasaya aykırı hale getirmez. Bu beyan, ancak laiklik lehinedir ve beyan sahibinin de laiklikten yana olduğunun kanıtıdır.

11- İddianamenin 60-62’inci sayfalrında yer alan 11 numaralı iddia (EK-66)ya konu röportajda Türkiye Büyük Millet Meclisi eski Başkanı Bülent ARINÇ; "Laiklik, Türkiye Cumhuriyet Devleti'nin niteliklerinden bir tanesidir. Hiçbir itirazımız yok. Bunu çıkaralım gibi bir düşüncemiz kesinlikle yok. Gerçek laikliğe bir itirazımız yok. Laiklik Türkiye'ye Batı'dan gelmiştir. Bugün Batı kültürünün kendi içinde yaşattığı laiklik duygusu ile Türkiye'de dayatılmak istenen laiklik arasında çok büyük farklar var…” demiş ve konuşmasının devamında Türkiye’deki laiklik yorumuna dair değerlendirme ve tespitlerde bulunmuştur.

Bir kişinin, “Türkiye’deki laiklik uygulaması ile Avrupa’daki laiklik uygulaması farklıdır” dedikten sonra bu farklılıklara dair tespit ve değerlendirmelerde bulunması, o kişiyi laiklik karşıtı haline getirmez ve bu değerlendirmeyi Anayasaya aykırı kılmaz. Zira eleştiri ve değerlendirmeler, Anayasanın teminatı altındadır.  Aksinin kabulü, Anayasa ihlalidir.

12- İddianamenin 62 numaralı sayfasında yer alan 12 numaralı iddia (EK-67) ya konu konuşmada Bülent ARINÇ, Türk demokrasi hayatında sistemin siyasetçileri takiyye yapmaya zorladığını, bunun siyasetçilerin değil sistemin kabahati olduğunu, ifade özgürlüğünün önündeki engeller kaldırılarak insanların inandıklarını rahatça söyleyebildiği bir ortamın yaratılması gerektiğini ifade etmiştir. Yapılan konuşma, Türk demokrasisinin içinde bulunduğu sistem ve duruma ilişkin bir tespittir.

Basının beyanlarını çarpıtması üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi eski Başkanı Bülent ARINÇ, bir düzeltme açıklaması yapmıştır. 28.09.2003 Tarihli Anadolu Ajansında yayınlanan açıklamasında Bülent ARINÇ:  “26 Eylül akşamı İstanbul’da Türk Demokrasi Vakfı’nda bir konferans verdim. Bu konferansım çok seçkin bir kitle önünde oldu. Onlarca basın mensubu vardı. O kadar gazetecinin içinde sadece Milliyet Gazetesi’nin benim sözlerimi çarpıtarak vermesi fevkalade üzücü oldu. Ben sözümü bilen bir insanım. Sözümü tok söyleyen bir insanım. Olayın aslı şudur: O geceki konferansım 2 saat kadar sürdü.  Video kasetlerde de tespit edildi. Ben takiyye sözcüğünün, bir insanın inanmadığı halde, sözleriyle ve davranışlarıyla samimiyetsiz olarak davranması olarak tarif ediyorum. Ve dedim ki, Türk demokrasi hayatında siyasetçilerin pek çoğu ‘takiyye’ yani olduğundan farklı görünmüştür. Bu onların kabahati değildir. Sistemin kabahatidir. Çünkü sistem, onları takiyye yapmaya zorluyor. Bunu ben kendim olarak değil, birileri olarak tarif ediyorum. Yoksa hayatımda samimiyetsiz bir günü bile geçmemiş, çok şükür, samimiyet konusunda imtihanını vermiş bir insanım.

AK Parti takiyye yapmayan bir partidir. Ben bugün hiçbir siyasi partinin takiyye yaptığını söylemem. Siyasi partiler demokratik hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Ben diyorum ki kaldırın şu ifade özgürlüğü önündeki engelleri, kim ne düşünüyorsa samimi olarak ortaya koysun. İnsanlar takiyye yaparak utanmasınlar, sıkılmasınlar, suçlanmasınlar. Ben mertçe konuşuyorum. Benim bu sözümü herkes bu anlamda ortaya koysun.” (EK-2)  şeklinde bir kez daha aslını ve niyetini açıklayarak yinelemiş ve basındaki çarpıtmaları düzeltmiştir.

Ayrıca ve açıklıkla, AK Parti ve hiçbir parti’nin takiyye yapmadığını da bu düzeltmede ifade etmiştir.

Görüldüğü üzere Türkiye Büyük Millet Meclisi eski Başkanı Bülent ARINÇ, Anayasa’nın tanıdığı ve teminat altına aldığı “Cevap ve düzeltme hakkını” (Anayasa, m. 32) kullanmıştır. Ne gariptir ki iddia makamı; Bülent ARINÇ’ın Anayasa ile tanınıp teminat altına alınan “düzeltme ve cevap hakkı”na istinaden yaptığı tekzip ve düzeltmeleri dikkate alması gerekirken bunu yapmamış, aksine gerçeğe aykırı gazete haber ve yorumlarına itibar etmiştir. Bunlar, açık ve tartışmasız bir Anayasa ihlali olduğu gibi hukukun temel ilkelerinin de ayaklar altına alınmasıdır. Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, tekzip edilen metni, aksi hukuken sabit olmadıkça, tekzip edene isnat edemez ve bu nedenle onun sorumluluğunu talep edemez.

13- İddianamenin 62-63’üncü sayfalarında yer alan 13 numaralı iddia (EK-68), Bülent ARINÇ’ın “Turgut Özal Düşünce ve Hamle Derneği”nde yaptığı konuşmayı içermektedir.

Bu iddianın ekleri arasında yer alan “İran İslam Cumhuriyeti Anayasası’nın, iddianamede belirtilen “Arınç’ın Turgut Özal Düşünce ve Hamle Derneğinde yaptığı konuşma” ile bir ilgisi yok. Bu kitap, iddianamede de yer almamaktadır.

Ayrıca İran İslam Cumhuriyeti Anayasası ile iddianame ve Bülent ARINÇ’ın beyanı arasında herhangi bir illiyet bağı da kurulamamıştır. Şayet iddia makamı Bülent ARINÇ’ın konuşmasında yer alan “Sivil, demokrat ve dindar Cumhurbaşkanı” ifadesindeki “dindar” kelimesinden hareketle, İran İslam Cumhuriyeti Anayasasının Cumhurbaşkanının niteliklerini düzenleyen 115’inci maddesinde geçen “… takva sahibi olmak, İslam Cumhuriyeti’nin ve ülkenin resmi dinin temel ilkelerine inançlı olmak.” vasıfları arasında irtibat kuruyorsa, bu açık bir kurgulamadır. Bu kurgulama anlayış ve yaklaşımı, demokratik hukuk devleti anlayışını yok eden, hukuku, Anayasayı ve bütün evrensel değerleri ayaklar altına alan bir yaklaşımdır. Bu, hukuk adına bir garabetten öte, Türk hukuku adına utanılacak bir hukuk skandalıdır.  Böyle bir hukuk anlayışı, bu anlayışı haklı gören bir hukuk devleti olamaz. Zira, Türkiye’de söylenen her bir sözün başka ülkelerde cari yasaların pek çoğunda karşılığı olabilir. O zaman, o sözün sahibini biz her zaman, başka ülkelerin yasalarında geçeni savunuyor diye mi itham edeceğiz? Bu yol hukuken doğru kabul edildiği ve de bu mantık cari olduğu takdirde, Türkiye’de itham edilmeyen tek bir kişi kalabilir mi?

İddia makamı, keyfi hareket edemez. Bütün eylem ve söylemleri, hukukla bağlı ve sınırlıdır. Kendisi bir hedef koyup, hedefi gerçekleştirmek için, hukukun ayaklar altına alıp, keyfiliği hukuk haline dönüştürüp, keyfine karşı geldi diye de kimsenin sorumluluğunu talep ve daha edemez. Bülent ARINÇ hakkındaki bu iddia ve bu iddianın mesnetleri arasındaki İran İslam Cumhuriyeti Anayasası –konulma saiki ne olursa olsun- bir hukuk tanımazlığın ve keyfiliği hukuk saymanın açık bir uygulamasıdır. Hiçbir hukuk devleti, böylesi bir keyfiliğe ve hukuk tanımazlığa göz yumamaz. Aksi takdirde hukuk devleti vasfını yitirir.

Kaldı ki Cumhurbaşkanı seçim sürecinde Deniz BAYKAL dahil pek çok siyasetçi, akademisyen ve yazar, seçilecek cumhurbaşkanında aradığı özelliklere dair değerlendirmelerde bulunmuşlardır. Bu değerlendirmeler, Anayasanın 102’inci maddesinde Cumhurbaşkanı için aranan koşulları ortadan kaldırmadığı gibi, Anayasaya da aykırı değildir. Herkesin yaptığı ve kınanmadığı değerlendirmelerden dolayı, Bülent ARINÇ’ın kınanması, yadırganması ve bunun laikliğe aykırı bir eylemmiş gibi kabul edilip iddianameye konulması, Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini bulan hukuk devleti ve 10’uncu maddesinde ifadesini bulan eşitlik ilkelerine açık bir aykırılık teşkil eder.

Bir siyasetçinin, dahası hem de Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı olan Bülent ARINÇ’ın, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne seçilecek yeni cumhurbaşkanı ile ilgili görüşlerini kamuoyu ile paylaşması kadar doğal ne olabilir?

14- İddianamenin 63’üncü sayfasında yer alan 14 numaralı iddia (EK-69)ya konu konuşma, Bülent ARINÇ’ın, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Leyla Şahin Kararına ilişkin değerlendirme ve tespitlerini içermekte olup, tamamen ifade hürriyeti kapsamında bir açıklamadır. Eleştiri, AİHM’in kararından çok, bu kararı çarpıtarak takdim edenlere dönüktür.

Kaldı ki Mahkeme kararları, eleştirilmez değildir. Mahkeme kararları da demokratik hukuk devletinin gereği olarak eleştirilebilir. Mahkeme kararlarına uyma zorunluluğu, onların eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. Bir kimse; mahkeme kararını eleştirdi veya mahkemenin kabulüne aykırı tespit ve değerlendirmelerde bulundu diye itham edilemez ve sırf bu nedenle bir düşünce açıklaması Anayasaya aykırı hale gelmez. Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, bir kişiyi, mahkeme kararındaki kabulün tersine konuştu veya mahkeme kararını eleştirdi diye siyasi yasaklı hale gelmesini talep etmez ve edemez.

Ayrıca konuşmanın içeriğinde yer alan ve lehe delil olarak kullanılabilecek kısmı iddianameye alınmamıştır.

15- İddianamenin 64-65’inci sayfalarında yer alan 15 numaralı iddia (EK-70), başörtüsü sorununa dair bir değerlendirme ve tespitlerde bulunmuş olup, yapılan değerlendirme ve tespitler ne laiklik ilkesine ve ne de Anayasaya aykırıdır.

Türkiye’de, yükseköğrenimde yaşanan başörtüsü sorunun varlığını kabul etmeyen ve çözümüne dair görüşlerini kamuoyu ile paylaşmayan hiçbir siyasi parti yoktur. Bazı siyasi partiler sorunun çözümünü parti programına koyarken, bazıları milletvekillerine kanun teklifi verdirmiş ve bazıları ise sorunu çözmek amacıyla yasal düzenlemeler yapmışlardır. Türkiye Büyük Millet Meclisi de, bu sorunu incelemek üzere bir Araştırma Komisyonu kurmuştur. 

Ayrıca Türkiye’de sivil toplum örgütleri, üniversiteler, hukukçular, öğrenciler, yazarlar, gazeteciler ve pek çok kişi de bu soruna dair değerlendirme ve tespitlerde bulunmuş, çözüm önerileri sunmuştur. Hatta bu sorun, Anayasa Mahkemesi ve İdari Yargı’da dava konusu olup, mahkemelerce de tartışılmıştır. Bu dava dahi, böyle bir sorunun varlığının delilidir.

Herkesin varlığını kabul edip çözümünü tartıştığı bir sorunu Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanın dile getirmiş olması, ne laiklik ilkesine ve ne de Anayasaya aykırıdır. Aksinin kabulü, Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk devleti ve 10’uncu maddesinde yer alan eşitlik ilkelerine açık bir aykırılıktır.

Kaldı ki demokratik bir ülkede demokrasi, hukuk devleti olan bir ülkede hukuk ve laik devlet yapısına sahip bir ülkede laiklik, öğrenim hakkının teminatıdır.

16- İddianamenin 65’inci sayfasında yer alan 16 numaralı iddia (EK- 71)ya konu konuşmasında Bülent ARINÇ, başörtüsü ve darbe çığırtkanlığı yapanlarla ilgili değerlendirme ve tespitlerde bulunmuştur.

Ekte sunulan deliller arasında yer alan Mehmet TEZKAN’ın “Türbanı laikliğe aykırı bulan AKPCİ yazarın dahiyane formülü”  başlıklı makalesinin Bülent ARINÇ ve beyanı ile hiçbir ilgisi yoktur. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının kurduğu irtibatı tespit mümkün olamamıştır.

Bülent ARINÇ’a isnat edilen beyanlardan sadece bu, Meclis  Başkanı sıfatını taşımadan yaptığı konuşmadır.

Sunulan nedenlere binaen; Bülent ARINÇ’ın beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olmasının yasaklanması ve üyesi bulunduğu Ak Parti’nin kapatılması  talebinin reddi gerekir.

 

II-  MİLLİ EĞİTİM BAKANI  HÜSEYİN ÇELİK HAKKINDAKİ İDDİALARA CEVAPLARIMIZ

1- İddianamenin 70-72’inci sayfalarında yer alan 1 numaralı iddia (EK-82), Anayasaya uygun bir biçimde işleyen bir yasama sürecinden, Anayasaya aykırılık türetmeye dayanmaktadır.

Yasama yetkisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne aittir (Anayasa, m. 7). Kanun koymak, değiştirmek veya kaldırmak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yetki ve görevlerindendir(Anayasa, m. 87). “Kanun teklif etmeye Bakanlar Kurulu ve milletvekilleri yetkilidir.”(Anayasa, m. 88/1) “Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisince kabul edilen kanunları onbeş gün içinde yayımlar. (Değişik: 3.10.2001-4709/29 md.) Yayımlanmasını kısmen veya tamamen uygun bulmadığı kanunları, bir daha görüşülmek üzere, bu hususta gösterdiği gerekçe ile birlikte aynı süre içinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne geri gönderir…” (Anayasa, m. 89/1-2) Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görüşülerek kabul edilen 13.05. 2004 tarih ve 5171 Sayılı Yükseköğretim Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet SEZER tarafından 28.05.2004 tarihinde bir daha görüşülmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne geri gönderilmesi,  tamamen Anayasaya uygun usule dair bir işlemdir.

Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilen bir kanunun, Anayasaya aykırılık denetimi ve aykırılığın tespiti halinde iptali, Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkileri arasındadır (Anayasa, m. 148-153). Anayasa ve İçtüzük’e uygun bir yasama faaliyeti, salt Cumhurbaşkanının bir daha görüşülmek üzere Meclise geri göndermede beyan ettiği gerekçelerle veya Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın iddia ve değerlendirmesiyle Anayasaya aykırı hale gelmez, getirilemez.  Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı bu tavrıyla, Anayasanın yalnızca Anayasa Mahkemesi’ne tanıdığı denetim yetkisini devşirmektedir. Oysa “Hiç kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.” (Anayasa, m. 6/3)

Ayrıca yapılan düzenleme, bütün mesleki ve teknik eğitimi ilgilendiren bir düzenleme olup, bunun sadece İmam Hatip Lisesi için yapıldığını söylemek subjektif bir yaklaşımdır. Subjektif değerlendirmeler, objektif gerçekliği değiştirmez.

Üniversiteye girişte uygulanan katsayı adaletsizliğinin kaldırılmasını savunmak ve bu yönde çalışma yapmak, Anayasaya kesinlikle aykırı değildir. Bunun aksinin kabulü, 1998 senesine kadar böyle bir uygulama olmaması nedeniyle, bütün hükümetlerin ve idarenin Anayasayı ihlal ettiği anlamına gelir ki bu hem doğru değildir. Anayasa ve hükümleri aynı olduğu halde, 1998’e kadar Anayasaya uygun olan uygulamanın, 1998’den sonra Anayasaya aykırı hale gelmesi veya getirilmesi ve daha da kötü bunun bir siyasi partinin kapatılmasının nedeni gösterilmesi, Anayasa’nın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik ve laik hukuk devleti ilkesi ile 10’uncu maddesinde yer alan eşitlik ilkesi ile bağdaşmaz. İddia makamının değerlendirmesi veya Cumhurbaşkanının veto gerekçeleri, bu gerçekliği ortadan kaldıramaz.

Kaldı ki yasama faaliyetleri, mutlak sorumsuzluk kapsamında olup Anayasa’nın 83’üncü maddesinin teminatı altındadır (Anayasa, m. 83/1).

2- İddianamenin 66’ıncı sayfasında yer alan 2 numaralı iddia (EK- 83)daki konuşma, Açık Lise Yönetmeliği’nde yapılan değişikliklerin eleştirilmesi karşısında Milli Eğitim Bakanı Hüseyin ÇELİK’in değerlendirme ve tespitlerini içermektedir.

Açık Lise Yönetmeliğinde yapılan değişiklikler; Avrupa Birliğine üye pek çok ülkede uygulanan bir sistem olup, okullar arasında yatay ve dikey geçişe imkan tanımaktadır. Konunun sadece İmam Hatip Liselerine indirgenmesi ve olayın böyle yansıtılması, bir çarpıtmadır.  Ortaöğretimde yer alan bütün okullar arasında yatay ve dikey geçişi düzenlerken, her hangi bir okulu ayırmak, Anayasada ifadesini bulan hukuk devleti (m. 2) ve eşitlik (m. 10) ilkelerine tartışmasız aykırıdır.

Bütün meslek liseleri, 1998 yılına kadar bu imkandan yararlanıyordu. Anayasa ve hükümleri aynı olduğu halde, 1998’e kadar Anayasaya uygun olan uygulamanın, 1998’den sonra Anayasaya aykırı hale gelmesi veya getirilmesi ve daha da kötüsü bunun bir siyasi partinin kapatılmasının nedeni gösterilmesi, Anayasa’nın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik ve laik hukuk devleti ilkesi ile 10’uncu maddesinde yer alan eşitlik ilkesi ile bağdaşmaz. İddia makamının değerlendirmesi de, bu gerçekliği ortadan kaldıramaz.

İmam Hatip Liseleri de diğer liseler gibi Devletin kurduğu, giderlerini karşıladığı, öğretmenlerini atadığı, yönetimi icra ettiği, program ve kitaplarını tespit edip uygulattığı, öğrencisini devletin kaydettiği ve mezununa diplomasını verdiği, kısaca devletin gözetim ve denetimi altında faaliyet gösteren  bir okuldur. Bir yandan bu okulların faaliyetini sürdürmeyi Anayasaya uygun bir devlet görevi sayarken, diğer yandan bu okulların ve burada okuyan öğrencilerin sorunlarına dair değerlendirme ve tespitlerde bulunmayı ve sorunların giderilmesi için çaba sarf etmeyi Anayasaya aykırı saymak ve işin vahimi bu kabulün dayanağı olarak Anayasayı göstermek, hakla, hukukla ve Anayasa ile izahı kabil olmayan yaman ve temel bir çelişkidir. Devlet, kendi eğitim-öğretim kurumlarına ikircikli bakmaz ve bakılmasına da müsaade etmez. Ne gariptir ki iddianame, bu okullara ikircikli yaklaşmamayı Anayasa ihlali ve parti kapatma nedeni sayan, hukuk dışı bir yaklaşıma sahiptir.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın yönetmelik çıkarması, yürütmeye ait düzenleyici bir işlemdir. AK Parti ile Milli Eğitim Bakanlığı’nın tüzel kişilikleri de bir birinden ayrıdır. Bir tüzel kişiliğin eylem veya söylemi nedeniyle başka bir tüzel kişiliğin sorumlu tutulması “Ceza sorumluluğu şahsidir”(Anayasa, m. 38) temel hukuk ilkesine aykırı olduğu gibi hukuk devleti anlayışı ile de bağdaşmaz.

Bütün bu açıklık ve gerçekliğe rağmen iddia makamı hem Anayasayı ve hem de hukukun temel ilklerini baypas ederek, buradan AK Parti aleyhine delil üretmeye çalışmıştır., Bu hukuken kabul edilemez, iyi niyet prensibi ile bağdaştırılamaz, subjektif bir yaklaşımdır.

3- İddianamenin 72’inci sayfasında yer alan 3 numaralı iddia (EK-84)ya konu konuşma, üniversiteye girişte uygulanan katsayı adaletsizliğine ilişkin tespit ve değerlendirmeyi içermektedir.

Konuşmada geçen “…  bu zulmün giderilmesi…” ifadesi, haksızlığın dozunu ve derecesini ifade sadedinde kullanılmıştır. Bir Milli Eğitim Bakanının, doğrudan milli eğitim ile ilgili bir konuda tespit ve değerlendirmelerde bulunup, sorunun çözüleceğini ifade etmesinden daha doğal ne olabilir?

İmam Hatip Liseleri de diğer liseler gibi Devletin kurduğu, giderlerini karşıladığı, öğretmenlerini atadığı, yönetimi icra ettiği, program ve kitaplarını tespit edip uygulattığı, öğrencisini devletin kaydettiği ve mezununa diplomasını verdiği, kısaca devletin gözetim ve denetimi altında faaliyet gösteren  bir okuldur. Bir yandan bu okulların faaliyetini sürdürmeyi Anayasaya uygun bir devlet görevi sayarken, diğer yandan bu okulların ve burada okuyan öğrencilerin sorunlarına dair değerlendirme ve tespitlerde bulunmayı ve sorunların giderilmesi için çaba sarfetmeyi Anayasaya aykırı saymak ve işin vahimi bu kabulün dayanağı olarak Anayasayı göstermek, hakla, hukukla ve Anayasa ile izahı kabil olmayan yaman ve temel bir çelişkidir. Devlet, kendi eğitim-öğretim kurumlarına ikircikli bakmaz ve bakılmasına da müsaade etmez. Ne gariptir ki iddianame, bu okullara ikircikli yaklaşmamayı Anayasa ihlali ve parti kapatma nedeni sayan, hukuk dışı bir yaklaşıma sahiptir.

Kaldı ki meslek liseler aleyhine olan katsayı adaletsizliğinin kaldırılmasını savunmak ve bu yönde çalışma yapmak, Anayasaya kesinlikle aykırı değildir. Bunun aksinin kabulü, 1998 senesine kadar böyle bir uygulama olmaması nedeniyle, bütün hükümetlerin ve idarenin Anayasayı ihlal ettiği anlamına gelir ki bu, doğru değildir.  Anayasa ve hükümleri aynı olduğu halde, 1998’e kadar Anayasaya uygun olan uygulamanın, 1998’den sonra Anayasaya aykırı hale gelmesi veya getirilmesi ve daha da kötüsü bunun bir siyasi partinin kapatılmasının nedeni gösterilmesi, Anayasa’nın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik ve laik hukuk devleti ve 10’uncu maddesinde yer alan eşitlik ilkesi ile bağdaşmaz. İddia makamının değerlendirmesi, bu gerçekliği ortadan kaldıramaz.

4- İddianamenin 72’inci sayfasında yer alan 4 numaralı konuşma (EK-85),  2005 yılında Milli Eğitim Bakanlığı “Din Öğretimi Genel Müdürlüğü”nce Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi müfredatında yapılan değişikliğe dönük eleştirilere ilişkin değerlendirme ve tespitleri içermektedir.

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi müfredatında yapılan değişiklik, sadece İslam Dinini değil bütün semavi dinleri kapsayan bir düzenlemeyi içermesine karşın, kamuoyunda amacı dışında algılanmış olması nedeniyle daha sonra kaldırılmıştır.

5- İddianamenin 71-72’inci sayfalarında yer alan 5 numaralı iddia (EK-86), Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, AİHM’in Leyla Şahin  kararı ile ilgili tespit, değerlendirme ve eleştirilerini içermektedir.

Mahkeme kararları, eleştirilmez değildir. Mahkeme kararları da demokratik hukuk devletinin gereği olarak eleştirilebilir. Mahkeme kararlarına uyma zorunluluğu, onların eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. Bir kimse; mahkeme kararını eleştirdi veya mahkemenin kabulüne aykırı tespit ve değerlendirmelerde bulundu diye itham edilemez ve sırf bu nedenle bir düşünce açıklaması Anayasaya aykırı hale gelmez. Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, bir kişiyi, mahkeme kararındaki kabulün tersine konuştu veya mahkeme kararını eleştirdi diye siyasi yasaklı hale gelmesini talep edemez.

6- İddianamenin 73’üncü sayfasında yer alan 6 numaralı iddia (EK- 87)da ki beyanlar; Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, 2005 yılı Kasım ayında TBMM Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmadan alınmıştır.

Konuşmasında Hüseyin ÇELİK; Türk hukukunda ve bütün ülke hukuklarında cari olan bilirkişilik müessesinin önemine vurgu yapmış, çözümü teknik ve fenni bilgiyi gerektiren konularda, o konunun uzmanı bilirkişilere müracaatın gerekliliğine ifade etmiştir. Mahkemeler de karar verirken, hakimlik mesleğinin genel ve hukuki bilgi ile çözülmesi mümkün olmayan, çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hallerde bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasının gerekliliğini farklı bir lisanla ifade etmiştir. Bilirkişilik müessesi, başlangıçtan beri Türk hukukunda hem Ceza Muhakemesi Kanunu (M. 63- 73), hem Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (M. 275-286) ve hem de İdari Yargılama Usulü Kanununda (M. 31) düzenlenen ve  uygulanan bir müessesedir. Mahkemelerin, hakimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgi ile çözülmesi mümkün olmayan, çözümü uzmanlığı, teknik veya özel bilgiyi gerektiren konularda, hukukumuzda var olan bilirkişilik müessesesini işletmemelerini tespit, değerlendirme ve eleştirmenin laikliğe, Anayasaya ve yasaya aykırı bir yönü yoktur. 

