|
Anayasa Mahkemesi
Başkanlığından:
Esas
Sayısı : 2004/70
Karar Sayısı : 2009/7
Karar Günü : 15.1.2009
İPTAL DAVASINI AÇAN : Türkiye Büyük Millet
Meclisi Üyeleri Ali TOPUZ, K. Kemal ANADOL ve Haluk KOÇ ile birlikte 117
Milletvekili
İPTAL DAVASININ KONUSU : 26.5.2004 günlü, 5177 sayılı Maden Kanununda ve
Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun’un;
1-
3. maddesiyle değiştirilen
4.6.1985 günlü, 3213 sayılı Maden Kanunu’nun 7. maddesinin birinci ve
sekizinci fıkralarının,
2- 5.
maddesiyle 3213 sayılı Yasa’nın 10. maddesine eklenen altıncı fıkranın,
3-
10. maddesiyle değiştirilen 3213
sayılı Yasa’nın 16. maddesinin son fıkrasının ikinci tümcesinin,
4-
20. maddesiyle 3213 sayılı Yasa’nın 46.
maddesine eklenen onuncu fıkranın,
5-
23. maddesiyle değiştirilen 3213
sayılı Yasa’nın Ek 1’inci maddesinin birinci fıkrasının,
6-
28. maddesiyle 9.8.1983 günlü, 2872 sayılı
Çevre Kanunu’nun 10. maddesine eklenen üçüncü fıkranın,
7-
Geçici 1. maddesinin altıncı
fıkrasının birinci tümcesinin,
Anayasa’nın 2., 6., 7., 8., 11.,
17., 38., 43., 45., 56., 63., 90., 123., 128., 168. ve 169. maddelerine aykırılığı savıyla
iptalleri ve yürürlüklerinin durdurulması istemidir.
I- İPTAL VE YÜRÜRLÜĞÜN
DURDURULMASI İSTEMLERİNİN GEREKÇESİ
23.7.2004 günlü dava
dilekçesinin gerekçe bölümü şöyledir:
“1. 26.05.2004 tarih ve 5177 Sayılı Kanunun 3 üncü maddesi ile
değiştirilen 04.06.1985 tarih ve 3213 sayılı Maden Kanunun 7 nci maddesinin
birinci fıkrasının, Anayasanın 2 nci, 6 ncı, 7 nci, 11 inci 43 üncü, 45 inci,
56 ncı, 63 üncü, 90 ıncı ve 168 inci maddeleri ile milletlerarası
sözleşmelere dolayısıyla Anayasanın 90 ıncı maddesine Aykırılığı
Madencilik
sektörünün önemli bir özelliği de ne kadar bilimsel yöntemler kullanılırsa
kullanılsın; rezervlerin miktarında ve kalitesinde daima bir yanılmanın söz
konusu olabilmesidir. Üretimde mevcut olan bu risk, ürünlerin uluslararası
pazarlanması yönünden de mevcuttur. Bu sektörde faaliyet gösteren bazı
firmalar dünya çapında monopol durumuna gelmiş olup, stratejik önemdeki
madenlerin arama ve işletme ruhsatlarını ele geçirdikleri gibi, dünya pazarlarında
da üretim ve fiyat politikalarını diledikleri gibi düzenleyebilmektedirler.
Bu dev monopollerin, özellikle azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin
madencilik sektörü üzerinde doğrudan veya dolaylı, açık veya gizli, baskı
ve kontrolları vardır. Bu durum bütün ülkelerde kamuoyunun madencilik
sektörü ile ilgili hukuki ve kurumsal düzenlemeler karşısında çok duyarlı
olmasına neden olmuştur. Bu duyarlık Anayasamıza da yansımış, “Tabii servetlerin ve
kaynakların aranması ve işletilmesi” ile ilgili 168 inci maddesinde,
“Tabii servetler ve
kaynaklar Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Bunların aranması ve
işletilmesi hakkı Devlete aittir. Devlet bu hakkını belli bir süre için,
gerçek ve tüzelkişilere devredebilir. Hangi tabii servet ve kaynağın arama
ve işletmesinin, Devletin gerçek ve tüzelkişilerle ortak olarak veya
doğrudan gerçek ve tüzelkişiler eliyle yapılması, kanunun açık iznine
bağlıdır. Bu durumda gerçek ve tüzelkişilerin uyması gereken şartlar ve
Devletçe yapılacak gözetim, denetim usul ve esasları ve müeyyideler kanunda
gösterilir”
hükmüne yer
verilmiştir.