Ayrıca Anayasaya göre; “Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturum­daki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisçe başka bir karar alın­madıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan so­rumlu tutulamazlar”. (m.83/1).

Mec­lis çalışmaları kavramı, Meclis Genel Kurulu toplantılarını, komisyon toplantılarını, siyasi partilerin grup toplantılarını ve meclis araştırması ve meclis so­ruşturması komisyonlarının Meclis dışındaki çalışmalarını da kapsar. Konusu ve muhtevası ne olursa olsun oy, söz ve düşünce açıklaması yasama sorumsuzlu­ğu kapsamında kabul edilmektedir. Yasama sorumsuzluğu mutlak ve sürekli olduğundan, milletvekil­lerinin hem milletvekilliği süresince hem de milletvekilliği sona erdikten sonra oy ve sözlerinden dolayı herhangi bir yaptırıma tâbi tutulmaları mümkün değildir.

Yasama sorumsuzluğunun amacı, milletvekillerinin Meclis çalışmalarındaki oy, söz ve düşünce açıklamalarından mutlak manada sorumsuz tutulmasıdır. Demokrasilerde yasama sorumsuzluğu, milletvekillerinin hiçbir şekilde hukuksal bir engellemeyle karşılaşmaksızın düşündüklerini özgürce ifade etmek için getirilmiş önemli bir güvencedir. Böylece milletvekilleri kendileri ya da mensup oldukları parti bakımından her hangi bir yaptırıma maruz kalmayacakları güvencesiyle yasama faaliyetlerine “özgür iradeleri” ile katılabileceklerdir.

Milletvekillerinin, yapmış oldukları konuşmalar ve açıklamış olduğu düşüncelerinden dolayı partilerinin kapatılabileceğini, milletvekilliklerinin düşeceğini ve beş yıl siyasi parti yasağına maruz kalabilecekleri endişesini taşımaları durumunda, yasama faaliyetlerine özgür iradeleriyle katılabileceklerini düşünmek mümkün değildir. Bu da sonuçta yasama faaliyetlerinin layıkıyla yerine getirilmesini engelleyecektir.  Başka bir ifade ile eğer partili milletvekillerinin konuşmaları, partilerinin kapatılmasında gerekçe olarak kullanıldığı takdirde, yasama sorumsuzluğunun pratikte bir anlamı kalmayacaktır.

Ayrıca parti kapatma davalarında yasama sorumsuzluğunun dikkate alınmaması, partili milletvekillerinin ifade özgürlüğünün bağımsız milletvekilleriyle karşılaştırıldığında eşitsiz biçimde kısıtlanması sonucunu doğuracaktır. Bu durum da demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olarak nitelendirilen siyasi partilerin özel olarak cezalandırılması anlamına gelecektir.

Bu nedenle Anayasanın 69 uncu maddesindeki beş yıllık siyasi parti yasağı, 84 üncü maddesindeki milletvekilliğinin düşmesi ile 83 üncü maddesindeki sorumsuzluk hükümlerinin birlikte değerlendirilerek uyumlu bir yoruma tabi tutulması zorunludur. Böyle bir değerlendirme sonucunda da, 83 üncü madde hükmünün daha “özel” bir hüküm olarak diğerleri karşısında üstün tutulması gerekir.

7- İddianamenin 73-74’üncü sayfalarında yer alan 7 numaralı iddia (EK- 88); Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, "Türkiye'de Değişim, Demokrasi ve Aydınlar" adlı kitabına koyduğu “Bir başka açıdan Atatürkçülük” başlıklı makaleye ilişkindir.

Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, "Türkiye'de Değişim, Demokrasi ve Aydınlar" adlı kitabına koyduğu “Bir başka açıdan Atatürkçülük” başlıklı makale, 1994 yılında yazılmış ve Türkiye Günlüğü Dergisinde yayınlanmıştır.  Yayınlandığı tarihte AK Parti diye bir parti bulunmadığı gibi, Hüseyin ÇELİK de siyasetçi değildi, üniversitede görevli bir bilim adamıydı.

Siyasi partiler, birer tüzel kişiliktir. Tüzel kişiler, “…Kendileri ile ilgili özel hükümler uyarınca tüzel kişilik kazanırlar.” (Türk Medeni Kanunu, m. 47/1)  ve “… Kanuna ve kuruluş belgelerine göre gerekli organlara sahip olmakla, fiil ehliyetini kazanırlar.” (Türk Medeni Kanunu, m. 49) Tüzel kişiliğe sahip siyasi partiler ise ,  belli “… bildiri ve belgelerin İçişleri Bakanlığına verilmesiyle tüzel kişilik kazanırlar.” (Siyasi Partiler Kanunu, m. 8/3)

Adalet ve Kalkınma Partisi, 14 Ağustos 2001’de kurulmuştur.

Hüseyin Çelik’in, "Türkiye'de Değişim, Demokrasi ve Aydınlar" adlı kitabına koyduğu, 1994 yılında yazılmış ve Türkiye Günlüğü Dergisinde yayınlanmış olan “Bir başka açıdan Atatürkçülük” başlıklı makale,  AK Parti’nin kuruluşundan yaklaşık 7 sene önce, yayınlanmıştır. AK Parti’nin kuruluşundan yaklaşık 7 yıl önce yayınlanmış bir kitaptan dolayı, AK Parti’nin sorumlu tutulması, Anayasa ve hukukun temel ilkelerine aykırıdır.

Ayrıca bu makalenin yazıldığı ve yayınlandığı 1994 senesinde Hüseyin ÇELİK, siyasetçi değildir. Kaldı ki siyasetçi olsa bile AK Parti üyesi olması mümkün değildir. Zira AK Parti, makalenin yayımından yaklaşık 7 sene sonra kurulmuştur. Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrasına göre; bir parti, belli şartların birlikte varlığı halinde sadece üyelerinin eylemlerinden sorumludur. AK Parti üyesi olmayan ve parti tüzel kişiliği olmadığından üyeliği de fiilen imkansız birinin yazdığı bir makaleden dolayı AK Parti’nin sorumlu tutulmak istenmesi, Anayasa’nın 69’uncu maddesine açıkça aykırıdır ve hukuk dışı bir anlayıştır.

İddia makamı, iddiasının dayanağı gösterdiği kitabı, iddianamenin ekine koymamıştır. Bunun yerine, Cumhuriyet Gazetesinin 22.05.2007 tarihli nüshasında yer alan bir haber yorumundan hareketle bu kanaate varmıştır. Bu ayrı bir, hukuksuzluktur. Zira iddia makamı, başkalarının yorumundan hareketle bir kişinin fikirleri hakkında kesin kanaate varıp, onu itham edemez. İddianın dayanağı asıl delile ulaşması ve değerlendirmesini bu delil üzerinden yapması gerekli ve zorunludur. Maalesef iddia makamı bu gereklilik ve zorunluluğun gereğini ifa yerine, başkalarının yorumuna itibar etmiştir. Bu, bir hukuksuzluk ve bir keyfiliktir. Şayet iddia makamı, kitabı incelemiş olsaydı, gazetedeki yorumun yanlışlığını görecek ve böylesine bir delili iddianameye dayanak yapmayabilecekti.

8- İddianamenin 74-75’inci sayfalarında yer alan 8 numaralı iddia (EK- 166);  CHP İzmir Milletvekili Ahmet ERSİN’in soru önergesine Milli Eğitim Bakanı Hüseyin ÇELİK’in verdiği cevaba ilişkin 15.02.2008 tarihli Cumhuriyet ve Sabah Gazetesinde yer alan haberlere dayanmaktadır.

Milli Eğitim Bakanlığı, Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği aracılığı ile yaptığı 12.12.2007 tarihli basın açıklamada; “Okula başı açık devam eden, İlköğretim 8. sınıfta iken yaptığı bir proje ile ödüle layık görülen, şuanda lise 1. sınıf öğrencisi olan söz konusu kişinin, başı kapalı olarak sahneye çıkarılması mevzuata aykırılıkla birlikte iyi niyetle de bağdaştırılmamıştır. Sayın Milli Eğitim Bakanı Doç. Dr. Hüseyin ÇELİK’in talimatıyla söz konusu öğrencinin refakatindeki öğretmen ve idareciler hakkında soruşturma başlatılmıştır. Kamuoyuna saygıyla duyurulur.” denilerek, “Başı kapalı olarak sahneye çıkarılmanın hem mevzuata aykırı olduğunu ve hem de bu durumun iyi niyetli olmadığını” açıklıkla ifade etmiş ve ilgililer hakkında idari soruşturma başlatmıştır. Milli Eğitim Bakanı Hüseyin ÇELİK, bu suretle olaya tepki ve tavır koymuştur.

Maalesef bu basın açıklaması ve tavır iddianamede yer almamıştır.

Ayrıca iddiasının dayanağı delillere ulaşıp, onları mahkemeye sunmakla görevli ve yükümlü iddia makamı, CHP İzmir milletvekili Ahmet ERSİN’in soru önergesini ve Milli Eğitim Bakanı Hüseyin ÇELİK’in bu önergeye verdiği cevabı araştırıp, gazete haberlerine dayandırdığı iddiasının doğruluğunu araştırmamıştır. Zira bu iddianın delillerinin yer aldığı EK 166’da; CHP İzmir milletvekili Ahmet ERSİN’in soru önergesi ve Milli Eğitim Bakanı Hüseyin ÇELİK’in bu önergeye verdiği cevabı yoktur.

İddia makamının; konuya ilişkin basın açıklamasını, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin ÇELİK’in CHP İzmir Milletvekili Ahmet ERSİN’in soru önergesine verdiği cevabı ve bu konudaki tepki, tavır ve idari tahkikatı yok sayıp, sadece iki gazetede yer alan yoruma istinat etmesi, açık bir keyfilik ve hukuksuzluktur. Her hukuk makamı gibi iddia makamı da keyfi davranamaz. O da hukukla bağlı ve sınırlıdır.

9- İddianamenin 75’inci sayfasında yer alan 9 numaralı iddia (EK-174); Anayasa’nın 10 ve 42’inci maddelerinde yapılan değişiklik, Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmesi üzerine yapılmış bir açıklamadır.

Anayasa, herkesi bağlayıcı, en üstün normdur. Nitekim “Anayasa’nın bağlayıcılığı ve üstünlüğü” başlıklı 11. maddesinde; “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.

Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.”(Anayasa, m. 11) denilmek suretiyle bu gerçek ortaya konulmuştur.

Milli Eğitim Bakanı Hüseyin ÇELİK’in konuşması, Anayasa’nın 11’inci maddesi hükmünün ve Üniversitelerarası Kurulun Yüksek Öğretim Kanununda belirlenmiş bulunan görevlerinin hatırlatılmasıdır.

Anayasa’nın; “Hiç kimse, yalnızca sözleşmeden doğan yükümlülüğünü yerine getirememesinden dolayı özgürlüğünden alıkonamaz.” (Anayasa, m. 38/8),  “Ölüm cezası … verilemez.” (Anayasa, m. 38/10), “İspat hakkı” (Anayasa, m. 39), “Cumhurbaşkanı seçimine ilişkin Anayasa’nın 102’inci maddesi ve Cumhurbaşkanının görev ve yetkilerine ilişkin 104’üncü maddeleri doğrudan uygulanmışlardır. Anayasa’nın 104’üncü maddesi, halen de doğrudan uygulanmaktadır.

Nitekim Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yargıtay; Anayasa hükmünün yeterince somut ve açık olması halinde doğrudan uygulanabileceğine dair muhtelif kararlar vermişlerdir.

Yürürlüğe girmiş bir Anayasa hükmünün uygulanmasıyla ilgili olarak   Milli Eğitim Bakanının; yürürlükteki Anayasa hükümlerine uymayacağını söyleyen ve bunu yaparken de yasal yetki ve görevlerini aşan kamu görevlilerine karşı;  “yürürlükteki Anayasa ve yasa hükümlerine uyun” diye kamu görevi yapanlara dönük yaptığı uyarı, ne laiklik ilkesine ve ne de Anayasaya aykırıdır.

Çünkü yürürlükte olan bir Anayasa hükmünün uygulanması gerekliliğini beyan - hem de bu hüküm yürürlüğünü sürdürdüğü, Anayasa hükmü olduğu ve iddia makamı da buna uymak ve uygulamak zorunda olduğu halde – Anayasaya aykırı görülemez ve gösterilemez. Aksinin kabulü, Anayasanın 2. maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk devleti ilkesinin ve Anayasanın 11’inci maddesinin açık ihlalidir, hukukun evrensel ilkelerinin ayaklar altına alınmasıdır. Ne yazık ki bu açıklığa rağmen, “Anayasa değişikliklerine uyulması” gerektiği yönündeki Anayasaya uygun hukuki değerlendirmeleri bile iddianamesine almak suretiyle iddia makamı, Anayasal hüküm ve gereklilikleri göz ardı ederek, bir kez daha Anayasa ve hukukun evrensel kurallarını ihlal etmiştir.

Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, "Türkiye'de Değişim, Demokrasi ve Aydınlar" adlı kitabına koyduğu “Bir başka açıdan Atatürkçülük” başlıklı makale, 1994 yılında yazılmış ve Türkiye Günlüğü Dergisinde yayınlanmıştır.  Yayınlandığı tarihte AK Parti diye bir parti bulunmadığı gibi, Hüseyin ÇELİK de siyasetçi değildi, üniversitede görevli bir bilim adamıydı.

 

III- DİĞER MİLLETVEKİLLERİ HAKKINDAKİ İDDİALARA İLİŞKİN CEVAPLARIMIZ

 

1-   ÖMER DİNÇER

İddianamenin 75-76’ıncı sayfasında yer alan 1 numaralı iddia (EK-89); Başbakanlık eski Müsteşarı ve halen AK Parti İstanbul Milletvekili Ömer Dinçer'in 19-21 Mayıs 1995 tarihinde Sivas'ta yapılan bir konferansta yaptığı “21. Yüzyıla Girerken Dünya ve Türkiye Gündeminde İslam” konulu konuşmasına ilişkindir.

a) Siyasi partiler, birer tüzel kişiliktir. Tüzel kişiler, “…Kendileri ile ilgili özel hükümler uyarınca tüzel kişilik kazanırlar.” (Türk Medeni Kanunu, m. 47/1)  ve “… Kanuna ve kuruluş belgelerine göre gerekli organlara sahip olmakla, fiil ehliyetini kazanırlar.” (Türk Medeni Kanunu, m. 49) Tüzel kişiliğe sahip siyasi partiler ise ,  belli “… bildiri ve belgelerin İçişleri Bakanlığına verilmesiyle tüzel kişilik kazanırlar.” (Siyasi Partiler Kanunu, m. 8/3)

Adalet ve Kalkınma Partisi, 14 Ağustos 2001’de kurulmuştur.

Başbakanlık eski Müsteşarı ve halen AK Parti İstanbul Milletvekili Ömer Dinçer'in 19-21 Mayıs 1995 tarihinde Sivas'ta yapılan bir konferansta yaptığı “21. Yüzyıla Girerken Dünya ve Türkiye Gündeminde İslam” konulu konuşma, “Bilgi ve Hikmet” dergisinin Güz 1995 Tarihli -12. sayısında yayınlanmıştır.

AK Parti’nin kurulmadığı, yer yüzünde yaşayan hiçbir kişinin zihninde AK Parti diye bir siyasi partinin olmadığı bir dönemde, diğer bir ifadeyle AK Parti kurulmadan yaklaşık 9 sene önce yapılan bir konuşmadan dolayı AK Parti’nin kınanması, Anayasa’ya aykırı hareketle itham edilmesi Anayasa ve hukukun temel ilkelerine aykırıdır.

b) Ayrıca bu konuşmanın yapıldığı ve dergide yayınlandığı 1995 tarihinde Ömer Dinçer, üniversitede öğretim üyesidir ve her hangi bir siyasi partinin de üyesi değildir. Kaldı ki o tarihte AK Parti diye bir siyasi parti de yoktur. AK Parti, bu konuşmadan yaklaşık 9 sene sonra 2001’de kurulmuştur. Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrasına göre; bir parti, belli şartların birlikte varlığı halinde sadece üyelerinin eylemlerinden sorumludur. AK Parti üyesi olmayan ve parti tüzel kişiliği olmadığından üyeliği de fiilen imkansız birinin yaptığı bir konuşmadan dolayı AK Parti’nin sorumlu tutulmak istenmesi, Anayasa’nın 69’uncu maddesine açıkça aykırıdır ve hukuk dışı bir anlayıştır.

İddianamede Ömer Dinçer’e isnat edilen açıklama, 24.12.2003 tarihlidir. Bu tarihte de  Ömer Dinçer, AK Parti üyesi değildir. Ömer Dinçer’in AK Parti üyeliği, 22 temmuz 2007’de milletvekili seçilmesiyle gerçekleşmiştir.  Parti üyesi olmayan birinin eylem veya söylemi, hiçbir partiye isnat edilemez.

Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Ömer Dinçer’in AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Başsavcı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden söz etmemektedir.

c) Kaldı ki iddia makamının Ömer Dinçer’e atfen verdiği beyanların tamamı, Anayasanın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti (Anayasa, m. 25), “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26)  ve bilim ve sanat hürriyeti (Anayasa, m. 27) kapsamında olup, bunlar da Anayasanın 2’inci maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk devletinin güvencesi altındadır. Nitekim konu 2004 yılında yargıya intikal etmiş ve sonuçta Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı’nın; “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ‘ifade Özgürlüğü’ başlığını taşıyan 16. maddesinde herkesin görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahip olduğu belirtilerek, bu hakkın kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerdiği belirtilmiş, sözleşmenin uygulanmasına ilişkin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında da açıkça şiddet ve şiddete çağrı içermeyen her türlü düşüncenin ifade özgürlüğü kapsamında kabul edildiği vurgulanmıştır. Suç ihbarı dilekçesine ekli ‘Bilgi ve Hikmet’ isimli derginin Güz/1995 tarihli 12. sayısında neşredilen konuşma metninin kül olarak değerlendirilmesi neticesinde belirtilen konuşmanın şiddete çağrı ve suç işlemeye tahrik içermemesi, ifade özgürlüğü kapsamında kalması nedeniyle, TCK’ nun 146/2, 311, 312/1–2 maddelerinde düzenlenen suçların unsurlarının oluşmadığı anlaşılmakla; müsnet fiillerle ilgili olarak sanık hakkında takibat yapılmasına mahal olmadığına…”  karar vermiş ve bu karar da kesinleşmiştir (Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı 07. 06. 2004 tarih 2004 / 128 Esas 2004 / 23 Karar sayılı kararı) (EK- 3) . Dolayısıyla adli tahkikat sonucunda da, Ömer Dinçer’e atfedilen sözlerin ifade özgürlüğü kapsamında olduğu kesin olarak tespit edilmiştir. İddia makamının kesinleşmiş kararı, dikkate almaması ve bunu indi mütalaa ile yok sayması, açık bir Anayasa ihlalidir. Anayasa bir yandan “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.”(Anayasa, m. 38/4) diyerek, suçluluğu sabit olan kişileri suçlu saymak için dahi mahkeme kararı ararken, suçsuzluğu ve söylediklerinin ifade özgürlüğü kapsamında olduğu kesinleşmiş bir adli kararla sabit olan Ömer DİNÇER hakkındaki karara itibar etmeyip, ithama devamı, yaman ve temel bir hukuk çelişkisi, açık ve tartışmasız bir Anayasa ihlalidir.

d) Bunun yanında Ömer DİNÇER’in şahsına dönük eleştiri sınırını aşan yazılar ve sözler nedeniyle açtığı manevi tazminat davasının, ilk derece mahkemesince kabul edilip, Yargıtay tarafından bozulması kararının gerekçesinde yer alan bir cümleden hareketle bu kararı delil olarak sunması da hukuka aykırıdır. İlgisi olmayan bir konu ile AK Parti’yi irtibatlı hale getirmek ve buradan Ömer DİNÇER aleyhine sonuç üretmek, ancak iddia makamının maharetiyle olabilecek bir şeydir. Yoksa hukuk ve Anayasa böylesi bir keyfiliğe ve hukuksuzluğa imkan vermez.

e) Ayrıca Ömer DİNÇER, bir bürokrattır. Yürütmede görev yapan bir kişidir. Anayasa 69/6, Anayasaya aykırı bir eylemden dolayı bir partinin sorumlu tutulmasını, belli şartların birlikte varlığı halinde ancak üyelerin eylemleri için mümkün kılarken, iddia makamının bu Anayasal gerçeği göz ardı edip, parti üyesi olmayan, parti ile hiçbir bağı bulunmayan, aksine yürütme organının bir görevlisinin eylemlerinden AK Parti’yi sorumlu tutması, açık ve tartışmasız bir Anayasa ihlalidir.

Bürokrasiye yapılan atamalar, Anayasa ve yasalara uygun bir biçimde yapılmıştır.

2- FAHRİ KESKİN

İddia, 18.01.2005 tarihli Cumhuriyet Gazetesinden alınma bir kupüre dayanmaktadır. Başkaca delil yoktur.

Fahri KESKİN, bu toplantıya partiyi temsilen değil şahsi bir davetle ve şahsı adına katılmış ve konuşmuştur. Konuşmasında meslek liselerinin sorunlarına değinmiştir.

Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Fahri KESKİN’in AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi yoktur ve Başsavcı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden söz etmemektedir.

Kaldı ki KESKİN’in konuşması; bir eylem değildir ve Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

3-     BURHAN KUZU

İstanbul milletvekili Burhan KUZU hakkındaki iddialar; 6 adet olup, tamamı gazetelerde yer alan haberlerden derlenmiştir.

1) İddianamenin 76-77. sayfalarında yer alan, Ek-91’de delili sunulan konuşmasında; genelde meslek liselerine ve özelde laik sistem içinde faaliyet gösteren İmam Hatip Okullarına karşı uygulanan ve Anayasadaki “Fırsat eşitliği” ilkesine aykırı olan katsayı haksızlığını dile getirmiş, Anayasa ve hukukun evrensel ilkelerine aykırı olan bu haksızlığın dozunu belirtmek için  “zulüm” ifadesi kullanılmıştır. Yoksa, bu okul mezunlarına özel bir anlam ve önem vermek; bunların devlet kademelerinde görev almalarının özlemi içinde olmak gibi bir amaçla kullanılmamıştır.

2) İddianamenin 88-89. sayfalarında yer alan, Ek.106’de delili sunulan konuşması; Türk Ceza Kanunun 263’üncü maddesindeki değişikliğin tartışıldığı günlerde, sorulan bir soruya verdiği cevaptır. Cevabında; Kur’an Kursu’nun kaçağı olmayacağını, olsa olsa “İzinsiz eğitim kurumu” olabileceğini, bu nedenle de “Kaçak Kur’an Kursu” ifadesinin yanlış olduğunu, safiyane Kur’an öğrenmenin cezalandırılamayacağını; ancak herhangi bir yasa dışı faaliyetin varlığı halinde cezalandırmanın mümkün olduğunu, konunun yanlış bir yönden tartışıldığını bir hukuk profesörü olarak izah etmiştir.

3) İddianamenin 95 inci sayfasında yer alan, Ek.124’de delili sunulan konuşma; Türk Kadınının Seçme ve Seçilme Hakkının 73 üncü yılı dolayısıyla düzenlenen bir panelde, sorulan bir soru üzerine; yeni Anayasa çalışmalarında başörtülü kadınların aktif siyaset yapma engelinin kaldırılmadığını; yükseköğrenimde yaşanan başörtüsü sorunun çözümü konusunda bir düzenlemenin olabileceği konusunda öngörü olarak yaptığı tespit ve değerlendirmeleri içermektedir. Anayasa Hukuku Profesörü  bir bilim adamı ve aynı zamanda Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı ve toplumsal sorunlara duyarlı bir siyasetçi olan Burhan KUZU’nın, yapılacak yeni Anayasa ve kapsamı hakkında değerlendirme yapması; hukuk, Anayasa ve laiklik ilkesine nasıl aykırı olabilir?

4) İddianamenin 95 inci sayfasında yer alan, Ek.125 delili sunulan konuşma, asılsızdır. Ayşe BÖHÜRLER ile Burhan KUZU arasında iddianamede bahsedilen diyalog olmamıştır. Programa ilişkin CD’ler  çözüldüğünde bu durum açıkça anlaşılacaktır. Ne gariptir ki iddia makamı SHOW TV.’de 17.01.2008’de yayınlanan “Siyaset Meydanı” programına iddiasını dayandırdığı halde, programın CD’sinin çözümünü yaptırmadan dosyaya ek olarak koymuştur.

İddia makamının dayanağı olan ve EK 125’e konan SHOW TV.’de 17.01.2008’de yayınlanan “Siyaset Meydanı” programının çözümünü ile bu açık hakikate ulaşmak mümkün olduğu halde, iddia makamı, bu yolu denememiştir. Bunun yerine, programa dair sadece 22.01.2008 tarihli Cumhuriyet Gazetesi nüshasında Orhan BİRGİT’in “Düz yazı” başlıklı köşesindeki yazıya istinat etmiştir. İddianamede “Siyaset Meydanı” programından alıntı yapılmış gibi gösterip, bir gazeteden alıntı yapmak, iyi niyetle bağdaşmadığı gibi açık bir delil yanıltmasıdır.

Kaldı ki Burhan KUZU, hem iddia makamının delil olarak dayandığı ORHAN BİRGİT’i ve hem de diğer haber yorum yapan gazetecilerin hepsini tekzip etmiştir.  Cumhuriyet Gazetesi yazarı Orhan BİRGİT’in 22 Ocak 2008 tarihli yazısına ilişkin tekzip, 25 ocak 2008’de; Hürriyet Gazetesi yazarı Yalçın BAYER’in 19 ocak 2008 tarihli yazısına ilişkin tekzip, 26 ocak 2008’de; Tercüman Gazetesi yazarı Sırrı Yüksel CEBECİ’nin 21 ocak 2008 tarihli yorumuna dair tekzip, 24 ocak 2008’de ve Cumhuriyet Gazetesi yazarı Hikmet ÇETİNKAYA’nın 28 ocak 2008 tarihli yazısına ilişkin tekzip 29 ocak 2008’de aynı gazetelerin aynı yerlerinde yayınlanmıştır (EK- 4). 

Bir hukuk devletinde iddia makamı, salt birilerinin yorum ve haberleriyle kimseyi itham edemez. Delil ve isnat konusunda, keyfi ve hukuka aykırı davranamaz. Zira iddia makamı, bir iddia ve isnatta bulunmadan önce, elindeki hukuki imkanlarla iddia ve isnadın doğruluğunu araştırmakla görevli ve yükümlüdür.  Maalesef bu olayda iddia makamı, Siyaset Meydanı programında söylenenlere istinat ettiğini söylemesine rağmen programa ait kasetin çözümünü dosyaya koymamış; iddiasını, iddianamede yazıldığı gibi Siyaset Meydanı programına değil Cumhuriyet Gazetesi yazarı Orhan BİRGİT’in yorumuna dayandırmış; yorumun aslını araştırmamış ve Anayasa ile tanınıp, teminat altına alınan “düzeltme ve cevap hakkı” (Anayasa, m. 32) dikkate alınmayıp, aksine bireylerin kendileriyle ilgili düzeltme ve tekziplere değil de gerçeğe aykırı haber ve yorumlara itibar etmiştir. Bunlar, açık ve tartışmasız bir Anayasa ihlali olduğu gibi hukukun temel ilkelerinin de ayaklar altına alınmasıdır.

Başsavcı, Burhan KUZU’nun sustuğunu programda cevap vermediğini söylemektedir. Oysa, ilgili programın kaseti çözüldüğünde Kuzu şu görüşü ileri sürmektedir: “… Devlet memurluğu bir statü meselesidir. Kanunlarda 1935’den bu tarafa kadın ve erkek memurların giyimlerine ilişkin düzenlemeler mevcuttur. Bizim gündemimizde başka bir şey yok… sistemin kendine göre bir takım ana arterleri vardır. Netice itibariyle, hükümet olmak demek bütün bunlarla oynamak anlamına gelmez.” (EK- 5) Kaldı ki, Komisyon Başkanlarının Partinin yetkili kurulu olmadığının da bilinmesi gerekir. Bu nedenle, KUZU’nun susması partiyi bağlamadığı için parti aleyhine delil olarak kullanılamaz. Kaldı ki susmak da onaylamak anlamına gelmez.

5) İddianamenin 99-100. sayfalarında yer alan, Ek-171’de delili sunulan konuşma; Anayasanın 10 ve 42’inci maddelerindeki değişikliğin Resmi Gazetede yayınlanıp yürürlüğe girmesinden sonra, bu değişikliklerin doğrudan uygulanıp uygulanamayacağına ilişkin teknik bir görüş açıklamasıdır.

Anayasa, herkesi bağlayıcı, en üstün hukuk normudur. Nitekim “Anayasa’nın bağlayıcılığı ve üstünlüğü” başlıklı 11. maddesinde; “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.

Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.”(Anayasa, m. 11) denilmek suretiyle bu gerçek ortaya konulmuştur.

Anayasa’nın; “Hiç kimse, yalnızca sözleşmeden doğan yükümlülüğünü yerine getirememesinden dolayı özgürlüğünden alıkonamaz.” (Anayasa, m. 38/8),  “Ölüm cezası … verilemez.” (Anayasa, m. 38/10), “İspat hakkı” (Anayasa, m. 39), “Cumhurbaşkanı seçimine ilişkin Anayasa’nın 102’inci maddesi ve Cumhurbaşkanının görev ve yetkilerine ilişkin 104’üncü maddeleri doğrudan uygulanmışlardır. Anayasa’nın 104’üncü maddesi, halen de doğrudan uygulanmaktadır.

Nitekim Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yargıtay; Anayasa hükmünün yeterince somut ve açık olması halinde doğrudan uygulanabileceğine dair muhtelif kararlar vermişlerdir.

Yürürlükte olan bir Anayasa hükmünün uygulanması gerekliliğini beyan, - hem de bu hüküm yürürlüğünü sürdürdüğü, Anayasa hükmü olduğu ve iddia makamı da buna uymak ve uygulamak zorunda olduğu halde – Anayasaya aykırı görülemez ve gösterilemez. Aksinin kabulü, Anayasanın 2. maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk devleti ilkesinin ve Anayasanın 11’inci maddesinin açık ihlalidir, hukukun evrensel ilkelerinin ayaklar altına alınmasıdır.

Bu Anayasal gerçekliğe rağmen Burhan KUZU; YÖK’ün uygulamaya geçmeden, yapılacak yasa değişikliğini beklemesinin daha şık olacağını açıklamıştır.

Ne yazık ki bütün bu açıklık ve Anayasal gerçekliğe  rağmen iddia makamı, Anayasal hüküm ve gereklilikleri göz ardı ederek, bir kez daha Anayasa ve hukukun evrensel kurallarını ihlal etmiştir. Anayasamıza göre, Anayasaya uygun bir şey veya değerlendirme, salt iddia makamının yorumu ile Anayasaya aykırı hale gelmez.

6) İddianamenin 101 inci sayfasında ileri sürülen, Ek-174’de delili sunulan konuşmada;  “Anayasa’nın 10. ve 42. maddelerinde yapılan değişikliğini Anayasa Mahkemesinin esastan inceleyeceği yorumlarını yapanlar için,  “… böyle bir yorum yapmak beyinsizliktir, densizliktir…” dediği iddiası da asılsızdır.

Bu sözler, söylenilen yer, zaman neden ve muhatap bağlamından koparılarak, iddianameye alınmıştır. Bu sözlerin, Anayasa Mahkemesinin yapacağı denetim ile uzaktan-yakından bir alakası yoktur. Bu husus, Anayasa’nın10 ve 42 nci maddesine ilişkin Anayasa Komisyonu ve Meclis Genel Kurulu tutanakları incelendiğinde açıkça anlaşılabilirdi. Ancak iddia makamı bu araştırmayı yapmamıştır.

Bu ifadeler, Anayasanın 10 ve 42. maddelerine ilişkin değişiklik teklifinin Anayasa Komisyonunda ve Genel Kurul’da görüşülmesi sırasında CHP Milletvekilleri Şahin MENGÜ ve Hakkı Süha OKAY ile Burhan KUZU arasında geçen bir  söyleşiyle alakalıdır. Bu diyalogda, adı geçen üyelerin 10 ve 42. maddelerde yapılan bu değişikliklerle Anayasanın ilk üç maddesinin “açıkça “ ihlal edildiğini söylemesi üzerine,  Komisyon Başkanı olarak  Burhan KUZU’nun; “değişmez maddelere açıkça aykırı bir teklif bu Komisyonda nasıl görüşülebilir” biçimindeki itirazı,  açıkça görüşülemez dediğine göre, demek ki üstü kapalı olarak getirdiler” (EK- 6)  biçiminde yorumlamaları nedeniyle, bu tür yorum yapanlar için kullanılmıştır.

Açıklamada geçen bu ifade tamamen çarpıtılarak 10 ve 42.maddenin Anayasa Mahkemesine iptalleri için açılan davada da gerekçe olarak  kullanılınca, işte bu çarpık yorumu yapanlar için kullandığı bu ifade, sanki Anayasa Mahkemesi tarafından yapılacak denetim için kullanıldığı biçiminde algılanmış ve ilgisiz bir şekilde iddianameye girmiştir. Bu konunun parti kapatma ile ilişkilendirilmesini anlamak akıllara zarar verecek niteliktedir.

Ayrıca Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Burhan KUZU’nun, AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur. Başsavcı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden söz etmemektedir.

Kaldı ki Burhan KUZU’nun konuşmaları; eylem değildir, Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

4-    EYÜP FATSA

Ordu milletvekili Eyüp FATSA hakkında 2 adet iddia yer almaktadır. Her iki iddia da gazete haberlerine dayandırılmıştır.

1) İddianamenin 77’inci sayfasında yer alan ve EK- 92’de delili sunulan konuşmayı Eyüp FATSA, Ordu İslami İlimler Hizmet Vakfı tarafından 2003 yılı Temmuz ayında düzenlediği “Ordu İmam Hatip Lisesi Mezunları ve Mensuplarının Anı Tazeleme Yemeği”nde yapmıştır. Bu konuşma, bir  tespit ve değerlendirmedir. Bir milletvekilinin mezun olduğu okulun anı tazeleme toplantısında, bu okulun yaşadığı sıkıntılarla ilgili değerlendirme yapmasını, tespitlerde bulunmasının yanlış bir yönü yoktur. Ayrıca Eyüp FATSA’nınİmam hatipli olmak bir ayrıcalıktır" sözü, okulun ismi başka olabilir; ama bütün okulların mezuniyet ve anma günlerinde herkesçe tekrarlanana klasik bir cümledir. Herkesin söyleyebildiği, anlamı gayet açık olan bir cümleden, derin anlamlar keşfetmek mümkün değildir. Burada yanlış veya yadırganması gereken, Eyüp FATSA’nın sözü değil, bu sözü mahkum eden ve onda söyleyenin iradesi dışında derinlik ve anlam arayan hukuk yaklaşımı ve anlayışıdır.

2) İddianamenin 77 - 78’inci sayfasında yer alan ve EK- 94’de delili sunulan konuşma; başörtüsü ile ilgili eylemi reddeden, sorunların sokakta  çözülemeyeceğine, çözüm için uzlaşmanın gerekliliğine ifade eden bir tespit ve değerlendirmedir.

             Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Eyüp FATSA’nın AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Başsavcı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden söz etmemektedir.

Kaldı ki Eyüp FATSA’ya isnat edilen her iki konuşma da; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

5- NİHAT ERİ

Mardin eski milletvekili Nihat ERİ hakkında 1 adet iddia yer almaktadır. Bu  iddia, gazete haberlerine dayandırılmıştır.

Nihat ERİ’ye isnat edilen konuşma, Nihat ERİ’ye ait değildir. Nihat ERİ’nin konuşmasının tahrif edilmiş biçimidir. Zira Nihat ERİ adı geçen konuşmasında, “tekke” kelimesini kesinlikle kullanmamıştır. Dönemin Dışişleri Komisyonu Başkanı da, Nihat ERİ’nin “tekke” kelimesini kullanmadığını açıklamış ve bu açıklaması basında yer almıştır (Bkz. iddianamenin 93 numaralı ekindeki 06 aralık 2006 tarihli Akşam Com. Tr.). Ne gariptir ki iddia makamı, eke koyduğu bu bilgiye iddianamesinde değinmemiştir.

Bunun yanında Nihat ERİ, basında yer alan yanlış haberlerden haberdar olduklarını da tekzip etmiştir. Tekzip metinleri gazetelerde yayınlamıştır. Tekzip metnini hiç yayınlamayan Cumhuriyet Gazetesi muhabiri Türey KÖSE ile yeterli biçimde yayınlamayan Hürriyet Gazetesi muhabiri Nuray BAŞARAN’ı ise Basın Konseyi’ne şikayet etmiş, Basın Konseyi yaptığı inceleme sonunda Cumhuriyet Gazetesi muhabiri Türey KÖSE’ye uyarma cezası vermiştir(EK- 7). İddia makamı; Nihat ERİ’nin Anayasa ile tanınıp teminat altına alınan “düzeltme ve cevap hakkı”na (Anayasa, m. 32) istinaden yaptığı tekzip ve düzeltmeleri dikkate alması gerekirken bunu yapmamış, aksine gerçeğe aykırı gazete haber ve yorumlarına itibar etmiştir. Bunlar, açık ve tartışmasız bir Anayasa ihlali olduğu gibi hukukun temel ilkelerinin de ayaklar altına alınmasıdır.

Sonuç olarak Nihat ERİ’nin iddianamede yer aldığı şekliyle bir konuşması yoktur.

Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Nihat ERİ’nin AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Başsavcı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden söz etmemektedir.

Nihat ERİ’nin Dışişleri Komisyonunda yaptığı konuşma ise,  mutlak sorumsuzluk kapsamında Anayasa’nın 83’üncü maddesinin teminatı altında olduğu gibi, Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) nin de kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

6- EYÜP  SANAY

Ankara eski milletvekili Eyüp SANAY hakkında 3 adet iddia vardır ve her üçü de gazete haberlerine dayanmaktadır.

1) İddianamenin 77’inci sayfasında yer alan ve EK – 93’te delili sunulan konuşma, iddianamedeki iddiayı reddeden, konuyla ilgili durum tespiti yapan bir değerlendirmedir. İddia makamının, Eyüp SANAY’ın konuşmasını onun iradesine rağmen anlamlandırması, iddianameyi ve iddiayı çürüten ve  reddeden bir konuşmayı iddiasına mesnet yapması, temel ve büyük bir hukuksuzluktur, bir hukuk tanımamazlıktır.

             Ayrıca bu konuşma, Dışişleri Komisyonunda yapılmış  olup, mutlak sorumsuzluk kapsamındadır.  Anayasa’nın 83’üncü maddesinin de teminatı altındadır.

2) İddianamenin 90’ıncı sayfasında yer alan ve  EK-111’de delili sunulan konuşma, Hükümetin Leyla Şahin hakkındaki AİHM 4. Dairesi'nin kararının onaylanmasını istemesi üzerine Hükümete yapılan bir eleştiridir.

3) İddianamenin 90’ıncı sayfasında yer alan ve  EK-112’de delili sunulan konuşma, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nda yapılmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda yapılan konuşmalar, aksi kararlaştırılmadıkça bunların Meclis dışında tekrarı veya basında yer alması mutlak sorumsuzluk kapsamında olup, Anayasa’nın 83’üncü maddesinin  de teminatı altındadır.

Ayrıca iddia makamı, iddiasını, Eyüp SANAY’ın Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurul konuşmasına dayandırdığı halde Genel Kurul tutanağını  temin edip dosyaya koyması gerekirken bunu yapmaması, bunun yerine iddiasını gazete haberine dayandırması delil değeri açısından açık bir delil saptırmasıdır.

Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Eyüp SANAY’ın AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Başsavcı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden söz etmemektedir.

Kaldı ki Eyüp SANAY’ın yaptığı konuşmalar, Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26)  kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

7- TAYYAR ALTIKULAÇ

Ordu milletvekili Tayyar ALTIKULAÇ hakkında 2 adet iddia yer almakta  ve her iki iddia da gazete haberlerine dayanmaktadır.

1) İddianamenin 78’inci sayfasında yer alan ve EK- 94’de delili sunulan konuşma; başörtüsü ile ilgili eylemi reddeden, çözüm yerinin sokak olamadığını, sorunun kabulünün ve çözümünün gerekliliğini ifade eden bir tespit ve değerlendirmedir.

2) İddianamenin 78’inci sayfasında yer alan ve EK- 95’de delili sunulan konuşma; Konuşma, AİHM’in Leyla Şahin  kararına ilişkin tespit, eleştiri ve değerlendirmeleri içermektedir.

Mahkeme kararları, eleştirilmez değildir. Mahkeme kararları da demokratik hukuk devletinin gereği olarak eleştirilebilir. Mahkeme kararlarına uyma zorunluluğu, onların eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. Bir kimse; mahkeme kararını eleştirdi veya mahkemenin kabulüne aykırı tespit ve değerlendirmelerde bulundu diye itham edilemez ve sırf bu nedenle bir düşünce açıklaması Anayasaya aykırı hale gelmez. Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, bir kişiyi, mahkeme kararındaki kabulün tersine konuştu veya mahkeme kararını eleştirdi diye siyasi yasaklı hale gelmesini talep edemez.

Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Tayyar ALTIKULAÇ’ın AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Başsavcı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden söz etmemektedir.

Kaldı ki Tayyar ALTIKULAÇ’a isnat edilen her iki konuşmada; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır.  Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

8- ÖMER ÖZYILMAZ

Erzurum eski milletvekili Ömer ÖZYILMAZ hakkında 1 adet iddia yer almakta ve bu  iddia da gazete haberlerine dayanmaktadır.

Ömer ÖZYILMAZ’ın iddianamenin 78’inci sayfasında yer alan ve EK – 95’te delili sunulan konuşması, başörtüsü sorunu ve çözümü ile ilgili değerlendirme ve tespitleri içermektedir.

Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Ömer ÖZYILMAZ’ın AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Başsavcı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden söz etmemektedir.

Kaldı ki Ömer ÖZYILMAZ’a isnat edilen  konuşma; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

9- SADULLAH ERGİN

Hatay milletvekili Sadullah ERGİN N hakkında 3 adet iddia yer almaktadır. İddialardan 2’si gazete kupürlerine, 1’i ise Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulmuş bulunan bir kanun teklifine dayandırılmıştır.

1) İddianamenin 78-79’uncu sayfalarında yer alan ve EK – 95’te delili sunulan konuşma, AİHM’in Leyla ŞAHİN kararı ile ilgili tespit, değerlendirme ve eleştirileri içermektedir.  Bu açıklamasında Sadullah ERGİN; Anayasa, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi, Anayasa Mahkemesi dahil Yargıtay’ın pek çok kararında yer alan insan haklarının niteliğine dair hükümleri, değişik bir üslup ile tekrar etmiş ve bu bağlamda AİHM’in Leyla ŞAHİN kararı hakkında tespit ve değerlendirmelerde bulunmuş, bu kararı farklı takdim etmek isteyenleri eleştirmiş ve  başörtüsü sorununa dair kanaatlerini ifade etmiştir.

Kaldı ki Mahkeme kararları, eleştirilmez değildir. Mahkeme kararları da demokratik hukuk devletinin gereği olarak eleştirilebilir. Mahkeme kararlarına uyma zorunluluğu, onların eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. Bir kimse; mahkeme kararını eleştirdi veya mahkemenin kabulüne aykırı tespit ve değerlendirmelerde bulundu diye itham edilemez ve sırf bu nedenle bir düşünce açıklaması Anayasaya aykırı hale gelmez. Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, bir kişiyi, mahkeme kararındaki kabulün tersine konuştu veya mahkeme kararını eleştirdi diye siyasi yasaklı hale gelmesini talep edemez.

2) İddianamenin 99’uncu sayfasında yer alan iddia, 17 şubat 2008 tarihinde Kanal 24’ün Ankara Masası programında yapılan açıklamalara dayandırılmış; ancak dayanağının gösterildiği EK- 169’da bu programın CD’si ve çözümü konmamış, bunun yerine üzerine el yazısıyla “Star 18.02.2008” yazan bir gazete kupürü konulmuştur. İddia makamının iddiasını televizyon programına dayandırıp, bunun delili olarak da doğruluğu ve aidiyeti tartışmalı bir gazete kupürü koyması, açık bir hukuk ihlali, açık bir keyfilik ve açık bir Anayasaya aykırılıktır.

Sadullah ERGİN’in bu açıklaması, “Anayasa’nın 10 ve 42 maddeleri ile Yüksek Öğretim Kanunun ek 17’inci maddesinin değiştirilmesi konusunda gizli mutabakat olduğu ve bu mutabakatta çatlak olduğu” yönündeki bir soruya verilen cevaptan ibarettir. Bu konularda iki parti arasındaki görüşmelere dair bir açıklamadır. İki parti arasında bir yasa ile ilgili görüşmelere dair bir beyanın, Anayasa ve laikliğe nesri aykırıdır? Bu açıklamanın laiklikle irtibatının kurulması, ancak Anayasa ve hukukun temel ilkeleri bir yana koyulup, bunların yerine subjektif bir yaklaşımı ikame etmekle mümkün olabilir. Hukuk devletinde iddia makamı, subjektif davranamaz, keyfi hareket edemez, çünkü o da Anayasa ve yasalarla bağlıdır.

3) İddianamenin 100’üncü sayfasında yer alan ve EK- 171’de delili sunulan konuşma; Anayasa’nın 10 ve 42’inci maddelerinde yapılan değişiklik, Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmesi üzerine yapılmış bir açıklamadır. Anayasa, herkesi bağlayıcı, en üstün hukuk normudur. Nitekim “Anayasa’nın bağlayıcılığı ve üstünlüğü” başlıklı 11. maddesinde; “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.

Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.” (Anayasa, m. 11) denilmek suretiyle bu gerçek ortaya konulmuştur.

Sadullah ERGİN’in konuşması, Anayasa’nın 11’inci maddesi hükmünün farklı  bir üslupla tekrarıdır.

Anayasa’nın; “Hiç kimse , yalnızca sözleşmeden doğan yükümlülüğünü yerine getirememesinden dolayı özgürlüğünden alıkonamaz.” (Anayasa, m. 38/8),  “Ölüm cezası … verilemez.” (Anayasa, m. 38/10), “İspat hakkı” (Anayasa, m. 39), “Cumhurbaşkanı seçimine ilişkin Anayasa’nın 102’inci maddesi ve Cumhurbaşkanının görev ve yetkilerine ilişkin 104’üncü maddeleri doğrudan uygulanmışlardır. Anayasa’nın 104’üncü maddesi, halen de doğrudan uygulanmaktadır.

Nitekim Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yargıtay; Anayasa hükmünün yeterince somut ve açık olması halinde doğrudan uygulanabileceğine dair muhtelif kararlar vermişlerdir.

Yürürlüğe girmiş bir Anayasa hükmünün uygulanmasıyla ilgili olarak bir milletvekilinin,“Hukuk devletinde hukuka saygılı olmak lazım. Artık uygulayıcıların da bu düzenlemeye uygun hareket etmesini umuyoruz.”  şeklinde ki hukuka uymaya ilişkin beklentisini ifade eden sözleri, ne laikliğe, ne hukuka ve ne de Anayasaya aykırıdır.

Çünkü yürürlükte olan bir Anayasa hükmünün uygulanması gerekliliğini beyan, - hem de bu hüküm yürürlüğünü sürdürdüğü, Anayasa hükmü olduğu ve iddia makamı da buna uymak ve uygulamak zorunda olduğu halde – Anayasaya aykırı görülemez ve gösterilemez. Aksinin kabulü, Anayasanın 2. maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk devleti ilkesinin ve Anayasanın 11’inci maddesinin açık ihlalidir, hukukun evrensel ilkelerinin ayaklar altına alınmasıdır. Ne yazık ki bu açıklığa rağmen,  “Anayasa değişikliklerine uyulması” gerektiği yönündeki Anayasaya uygun hukuki değerlendirmeleri bile iddianamesine almak suretiyle iddia makamı, Anayasal hüküm ve gereklilikleri göz ardı ederek, bir kez daha Anayasa ve hukukun evrensel kurallarını ihlal etmiştir.

4) Sadullah ERGİN hakkında iddianamenin 112 ve 113’üncü sayfasında yer alan ve delili EK-160’da sunulan iddia, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulan bir kanun teklifine dayanmaktadır. İddianın delillerinin yer aldığı EK-160’da; Anayasa’nın 10 ve 42’inci maddeleri ile Yüksek Öğretim Kanunun EK 17’inci maddesinde değişiklik öngören kanun teklifleri ve bunlara dair gazete kupürleri yer almaktadır.

Sadullah ERGİN’in Anayasa ve yasa değişiklik teklifi vermesi, Anayasa’nın teminatı altında bir yasama faaliyeti çalışmasıdır. Bilindiği gibi yasama yetkisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne aittir (Anayasa, m. 7). Kanun koymak, değiştirmek veya kaldırmak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yetki ve görevlerindendir(Anayasa, m. 87). “Kanun teklif etmeye Bakanlar Kurulu ve milletvekilleri yetkilidir.”(Anayasa, m. 88/1) Sadullah ERGİN, Anayasa’nın bu hükümlerine uygun bir kanun teklifine imza atmıştır. Bir milletvekilinin Anayasanın kendisine tanıdığı yetkiyi kullanarak kanun teklifi vermesi, ne laikliğe ve ne de Anayasaya aykırıdır. Anayasaya aykırı olan, Anayasaya uygun bir biçimde Anayasanın tanıdığı kanun teklif etme yetkisini kullanan bir milletvekilin, Anayasa’ya aykırı hareket ettiğinden bahisle siyasi yasaklılığının talep ve dava edilmiş olmasıdır.

Bir kanun teklifi veya bir konuda kanuni düzenleme yapılmak üzere teklif verilmesi, salt Cumhuriyet Başsavcısının değerlendirmesiyle Anayasaya aykırı hale gelmez. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı bu tavrıyla, Anayasanın yalnızca Anayasa Mahkemesi’ne tanıdığı denetim yetkisini devşirmektedir. Oysa “Hiç kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.” (Anayasa, m. 6/3)

Kanun teklifi vermek, bir milletvekilinin asli görevidir ve tartışmasız bir yasama faaliyetidir. Yasama faaliyetleri, mutlak yasama sorumsuzluğu kapsamında olup, Anayasanın 83’üncü maddesinin teminatı altındadır.

Bir kanunun veya bir kanun maddesinin değiştirilmesini veya kaldırılmasını savunmak, istemek ve bunun için kanun teklifi vermek de düşünce ve kanaat hürriyeti (Anayasa, m. 25) ve düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti (Anayasa, m. 26) kapsamındadır. Nitekim Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararına göre de; “…Yasalarla getirilen düzenlemeleri savunarak değerlendirilmesini veya ortadan tamamen kaldırılmasını istemek T.C. Anayasası’nın 25 ve 26. maddelerinde öngörülen düşünce ve kanaat hürriyetinin doğal bir sonucudur. (Bkz. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E.2001/9-32, K.2001/155, K.T. 3.7.2001)

Ayrıca Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Sadullah ERGİN’in AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Başsavcı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden söz etmemektedir.

Kaldı ki Sadullah ERGİN’e isnad edilen ve iddianamenin 79, 99 ve 100’üncü sayfalarında yer alan beyanlar; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

10-  CAVİT TORUN

Diyarbakır eski milletvekili Cavit TORUN hakkında 2 adet iddia yer almakta ve bunlardan EK-96’da delili sunulan Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurul tutanağına, EK-97’de delili sunulan ise gazete haberlerine dayanmaktadır.

1) Cavit TORUN’un iddianamenin 79’uncu sayfasında yer alan ve EK – 96’da delili sunulan konuşma, 19 haziran 2003’te Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nda yapılmıştır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nda yapılan konuşmalar, aksi kararlaştırılmadıkça bunların Meclis dışında veya basında tekrarı mutlak sorumsuzluk kapsamında olup, Anayasanın 83’üncü maddesinin teminatı altındadır.

Cavit TORUN bu konuşmasında; insan hakları bağlamında değişik sorunlara değinmiş ve bu alanda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yaptığı çalışmalardan övgü ile bahsetmiştir. Konuşmanın bütününden koparılan bir parçanın, iddianameye konulması bu gerçeği değiştirmez. Esasında aslolan iddia makamının da, iddialarını oradan buradan kırptığı, metin bütünlüğünden kopardığı cümlelere dayandırması da kabul edilemez bir keyfilik ve hukuka aykırılıktır.

2) İddianamenin 79’uncu sayfasında yer alan ve EK – 97’de delili sunulan metin, bir konuşma değil, Ankara Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nusret ARAS’ın milletvekillerine ilettiği yazılı düşüncesine karşı, bir milletvekili olarak Cavit TORUN’un şahsen verdiği yazılı cevap ve tepkiden oluşmaktadır. Cevapta, Ankara Üniversitesi Rektörü PROF. Dr. Nusret ARAS’ın görüşleri eleştirilmektedir. Gerçek bu iken iddia makamının, Anakara Üniversitesi Rektörü’nün yazdığı mektuptaki bazı cümleleri aldıktan sonra Diyarbakır eski milletvekili Cavit TORUN’un cevabını vermesi, okuyanda; iddia makamının “Ankara Üniversitesi Rektörünün görüşü eleştirilmez, bunu eleştiren parti kapatılır, eleştiren kişi siyasi yasaklı olur” gibi bir ön kabule sahip olduğu kanaati uyanmaktadır. Halbuki “Üniversite Rektörlerinin görüşleri eleştirilmez” diye bir Anayasa veya yasa kuralı yoktur. Aksine eleştirilmesi, normal, doğal ve yasaldır.

Ayrıca Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Cavit TORUN’un AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Başsavcı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden söz etmemektedir.

Kaldı ki Cavit TORUN’a isnat edilen  konuşma ve yazılı cevap metni; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

11- ASIM AYKAN

Trabzon milletvekili Asım AYKAN hakkında 2 adet iddia yer almakta ve her iki iddia da gazete haberlerine dayandırılmaktadır.

1) İddianamenin 80’inci sayfasında yer alan ve EK – 98’de delili sunulan konu, Trabzon milletvekili Asım AYKAN’ın; Anayasa’nın tanıdığı ve teminat altına aldığı dilekçe hakkı (Anayasa, m. 7) ve Bilgi Edinme Kanunu çerçevesinde başvurduğu bir yöntemdir. Her Türk vatandaşı, yetkili makamlara müracaatla bilgi isteyebilir veya herhangi bir talepte bulunabilirler. Bu husus, Anayasa ve yasalarımızın teminatı altındadır. Her vatandaşın istediğinde kullandığı bir hak ve imkandan, bir milletvekilinin yararlanmak istemesi normal, doğal ve Anayasaldır. Aksini savunmak, Anayasa ve yasalara aykırıdır.

Kaldı ki iddia makamının iddianamede iddia ettiği gibi Asım AYKAN, “Türbanın tanımı ve boyutlarıyla bir standart belirlemesini” istememiştir. İddiasını gazete kupürlerine dayandıran iddia makamı, biraz tahkikat yapıp, Türk Standartları Enstitüsü’nden Asım AYKAN’ın dilekçesini ve kurumun cevabını inceleseydi bu hataya düşmezdi. Ne yazık ki iddia makamı, bu dilekçe ve dilekçeye verilen cevabı araştırmamış ve iddiasının ekine delil olarak da koymamıştır.

Asım AYKAN’ın Türk Standartları Enstitüsü Başkanlığı’na yazdığı 12.12.2003 tarihli dilekçe de şu sorular yer almaktadır:

“1. Başkanlığınız faaliyetleri içerisinde insan kıyafetiyle ilgili bir çalışmanız ve ölçünüz var mıdır?

2.Bu bağlamda, kamuoyunu uzun süredir meşgul eden türban ve başörtüsü konusunda bir standart geliştirdiniz mi, geliştirdiyseniz bu iki örtü arasındaki fark nedir?

3. Şimdiye kadar böyle bir çalışmanız yoksa anılan alanda bir tarif ve ölçü tanımlaması yapmayı düşünüyor musunuz?

4. Dünyadaki standart alanında benzer çalışmalar yapılmış mıdır?” (EK- 8)

Görüldüğü üzere bu dilekçede,  iddia makamının iddia ettiği gibi “Türbanın tanımı ve boyutlarıyla bir standart belirlemesini” isteme yoktur, sadece konuya dair bilgilenme talebi vardır. Kişilerin bilgi edinme hakkıdır. Hukuk devletinde, bir kişi yasal makamlardan, yasal usullere uygun bilgi talep etti diye kınanamaz, yadırganamaz ve Anayasaya aykırı bir davranışla itham edilemez. Bir milletvekilinin, şahsi bir talebi, hem de yasaların teminat altına aldığı bir talebi nedeniyle, bir siyasi partinin kapatılmasını talep, hukukun temel ilkelerine ve Anayasaya aykırıdır.

2) İddianamenin 80’inci sayfasında yer alan ve EK – 99’da delili sunulan metin, Asım AYKAN’ın internet sitesinden alınmıştır. Buradaki açıklamasında Asım AYKAN; AİHM’in Leyla ŞAHİN kararı ile ilgili tespit, değerlendirme ve eleştirilerde bulunmuştur.

Kaldı ki Mahkeme kararları, eleştirilmez değildir. Mahkeme kararları da demokratik hukuk devletinin gereği olarak eleştirilebilir. Mahkeme kararlarına uyma zorunluluğu, onların eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. Bir kimse; mahkeme kararını eleştirdi veya mahkemenin kabulüne aykırı tespit ve değerlendirmelerde bulundu diye itham edilemez ve sırf bu nedenle bir düşünce açıklaması Anayasaya aykırı hale gelmez. Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, bir kişiyi, mahkeme kararındaki kabulün tersine konuştu veya mahkeme kararını eleştirdi diye siyasi yasaklı hale gelmesini talep edemez.

Ayrıca Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Asım AYKAN’ın AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Başsavcı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden söz etmemektedir.

Bütün bunların yanında Asım AYKAN’a isnat edilen her iki metin; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

12-  İRFAN GÜNDÜZ

İstanbul milletvekili İfan GÜNDÜZ hakkında 2 adet iddia yer almaktadır. Her iki iddia da gazete haberlerine dayandırılmıştır. Ancak iddia makamı; bu gazetelerin, aynı günkü diğer gazetelerle ve konuşmaların tam metni ile ele alıp değerlendirmesi gerekirken bunun yapmamıştır.  Ayrıca, EK -100’de delil olarak konan Meclis tutanaklarındaki konuşmalarından  hiç birisi, İrfan GÜNDÜZ hakkındaki iddia ile ilgili değildir.

1) İddianamenin 81-82’inci sayfalarında yer alan ve EK- 100’de delili sunulan konuşma; dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa BUMİN’in, Anayasa Mahkemesi’nin 39. Kuruluş Yılı Kutlama Töreni Açılış Konuşması’nın, eleştirisi mahiyetinde değerlendirme ve tespitleri içermektedir. İrfan GÜNDÜZ konuşmasının bir bölümünde, hakimlik mesleğinin genel ve hukuki bilgi ile çözülmesi mümkün olmayan, çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hallerde bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasının gerekliliğini farklı bir lisanla ifade etmiştir. Bilirkişilik müessesi, başlangıçtan beri Türk hukukunda hem Ceza Muhakemesi Kanunu (M. 63- 73), hem Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (M. 275-286) ve İdari Yargılama Usulü Kanunu (M. 31) düzenlenen ve  uygulanan bir müessesedir. Mahkemelerin, hakimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgi ile çözülmesi mümkün olmayan, çözümü uzmanlığı, teknik veya özel bilgiyi gerektiren konularda, hukukumuzda var olan bilirkişilik müessesesini işletmemelerini tespit, değerlendirme ve eleştirmenin laikliğe, Anayasaya ve yasaya aykırı bir yönü yoktur. 

“Anayasa Mahkemesi Başkanın beyanları eleştirilemez.” şeklinde  ne bir Anayasa ve ne de yasa kuralı vardır. Herkesin görüşünün eleştirisi mümkün olduğu gibi Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa BUMİN’in görüşleri de eleştirilebilir. Bu eleştiriler, düşünce ve düşünceyi ifade kapsamında ve Anayasanın teminatı altındadır.

2) İddianamenin 85-86’ıncı sayfalarında yer alan ve EK- 104’de delili sunulan beyanlar; eleştirel bir yaklaşımla mesleki eğitim ve başörtüsü konusundaki tespit ve değerlendirmeleri içermektedir.

Ayrıca Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

İrfan GÜNDÜZ’ün AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Başsavcı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden söz etmemektedir.

Kaldı ki İrfan GÜNDÜZ’e isnat edilen her iki konuşma da; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

13- MEHMET ÇİÇEK

Yozgat milletvekili Mehmet ÇİÇEK hakkında 2 adet iddia yer almaktadır.

1) İddianamenin 83’üncü sayfasında yer alan ve EK-100’de delili sunulan beyanların dayanağı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurul  tutanakları ve bir gazete kupürüdür. İddia makamı, Mehmet ÇİÇEK ile ilgisi olmayan ve başka milletvekillerine ait pek çok konuşma koymuştur. İddia makamının bu tutumunu, hukukun içinde kalarak anlamak mümkün değildir.

Mehmet ÇİÇEK bu konuşmayı, bir yasama faaliyeti çerçevesinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda yapmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nda yapılan konuşmalar ve aksi kararlaştırılmadıkça bunların dışarıda tekrarı veya  basında yer alması da mutlak sorumsuzluk kapsamında olup, Anayasanın 83’üncü maddesinin teminatı altındadır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulundaki konuşmasında Mehmet ÇİÇEK; laikliğe ve cumhuriyetin değerlerine vurgu yapmış, “Laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşüncelerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda belirtilen görevleri yerine getirir.” (Anayasa, m. 136) şeklindeki Anayasa hükmü mucibince Diyanet İşleri Başkanlığı’nın önemine ve faaliyetlerine değinmiş, herkesin görevini yaparken Anayasa’nın verdiği görev ve yetki sınırları içinde kalmasının gerekliliğine işaret etmiş, din hakkında uzmanlığı olmayanların konuşmasının yanlışlığına vurgu yapmış, bu meyanda konuşmasının bir kısmında da Anayasa Mahkemesi’nin 43’üncü kuruluş yıldönümü münasebetiyle dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa BUMİN’in yaptığı açıklamalara dair tespit, değerlendirme ve eleştirilerde bulunmuştur.

Konuşma bir bütün olarak incelendiğinde, ne laiklik ilkesine ve ne de Anayasa’nın herhangi bir hükmüne aykırılık vardır. Aksine Anayasaya ve laikliğe bağlılık vardır. Nitekim konuşmada geçen “İşin doğrusu, devlet, millet, cumhuriyet, Atatürk ilkeleri, laiklik ilkeleri kimsenin babasının mülkü değildir. Bunlar yüce Türk milletinin vazgeçilmez ortak değerleridir ve milletimizin değerleridir, kimsenin inhisarı altında değildir…” ifadeleri bunun ispatıdır.

Ancak bu açıklık ve gerçekliğe rağmen iddia makamının, Mehmet ÇİÇEK’in konuşmasından sadece dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa BUMİN’in konuşmasıyla ilgili tespit, değerlendirme ve eleştirilerini iddianameye koyması, konuşmanın bütününü parçalaması ve bu parçaya da konuşanın iradesine rağmen anlam yüklemesi, hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz.

“Anayasa Mahkemesi Başkanın beyanları eleştirilemez.” şeklinde  ne bir Anayasa ve ne de yasa kuralı vardır. Herkesin görüşünün eleştirisi mümkün olduğu gibi Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa BUMİN’in görüşleri de eleştirilebilir. Kaldı ki bu eleştiriler, düşünce ve düşünceyi ifade hürriyeti kapsamında ve Anayasanın teminatı altındadır.

2) İddianamenin 84’üncü sayfasında yer alan ve EK-101’de delili sunulan beyanların dayanağı, 2006 yılı şubat ayında Star TV’de katıldığı bir programdaki açıklamalarıdır. İddia makamı, bu programa ait CD’yi, iddiasına dayanak delil olarak koyduğu halde, bu CD’nin çözümünü yaptırıp dosyaya koymamıştır. Ayrıca EK-1001’de; Hürriyet Gazetesi yazarı Ertuğrul ÖZKÖK’e ait aynı köşe yazısından 2 adet, konuya ilişkin bir haber ve Mehmet ÇİÇEK’in yaptığı ve Milliyet Gazetesinde yer alan basın açıklaması var. Ekteki diğer 3 gazete kupürünün iddia ile hiçbir ilgisi yoktur. Bunları iddia makamının ne maksatla koyduğu anlaşılamamıştır.

İddia makamı, Mehmet ÇİÇEK’in konuşmasının bir kısmını anlam bütünlüğünden kopararak iddianamesine almış ve Mehmet ÇİÇEK’in iradesi ve ifadelerinin hilafına hareketle söylenenleri laiklik aleyhine nitelemiş ve takdim etmiştir. Bu kabul edilemez. Hukuk devletinde iddia makamı, somut gerçeklikten hareket eder, kişilerin beyanlarına onlara rağmen anlam yükleyemez.

Mehmet ÇİÇEK bu konuşmasında; Danıştay 2. Dairesi’nin Aytaç Kılınç’a  ilişkin 26.10.2005 gün ve 2004/4051-2005/3366 sayılı kararı ile ilgili tespit, değerlendirme ve eleştirilerde de bulunmuştur. Danıştay’ın bu karar üzerine yaşanan tartışmalar çerçevesinde Mehmet ÇİÇEK; hakimlik mesleğinin genel ve hukuki bilgi ile çözülmesi mümkün olmayan, çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hallerde bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasının gerekliliğini farklı bir lisanla ifade etmiştir. Bilirkişilik müessesi, başlangıçtan beri Türk hukukunda hem Ceza Muhakemesi Kanunu (M. 63- 73), hem Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (M. 275-286) ve hem de İdari Yargılama Usulü Kanunu (M. 31) düzenlenen ve  uygulanan bir müessesedir. Mahkemelerin, hakimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgi ile çözülmesi mümkün olmayan, çözümü uzmanlığı, teknik veya özel bilgiyi gerektiren konularda, hukukumuzda var olan bilirkişilik müessesesini işletmemelerini tespit, değerlendirme ve eleştirmenin laikliğe, Anayasaya ve yasaya aykırı bir yönü yoktur. 

Kaldı ki Mahkeme kararları, eleştirilmez değildir. Mahkeme kararları da demokratik hukuk devletinin gereği olarak eleştirilebilir. Mahkeme kararlarına uyma zorunluluğu, onların eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. Bir kimse; mahkeme kararını eleştirdi veya mahkemenin kabulüne aykırı tespit ve değerlendirmelerde bulundu diye itham edilemez ve sırf bu nedenle bir düşünce açıklaması Anayasaya aykırı hale gelmez. Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, bir kişiyi, mahkeme kararındaki kabulün tersine konuştu veya mahkeme kararını eleştirdi diye siyasi yasaklı hale gelmesini talep etmez ve edemez.

Star TV’de yaptığı açıklamaların basında çarpıtılarak yer alması üzerine Mehmet ÇİÇEK; Anayasa’nın tanıdığı ve teminat altına aldığı “Cevap ve düzeltme hakkını” (Anayasa, m. 32) kullanmıştır. Hürriyet Gazetesi yazarı Ertuğrul ÖZKÖK 18.02.2006 tarihli köşesinde “Yeminime sadığım”  başlığı ve Milliyet Gazetesinin 19.02.2006 tarihli nüshasında “AKP’li Mehmet ÇİÇEK: Milletvekili yeminine sadığım” başlığı  ile bu cevap ve düzeltmeleri yayınlanmışlardır. Sabah Gazetesi yazarı Fatih ALTAYLI’’ya gönderdiği 21.02.2006 tarihli açıklama ise yayınlanmamıştır (EK- 9). Ne gariptir ki iddia makamı; Mehmet ÇİÇEK’in Anayasa ile tanınıp teminat altına alınan “düzeltme ve cevap hakkı”na (Anayasa, m. 32) istinaden yaptığı tekzip ve düzeltmeleri dikkate alması gerekirken bunu yapmamış, aksine gerçeğe aykırı gazete haber ve yorumlarına itibar etmiştir. Bunlar, açık ve tartışmasız bir Anayasa ihlali olduğu gibi hukukun temel ilkelerinin de ayaklar altına alınmasıdır.

Ayrıca Mehmet ÇİÇEK, bu programa şahsı adına katılmış, konuşmayı da şahsı adına yapmış, bu hususu da programda açıklıkla ifade etmiştir. Şahıs adına yapıldığı bir konuşma nedeniyle AK Parti’nin sorumluluğu söz konusu değildir.

Buna rağmen AK Parti Türkiye Büyük Millet Meclisi Grup Başkanlığı, 16.02.2006 tarih ve 40 sayılı yazısı ile Mehmet ÇİÇEK hakkında inceleme başlatmış, savunmasını almış ve sonuçta ikaz edilmesine karar verilmiş ve gerekli ikazlar da yapılmıştır.

Ayrıca Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Mehmet ÇİÇEK’in AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Başsavcı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden söz etmemektedir.

Kaldı ki Mehmet ÇİÇEK’e isnat edilen her iki iddiada yer alan tespit, değerlendirme ve eleştirileri; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

14- İDRİS NAİM ŞAHİN

İddianamenin 84’üncü sayfasında yer alan ve EK-102’de delili sunulan iddia, 17.04.2006 tarihli Vakit.com.tr.internet sitesinde yer alan bir habere dayandırılmıştır.

Gazetede yer alan ve buradan iddianameye alınan metin, İdris Naim ŞAHİN’in bire bir konuşması değildir. İdris Naim ŞAHİN’nin konuşmasının metni, İstanbul Valiliği ve İçişleri Bakanlığının resmi kayıtlarından olan “Toplantı zabıtları”nda vardır. Zabıtlarda yer alan konuşma; “İ.Y.C., bu toplantısı ile tarihteki yerini alacaktır. İ.Y.C. bu ülkeye, bu ülke gençliğine büyük hizmetler vermiştir. Hizmetler devam etmektedir. Zaman zaman bazı eleştiriler alıyoruz. İktidarın eleştirilmesi, ondan daha fazla şeyler beklenmesi normaldir. Eleştirilerden yararlanmak, iktidarın görevidir. Eleştiriler makul ölçülerde olmalıdır. Çözüm bekleyen konuları sabırla, zamana yayarak çözeceğiz. Asıl olan bu cemiyetin hizmetlerini takip etmek, yardımcı olmaktır. İ.Y.C. çalışmalarını ve mensuplarını yürekten tebrik ediyorum. Kutuluyor, başarılar diliyorum.” (EK- 10) şeklindedir.

Görüldüğü gibi İdris Naim ŞAHİN’e isnat edilen konuşma ile İdris Naim ŞAHİN’in bizzat yaptığı ve Devletin resmi kayıtlarında yer alan konuşma birbirinden farklıdır. İddia makamı, sadece gazete haberi ile yetinmeyip İlim Yayma Cemiyeti’nin 52’inci Genel Kurulu tutanaklarını istetip, işin aslını araştırsaydı, bu gerçeğe kolaylıkla ulaşabilirdi. Ama bunu yapmamıştır.

İdris Naim ŞAHİN’in zabıtlarda yer alan konuşması, bir derneğin genel kurulunda herkesin yaptığı mutat konuşmalardan biridir. Konuşmasında; İlim Yayma Cemiyetini övmüş, hizmetlerinden dolayı teşekkür etmiş, iktidar partisinin milletvekili olması hasebiyle de iktidara dönük eleştirilerin normal karşılanması gerektiği ve bundan istifade etmenin iktidarın görevi olduğunu, çözüm bekleyen konuların da zamanla çözülebileceğini ifade etmiştir. Bu konuşmanın, Anayasaya aykırı bir yönü olmadığı gibi laiklikle irtibatlandırılması da mümkün değildir. Buna rağmen iddia makamının, İdris Naim ŞAHİN’in beyanlarına, onun kast ve iradesi dışında anlam yükleyip, bunu da laiklikle irtibatlandırması, hukukun evrensel ilkeleri ve Anayasanın açık ve tartışmasız ihlalidir.

Anayasanın 69’uncu maddesine göre siyasi partiler; belli şartların birlikte varlığı koşuluyla sadece üyelerinin eylemlerinden sorumludur. Anayasanın bu açık hükmüne rağmen iddia makamının, AK Parti üyesi olmayan İlim Yayma Cemiyeti Genel Başkanı Hamza Akbulut’un yaptığı konuşmayı,  iddianameye koyması da açık bir hukuksuzluk ve açık bir Anayasa ihlalidir.

Bunun yanında İddia makamının, İlim Yayma Cemiyeti Genel Başkanı Hamza AKBULUT’un konuşması ile İdris Naim ŞAHİN’in konuşması arasında irtibat kurma çabası da diğer bir hukuksuzluk ve Anayasa ihlalidir. Zira İdris Naim Şahin’in iddianamede yer alan beyanı, iddianamede yer verilen Hamza Akbulut’un konuşmasının ardından değil (Şahin, Akbulut’un konuşması sırasında salonda bulunmamaktadır) kendisinden önce konuşan siyasi parti yetkililerinin konuşmalarının ardından ve onların eleştirilerine yanıt olarak kullanılmıştır.

Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

İdris Naim ŞAHİN’in AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden söz etmemektedir.

Kaldı ki İdris Naim ŞAHİN’in İlim Yayma Cemiyeti Genel Kurulundaki beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

15- BİNALİ YILDIRIM

İddianamenin 85’inci sayfasında yer alan ve EK-102’de delili sunulan iddia, 17.04.2006 tarihli Vakit.com.tr.internet sitesinde yer alan bir habere dayandırılmıştır.

Gazetede yer alan ve buradan iddianameye alınan metin, Binali YILDIRIM’ın bire bir konuşması değildir. İstanbul Valiliği ve İçişleri Bakanlığının resmi kayıtlarından olan “Toplantı zabıtları”nda Binali YILDIRIM’ın; “… Reformlar sancılı olur. Reformları uzlaşarak yapmak toplumun menfaatinedir. Reformların bir kısmının sonu alındı. Bir kısmının da zamana bağlı olarak alınacaktır. Kırıp dökmeden iş yapmak istiyoruz.” şeklindeki ifadeleri, Vakit.com.tr internet sitesi ve iddianamede “Reformlar sancılı olur. Güle oynaya yapılmaz. Tarihte de bu reformlar gerçekleştirilirken birçoğu kanlı oldu. Bu konuda sabır ve zamana ihtiyacımız var. Önemli olan bir şeyi yaparken kırıp dökmemek ve bu da bizim hassasiyetimiz. Yolumuza da bu şekilde devam edeceğiz. Devam ederken de gerekenler yapılacak.” (EK-11) şeklinde yer almıştır. Görüldüğü üzere; “… Güle oynaya yapılmaz. Tarihte de bu reformlar gerçekleştirilirken birçoğu kanlı oldu. Bu konuda sabır ve zamana ihtiyacımız var. Önemli olan bir şeyi yaparken kırıp dökmemek ve bu da bizim hassasiyetimiz. Yolumuza da bu şekilde devam edeceğiz. Devam ederken de gerekenler yapılacak.” ifadeleri, Binali YILDIRIM’ın beyanları arasında yoktur. Bu ifadeler, gazete muhabirinin haberinde yer ve iddia makamı da doğruluğunu sorgulamadan iddianameye almıştır. İddia makamı, sadece gazete haberi ile yetinmeyip İlim Yayma Cemiyeti’nin 52’inci Genel Kurulu tutanaklarını istetip, işin aslını araştırsaydı, bu gerçeğe kolaylıkla ulaşabilir ve böyle bir yanlışa düşmeyebilirdi. Ama bunu yapmamıştır.

Binali YILDIRIM’ın zabıtlarda yer alan konuşması, bir derneğin genel kurulunda herkesin yaptığı mutat konuşmalardan biridir. Konuşmasında; İlim Yayma Cemiyetini ve hizmetlerini övmüş ve AB sürecinde yapılan reformlardan bahsetmiştir. Binali YILDIRIM’ın konuşmasında geçen “Reform” kelimesini, kendi görev alanına giren haberleşme ve ulaştırma alanlarında ve AB sürecinde yapılan köklü değişiklikleri ifade için kullanmıştır. Bu konuşmanın, Anayasaya aykırı bir yönü olmadığı gibi laiklikle irtibatlandırılması da mümkün değildir. Buna rağmen iddia makamının, Binali YILDIRIM’ın beyanlarına, onun kast ve iradesi dışında anlam yükleyip, bunu da laiklikle irtibatlandırması, hukukun evrensel ilkeleri ile Anayasanın açık ve tartışmasız ihlalidir.

Anayasanın 69’uncu maddesine göre siyasi partiler; belli şartların birlikte varlığı koşuluyla sadece üyelerinin eylemlerinden sorumludur. Anayasanın bu açık hükmüne rağmen iddia makamının, AK Parti üyesi olmayan İlim Yayma Cemiyeti Genel Başkanı Hamza Akbulut’un yaptığı konuşmayı,  iddianameye koyması da açık bir hukuksuzluk ve açık bir Anayasa ihlalidir.

Bunun yanında İddia makamının, İlim Yayma Cemiyeti Genel Başkanı Hamza AKBULUT’un konuşması ile Binali YILDIRIM’ın konuşması arasında irtibat kurma çabası da diğer bir hukuksuzluk ve Anayasa ihlalidir.

Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Binali YILDIRIM’ın AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz etmemektedir.

Kaldı ki Binali YILDIRIM’ın İlim Yayma Cemiyeti Genel Kurulundaki beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

16- AKİF GÜLLE

İddianamenin 85’inci sayfasında yer alan ve EK-103’de delili sunulan iddia, 10 şubat 2006 tarihli Radikal İnternet Baskısından alınan habere dayandırılmıştır.

Akif Gülle, iddianamede yer alan beyanından da açıkça anlaşıldığı gibi, Açık Öğretim Lisesi Yönetmeliğini yargıya taşıyan YÖK’ü eleştirmiştir. Bu beyanın, laiklikle uzaktan yakından hiçbir ilişkisi yoktur. Hiçbir mantık ve yorum, bu beyanın laiklikle ilişkisini kuramaz. Kaldı ki Anayasa ve yasalarımızda; “YÖK eleştirilemez. YÖK’ün eleştirilmesi Anayasa veya laikliğe aykırıdır.” biçiminde bir hüküm yoktur. Bir milletvekilinin düşüncesini ifade edebilme özgürlüğü çerçevesinde YÖK’ü eleştirmesinin laiklik karşıtı bir eylem ve beyan olarak değerlendirilmesinin hukuki bir dayanağı bulunmamaktadır.

Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Akif GÜLLE’nin AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz etmemektedir.

Kaldı ki Akif GÜLLE’nin bu beyanı; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

17- FEHMİ HÜSREV KUTLU

1) İddianamenin 88’inci sayfasında yer alan ve EK-105’de delili sunulan iddia; tarihsiz bir Cumhuriyet Gazetesi haberine dayandırılmıştır. Bu iddianın ekinde sunulan onlarca delilden sadece biri Fehmi Hüsrev KUTLU ile ilgilidir. Diğer delillerin, Fehmi Hüsrev KUTLU ile hiçbir ilgisi yoktur. Fehmi Hüsrev KUTLU’nun iddianameye alınan konuşması, Adalet Komisyonu’nda yapılmıştır. Adalet Komisyonu Raporunu iddianame ekine koyan iddia makamı, bu konuşmayı havi komisyon tutanağını ekler arasına koymamıştır. Bunun yerine Cumhuriyet Gazetesinin tarihsiz bir haberine istinat etmiştir. Bu yöntem, delil itibarında bir saptırmadır.

Fehmi Hüsrev KUTLU bu konuşmayı, bir yasama faaliyeti çerçevesinde Adalet Komisyonunda yapmıştır. Adalet Komisyonunda yapılan konuşmalar ile bunların Meclis dışında tekrarı ve gazetelerde yer alması da mutlak sorumsuzluk kapsamında olup Anayasanın 83’üncü maddesinin teminatı altındadır.

İddianamede yer alan sözler;  Anayasa ve laiklik karşıtı sözler olmayıp, Anayasa ve laikliğin teminatı altında yapılan bir değerlendirmedir.

Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Fehmi Hüsrev KUTLU’nun AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz etmemektedir.

Kaldı ki Fehmi Hüsrev KUTLU’nun bu beyanı; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

2) Ayrıca iddia makamı, 29.06.2005 tarih ve 5377 sayılı kanunun 29. maddesi ile değiştirilen ve halen yürürlükte bulanan Türk Ceza Kanunun 263’üncü maddesinin, Türkiye Büyük Millet Meclisinde görüşülmesini ve kanunlaşmasını, Cumhurbaşkanının geri gönderme gerekçeleri ve kendi değerlendirmesi ile Anayasa ve laikliğe aykırı görmüş ve bunu da kapatma davasında delil olarak göstermiştir. Bu, iddia makamının kendisini Meclis ve hatta Anayasa Mahkemesi yerine koyan, kendi yetki sınırlarını aşan, Anayasa ve hukuk dışı bir yaklaşımdır.

Çünkü yasama yetkisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne aittir (Anayasa, m. 7). Kanun koymak, değiştirmek veya kaldırmak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yetki ve görevlerindendir(Anayasa, m. 87). “Kanun teklif etmeye Bakanlar Kurulu ve milletvekilleri yetkilidir.”(Anayasa, m. 88/1) “Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisince kabul edilen kanunları onbeş gün içinde yayımlar. (Değişik: 3.10.2001-4709/29 md.) Yayımlanmasını kısmen veya tamamen uygun bulmadığı kanunları, bir daha görüşülmek üzere, bu hususta gösterdiği gerekçe ile birlikte aynı süre içinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne geri gönderir…” (Anayasa, m. 89/1-2) Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görüşülerek kabul edilen bir kanunun, Cumhurbaşkanı tarafından bir daha görüşülmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne geri gönderilmesi ve Meclisin kanunu aynen kabul etmesi, Anayasa ve İçtüzük’e uygun bir yasama faaliyeti ve sürecidir.

Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilen bir kanunun, Anayasaya aykırılık denetimi ve aykırılığın tespiti halinde iptali, Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkileri arasındadır (Anayasa, m. 148-153). Anayasa ve İçtüzük’e uygun bir yasama faaliyeti, salt Cumhurbaşkanının bir daha görüşülmek üzere Meclise geri göndermede beyan ettiği gerekçelerle veya Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın iddia ve değerlendirmesiyle Anayasaya aykırı hale gelmez, getirilemez.  Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı bu tavrıyla, Anayasanın yalnızca Anayasa Mahkemesi’ne tanıdığı denetim yetkisini devşirmektedir. Oysa “Hiç kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.” (Anayasa, m. 6/3)

Kaldı ki Anayasa’ya aykırılık iddiasıyla ne Cumhurbaşkanı ve ne de bu kanunu uygulayan bir mahkeme (Anayasa m. 152’ye göre)  Anayasa Mahkemesine taşımıştır.

Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, yürürlükte olan ve herkesin uymak zorunda olduğu ve kendisinin de hem uymak hem de uygulamak zorunda olduğu bir kanun nedeniyle bir siyasi partinin kapatılmasını dava edemez. Aksinin kabulü, hukukun evrensel ilkelerinin ihlalidir. İddia makamı, bu tutumuyla, iddianamedeki subjektif yaklaşımını burada da sergilemiştir.

3) Öte yandan,  iddianamede (Sayfa: 48, EK-45) “Fehmi Hüsrev Kutlu’nun, ödül alan türbanlı öğrenci ile birlikte basın fotoğrafçılarına poz vermesi”nin laiklik ilkesine aykırı olarak değerlendirilmesi, ayrı bir hukuk garabetidir. Bir milletvekilinin, başarılı bir öğrenci ile fotoğraf çektirmesi ve onu başarısından dolayı tebrik etmesi, ne laikliğe ve ne de Anayasanın herhangi bir hükmüne aykırıdır. Burada söz konusu olan, başarılı öğrencileri kutlamak ve onları daha çok çalışmaya teşvik etmektir. Kaldı ki, Fehmi Hüsrev Kutlu yalnızca türbanlı öğrenciyi değil başarılı çok sayıda öğrenciyi kutlamış ve onların isteği üzerine de birlikte fotoğraf çektirmiştir.  Anayasaya asıl aykırı olan, başarılı bir öğrenci ile bir milletvekilinin fotoğraf çektirmesini, sırf öğrencinin başörtüsü nedeniyle yadırgamak ve bunu laikliğe aykırı değerlendirmektir. Onun için bu değerlendirmenin de hiçbir hukuki dayanağı yoktur.

18- MUSA UZUNKAYA

1) İddianamenin 89’uncu sayfasında yer alan ve EK-107’de delili sunulan konuşma, Türkiye Büyük Millet Meclisi Plan ve Bütçe Komisyonunda yapılmıştır. İddia makamı, konuşmanın Plan ve Bütçe Komisyonunda yapıldığını belirttiği halde, delil olarak 08 Kasım 2006 tarihli Cumhuriyet Gazetesi haberini göstermiş; ama komisyon tutanaklarını delil olarak sunmamıştır. Bu açık bir, delil yanıltmasıdır.

Bu konuşmada, başörtüsü sorununa dair değerlendirme ve tespitlerde bulunmuştur.

2) İddianamenin 89’uncu sayfasında yer alan ve EK-108’de delili sunulan konuşma da Türkiye Büyük Millet Meclisi Plan ve Bütçe Komisyonunda yapılmıştır. İddia makamı, konuşmanın Plan ve Bütçe Komisyonunda yapıldığını belirttiği halde, delil olarak Cumhuriyet Gazetesindeki haberleri göstermiş; ama komisyon tutanaklarını delil olarak sunmamıştır. Bu açık bir, delil yanıltmasıdır.

Bu değerlendirme ve eleştiriler, Plan ve Bütçe Komisyonundaki CHP milletvekillerinin yaptıkları eleştirilere cevap vermek maksadıyla yapılmış bir düşünce açıklamasıdır. Tarihi kişiliklere dair tespitlerde bulunmak ve bir kişinin düşüncesini benimsediğini söylemek, ne Anayasaya ve ne de laiklik ilkesine aykırıdır.

 Kaldı ki Musa UZUNKAYA’nın yaptığı her iki konuşma da  bir yasama faaliyeti çerçevesinde Plan ve Bütçe Komisyonunda yapmıştır. Plan ve Bütçe Komisyonunda yapılan konuşmalar ile aksi kararlaştırılmadıkça bunların Meclis dışında tekrarı ve gazetelerde yer alması da mutlak sorumsuzluk kapsamında olup Anayasanın 83’üncü maddesinin teminatı altındadır.

Ayrıca Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Musa UZUNKAYA’nın AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz etmemektedir.

Bütün bunların yanında Musa UZUNKAYA’nın bu beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

19- MEHMET AYDIN

İddianamenin 89’uncu sayfasında yer alan ifadelerin Almanya’da yayınlanan Frankfurter Allgemeine gazetesine verilen demeçten alındığı belirtilmesine karşın, iddianın delillerinin sunulduğu EK-109’da bu gazete yoktur. Bu açık bir delil saptırmasıdır.

             Mehmet Aydın’ın; 2004 yılı Nisan ayında Almanya’da Frankfurter Allgemeine gazetesine verdiği mülakat, o tarihte Almanya’da yaşanan başörtüsü tartışması ile ilgili olup Türkiye veya Türkiye’de yaşanan başörtüsü sorunuyla ilgili değildir. Mülakatın yer aldığı Frankfurter Allgemeine gazetesi tercüme edilip incelenmiş olsaydı (EK-12), iddianame ve ekinde sunulan delillerin bu konuşmayı yansıtmadığı açıkça görülebilirdi. Ne yazık ki iddia makamı, ne bu gazetenin aslını ve ne de tercümesini dosyaya koymuştur. Almanya’da yaşanan bir soruna dair Almanya’da yapılan ve bir Alman gazetesinde yer alan mülakatın, Türkiye’de yapılmış gibi gösterilip, Türkiye’nin hukuk sistemine, laiklik anlayışına ve Anayasasına aykırı görmek, hukukun evrensel ilklerinin ve Anayasanın tartışmasız ihlalidir.

Ayrıca Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Mehmet AYDIN’ın AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz etmemektedir.

Kaldı ki Mehmet AYDIN’ın bu beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

20- GÜLDAL AKŞİT

İddianamenin 89’uncu sayfasında yer alan ve EK-110’da delili sunulan iddia, muhtelif gazete kupürlerine dayandırılmıştır.

Güldal Akşit;  Birleşmiş Milletler Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Komisyonunda (CEDAW) Türk Delegasyonu Başkanı ve Kadından Sorumlu Devlet Bakanı olarak Türkiye raporunu sunmuş, sunumunda ise başörtüsü sorununa hiç değinmemiştir. Ancak raporun sunumunu müteakip gerçekleştirilen soru cevap bölümünde, komisyon üyelerinden birisinin “Türkiye’deki üniversitelerde başörtüsü sorunu olduğuna dair haberler doğru mu?” biçimindeki sorusu üzerine, yorumsuz bir durum tespitinde bulunmuştur. Bu konuda Türkiye’de konuşmayan, tespitte bulunmayan veya kendince çözüm önerileri sunmayan ne bir siyasi, ne bir sivil toplum örgütü ve ne de bir üniversite kalmıştır. Hatta bu sorun, çeşitli davalarla Danıştay, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin gündemine gelmiş, mahkemeler de bu sorunu tartışmış ve bu konuda muhtelif kararlar da vermişlerdir. Hakikat bu iken, herkesin görüş bildirdiği ve tartıştığı bir konuda, kadından sorumlu Devlet Bakanı Güldal AKŞİT’in kadın sorunlarının uluslararası düzeyde konuşulduğu bir toplantıda, sorulan bir soru üzerine, yorum yapmaksızın, sadece başörtüsü sorununa dair bir tespitte bulunmasından daha doğal ne olabilir? 

Güldal AKŞİT’in bu tespitinin laiklikle uzaktan yakından hiçbir ilişkisi yoktur. İddia makamının farklı değerlendirmesi, bu somut gerçekliği değiştirmez.

Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Güldal AKŞİT’in AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz etmemektedir.

Kaldı ki Güldal AKŞİT’in bu beyanı; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

21- ERSÖNMEZ YARBAY

İddianamenin 90’ıncı sayfasında yer alan ve EK-111’de delili sunulan konuşma, Hükümetin Leyla Şahin hakkındaki AİHM 4. Dairesi'nin kararının onaylanmasını istemesi üzerine Hükümete yapılan bir eleştiri ve değerlendirmedir. Bu açıklamanın, laiklik ilkesine ve Anayasaya aykırı bir yönü de yoktur. Ersönmez YARBAY’ın beyanı, “Hükümetin türban yasağını savunmasının Anayasa’ya aykırılığına” ilişkindir.

Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Ersönmez YARBAY’ın AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz etmemektedir.

Kaldı ki Ersönmez YARBAY’ın bu beyanı; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

22- AHMET FARUK ÜNSAL

İddianamenin 90’ıncı sayfasında yer alan ve EK-111’de delili sunulan konuşma, Hükümetin Leyla Şahin hakkındaki AİHM 4. Dairesi'nin kararının onaylanmasını istemesi üzerine Hükümete yapılan bir eleştiri ve değerlendirmedir. Bu açıklamanın, laiklik ilkesine ve Anayasaya aykırı bir yönü de yoktur.

Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Ahmet Faruk ÜNSAL’ın AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz etmemektedir.

Kaldı ki Ahmet Faruk ÜNSAL’ın bu beyanı; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

23- MEHMET ELKATMIŞ

İddianamenin 90’ıncı sayfasında yer alan ve EK-111’de delili sunulan konuşma, Hükümetin Leyla Şahin hakkındaki AİHM 4. Dairesi'nin kararının onaylanmasını istemesi üzerine Hükümete yapılan bir eleştiri ve değerlendirmedir. Bu açıklamanın, laiklik ilkesine ve Anayasaya aykırı bir yönü de yoktur.

Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Mehmet ELKATMIŞ’ın AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz etmemektedir.

Kaldı ki Mehmet ELKATMIŞ’ın bu beyanı; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

24- ABDULLAH ÇALIŞKAN

1) İddianamenin 90’ıncı sayfasında yer alan ve EK-111’de delili sunulan konuşma, Hükümetin Leyla Şahin hakkındaki AİHM 4. Dairesi'nin kararının onaylanmasını istemesi üzerine Hükümete yapılan bir eleştiri ve değerlendirmedir. Bu açıklamanın, laiklik ilkesine ve Anayasaya aykırı bir yönü de yoktur.

2) İddianamenin 90-91’inci sayfalarında yer alan ve EK-113’de delili sunulan konuşma,  gençler ve değişim konusunda yapılmış bir değerlendirmedir.  Konuşmadaki “Yeşil devrim”den kasıt, iddia makamının dile getirdiği gibi “Laik cumhuriyete yönelik bir karşı devrimin adı”(İddianame, s. 142)  değil, değişim ve bunun gençlik için önemini ifade ederken yapılmış bir nitelemedir. Abdullah ÇALIŞKAN, “Kastettiğim köklü değişimlerdir.” demek suretiyle   kastını açıklıkla ifade ettiği ve bu ifadesi de iddianamede yer aldığı halde iddia makamının, bunu kendine göre yorumlanması ve anlamlandırması hukukun evrensel ilkeleriyle bağdaşmaz.

3) Ayrıca, AK Parti Kocaeli milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Nihat ERGÜN, Abdullah ÇALIŞKAN’ın görüşlerine parti olarak katılmadıklarını, bu ifadelerin  partinin görüşlerini yansıtmadığını açıklıkla ifade etmiştir. İşte Nihat ERGÜN’ün o konuşmasının ilgili kısmı: “Biz bir hizmet milliyetçisiyiz,  Parti olarak da bir hizmet partisiyiz, bir ideolojik parti değiliz. Toplumu adam etme sevdasında bir partinin üyeleri değiliz biz. Toplumu bir veri kabul ediyoruz. İşte toplum bu. Bu toplumdan etkileniyoruz, günü geldiğinde bu toplumu etkiliyoruz, görüş ve düşüncelerimizle. Bu toplumun var olan problemlerini çözmek ve bunu daha ileriye götürmek için uğraşan bir siyasi partiyiz. Muhafazakâr demokrat bir siyasi partinin üyeleriyiz, gençliğiz, yöneticileriyiz. Muhafazakâr partiler devrimci partiler değildirler. Yeşil ya da kırmızı, önemli değil. Tedricî değişimden yana olan evrimci partilerdir. Değişimden yanayız, yenilikçiyiz. Ama, bu yenilikçilik kökten silen atan, devrimci bir yenilenme değildir. Kendi kendine, doğal süreci içerisinde değişen, bir evrim geçiren bir yenilenmedir. Böyle bir yenilenmeden yanayız. Kökten silip atan bir yenilenmenin toplumu tahrip ettiğini düşünürüz. Böyle bir yenilenme yerine evrimci, birbirinden etkilenerek toplumu ilerleten, mesafe aldıran bir yenilenmenin öncüleri olan muhafazakâr demokrat bir siyasi partinin temsilcileriyiz. O açıdan, bizim yaklaşımlarımızın radikal olmadığımızı, köktenci olmadığımızı, toplumu adam etme sevdasında olmadığımızı, toplumu bir veri olarak kabul ettiğimizi, o veriyle etkileşim içerisinde kâh ondan etkilenerek kâh onu etkileyerek ilerleme kaydetmemiz gerektiğini düşünen bir siyasi partiyiz. Bazı köktenci partiler toplumu beğenmezler, onu adam etmek sevdasındadırlar, kendi hâline bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya gideceğine inanırlar. Onun için, ensesinden devletin sopasını eksik etmemek ve onu hiza istikamete sokmak peşinde koşmuşlardır. Böyle dönemler yaşamıştır Türkiye. Bu dönemlerin Türkiye'de topluma da, siyasete de bir şey katmadığını, kazandırmadığını biz, hepimiz biliyoruz.”(EK- 13)

Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Abdullah ÇALIŞKAN’ın AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz etmemektedir.

Kaldı ki Abdullah ÇALIŞKAN’ın beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir. Nitekim Abdullah ÇALIŞKAN’ın Adana’daki konuşması, adli soruşturmaya konu olmuş ve yapılan soruşturma sonucunda; yapılan konuşmada suç unsuru bulunmadığı, düşünce ve düşünceyi açıklama hürriyeti kapsamında olduğunu tespitle kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiş ve bu karar da kesinleşmiştir (EK- 14).

25- NİHAT ERGÜN

1) İddianamenin 91’inci sayfasında yer alan ve EK-114’de delili sunulan konuşmada Nihat ERGÜN; Anayasa Mahkemesi’nin 46’ıncı kuruluş yıldönümünde dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa BUMİN’in beyanları eleştirilmiş, temel hak ve özgürlükler, hukuk, laiklik ve çağdaşlık konularında değerlendirme ve tespitlerde bulunmuştur. Her ne kadar iddia makamı, anlam bütünlüğünü bozacak biçimde konuşmanın bazı kısımlarını iddianameye almış olsa bile bu gerçeklik yine de açıktır.

Kaldı ki “Anayasa Mahkemesi Başkanın beyanları eleştirilemez.” şeklinde ne bir Anayasa ve ne de yasa kuralı vardır. Herkesin görüşünün eleştirisi mümkün olduğu gibi Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa BUMİN’in görüşleri de eleştirilebilir. Bu eleştiriler, düşünce ve düşünceyi ifade kapsamında ve Anayasanın teminatı altındadır.

Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Nihat ERGÜN’ün AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz etmemektedir.

Kaldı ki Nihat ERGÜN’ün bu beyanı; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

2) İddianamenin 112 ve 113’üncü sayfasında yer alan ve delili EK-160’da sunulan iddia, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulan bir kanun teklifine dayanmaktadır. İddianın delillerinin yer aldığı EK-160’da; Anayasa’nın 10 ve 42’inci maddeleri ile Yüksek Öğretim Kanunun EK 17’inci maddesinde değişiklik öngören kanun teklifleri ve bunlara dair gazete kupürleri yer almaktadır.

Nihat ERGÜN’ün Anayasa ve yasa değişiklik teklifi vermesi, Anayasa’nın teminatı altında bir yasama faaliyeti çalışmasıdır. Bilindiği gibi yasama yetkisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne aittir (Anayasa, m. 7). Kanun koymak, değiştirmek veya kaldırmak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yetki ve görevlerindendir(Anayasa, m. 87). “Kanun teklif etmeye Bakanlar Kurulu ve milletvekilleri yetkilidir.”(Anayasa, m. 88/1) Nihat ERGÜN, Anayasa’nın bu hükümlerine uygun bir kanun teklifine imza atmıştır. Bir milletvekilinin Anayasanın kendisine tanıdığı yetkiyi kullanarak kanun teklifi vermesi, ne laikliğe ve ne de Anayasaya aykırıdır. Anayasaya aykırı olan, Anayasaya uygun bir biçimde Anayasanın tanıdığı kanun teklif etme yetkisini kullanan bir milletvekilin, Anayasa’ya aykırı hareket ettiğinden bahisle siyasi yasaklılığının talep ve dava edilmiş olmasıdır.

Bir kanun teklifi veya bir konuda kanuni düzenleme yapılmak üzere teklif verilmesi, salt Cumhuriyet Başsavcısının değerlendirmesiyle Anayasaya aykırı hale gelmez. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı bu tavrıyla, Anayasanın yalnızca Anayasa Mahkemesi’ne tanıdığı denetim yetkisini devşirmektedir. Oysa “Hiç kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.” (Anayasa, m. 6/3).

Bir kanunun veya bir kanun maddesinin değiştirilmesini veya kaldırılmasını savunmak, istemek ve bunun için kanun teklifi vermek de düşünce ve kanaat hürriyeti (Anayasa, m. 25) ve düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti (Anayasa, m. 26) kapsamındadır. Nitekim Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararına göre de; “…Yasalarla getirilen düzenlemeleri savunarak değerlendirilmesini veya ortadan tamamen kaldırılmasını istemek T.C. Anayasası’nın 25 ve 26. maddelerinde öngörülen düşünce ve kanaat hürriyetinin doğal bir sonucudur”. (Bkz. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E.2001/9-32, K.2001/155, K.T. 3.7.2001)

Kaldı ki kanun teklifi vermek, bir milletvekilinin asli görevidir ve tartışmasız bir yasama faaliyetidir. Yasama faaliyetleri, mutlak yasama sorumsuzluğu kapsamında olup, Anayasanın 83’üncü maddesinin teminatı altındadır.

26- BÜLENT GEDİKLİ

İddianamenin 91’inci sayfasında yer alan ve EK-115’de delilleri sunulan konuşma; Bülent GEDİKLİ’nin, 05.12.2005 tarihinde AK Parti Adıyaman İl Başkanlığında yaptığı açıklamalardan alınmıştır.

Haberin kaynağı belli değil; diyarbakir.söz.com, internet adresinden alınan “Başsavcı için kurumsal mutabakat” başlıklı haber sitesinden alınmıştır. Ayrıca, Yeni Asya internet sitesi adresinden alınmış.

 “Başörtüsünün insan hakları ihlali olduğu ortadadır.”  cümlesi  “Yeni Asya Gazetesi” sitesinde yoktur. Keza, Anadolu Ajansının ilgili basın toplantısına ait bülteninde de bu cümle her ne kadar “Diyarbakır Söz Gazetesi”nden alınmış ve bu gazete kaynak olarak Anadolu Ajansını göstermiş ise de orada bu cümle yoktur.

Kaldı ki başörtüsü nedeniyle eğitim hakkı engellenen öğrencilere yapılan bu muamelenin bir insan hakkı ihlali olduğunu sayısız siyasetçi, yazar ve akademisyen açıklıkla söylerken, Bülent GEDİKLİ’nin de “Başörtüsünün insan hakları ihlali olduğunu” ifade etmesi ve bunun yanında; başörtülü öğrencilerin eğitim be öğretim haklarının engellendiğinden üzüntü duyduğunu, sorunun çözümü için toplumsal ve kurumsal mutabakat arandığını, toplumsal mutabakatın varlığına karşın kurumsal mutabakatın henüz temin edilemediğini ve bunun içinde zamana ihtiyaç duyulduğunu ifade etmesi, bir durum tespiti ve değerlendirmesidir. Burada laiklik ilkesiyle çelişen bir yön bulunmadığı gibi, Anayasaya aykırılık da bulunmamaktadır.

Ayrıca Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Bülent GEDİKLİ’nin AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz etmemektedir.

Kaldı ki Bülent GEDİKLİ’nin bu beyanı; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

27- EGEMEN  BAĞIŞ

1) İddianamenin 92’inci sayfasında yer alan ve Ek-116’da delilleri sunulan konuşmasında Egemen BAĞIŞ, hem mini eteği ve hem de başörtüsünü ifade özgürlüğünün gereği olarak gördüğünü ve savunduğunu ifade ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Leyla ŞAHİN kararına dair değerlendirme, tespit ve eleştiride bulunmuştur. İddianamedeki metnin son cümlesinde bunun, şahsi görüşü olduğunu da açıklıkla söylemiştir.

2) İddianamenin 98’inci sayfasında yer alan ve EK-130’da delilleri sunulan konuşma; Egemen BAĞIŞ’ın söylediklerini aynen yansıtmamaktadır. Zira konuşmasında Egemen BAĞIŞ;  başörtüsü sorununa dair değerlendirme ve tespitlerde bulunmuş; ancak konuşmasının hiçbir yerinde “Türban TBMM’de serbest olmalıdır” diye bir ifade veya ima yoluyla bile olsa aynı anlama gelebilecek başka bir ifade kullanmamıştır. Gazeteler, Egemen BAĞIŞ’ın beyanlarını çarpıtarak vermişlerdir. Bunun üzerine Egemen BAĞIŞ, gazetelerde çıkan haberleri açıkça tekzip etmiş ve tekzip metninde; “Türban TBMM’de de serbest olmalıdır” diye bir ifadem olmamıştır. Bu ifadeler benim değil, bu kurguyu kaleme alanların yakıştırmasıdır. BAĞIŞ’a göre diyor. Bunu diyen ben değil, senaryoyu yazanın yakıştırmasıdır…” hususlarını açıkça ifade etmiştir. Bu tekzip metni, 07.02.2008’de Anadolu Ajansı tarafından yayınlanmıştır. Ayrıca 08.02.2008 tarihinde; Milli Gazete, http: //www.NTVMSNBC.com/news/434918.asp  ve NTV , HABERX, TGRT Haber, Star Gazetesi, Objektif Haber, Haber Vitrini ve TV8’de yayınlanmıştır(EK-15).

Bütün bu açık gerçekliğe rağmen iddia makamının, Egemen BAĞIŞ’ın Anayasa ile tanınıp teminat altına alınan “düzeltme ve cevap hakkı”na (Anayasa, m. 32) istinaden yaptığı tekzip ve düzeltmeleri dikkate alması gerekirken bunu yapmamış, aksine gerçeğe aykırı gazete haber ve yorumlarına itibar etmesi, açık  bir Anayasa ihlali olduğu gibi hukukun temel ilkelerinin de ayaklar altına alınmasıdır.

Öte yandan Egemen BAĞIŞ; “Bu benim düşüncem. Partimin düşüncesini soruyorsanız, henüz bu konuyu konuşmadık.” dediği ve bu husus iddianamede yer alan metinde de açıkça yer aldığı ve şahsi görülerin hukuken partiyi bağlamayacağı somut gerçekliğine rağmen iddia makamının, bu konuşmayı iddianameye delil olarak koyması diğer bir hukuksuzluk ve Anayasa ihlalidir.

Egemen BAĞIŞ, AK Parti kurucusu olmadığı halde, iddia makamınca kurucu olarak takdimi de ayrı bir yanlışlıktır.

Ayrıca Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Egemen BAĞIŞ’ın AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz etmemektedir.

Kaldı ki Egemen BAĞIŞ’ın beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

28- RESUL TOSUN

1) İddianamenin 92’inci sayfasında yer alan ve EK-117’de delilleri sunulan konuşma, Hükümetin Leyla Şahin hakkındaki AİHM 4. Dairesi'nin kararının onaylanmasını istemesi üzerine Hükümete yapılan bir eleştiri ve değerlendirmedir. Bu açıklamanın, laiklik ilkesine ve Anayasaya aykırı bir yönü de yoktur.

2) İddianamenin 92-93’üncü sayfalarında yer alan ve EK-118’de delilleri sunulan konuşmasında Resul TOSUN; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Leyla ŞAHİN kararı hakkındaki değerlendirme, tespit ve eleştirileri ile başörtüsü sorunun çözümüne dair şahsi görüşlerini dile getirmiştir.

Kaldı ki Mahkeme kararları, eleştirilmez değildir. Mahkeme kararları da demokratik hukuk devletinin gereği olarak eleştirilebilir. Mahkeme kararlarına uyma zorunluluğu, onların eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. Bir kimse; mahkeme kararını eleştirdi veya mahkemenin kabulüne aykırı tespit ve değerlendirmelerde bulundu diye itham edilemez ve sırf bu nedenle bir düşünce açıklaması Anayasaya aykırı hale gelmez. Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, bir kişiyi, mahkeme kararındaki kabulün tersine konuştu veya mahkeme kararını eleştirdi diye siyasi yasaklı hale gelmesini talep edemez.

Ayrıca bu konuşma, AK Parti Meclis Grubu  toplantısında yapılmış olup, mutlak sorumsuzluk kapsamında ve Anayasa’nın 83’üncü maddesinin teminatı altındadır.

Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Resul TOSUN’un AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz etmemektedir.

Kaldı ki Resul TOSUN’un beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

29- HAYATİ YAZICI

İddianamenin 93’üncü sayfasında yer alan ve EK-119’da delilleri sunulan konuşmasında Hayati YAZICI; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Leyla ŞAHİN kararı hakkındaki değerlendirme, tespit ve eleştirilerini dile getirmiştir. Hayati YAZICI’nın; erkler ayrılığına işaret etmesi, yargının kural ihdas etme yetkisi olmadığı ve sadece önüne gelen somut olayda karar verebileceğini, kararların yalnızca taraflar için bağlayıcı olacağını, kural koyma yetkisinin yasama organına ait olduğunu ifade etmesi, Anayasanın başlangıcındaki 3 ve 4’üncü paragrafları ile 6, 7, 8, 9, 125 ve 153’üncü maddeleri hükümlerinin farklı bir üslupla tekrarından başka bir şey değildir. Anayasa hükümlerini farklı bir üslupla dile getirmenin laiklik ilkesine veya Anayasaya aykırılıkla ilgisi yoktur. Asıl Anayasa ihlali, Anayasanın kimi hükümlerinin dahi Anayasa ihlali sayıp, buna istinaden iddianame düzenlemektir.

Kaldı ki Mahkeme kararları, eleştirilmez değildir. Mahkeme kararları da demokratik hukuk devletinin gereği olarak eleştirilebilir. Mahkeme kararlarına uyma zorunluluğu, onların eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. Bir kimse; mahkeme kararını eleştirdi veya mahkemenin kabulüne aykırı tespit ve değerlendirmelerde bulundu diye itham edilemez ve sırf bu nedenle bir düşünce açıklaması Anayasaya aykırı hale gelmez. Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, bir kişiyi, mahkeme kararındaki kabulün tersine konuştu veya mahkeme kararını eleştirdi diye siyasi yasaklı hale gelmesini talep edemez.

Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Hayati YAZICI’nın AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz etmemektedir.

Kaldı ki Hayati YAZICI’nın beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

30- SADIK YAKUT

İddianamenin 93’üncü sayfasında yer alan ve EK-120’de delilleri sunulan konuşmasında Sadık YAKUT(EK-16); Milli iradenin önemine vurgu yapmış, kurum ve kuruluşların milli iradenin bir parçası olduğunu vurgulamış ve yargıya da milli iradenin yansıması gereğine işaret etmiştir.

Bu konuşma, Anayasa’nın; “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.

Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanılır(Anayasa, m. 6/1-2), “Yasama yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez.”(Anayasa, m.7), “Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir.” (Anayasa, m. 8) ve “Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.” (Anayasa, m. 9) şeklindeki kimi hükümlerinin farklı bir üslup ile ifadesidir. Anayasa hükümlerini farklı bir üslupla dile getirmenin laiklik ilkesine veya Anayasaya aykırılıkla ilgisi yoktur. Asıl Anayasa ihlali, Anayasanın kimi hükümlerinin farklı bir üslupla tekrarını dahi Anayasa ihlali sayıp, buna istinaden iddianame düzenlemektir.

“Milli iradenin yargıya da yansıması gerektiği” görüşü, sadece Sadık YAKUT tarafından değil, pek çok siyasetçi, sivil toplum örgütü ve akademisyen tarafından da dile getirilmiştir. Nitekim TÜSİAD’ın 1992’de, TOBB’un 2000 ve Türkiye Barolar Birliği’nin 2001 ve 2007’de hazırlayıp kamuoyu ile paylaştıkları Anayasa önerilerinde de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin , bazı yüksek yargı organlarına üye seçmesi benimsenmiştir. Herkesin söylediği ve herkesin de Anayasaya aykırı bulmadığı bir fikri, Sadık YAKUT’un dile getirmesi, o fikri Anayasaya aykırı hale getirmez. Aksinin kabulü, söylenene göre değil de söyleyene göre Anayasaya aykırılık oluşturulduğu sonucu çıkar ki bu, açık bir Anayasa ihlalidir.

Konuşmanın yapıldığı tarihte Sadık YAKUT, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanvekilidir. Anayasaya göre; “Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, Başkanvekilleri, üyesi bulundukları siyasi partinin veya parti grubunun Meclis içinde veya dışındaki faaliyetlerine; görevlerinin gereği olan haller dışında, Meclis tartışmalarına katılamazlar; Başkan ve oturumu yöneten Başkanvekili oy kullanamazlar.” (m.94/6). Sadık YAKUT’un iddianameye konulması,  bu yönüyle de Anayasaya aykırıdır.

Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Sadık YAKUT’un AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz etmemektedir.

Kaldı ki Sadık YAKUT’un beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

31- ABDURRAHMAN  KURT

İddianamenin 94-95’inci sayfasında yer alan ve EK-121’de delilleri sunulan konuşmasında Abdurrrahman KURT;  başörtüsü sorunu hakkında bir değerlendirme ve tespitlerde bulunmuştur.

Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Abdurrahman KURT’un AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz etmemektedir.

Kaldı ki Abdurrahman KURT’un beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

32- MUZAFFER KÜLCÜ

İddianamenin 94’üncü sayfasında yer alan ve EK-122’de delilleri sunulan konuşmasında Muzaffer KÜLCÜ; Danıştay 2. Dairesi’nin Aytaç KILINÇ kararı hakkında değerlendirme, tespit ve eleştiride bulunmuştur. Bu açıklamanın, laiklik ilkesine ve Anayasaya aykırı bir yönü de yoktur.

Kaldı ki Mahkeme kararları, eleştirilmez değildir. Mahkeme kararları da demokratik hukuk devletinin gereği olarak eleştirilebilir. Mahkeme kararlarına uyma zorunluluğu, onların eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. Bir kimse; mahkeme kararını eleştirdi veya mahkemenin kabulüne aykırı tespit ve değerlendirmelerde bulundu diye itham edilemez ve sırf bu nedenle bir düşünce açıklaması Anayasaya aykırı hale gelmez. Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, bir kişiyi, mahkeme kararındaki kabulün tersine konuştu veya mahkeme kararını eleştirdi diye siyasi yasaklı hale gelmesini talep edemez.

Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Muzaffer KÜLCÜ’nün AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz etmemektedir.

Kaldı ki Muzaffer KÜLCÜ’nün beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

33- SELAMİ  UZUN

İddianamenin 94’üncü sayfasında yer alan ve EK-122’de delilleri sunulan konuşmasında Selami UZUN; Danıştay 2. Dairesi’nin Aytaç KILINÇ kararı hakkında değerlendirme, tespit ve eleştiride bulunmuştur. Bu açıklamanın, laiklik ilkesine ve Anayasaya aykırı bir yönü de yoktur.

Kaldı ki Mahkeme kararları, eleştirilmez değildir. Mahkeme kararları da demokratik hukuk devletinin gereği olarak eleştirilebilir. Mahkeme kararlarına uyma zorunluluğu, onların eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. Bir kimse; mahkeme kararını eleştirdi veya mahkemenin kabulüne aykırı tespit ve değerlendirmelerde bulundu diye itham edilemez ve sırf bu nedenle bir düşünce açıklaması Anayasaya aykırı hale gelmez. Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, bir kişiyi, mahkeme kararındaki kabulün tersine konuştu veya mahkeme kararını eleştirdi diye siyasi yasaklı hale gelmesini talep edemez.

Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Selami UZUN’un AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz etmemektedir.

Kaldı ki Selami UZUN’un beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

34- HASAN  KARA

İddianamenin 94’üncü sayfasında yer alan ve EK-122’de delilleri sunulan konuşmasında Hasan KARA; Danıştay 2. Dairesi’nin Aytaç KILINÇ kararı hakkında değerlendirme, tespit ve eleştiride bulunmuştur. Bu açıklamanın, laiklik ilkesine ve Anayasaya aykırı bir yönü de yoktur.

Kaldı ki Mahkeme kararları, eleştirilmez değildir. Mahkeme kararları da demokratik hukuk devletinin gereği olarak eleştirilebilir. Mahkeme kararlarına uyma zorunluluğu, onların eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. Bir kimse; mahkeme kararını eleştirdi veya mahkemenin kabulüne aykırı tespit ve değerlendirmelerde bulundu diye itham edilemez ve sırf bu nedenle bir düşünce açıklaması Anayasaya aykırı hale gelmez. Hiçbir hukuk devletinde iddia makamı, bir kişiyi, mahkeme kararındaki kabulün tersine konuştu veya mahkeme kararını eleştirdi diye siyasi yasaklı hale gelmesini talep edemez.

Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Hasan KARA’nın AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz etmemektedir.

Kaldı ki Hasan KARA’nın beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

35- FATMA SENİHA NÜKHET HOTAR GÖKSEL

İddianamenin 94’üncü sayfasında yer alan ve EK-123’te delilleri sunulan konuşmasında Fatma Seniha Nükhet Hotar GÖKSEL;  değişik konuların yanında başörtüsü sorunu ile ilgili değerlendirme ve tespitlerde bulunmuş ve bu meyanda; bunun eğitimde kızlarımız için engel oluşturduğunu, çözümün mutabakatla sağlanacağını, yasaklara karşı olduklarını, Anayasa taslağında yükseköğretim hakkının kullanımını sınırlayan yasağı kaldıran bir düzenleme olduğunu ifade etmiştir. Ayrıca Fatma Seniha Nükhet Hotar GÖKSEL;  yükseköğretimdeki başörtüsü sorunu çözülmeli sonra da sıra ilk ve orta öğrenime gelmeli şeklinde bir açıklama yapmamıştır.

Başörtüsü ile ilgili olarak sorulan bir soruya “Biz temel olarak özellikle eğitimde her türlü yasağın kalkmasından yanayız” demesi üzerine, “eğitim derken ilk öğretimi mi, orta öğretimi mi, yüksek öğretimi mi kastediyorsunuz, sorusuna “Tabi öncelikle yükseköğretim” şeklinde cevaplandırmasından, Sayın Başsavcının anladığı anlamda yani “ötekilere de daha sonra sıra gelecek” biçiminde bir anlam vermeye bu konuşma çekilemez, çünkü şu an tartışılan konu yükseköğretim kurumlarında başörtü sorunudur. Böyle bir soruya elbette ki “lafın gelişi” başka türlü cevap verilemezdi. Nitekim adı geçen basın toplantısında çok sayıda haber ajansı ve basın mensubu olduğu halde hiç birisi meseleyi Başsavcı gibi algılamamış ve delil olarak gösterilen gazete dahil hiçbir gazete haberi bu yönü ile vermemiştir.

İddia makamı, Fatma Seniha Nükhet Hotar GÖKSEL’in ismini de “Nükhet Hotar GÖKSEL” şeklinde eksik ve yanlış yazmıştır.

Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Fatma Seniha Nükhet Hotar GÖKSEL’in AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz etmemektedir.

Kaldı ki Fatma Seniha Nükhet Hotar GÖKSEL’in beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

36- AYŞE BÖHÜRLER

İddianamenin 95’inci sayfasında yer alan ve EK-125’te delilleri sunulan iddia, gerçeği yansıtmamaktadır.  İddia makamı,  iddiasını, Cumhuriyet Gazetesi yazarı Orhan BİRGİT’in köşesinde yaptığı yoruma dayandırmış; ama bu haber yorumun aslını araştırma gereği duymamıştır.  Bir iddia varsa bunun aslını araştırmakla görevli ve yükümlü iddia makamı, bu görevinin gereğini yapmamış ve bu eksiklik sonucunda da  benimsemediği ve savunmadığı bir görüşle Ayşe BÖHÜRLER’i haksız ve hukuksuz bir biçimde itham etmiştir.

Oysa ki iddia makamı, “Siyaset Meydanı” programının CD’nin çözümünü yapmış ve incelemiş olsaydı;  Ayşe BÖHÜRLER’in türbanlı bayan yargıç olmasını savunan, destekleyen ya da arzu eden bir beyanda bulunmadığı gerçeğini açıklıkla tespit edebilirdi. Zira anılan programda, ne Ayşe BÖHÜRLER ile Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan KUZU arasında iddia makamının iddiasında belirttiği gibi bir diyalog da yaşanmış ve ne de Ayşe BÖHÜRLER başörtülü yargıç olmasını savunmuştur. İlgili programa ait CD’ler çözüldüğünde anlaşılacaktır ki, başörtülü bir öğrencinin üniversiteyi bitirdikten sonra kamuda çalışıp çalışamayacağı tartışılmış Ayşe BÖHÜRLER bunu bir  “Hak arama biçimi” olarak nitelemiş ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi çerçevesinde AİHM’in tutumunun ne olabileceğini oradaki uzmanlardan öğrenmek istemiştir. Yoksa hiçbir ifadesinde “başörtülü bir yargıç olsun” savunmasında bulunmamıştır.

Ayşe BÖHÜRLER, adı geçen tartışma programına öncelikle gazeteci kimliği ile ve şahsı adına katılmıştır. AK Parti’yi temsilen veya AK Parti adına görüş belirtmek üzere katılmamıştır. İddia makamı, bu gerçeği de hiç dikkate almamıştır.

Bireyler için tartışılmaz bir hak olan düşünce ve düşünceyi açıklama özgürlüğü bir gazeteci için aynı zamanda eleştirme hak ve özgürlüğünü de kapsar. Eleştiri hakkı basın özgürlüğünün en temel, en vazgeçilmez unsurudur. Gazetecinin bir konu ile ilgili düşüncelerini açıklaması yalnızca hakkı değil aynı zamanda görevidir de.

Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Ayşe BÖHÜRLER’in AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz etmemektedir.

Kaldı ki Ayşe BÖHÜRLER’in beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

37- DENGİR MİR MEHMET FIRAT

1) İddianamenin 95’inci sayfasında yer alan ve EK-126’da delilleri sunulan konuşmalarında Dengir Mir Mehmet FIRAT;  yeni Anayasa taslağı çalışmaları hakkında bilgi vermiş, başörtüsü ile ilgili sorulan bir soru üzerine de; Anayasanın 13’üncü maddesindeki; (Değişik: 3.10.2001-4709/2 md.) Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.” (Anayasa, m. 13) hükümlerinden hareketle, temel hak ve hürriyetlerin ancak kanunla sınırlandırılabileceğine, hiçbir makam veya organın kararıyla kısıtlanamayacağını,  başörtüsüyle ilgili Anayasa ve yasalarda bir yasaklama olmadığını, bunun aksinin Anayasayı ihlal olacağını ifade etmiş ve yeni Anayasa konusundaki esas tartışmanın başörtüsü konusu değil, egemenliğin kime ait olacağı konusu olduğuna işaret etmiştir.

Dengir Mir Mehmet FIRAT’ın bu beyanları, Anayasa’nın 13’üncü maddesinin bir değerlendirmesi, diğer bir anlatımla Anayasanın 13’üncü maddesinin farklı bir üslupla tekrarından ibaret bir hukuki değerlendirme ve tespittir. Anayasa hükümlerini farklı bir üslupla dile getirmenin laiklik ilkesine veya Anayasaya aykırılıkla ilgisi yoktur. Asıl Anayasa ihlali, Anayasanın kimi hükümlerinin farklı bir üslupla tekrarını dahi Anayasa ihlali sayıp, buna istinaden iddianame düzenlemektir.

2) İddianamenin 99’uncu sayfasında yer alan ve EK-170’de delilleri sunulan konuşmasında Dengir Mir Mehmet FIRAT; Anayasada 10 ve 42. maddede yapılan değişiklikleri uygulamayacağını, diğer bir ifadeyle Anayasaya uymayacağını değişik vesilelerle açıklayan  rektörlerle ilgili açıklamada bulunmuştur. Bir milletvekilinin, -yürürlüğe girse bile Anayasa’nın 10 ve 42’inci maddesi hükümlerini uygulamayacağını söyleyen rektörlerle ilgili Anayasa’nın 13 üncü maddesi ve diğer yasal düzenlemeler dikkate alındığında-  kişi ve kurumların Anayasaya uyma zorunluluğu ile ilgili değerlendirme ve tespitte bulunmasının ne laiklik ilkesiyle ve ne de Anayasaya aykırılıkla ilgisi vardır.

3) İddianamenin 100’üncü sayfasında yer alan ve EK- 174’de delili sunulan konuşmalarında Dengir Mir Mehmet FIRAT; Anayasa’nın 10 ve 42’inci maddelerinde yapılan değişiklik, Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmesi üzerine yapılmış bir açıklamadır.

a) Anayasa, herkesi bağlayıcı, en üstün hukuk normudur. Nitekim “Anayasa’nın bağlayıcılığı ve üstünlüğü” başlıklı 11. maddesinde; “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.

Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.”(Anayasa, m. 11) denilmek suretiyle bu gerçek ortaya konulmuştur.

Dengir Mir Mehmet FIRAT’ın bu açıklaması, Anayasa’nın 11’inci maddesi hükmünün farklı  bir üslupla tekrarıdır.

Anayasa’nın; “Hiç kimse, yalnızca sözleşmeden doğan yükümlülüğünü yerine getirememesinden dolayı özgürlüğünden alıkonamaz.” (Anayasa, m. 38/8),  “Ölüm cezası … verilemez.” (Anayasa, m. 38/10), “İspat hakkı” (Anayasa, m. 39), “Cumhurbaşkanı seçimine ilişkin Anayasa’nın 102’inci maddesi ve Cumhurbaşkanının görev ve yetkilerine ilişkin 104’üncü maddeleri doğrudan uygulanmışlardır. Anayasa’nın 104’üncü maddesi, halen de doğrudan uygulanmaktadır.

Nitekim Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yargıtay; Anayasa hükmünün yeterince somut ve açık olması halinde doğrudan uygulanabileceğine dair muhtelif kararlar vermişlerdir.

Yürürlüğe girmiş bir Anayasa hükmünün uygulanmasıyla ilgili olarak bir milletvekilinin, yürürlükteki Anayasa ve yasaların herkesi bağlayıcı olduğunu hatırlatması, yürürlüğe girmiş bulunan Anayasa değişikliğine uymanın yasal gerekliliğini dile getirmesi ve yürürlükteki bir kuralı uygulamamanın yasal sonuçlarını hatırlatmasının, ne laikliğe ve ne de Anayasaya aykırı bir yönü vardır. Aksine bu konuşma, Anayasaya uygun bir “Anayasaya uyun” açıklamasıdır.

Çünkü yürürlükte olan bir Anayasa hükmünün uygulanması gerekliliğini beyan, - hem de bu hüküm yürürlüğünü sürdürdüğü, Anayasa hükmü olduğu ve iddia makamı da buna uymak ve uygulamak zorunda olduğu halde – Anayasaya aykırı görülemez ve gösterilemez. Aksinin kabulü, Anayasanın 2. maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk devleti ilkesinin ve Anayasanın 11’inci maddesinin açık ihlalidir, hukukun evrensel ilkelerinin ayaklar altına alınmasıdır. Ne yazık ki bu açıklığa rağmen, “Anayasa değişikliklerine uyulması” gerektiği yönündeki Anayasaya uygun hukuki değerlendirmeleri bile iddianamesine almak suretiyle iddia makamı, Anayasal hüküm ve gereklilikleri göz ardı ederek, bir kez daha Anayasa ve hukukun evrensel kurallarını ihlal etmiştir.

b) Ayrıca Dengir Mir Mehmet FIRAT, Anayasa Taslağının tanıtımı için Fetullah Gülen’in himayesindeki bir kuruluşun düzenlediği konferanslara katılmak üzere Profesör Dr. Ergun ÖZBUDUN, AKP milletvekili t YÜKSEL ile birlikte ABD’ye gitmemiştir.

Dengir Mir Mehmet FIRAT ABD’ye, Colombia Üniversitesi’nin davetlisi olarak gitmiştir  (EK- 17).  Belli ki iddia makamı, işin aslını araştırmadan ve Fethullah GÜLEN’in isminden psikolojik bir istifade niyetiyle böylesi bir ithamda bulunmuştur. Asılsız iddialar üzerine, hakikatı bina etmek mümkün değildir. Ve ayrıca asılsız haberlerden hareketle Dengir Mir Mehmet FIRAT’ın ithamı ve siyasi yasaklılığının talebi, hukukun genel ilkeleri ve Anayasa’nın açık bir ihlalidir.

Ayrıca Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Dengir Mir Mehmet FIRAT’ın AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz etmemektedir.

Kaldı ki Dengir Mir Mehmet FIRAT’ın beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

38- MEHMET ZAFER ÜSKÜL

Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Mehmet Zafer ÜSKÜL hakkında iddianamenin 96’ıncı sayfasında yer alan iddianın eki (EK-127) delilleri; “AKP’den Türbana Anayasal Özgürlük” başlıklı bir gazete kupürü ile Mersin’de yaptığı bir basın açıklamasına yer veren çeşitli gazetelerin kupürlerinden oluşmaktadır. Bu delillerden 13.11.2007 tarihli Anayurt Gazetesi’nde Mehmet Zafer ÜSKÜL’ün adı geçmemekte ve henüz açıklanmayan bir taslağın içeriğine yer vermekte olup, haberi yapan gazetecinin hayali ürünüdür ve delil olarak değerlendirilmesi mümkün değildir.

Değişik gazetelerde yer verilen açıklamalar ise, Mehmet Zafer Üskül’ün yaptığı konuşmanın tümüne yer vermemektedir. İddianamede, gazete haberlerinde yer alan açıklamanın bir bölümünün de yer almadığı görülmektedir. Bu nedenle, iddianame, Mehmet Zafer Üskül’ün açıklamasına, konuşmasını bütünlüğünden kopartarak ve bazı kısımları keserek yer vermiştir.

Mehmet Zafer Üskül; temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasını düzenleyen Anayasa’nın 13’üncü maddesi hükmünün farklı bir üslupla tekrar etmiş ve bu meyanda üniversitelerde yaşanan türban sorununa değinmiş, türban sorununa bir insan hakkı bir eğitim hakkı olarak baktığını, türbanlı öğrencilerin de üniversiteye girmesi gerektiğini, türbanlı öğrencinin hizmet alan kişi olduğunu, tapu dairesinden ve Mahkemelerden hizmet alırken üniversitelerden hizmet alamamasının bir çelişki olduğunu, ama Anayasa Mahkemesi ve Danıştay kararlarına rağmen hukuken bunun mümkün olmadığını, dolayısıyla bunu başka şekilde çözmek gerektiğini, bir hukuk profesörü ve İnsan Hakları Komisyonu Başkanı bir milletvekili olarak ifade etmiştir. Bu beyanlar, ne laiklik ilkesine ve ne de Anayasanın herhangi bir hükmüne aykırıdır. Bu konuşma metni, bütün olarak değerlendirildiğinde, laikliğe aykırı olmak bir yana, laikliği savunan beyanlardır.

Mehmet Zafer ÜSKÜL, bir akademisyen olarak, tüm meslek yaşamı boyunca laikliği savunmuştur. Milletvekili olmadan önce yaptığı açıklamalar, yazdığı yazılar bunun açık kanıtlarıdır. Mehmet Zafer ÜSKÜL, milletvekili seçildikten sonra da aynı tutumunu sürdürmüştür. Müteaddit defalar, değişik platformlarda ve TV programlarında kendisinin ve AK Partinin Cumhuriyetimizin temel niteliklerine, laik, demokratik, sosyal hukuk devleti anlayışına bağlılığını defalarca ifade etmiştir (EK-18)

Ayrıca Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Mehmet Zafer ÜSKÜL’ün AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz etmemektedir.

Kaldı ki Mehmet Zafer ÜSKÜL’ün beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

39- HÜSEYİN TUĞCU

1) İddianamenin 96’ıncı sayfasında yer alan iddianın eki (EK-128) delil, bir tanedir. O da, 16.01.2008 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’ne ait bir kupür.

Hüseyin TUĞCU;  Alevi-Bektaşi kültüründe, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde “Cemevi” kavramı üzerinde durmuş, bununla ilgili mukayese yapmış ve bu konuyla ilgili değerlendirme ve tespitlerde bulunmuştur.

Kaldı ki “Cemevleri ibadet hane olmasın” diyen Hüseyin TUĞCU’nun, “Tarikatlar yasallaşsın” diye bir açıklaması yoktur. Gazetede geçen tırnak içi siyah yerler, Hüseyin TUĞCU’ya ait cümleler olup, bunların içinde de “Tarikatlar yasallaşsın” ifadesi yoktur. Bu, gazetenin ilavesidir. Maalesef iddia makamı, gazetenin yorumunu, Hüseyin TUĞCU’nun sözü gibi  iddianameye koymuştur.  Bu, hukuken kabul edilemez bir yaklaşım, açık bir hukuksuzluk ve  Anayasa ihlalidir.

2) İddianamenin 98’inci sayfasında yer alan beyanın delilleri (EK-131) muhtelif gazete kupürlerinden oluşturulmuştur.,

Hüseyin TUĞCU açıklamasında; “Müteahhitler iş alacaksa eşlerinin başı örtülü olmalıdır.” şeklinde bir açıklama yapmamıştır. Muhabirin sorusu bu yöndedir; Hüseyin TUĞCU’nun açıklaması, bunu tasvip ettiği veya bunun gerekliliğini ifade eden bir açıklama değildir. Ancak konu basında, maalesef söyleyenin iradesi dışında çarpıtılarak verilmiştir.

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet FIRAT; “Yalan söylüyor. Benim milletvekilimse, milletvekilim bunu söylüyorsa yalan söylüyor. Eğer bu milletvekili bu şekilde söylemişse yalan söylüyor. Çünkü sistemi bilmiyor demektir. Her ihalenin bağımsız bir komisyonu var ve itiraz hakkı var. Bu komisyonları da biz kurmuyoruz. Siz Türkiye’yi bu kadar ilkel, bu kadar basit bir Devlet yapısı olarak gösteremezsiniz. Burası krallık değil, Saddam devleti değil. Burası hukuk devleti. İdarenin her türlü eylemine karşı yargı yolu açık.”(Bkz. İddianame ekleri, EK-131, Hürriyet Gazetesi “Vekilim yalan söylüyor” başlıklı haber) demek suretiyle AK Parti’nin, Hüseyin TUĞCU’nun basında çıkan sözlerini benimsemediğini açıklıkla ortaya koymuş ve açıklamasını ağır bir lisanla reddetmiştir.

Ancak iddia makamı, Hüseyin TUĞCU’nun çarpıtılan beyanına itibar ederken, AK Parti adına Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet FIRAT’ın açıklamasını – Davanın ekine koyduğu halde- görmezden gelip dikkate almaması, açık bir Anayasa ihlalidir. Bu açıklamaya rağmen, iddianameye alınması, Anayasa’nın 69’uncu maddesine açıkça aykırıdır.

Ayrıca Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Hüseyin TUĞCU’nun, AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz etmemektedir.

Kaldı ki Hüseyin TUĞCU’nun beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

40- MEHMET CEMAL ÖZTAYLAN

İddianamenin 97’inci sayfasında yer alan iddianın eki (EK- 129) delillerden dördü, Mehmet Cemal ÖZTAYLAN’a dair haber ve yorum içermektedir. Diğerleri, Mehmet Cemal ÖZTAYLAN ile ilgili değildir.

Mehmet Cemal ÖZTAYLAN, AK Partiye dönük eleştirilere cevap mahiyetinde değerlendirmeler yapmıştır. Konuşması, ne laikliğe ve ne de Anayasaya aykırıdır. Konuşmada geçen “Birçok şeyin olduğu gibi AKP’nin de simgesi var…” ifadesinden kasıt, “AK Parti’nin simgesi ampüldür.” İddia makamının, bu somut gerçekliğe rağmen, konuşulanı, konuşanın kastı dışında anlamlandırması ayrı bir hukuksuzluk ve keyfiliktir.

Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Mehmet Cemal ÖZTAYLAN’ın, AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz etmemektedir.

Kaldı ki Mehmet Cemal ÖZTAYLAN’ın beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

41- HÜSNÜ TUNA

İddianamenin 97’inci sayfasında yer alan iddianın eki (EK- 129) deliller, gazete haberlerinden oluşturulmuştur.

İddianameye konu konuşmasında Hüsnü TUNA, başörtüsü sorununa dair değerlendirmelerde bulunmuştur.

Ancak bu beyanlar, Hüsnü TUNA’nın kastını aşan bir şekil ve üslupta basında yer almıştır. Bunun üzerine Hüsnü TUNA;  Anayasa’nın tanıdığı ve teminat altına aldığı “Cevap ve düzeltme hakkını” (Anayasa, m. 32) kullanmıştır. Hüsnü TUNA’nın yaptığı tekzip ve düzeltme açıklaması, hem televizyonlarda ve hem de yazılı basında yer almıştır.

Ne gariptir ki iddia makamı; Hüsnü TUNA’nın Anayasa ile tanınıp teminat altına alınan “düzeltme ve cevap hakkı”na (Anayasa, m. 32) istinaden yaptığı tekzip ve düzeltmeleri dikkate alması gerekirken bunu yapmamış, aksine gerçeğe aykırı gazete haber ve yorumlarına itibar etmiştir. Bunlar, açık ve tartışmasız bir Anayasa ihlali olduğu gibi hukukun temel ilkelerinin de ayaklar altına alınmasıdır.

Ayrıca Hüsnü TUNA, AK Parti adına değil, şahsı adına konuşmuştur. Nitekim yaptığı basın açıklamasında da bu hususun altını çizmiştir.

Bütün bunların yanında AK Parti Meclis Grup Yönetimi, hem Hüsnü TUNA’nın görüşlerine katılmadığını açıklamış ve hem de hakkında inceleme başlatmıştır. Yapılan incelme sonunda Hüsnü TUNA; “Uyarma” ile cezalandırılması istemiyle Müşterek Disiplin Kuruluna sevk edilmiştir. Parti Müşterek Disiplin Kurulu da, Hüsnü TUNA’nın “Uyarma” ile tecziyesine karar vermiş ve bu karar da kesinleşmiştir (EK-19).

Bu AK Parti’nin, Hüsnü TUNA’ya atfedilen beyanları benimsemediğinin, açık bir göstergesi ve delilidir. Bu ceza ile AK Parti, Hüsnü TUNA’ya atfedilen sözlere karşı eylemli bir tavır koymuştur. Bu açık tavra rağmen, iddia makamının , bu konuyu iddianameye alması, Anayasa’nın 69’uncu maddesine açık bir aykırılık teşkil eder.

Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Hüsnü TUNA’nın, AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz etmemektedir.

Kaldı ki Hüsnü TUNA’nın beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

42- HASAN T ZAPSU

1) İddianamenin 97’inci sayfasında yer alan iddianın eki (EK- 129) delillerden hiç birisi, Hasan t ZAPSU ile ilgili değildir. İddia makamı, Hasan Cünet ZAPSU’ya ait olduğunu iddia ettiği beyanları, delilsiz iddianameye koymuştur. Bu, açık bir Anayasa ve yasa ihlalidir. Hiç kimse delilsiz itham edilemez.

2) İddianamenin 101’inci sayfasında yer alan konuşmanın delilleri (EK- 174), muhtelif gazete haberlerinden oluşturulmuştur.

Her iki konuşmasında da Hasan t ZAPSU; pek çok siyasi, akademisyen, sivil toplum örgütü, gazeteci veya yazarın yaptığı gibi türban takanlarla ve türban sorunuyla ilgili değerlendirme ve tespitlerde bulunmuştur.

Ayrıca Hasan t ZAPSU bu değerlendirmeleri, AK Parti adına değil, şahsı adına yapmıştır. Şahıs adına yapılan konuşmalarla parti arasında illiyet bağı kurulup sorumluluk cihetine gidilmesi, hukuka aykırıdır.

Bunun yanında her iki konuşmanın yapıldığı sırada da Hasan t ZAPSU, AK Parti MKYK üyesi değildir. Çünkü daha önce istifaen ayrılmıştır.

Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Hasan Cüneyt ZAPSU’nun, AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz etmemektedir.

Kaldı ki Hasan Cüneyt ZAPSU’nun beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

43- FATMA  ŞAHİN

İddianamenin 97’inci sayfasında yer alan iddianın eki (EK- 129) deliller, muhtelif gazete kupürlerinden oluşturulmuştur.

Ancak gazete kupürlerinde yer alan haberler, Fatma ŞAHİN’in gerçek iradesini yansıtmamaktadır. Zira Fatma ŞAHİN; açıklamasında, Türkiye’nin özgürlük alanında yaşadığı sıkıntılara ve aldığı mesafelere değinmiş , özgürlük alanını genişletmek için daha fazla çabaya ihtiyaç olduğunu vurgulamış ve “Kamuda çalışanların başörtüsü takması gerektiğine ilişkin bir düşüncesi ve çalışmasının olmadığını” açıkça belirtmiş olmasına rağmen basına aksi yansıtılmış ve bu suretle basın tarafından iradesi ve beyanı çarpıtılmıştır.

Bunun üzerine Fatma ŞAHİN, Anayasa’nın tanıdığı ve teminat altına aldığı “Cevap ve düzeltme hakkını” (Anayasa, m. 32) kullanmıştır. Fatma ŞAHİN’in 30.01.2008 tarihinde yayınladığı tekzip ve düzeltme metni; “AK Parti milletvekili ŞAHİN: sözlerim medyada, maksadı aşar şekilde kullanıldı, kamuda başıörtülülülerin de çalışması konusunda bir düşünce ve çalışmam yok.” başlığı ile 30 0cak 2008’de Haberler.com’da, “Fatma ŞAHİN sözlerinin nasıl çarpıtıldığını anlattı.” başlığı ile 30.01.2008 tarihli Zaman Gazetesinde, “İşte bir çarpıtma örneği” başlığı ile 11.04.2008’de Günce Haber’de, “ŞAHİN sözlerim çarpıtıldı.” başlığı ile 31.01.2008’de Güneş Gazetesinde  ve “Şahin, kamuda başörtülülerin de çalışması için bir çalışmam yok” başlığı ile 31.01.2008 tarihli Zafer Gazetesinde yer aldı (EK-20).

Ne gariptir ki iddia makamı; Fatma ŞAHİN’in Anayasa ile tanınıp teminat altına alınan “düzeltme ve cevap hakkı”na (Anayasa, m. 32) istinaden yaptığı tekzip ve düzeltmeleri dikkate alması gerekirken bunu yapmamış, aksine gerçeğe aykırı gazete haber ve yorumlarına itibar etmiştir. Bunlar, açık ve tartışmasız bir Anayasa ihlali olduğu gibi hukukun temel ilkelerinin de ayaklar altına alınmasıdır.

AK Parti Meclis Grubu’nun Fatma ŞAHİN hakkında ön inceleme başlatmaması, iddia makamının yapması gerektiği halde yapmadığı araştırmayı yapması ve Fatma ŞAHİN’in tekzip ve düzeltme açıklamalarıyla birlikte konuyu değerlendirdiğinde, Fatma ŞAHİN’in açıklamalarının basın tarafından çarpıtılarak yayınlandığına inanmasından kaynaklanmıştır. Aynı incelemeyi iddia makamı yapmış olsaydı, Fatma ŞAHİN’in beyanlarını buraya almaması gerekirdi. Ama İddia makamı, bu incelemeyi yapmamıştır.

Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Fatma ŞAHİN’in, AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz etmemektedir.

Kaldı ki Fatma ŞAHİN’in beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

44- MUZAFFER GÜLYURT

İddianamenin 98’inci sayfasında yer alan konuşmanın eki (EK-129) delillerden, sadece üçü Muzaffer GÜLYURT ile ilgili olup, muhtelif gazete kupürlerinden oluşturulmuştur.

Muzaffer GÜLYURT konuşmasında, başörtüsü yasağından yana olan öğretim üyelerini eleştirmiş, başörtüsü nedeniyle yüksek öğrenimde uygulanan yasağın haksızlığını ve dozajını ifade için “zulüm” kelimesini kullanmıştır.

Herkes, yasal sınırlar dahilinde eleştirilebildiği gibi, üniversite öğretim üyeleri de eleştirilebilir. Hukukumuzda, “Üniversite öğretim üyeleri eleştirilemez. Şayet eleştirilirse laiklik ilkesine aykırı olur.” diye bir düzenleme de yoktur.

Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Muzaffer GÜLYURT’un, AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz etmemektedir.

Kaldı ki Muzffer GÜLYURT’un beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

45- MUHYETTİN AKSAK

Muhyettin AKSAK konuşmasında, başörtüsü yasağının kalkacak olmasından duyduğu memnuniyeti dile getirmiştir. Bir milletvekilinin, temel hak ve hürriyetlerle ilgili, yükseköğrenim hakkını hukuk devleti ve eşitlik ilkesine aykırı bir biçimde sınırlayan yasağın kalkacak olmasından duyduğu memnuniyeti dile getirmesi, laiklik ilkesine de Anayasa’nın hiçbir hükmüne de aykırı değildir.  Anayasa ve yasalarımızda, sevinmeyi veya bir husustan dolayı memnuniyetini ifadeyi yasaklayan bir düzenleme de yoktur.

Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Muhyettin AKSAK’ın, AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz etmemektedir.

Kaldı ki Muhyettin AKSAK’ın beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

46- CEVDET ERDÖL

İddianamenin 98-99’uncu sayfalarında yer alan konuşmanın delili (EK-167), 15.02.2008 tarihli Milliyet Gazetesinde yer alan bir haberdir. Haberde Cevdet ERDÖL’e isnat edilen konuşma, Türkiye Büyük Millet Meclisi “Sağlık, Aile, Çalışma, Sosyal İşler Komisyonu”nda yapıldığından bahsedilmiş olmasına karşın iddianame bu ayrıntıyı içermemektedir.

Cevdet ERDÖL’ün konuşması, kız öğrencilerin yükseköğrenimde karşılaştıkları başörtüsü sorunun çözümünün, okumak isteyen kız çocukları için teşvik edici olacağı yönündedir. Konuşmada geçen ancak iddianameye alınmayan “Bu, zannediyorum ki, hani liseye gönderirsem çocuğu ne olacak? Üniversitede okuyamayacak diye çocuğunu okumak istemeyen anne babalar için önemli bir fırsat olacaktır…”( Türkiye Büyük Millet Meclisi, Sağlık, Aile Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu’nun 14.02.2008 tarihli tutanağı) (EK-21) sözleri, bunu açıkça göstermektedir.  Bu açıklığa ve gerçekliğe rağmen iddia makamının bu konuşmadan, “İlköğretim ve orta öğretim çağındaki kız öğrencilere de türban serbestisi sağlanacağının işaretinin verilmesi” anlamını çıkarması, hukuken kabul edilemez, subjektif bir yaklaşımdır. Bu, açık bir niyet okumadır.  Halbuki iddia makamı, kıyas yapamaz, kıyasa yol açacak değerlendirmelerde bulunamaz, söylenilen sözü söyleyenin iradesine rağmen anlamlandıramaz. Aksi takdirde hem Anayasayı ve hem de hukukun evrensel ilkelerini çiğnemiş olur. Hukuk devletinde iddia makamı, bir kişinin tevile ihtiyaç bırakmayacak açıklıktaki bir sözünden, farklı bir söz veya cümle üretemez.

İddia makamı, bu iddianın asıl kaynağı olan komisyon tutanaklarına kolaylıkla ulaşması mümkünken bunu yapmamış, sadece doğruluğunu teyit etmediği bir gazete haberine istinat etmiştir. Cevdet ERDÖL, gazetede çıkan ve hatta ismini “Cevat” biçiminde yanlış yazan, özensiz ve yanlış bilgilerin yer aldığı haberi, Anayasanın tanıdığı  “Düzeltme ve cevap hakkı” (Anayasa, m. 32) kullanarak tekzip etmiş, ancak gazete bunu yayınlamamıştır (EK-22).

Ayrıca Cevdet ERDÖL bu konuşmayı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Sağlık, Aile, Çalışma, Sosyal İşler Komisyonu’nda yapmıştır. Sağlık, Aile, Çalışma, Sosyal İşler Komisyonu’nda yapılan konuşmalar ve aksi kararlaştırılmadıkça bunların dışarıda tekrarı ve basında yer alması da mutlak sorumsuzluk kapsamında olup, Anayasanın 83’üncü maddesinin teminatı altındadır.

Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Cevdet ERDÖL’ün, AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz etmemektedir.

Kaldı ki Cevdet ERDÖL’ün beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

47- HÜSEYİN TANRIVERDİ

İddianamenin 99’uncu sayfasında yer alan konuşmanın delili (EK-168), 18.02.2008 tarihli Milliyet Gazetesi ve aynı tarihli Radikal Gazetesi’nde yer alan haberlerdir.

Hüseyin TANRIVERDİ’nin konuşması, Anayasanın 10 ve 42’inci maddesindeki değişikliklerin Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda 411 oyla kabulü üzerine “411 el kaosa kalktı” şeklindeki eleştirilere verilmiş bir cevaptır. Anayasa değişikliklerinin eleştirilmesinin, eleştirisidir. “AK Partiyi eleştirenler eleştirilmez, eleştirilirse laiklik ilkesi ve Anayasa ihlal olur.” diye bir Anayasa kuralı da yoktur. Eğer iddia makamı AK Partililerin kendilerini eleştirenleri eleştirmesini veya onlara cevap vermesini Anayasaya aykırı görüyorsa, bu daha vahim bir hukuk dışılıktır, açık bir Anayasa ihlalidir.Biz beyaz çarşaflarımızla meclise geldik. Onun için siz varın, ağzınızdan akan salyalarla manşetler oluşturun. Bunlar bizim için vız gelir, tırıs gider.”  ifadeleri, bu Anayasa değişikliği nedeniyle, AK Partilileri imalı imasız, açık kapalı ölümle tehdit edenlere karşı söylenmiş demokrat bir çıkıştır. Demokrasiden yana tavırdır. Bunu, başka anlamlara çekmenin, yorum yoluyla genişletmenin, söyleyenin iradesinin hilafına anlamlandırıp, bu anlamdan dolayı da söyleyeni sorumlu tutmanın, hukukla, laiklikle ve Anayasa ile hiçbir ilgisi yoktur. Bu yaklaşım, hukuksuz ve keyfi bir yaklaşımdır. Anayasamızda ifadesini bulan demokratik hukuk devleti anlayışı, böylesi bir yaklaşımı asla himaye etmez.

Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Hüseyin TANRIVERDİ’nin AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden söz etmemektedir.

Kaldı ki Hüseyin TANRIVERDİ’nin beyanları; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

48- BEKİR BOZDAĞ

1) İddianamenin 101’inci sayfasında yer alan konuşmanın delili (EK-174), muhtelif gazete haberleridir. EK-174’te yer alan deliler, YÖK Başkanı Yusuf Ziya ÖZCAN 25 şubat 2008 tarihli “Kamuoyuna duyuru” başlıklı açıklaması (2 adet) ve 96 gazete kupüründen oluşmaktadır. Toplam 98 adet delilden sadece 7 gazete kupürü Bekir BOZDAĞ ile ilgilidir. Bu yedi gazete kupürünün tamamı, Bekir BOZDAĞ’ın gazetecilerle yaptığı sohbet toplantısında söylediklerinin, farklı gazetelerde değişik biçimlerde bazı kısımlarının verilmesinden ibarettir.

Basınla sohbet toplantısında Bekir BOZDAĞ’ın açıklamalarının tamamına yakın kısmı, söyleniş sırasına da uygun bir biçimde sadece Anadolu Ajansı tarafından verilmiştir. Anadolu Ajansı’nın 25.02.2008 tarihli haberin konuya ilişkin kısmı aynen aşağıya alınmıştır (EK- 23): “YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya ÖZCAN’ın genelgesiyle ilgili soruyu da Bozdağ, şöyle yanıtladı:

“Anayasa’nın 10 ve 42’inci maddesinde yapılan değişiklikler çok açık… 42. madde, ‘Kanunda açıkça yazılı olmayan her hangi bir sebeple kimse yükseköğrenim hakkının kullanılmasından mahrum edilemez. Bu hakkın kullanımının sınırları kanunla belirlenir.’ diyor. Dolayısıyla herhangi bir yükseköğretim hakkını kısıtlayan yasağın kanunda açıkça yazılı olmasını öngörüyor Anayasa. Kanun da yoruma, değerlendirmeye ihtiyaç bırakmaksızın  açıkça yazılı olmasını Anayasa hükmü haline getiriyor.

Bunun dışında yasakla ilgili bir düzenleme varsa, bunun da ancak kanunla yapılabileceğini ortaya getiriyor. Yani idarenin kararlarıyla, genelgeyle, yönergeyle bu konuda uygulama yapılamayacağı hükmüne amirdir. Yükseköğretim yasasının 17. maddesinin düzenlenmemiş olması, Anayasada yapılan değişikliğin uygulanmasına mani değildir. Anayasada yapılan değişiklik uygulanma kabiliyeti olan bir değişikliktir.

Daha önce Anayasada ekonomik suçlarla ilgili hürriyeti bağlayıcı ceza uygulanamayacağına dair değişiklik, kanuna gerek kalmadan uygulanabildi. İdam cezasıyla ilgili düzenlemeler de aynı şekilde doğrudan doğruya uygulama kabiliyeti buldu. Cumhurbaşkanımızın görev ve yetkileriyle ilgili Anayasa hükmü doğrudan doğruya uygulama imkanı bulan bir hükümdür.”

Yapılan Anayasa değişikliğinin doğrudan uygulanabileceğini anlatan Bozdağ;  “EK 17’de düzenleme yapılması sadece bu uygulamanın sınırlarıyla ilgili düzenlemeye amirdir. EK 17’de yapılacak şey, hürriyetin sınırıdır. Orada bir sınırlama yapılırsa uygulayıcılar o sınıra uyar.” dedi.

EK 17. maddede herhangi bir sınırlama yapılmadığı takdirde mevcut mevzuat çerçevesinde bunun uygulanabileceğini savunan Bozdağ, bazı kanunlarda yer alan kıyafet yasaklarıyla ilgili düzenlemeleri anlattı. Bozdağ, mevcut kanunların ortaya koyduğu kısıtlamaların dikkate alınabileceğini, güvenlikle ilgili konuların da üniversiteler tarafından takdir edilebileceğini belirterek, “Bu doğrudan uygulanır. ‘Uygulamam deme’ hakkı hiç kimsede yoktur.”  diye konuştu. Bozdağ, Anayasanın 11. maddesini hatırlatarak, “Anayasa hükümlerine uymak, Anayasal düzen içinde görev yapan herkesin vazifesidir.”  dedi.

Görüldüğü üzere Bekir BOZDAĞ’ın beyanları, Anayasa’nın 10 ve 42’inci maddelerinde yapılan değişiklik, Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmesi üzerine, yeni Anayasa hükümlerinin uygulanabilirliği hususunu izah maksadıyla yapılmış, Anayasa ve yasalara uygun bir hukuki değerlendirme ve tespittir.

Anayasa, herkesi bağlayıcı, en üstün hukuk normudur. Nitekim “Anayasa’nın bağlayıcılığı ve üstünlüğü” başlıklı 11. maddesinde; “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.

Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.”(Anayasa, m. 11) denilmek suretiyle bu gerçek ortaya konulmuştur.

Bekir BOZDAĞ konuşmasında Anayasa’nın 11’inci maddesini okuyarak değerlendirme yapmış ve bir nevi Anayasa’nın 11’inci maddesi hükmünü, hukuki bir değerlendirme ile genişçe ve tekraren izah etmiştir..

Anayasa’nın; “Hiç kimse , yalnızca sözleşmeden doğan yükümlülüğünü yerine getirememesinden dolayı özgürlüğünden alıkonamaz.” (Anayasa, m. 38/8),  “Ölüm cezası … verilemez.” (Anayasa, m. 38/10), “İspat hakkı” (Anayasa, m. 39), “Cumhurbaşkanı seçimine ilişkin Anayasa’nın 102’inci maddesi ve Cumhurbaşkanının görev ve yetkilerine ilişkin 104’üncü maddeleri doğrudan uygulanmışlardır. Anayasa’nın 104’üncü maddesi, halen de doğrudan uygulanmaktadır.

Nitekim Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yargıtay; Anayasa hükmünün yeterince somut ve açık olması halinde doğrudan uygulanabileceğine dair muhtelif kararlar vermişlerdir.

Yürürlüğe girmiş bir Anayasa hükmünün uygulanmasıyla ilgili olarak bir milletvekilinin, “Hiç kimsenin yürürlüğe girmiş bir Anayasa hükmünü uygulamam deme hakkı yok. Anayasa hükümlerine uymak, Anayasal düzen içinde görev yapan herkesin vazifesidir.” demesi, ne laikliğe, ne hukuka ve ne de Anayasaya aykırıdır.

Çünkü yürürlükte olan bir Anayasa hükmünün uygulanması gerekliliğini beyan, - hem de bu hüküm yürürlüğünü sürdürdüğü, Anayasa hükmü olduğu ve iddia makamı da buna uymak ve uygulamak zorunda olduğu halde – Anayasaya aykırı görülemez ve gösterilemez. Aksinin kabulü, Anayasanın 2. maddesinde ifadesini bulan demokratik hukuk devleti ilkesinin ve Anayasanın 11 inci maddesinin açık ihlalidir, hukukun evrensel ilkelerinin ayaklar altına alınmasıdır. Ne yazık ki bu açıklığa rağmen, “Anayasa değişikliklerine uyulması” gerektiği yönündeki Anayasaya uygun hukuki değerlendirmeleri bile iddianamesine almak suretiyle iddia makamı, Anayasal hüküm ve gereklilikleri göz ardı ederek, bir kez daha Anayasa ve hukukun evrensel kurallarını ihlal etmiştir.

2)  İddianamenin 102’inci sayfasında yer alan beyanın delilleri (EK- 175), muhtelif  24 adet gazete kupüründen oluşmaktadır.  Bu 24 adet gazete kupüründen sadece biri Bekir BOZDAĞ ile ilgilidir. O da,  26 şubat 2008 tarihli Milliyet Gazetesi kupürüdür. Aynı kupür, Bekir BOZDAĞ ile ilgili olarak 174 numaralı ekte (2 adet) vardır. Bu gazete kupürü, Bekir BOZDAĞ’ın gazetecilerle yaptığı sohbet toplantısında söylediklerinin bir bölümüyle ilgilidir.

Basınla sohbet toplantısında Bekir BOZDAĞ’ın açıklamlarının tamamına yakın kısmı, söyleniş sırasına da uygun bir biçimde sadece Anadolu Ajansı tarafından verilmiştir. Konuşmanın bir kısmı, bir önceki iddianın değerlendirilmesi sırasında yukarıda verildi. Anadolu Ajansı’nın 25.02.2008 tarihli haberin konuya ilişkin kısmı aynen aşağıya alınmıştır (EK-23):

Bozdağ, bugün bazı hastanelerde başörtülü personelin çalıştığını gösteren haberlerin hatırlatılması üzerine de “Biz bu konudaki düşüncemizi gayet açık söyledik. Dedik ki sadece yükseköğrenime dönük düzenleme yapıyoruz. Hatta eleştiriler olunca hazırladığımız metne ‘yükseköğrenim’ kelimesini de ekledik. Bizim kamu kurumlarına veya ortaöğretime dönük bir çalışmamız yoktur, böyle bir niyetimiz de yoktur. Biz bunu defalarca açıkladık. Böyle bir niyetimiz yok, böyle bir çalışmamız yok, böyle bir uygulamamız yok…” şeklinde konuştu.

Bozdağ, bu açıklamalara rağmen hala “sorgulama yapanların” iyi niyetli hareket etmediklerini söyledi. Görüntülerin hatırlatılması üzerine de Bozdağ şöyle konuştu:

“Görüntüleri çoğunun yalan çıktığı daha sonraki başka haberlerden de anlaşılıyor. Bunlarla ilgili görüntüsü olanlar ilgili makamlara ihbarda bulunur, onlar da gereğini yapar. Bu konuda süreci tıkamak isteyenlerin iyi niyetten uzak gayretlerinin ürünü diye düşünüyorum.

Daha önce de fotoğraflar gördük, daha sonra hepsi yalan çıktı. En son geçen haftalarda yaşadık, aynı gazetenin verdiği örnekler… Arkası boş… Böyle bir uygulama varsa ilgili makamlara bildirilir, onlar da gereğini yapar. Yapmazlarsa yapmayanlar hakkında gereği yapılır. En son Tarsus’ta yaşanan hadise… Nerelere çekildi, arkasından neler çıktı. Bizim dönemimizde böyle bir uygulama olmamıştır, olmasında da müsaade etmedik. Bundan sonra da etmeyeceğiz. Bizim kamuya, ortaöğretime veya ilköğretime dönük bir çalışmamız yok… Ama bizim olmayan niyetimizi, olmayan çalışmamızı varmış gibi gösterenler kendi ahlak anlayışları içerisinde bunu yansıtabilirler.”

İddia makamı, Bekir BOZDAĞ’ın bu  açık, net ve tartışmasız açıklamalarına, hem de açıklamalarındaki açık ve yoruma mahal bırakmayacak netlikte olan; “Bizim kamuya, ilköğretime ve ortaöğretime dönük çalışmamız, uygulamamız ve niyetimiz yok.”, “Bizim dönemimizde kamuda başörtü uygulaması olmamıştır, olmasına müsaade etmedik, bundan sonra da etmeyeceğiz.”, “Kamuda başörtülü çalışan olduğuna dair görüntü veya bilgisi olan varsa ilgili makama bildirsin, onlar gereğini yapar. Yapmazlarsa yapmayanlar hakkında gereği yapılır.”  ifadelerine rağmen, bunları yok saymış, sadece gazetelerde çıkan bazı haberlere “Yalan” demesinden dolayı Bekir BOZDAĞ’ı “Türbanın kamusal alanda yayınlamasını onaylamış ve cesaretlendirmiş” biri olarak takdim ve itham etmiştir.

Açıkça görülüyor ki iddia makamı, Bekir BOZDAĞ’ın açık, net ve tartışmasız sözlerini yok saymış, söylenenlerden sadece bir cümleyi almış ve onu da bağlamından koparmak ve kendince niyet okuyarak yorumlamak suretiyle, söyleyenin  ve  söylenilenin zıddı bir  anlam yüklemiş ve bu yüklediği anlam nedeniyle de haksız ve hukuksuz bir biçimde Bekir BOZDAĞ’ı itham edip, sorumluluğu cihetine gitmiştir.

             İddia makamının bu yaklaşım ve değerlendirmesi, hukukun evrensel ilkeleri ve Anayasanın açık ve tartışmasız ihlalidir.

Kaldı ki daha önce basında, başörtüsü sorunuyla ilişkilendirilen muhtelif haberler çıkmış ve bilahare bu haberlerin asılsız olduğu anlaşılmıştır. Örneğin Konya Numune Hastanesinde tesettürlü bir doktorun, erkek bir hastanın tesislerinin ultrasonunu çekmediğine dair haberler günlerce medyada yer almış; ancak yapılan araştırma sonucu haber asılsız çıkmıştır. Her iki haber de basında yer almıştır(EK-24).

Aynı şekilde  basın sohbetinde dile getirildiği gibi Tarsus’ta liseli öğrencilere şırıngalı kezzap atma olayları başörtüsü tartışmaları ile ilişkilendirerek “Başı açık kızlara kezzap atılıyor” şeklinde basında yer almış; ancak daha sonra bu haberler de asılsız çıkmıştır(EK-25).

Bekir BOZDAĞ, basın toplantısında Tarsus olayını da hatırlatarak gazete haberlerine yalan demiş ve arkasından da; “…Daha önce de fotoğraflar gördük, daha sonra hepsi yalan çıktı. En son geçen haftalarda yaşadık, aynı gazetenin verdiği örnekler… Arkası boş… Böyle bir uygulama varsa ilgili makamlara bildirilir, onlar da gereğini yapar. Yapmazlarsa yapmayanlar hakkında gereği yapılır. En son Tarsus’ta yaşanan hadise… Nerelere çekildi, arkasından neler çıktı. Bizim dönemimizde böyle bir uygulama olmamıştır, olmasında da müsaade etmedik. Bundan sonra da etmeyeceğiz. Bizim kamuya, ortaöğretime veya ilköğretime dönük bir çalışmamız yok… Ama bizim olmayan niyetimizi, olmayan çalışmamızı varmış gibi gösterenler kendi ahlak anlayışları içerisinde bunu yansıtabilirler.” (Anadolu Ajansı, 25.02.2007) açıklamasını yapmıştır. Bu açıklamalardan, iddia makamının ulaştığı sonucu çıkarmak, kesinlikle mümkün değildir. Bu açıklığa rağmen iddia makamının değerlendirmesi, en hafif deyimiyle keyfiliktir, hukuk tanımamazlıktır. Halbuki iddia makamı da hukukun evrensel ilkeleri ve Anayasa ile bağlıdır. Keyfi hareket edemez. Hukuk ve Anayasa dışına çıkamaz.

Ayrıca bütün bu arz edilen hususlar ve Anadolu Ajansının büyük bir kısmını verdiği açıklamalar bir yana, Bekir BOZDAĞ’ın sözlerinin iddianameye alınan kısmı dahi, iddia makamının iddiasını çürütmeye yeterlidir.

Anayasa’nın 69’uncu maddesinin 6’ıncı fıkrası uyarınca; ancak sınırlı ve belli şartların birlikte varlığı halinde siyasi parti üyelerinin sadece eylemleri, parti kapatma nedenidir.

Bekir BOZDAĞ’ın AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi ile ilgili  bir eylemi yoktur ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da iddianamesinde bu yönde bir eylemden de söz etmemektedir.

Bekir BOZDAĞ’ın her iki beyanı da; Anayasaya aykırı bir eylem olmayıp, aksine Anayasa’nın tanıyıp teminat altına aldığı “Düşünce ve kanaat hürriyeti” (Anayasa, m. 25) ve “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” (Anayasa, m. 26) kapsamında olup, “Demokratik hukuk devleti” (Anayasa, m. 2) olmanın gereği olarak Anayasanın teminatı altındadır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 69’uncu maddesine aykırı bir durum söz konusu değildir.

3) Bekir BOZDAĞ hakkında iddianamenin 112 ve 113’üncü sayfasında yer alan ve delili EK-160’da sunulan iddia, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulan bir kanun teklifine dayanmaktadır. İddianın delillerinin yer aldığı EK-160’da; Anayasa’nın 10 ve 42’inci maddeleri ile Yüksek Öğretim Kanunun EK 17’inci maddesinde değişiklik öngören kanun teklifleri ve bunlara dair gazete kupürleri yer almaktadır.

Bekir BOZDAĞ’ın Anayasa ve yasa değişiklik teklifi vermesi, Anayasa’nın teminatı altında bir yasama faaliyeti çalışmasıdır. Bilindiği gibi yasama yetkisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne aittir (Anayasa, m. 7). Kanun koymak, değiştirmek veya kaldırmak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yetki ve görevlerindendir(Anayasa, m. 87). “Kanun teklif etmeye Bakanlar Kurulu ve milletvekilleri yetkilidir.”(Anayasa, m. 88/1) Bekri BOZDAĞ, Anayasa’nın bu hükümlerine uygun bir kanun teklifine imza atmıştır. Bir milletvekilinin Anayasanın kendisine tanıdığı yetkiyi kullanarak kanun teklifi vermesi, ne laikliğe ve ne de Anayasaya aykırıdır. Anayasaya aykırı olan, Anayasaya uygun bir biçimde Anayasanın tanıdığı kanun teklif etme yetkisini kullanan bir milletvekilin, Anayasa’ya aykırı hareket ettiğinden bahisle siyasi yasaklılığının talep ve dava edilmiş olmasıdır.

Bir kanun teklifi veya bir konuda kanuni düzenleme yapılmak üzere teklif verilmesi, salt Cumhuriyet Başsavcısının değerlendirmesiyle Anayasaya aykırı hale gelmez. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı bu tavrıyla, Anayasanın yalnızca Anayasa Mahkemesi’ne tanıdığı denetim yetkisini devşirmektedir. Oysa “Hiç kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.” (Anayasa, m. 6/3)

Kanun teklifi vermek, bir milletvekilinin asli görevidir ve tartışmasız bir yasama faaliyetidir. Yasama faaliyetleri, mutlak yasama sorumsuzluğu kapsamında olup, Anayasanın 83’üncü maddesinin teminatı altındadır.

Bir kanunun veya bir kanun maddesinin değiştirilmesini veya kaldırılmasını savunmak, istemek ve bunun için kanun teklifi vermek de düşünce ve kanaat hürriyeti (Anayasa, m. 25) ve düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti (Anayasa, m. 26) kapsamındadır. Nitekim Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararına göre de; “…Yasalarla getirilen düzenlemeleri savunarak değerlendirilmesini veya ortadan tamamen kaldırılmasını istemek T.C. Anayasası’nın 25 ve 26. maddelerinde öngörülen düşünce ve kanaat hürriyetinin doğal bir sonucudur.” (Bkz. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E.2001/9-32, K.2001/155, K.T. 3.7.2001)

49- RECEP AKDAĞ

1) İddianamenin 102-103’üncü sayfalarında yer alan iddialar (EK-175), muhtelif gazete haberlerine dayandırılmıştır. Ancak iddia makamı, ilgili ilgisiz pek çok gazete kupürünü delil göstermiştir. Zira EK-175’te sunulan delillerden, 27.02.2008 tarihli Türkiye ve Milliyet Gazeteleri; 28.02.2008 tarihli Posta, Hürriyet ve Milliyet (2 adet) Gazeteleri; 26.02.2008 tarihli Milliyet Gazetesi; 12.02.2008, 15.02.2008 (3 adet) ve 16.02.2008 tarihli Cumhuriyet Gazeteleri ile  “Türbana karşı toplumsal direniş”, “Türbanlı öğrenciler lise bahçesinde” ve “Türban dersliklerde” başlıklı isimsiz ve tarihsiz gazete kupürlerinin hiçbiri Recep AKDAĞ’ın beyanı ve onun hakkındaki iddia ile ilgisi yoktur. İlgisiz deliller mesnet yapılarak Recep AKDAĞ’ın itham edilmesi, hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz. İddialar, öncelikle delilleri yönüyle hukuka ve Anayasaya aykırıdır.

Muhtelif sağlık kurumlarında başörtülü görev yapanların olduğuna dair haberlerin çıkması üzerine Sağlık Bakanının; “Biz görevimizi biliyoruz, yasaya aykırı bir durum varsa zaten müdahale ederiz, müdahale edilir.” anlamında  görevlerinin bilincinde olduklarını, vali ve kaymakamların da görevlerinin bilincinde olduğunu ifade etmesi, ne laikliğe ve ne de Anayasaya aykırıdır.

Öncelikle şu hususu belirtmek gerekir ki; iddianameye alınan  fotoğraf ve görüntülerin nerede ve nasıl çekildiği,  görüntülerdeki kişilerin kim olduğu, bu kişilerin çekimlerinin yapıldığı sırada görev başında olup olmadıkları belli değildir. Ayrıca evvelce basında çıkan benzeri haberlerin birçok defa  gerçeği yansıtmadığı ortaya çıkmıştır. Örnek olarak 2006 yılında  türbanlı iki bayan doktorun testisleri şişen gencin ultrasonunu çekmediği bir gazetemizde birinci sayfadan duyurulmuş ve bu haber müteakip dönemde birçok yazar tarafından irticai faaliyetlere referans olarak kullanılmıştır. Bakanlıkça derhal başlatılan soruşturma sonucu bayan doktorların türbanlı olmadığı gibi, vaka konusunda görevli bulunmadıkları, geçmişte her zaman benzeri ultrasonları çektikleri  tüm tarafların beyanları ve belgelerle anlaşılmış, haberi yapan basın kuruluşu da bu gerçeği sonradan kabullenmiştir.

Bu örnekte olduğu gibi basına yansıyan  görüntü ve haberler SAĞLIK Bakanlığı ve mahalli yöneticilerce değerlendirilmekte, soruşturulmakta ve gerekli müeyyideler uygulanmaktadır. Türbanlı olarak görev yapmak memur hukuku bakımından disiplin suçudur ve disiplin âmirlerince gerekli hukuki işlemler  yapılmıştır  ve  yapılmaktadır.

Nitekim bu konuda verilen soru önergesine cevâben TBMM’de yaptığı konuşmada Recep  AKDAĞ; yukarıda belirtilen hususlara temas ederek; basına yansıyan bu görüntülerin nerede ve nasıl çekildiğinin belli olmadığı, vali,  kaymakam ve mahalli yöneticilerin görevlerinin bilincinde olduğu, kamuda görev yapan memurlarla ilgili tavrın açık ve net olduğu, ancak  provokasyonlara müsaade edilmeyeceğini ifade etmiştir. Dolayısıyla TBMM’de yapılan bu konuşmadan türbanlı personelin görmezden gelindiği veya gerekli işlemlerin yapılmadığı anlamını çıkarmak mümkün değildir.

Bu kadar çok sağlık kuruluşu ve personeli bulunan bir yapıda, sağlık hizmeti sunan bütün kurumlarımızda her kesimden milyonlarca vatandaşımız muayene ve tedavi olurken, bu hizmeti sunan personelimizin kılık kıyafeti de herkesçe görülebilmekte iken, bazılarının Sağlık Bakanlığı teşkilatında dahi bulunmayan (İddanamede yer alan Cebeci Eğitim ve Araştırma Hastanesi isminde bir hastane bulunmamaktadır. Vakıf Gureba Hastanesi ise Sağlık Bakanlığına bağlı değildir.) birkaç mekanda çekilen fotoğraflardan yola çıkılarak ve “sağlık kuruluşlarında yoğun olarak yaşanan laikliğe aykırı bu durum” , “Çok sayıda sağlık personelinin türbanla görev yaptıkları” gibi ifadelere yer verilerek, Sağlık Bakanlığında “çok sayıda” türbanlı personel çalışıyormuş gibi gösterilmesi ve bu durumun gerçekliği araştırılmadan laikliğe aykırılığın delili olarak sunulması maddî ve hukukî bakımından mümkün değildir.

2) Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Orhan GÜMRÜKÇÜOĞLU imzasıyla 7 şubat 2008’de yayınlanan genelge; sağlık kurum ve kuruluşlarının huzur içinde hizmet yapması ve hastaların mahremiyet haklarının korunmasını temin maksadıyla yayınlanmıştır. İddia makamının, yorumla ve adeta niyet okur bir biçimde bu genelgeyi “Sağlık kurumlarındaki yasadışı uygulamaların gizlenmesine çalışmak” (İddianame, s. 103) olarak değerlendirmesi, Açık bir Anayasa ihlalidir. Amacı açıkça belli bir genelgeyi, genelgenin yazılı açık amacının dışında anlamlandırmak, hiçbir hukuk devletinde yapılması mümkün olmayan bir hukuk ihlalidir.

Bütün dünyada olduğu gibi Sağlık Bakanlığına bağlı sağlık kuruluşlarında da hasta mahremiyetine riayet etmek esastır.

03/12/2003 tarihli ve 5013 sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunan "Biyoloji ve Tıbbın Uygulanması Bakımından İnsan Hakları ve İnsan Haysiyetinin Korunması Sözleşmesi: İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi”nin 10 uncu maddesi “Özel yaşam ve bilgilendirme hakkı“ kenar başlığını haizdir. Bu maddenin birinci fıkrası ile herkesin, kendi sağlığıyla ilgili bilgiler bakımından, özel yaşamına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahip olduğu belirtilerek sağlıktaki hasta mahremiyeti ülkemizce de kabul edilmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında “mahremiyet” ilkesi sadece ev ve aile hayatı ile sınırlı tutulmamakta, işyeri dahil geniş şekilde yorumlanmaktadır. İzinsiz fotoğraf çekimi ve bunun yayımlanması ülkemizi zor duruma sokabilecektir. Nitekim bu ülkelerdeki hastanelerde izinsiz çekim yaptırılmaz.

Diğer taraftan, ülkemizde bir çok özel hastaneyi de akredite eden JCI (Joint Comission International-Uluslararası Birleşik Komisyon) tarafından 2003 Yılı Ocak Ayında yayımlanan “Hastaneler İçin Akreditasyon Standartları”nda, özellikle klinik işlemler ve muayene sırasında hasta mahremiyetinin önemli olduğu, hastanın mahremiyet ihtiyacına saygı gösterilmesi gerektiği bir standart olarak belirlenmiştir.

Ülkemizde de, 01/08/1998 târihli ve 23420 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Hasta Hakları Yönetmeliğinde “Mahremiyete saygı gösterilmesi” başlıklı 21 inci maddesinde “Hastanın, mahremiyetine saygı gösterilmesi esastır.”, “Hastanın, sağlık durumu ile ilgili tıbbi değerlendirmelerin gizlilik içerisinde yürütülmesi”, “Muayenenin, teşhisin, tedavinin ve hasta ile doğrudan teması gerektiren diğer işlemlerin makul bir gizlilik ortamında gerçekleştirilmesi” hükümlerine yer verilmiştir.

Yine aynı Yönetmeliğin 39 uncu maddesinde ise “Hasta, kişilik değerlerine uygun bir şekilde ve ortamda sağlık hizmetlerinden faydalanma hakkına sahiptir.”, “Sağlık kurum ve kuruluşlarında, … gürültünün ve rahatsız edici diğer bütün etkenlerin bertaraf edilmesi esastır.”  hükümlerine yer verilmiştir. Bu hükümler ışığında sağlık kuruluşlarında hasta mahremiyetinin sağlanması gerektiği noktasında bir tereddüt bulunmamaktadır.

Basın mensuplarının sağlık kuruluşlarından görüntü alıp alamayacakları hususunda bu kuruluşların idarecilerinin tereddüde düştüğü ve muhatabından izin almadan çekilen bu görüntülerle hasta mahremiyetinin ihlal edildiği ve yaşanan tartışmaların huzur ve sükunu bozduğu, hastane idarecileri ve hastalarca sıkça Bakanlık yetkililerine iletildiği görülmüştür. Giderek yoğunlaşan bu tür şikâyetler ve bu durumun bir düzene sokulması talepleri Bakanlık tarafından değerlendirilmiş ve basın mensuplarının sağlık kuruluşlarından görüntü alma konusundaki hukukî boşluğun giderilmesi, hasta mahremiyetinin korunması, huzur ve sükunun temini maksadı ile iddianameye konu 07/02/2008 târihli ve 3553 sayılı Genelge yayımlanmıştır.

Sağlık kuruluşlarının umuma açık olduğu ve teknolojide gelinen nokta ve cep telefonları ile dahi her şeyin görüntülenebildiği ve kayıt altına alınabildiği bir çağda, Bakanlığın hasta mahremiyetinin sağlanması ve huzur ve sükûnun sağlanması yönündeki Genelgesinin sağlık kuruluşlarındaki yasa dışı uygulamaların gizlenmeye çalışıldığı iddiasına hasredilmesinin kabul edilebilir bir yönü bulunmamaktadır.

Konunun hasta hakları yönünden diğer boyutu “Güvenliğin Sağlanması”dır. Aynı Yönetmeliğin 37 nci maddesi “Herkesin sağlık kurum ve kuruluşlarında güvenlik içinde olmayı bekleme ve bunu isteme hakları vardır” hükmünü amirdir. Benzer şekilde güvenlik gerekçesi ile diğer bir çok kamu kurum ve kuruluşunda izinsiz fotoğraf ve kamera çekimi yapılamadığı da herkesçe malumdur.

Yine aynı Yönetmelikte düzenlenen bir diğer husus hastalara ait “Bilgilerin Gizli Tutulması” ilkesidir. Hastanelerde serbestçe çekime müsaade edilmesi halinde bu ilkenin de kolaylıkla ihlali mümkündür. Türk Ceza Kanununun “özel hayata ve hayatın gizli alanına karşı suçlar” ile ilgili düzenlemesinde de, kişilerin sağlık durumlarının mahremiyeti kabul edilmiş ve bu bilgileri kaydeden kimse için cezai müeyyide öngörülmüştür.  Gizlilik hakkı, Roma/2002 tarihli Hasta Haklarına İlişkin Avrupa Ana Sözleşmesinde de yer alan  evrensel bir değerdir.

Hasta hakları çağdaş dünyada insan haklarının sağlık alanında uygulaması olarak kabul görmektedir. Bakanlığım dönemimde hasta haklarının ilgili taraflarca benimsenmesi ve fiilen uygulanması için birçok düzenleme yapılmıştır. Bunun bir parçası olan mezkur genelgenin irtica ile irtibatlandırılması, çağdaş ve evrensel değerlerin tam zıddına yorumlanmasıdır.

Mezkûr Genelge tamâmen bu maksatlar ile yayımlanmış olup, iddianamede maksadı aşan ifadelere de yer verilerek bu Genelge ile “sağlık kurumlarındaki yasadışı uygulamaların gizlenmesine çalışıldığı”nın iddia edilmesinin maddî ve hukukî mesnedi bulunmamaktadır.