Geçmiş birikimin,
geleceğin yaratılmasında en önemli kaynak olarak değerlendirilmesi yaşamsal
bir zorunluluktur. Kişilikli bir toplum olarak gelişebilmek için ulusların
kültürel kimliklerini yeni yaşam çevreleriyle entegre etmeleri önem
kazanmaktadır. Mimarlıkta ve şehircilikte ulusal ve tarihsel değerleri
dikkate almadan gerçekleştirilen modern oluşumlar toplumda yabancılaşmayı
süratlendirmektedir. Farklı kültürlerin kültürel mirasını, aynı dikkat ve
saygınlık içinde korumak, globalleşen dünyada barış ve kardeşlik
duygularının kökleşmesini sağlayacak, hem de farklı kültürlerin
birbirlerine olan etkileşimi ile zengin ve çok renkli bir kültür mozağinin
gelişmesinde itici bir güç oluşturacaktır. Ülkemizde bu güne kadar 2425
adet arkeolojik sit, 269 adet doğal sit, 146 adet kentsel sit, 17 adet
tarihi sit olmak üzere 2857 adet sit alanı ile 44406 adet korunması gerekli
taşınmaz kültür varlığı tescil edilmiştir. 1970’li yıllardan beri
uluslararası platformlarda yoğunlaşarak sürdürülen çabalarda ülkemiz de
yerini almıştır. Yukarıda (I) numaralı başlık altında değinilen UNESCO’ya
üye ülkelerle birlikte ülkemizin de 1983 yılında benimsediği “Dünya
Kültürel ve Doğal Mirasının Korunması Sözleşmesi” hükümlerine göre taraf
devletler toprakları dahilindeki kültür ve doğa varlıklarının korunmasını
taahhüt etmiştir. Ülkemizden de Pamukkale, Göreme, Kapadokya, İstanbul,
Boğazköy Nemrut Dağı, Xanthos – Letoon, Patara ve Divriği Ulu Camii ve
Darüşşifası kültürel miras olarak Dünya Kültürel Miras Listesine
alınmıştır. Avrupa Konseyi üyesi devletler ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti
tarafından 1985 yılında imzalanan “Avrupa Mimari Mirasının Korunması
Sözleşmesi”, 13.04.1989 Gün ve 3534 Sayılı Kanun ile yürürlüğe girmiştir.
Akdeniz’in Kirletilmesine Karşı Korunması (Barselona) Sözleşmesi gereğince
Akdeniz’de ortak öneme sahip 100 tarihi sitin içinde ülkemizden de 17 adet
sit korumaya alınmıştır.
Türkiye’de günümüze
kadar sürdürülen tarihsel ve kültürel çevre koruma politikalarının başarılı
olduğunu söylemek olası değildir. Özellikle 1950 sonrası yaşanan kırsal
alandan kentlere yaşanan göç ve hızlı kentleşme, 1980 sonrası ikinci konut
ve turizm amaçlı kıyı yağması ile, 1990 sonrası Doğu ve Güney – Doğu
Anadolu Bölgesinden güvenlik ve ekonomik nedenlerle göç olgusu kentlerin
yüzlerce yılda oluşmuş dengelerini alt üst etmiştir. Kentlerin önce
varoşlarında başlayan yasal olmayan yapılaşma (gecekondu), giderek imar
aflarıyla kentleri bir kanser gibi sarmış ve günümüzdeki başlıca kentsel
sorunlardan biri haline gelmiştir. (Dr.Mehmet TUNCER, Kent ve Çevre Bilim
Doktoru, Türkiye’de Tarihsel ve Kültürel Çevreleri Koruma Olgusu).
Hal böyle iken şimdi ve 5177 sayılı Kanunun 3 üncü
maddesi ile değiştirilen 04.06.1985 tarih ve 3213 sayılı Maden Kanunun 7
nci maddesinin birinci fıkrasında yapılan düzenleme ile; yukarıda
belirtilen milletlerarası sözleşmelerle üstlenilen yükümlülüklerin çiğnenip
yok sayılması pahasına orman, muhafaza ormanı, ağaçlandırma alanları, özel
koruma bölgeleri, milli parklar, tabiat parkları, sit alanları, tarım
alanları, su havzaları ve benzeri doğal ve kültürel zenginlikleri olan ve
bu sebeple koruma altına alınmış alanlar madencilik faaliyetine
açılmaktadır.
Ülkemizde; 686.631 hektar
alanlı 33 Milli Park, 69.605
hektar alanlı 17 Tabiat Parkı, 86.024 hektar
alanlı 35 Tabiatı Koruma Alanı ve 464 hektar alanlı 89
Tabiat Anıtı olmak üzere toplam 839.624 hektar
alan koruma altındadır. Dünya Doğayı Koruma Birliği (IUCN) verilerine göre,
dünya yüzeyinin % 5’inden fazlası korunan alan olarak ayrılmış; koruma
konusunda duyarlı olan ülkelerde bu oran %10’lara kadar çıkmaktadır. Bizde
ise bu oran, ülkenin yaklaşık 95’te 1’idir. Şimdi Maden Kanununun değişik 7
nci maddesinin iptali istenilen birinci fıkrası ile bütün bu alanlar da
rant için madencilik faaliyetlerine açılmaktadır.
Diğer taraftan
iptali istenilen fıkrada, bu gibi alanlarda madencilik faaliyetinin tabi
olacağı Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) ve Gayri Sıhhi Müessese (GSM)
değerlendirmesinin çıkarılacak yönetmelikle yapılacağını belirmiş olması
da; korunması gereken doğal ve kültürel zenginliklerimiz üzerinde mevcut
ÇED ve GSM Yönetmeliklerinden farklı bir yönetmelikle madencilik
faaliyetinin sürdürüleceğini anlamını taşımaktadır. Oyca mevcut ÇED Yönetmeliğinde
(R.G.16.12.2003, sa.25318) madencilik faaliyetine açılan doğal ve kültürel
varlıklarımız, “Ülkemiz mevzuatı ve taraf olduğumuz uluslararası
sözleşmeler uyarıca korunması gerekli görülen DUYARLI YÖRELER” olarak
tanımlanmıştır. Mevcut mevzuat ve ülkemizin taraf olduğu uluslar arası
sözleşmeler gereğince korunması zorunlu olan doğal ve kültürel
zenginliklerin bulunduğu alanlarda madencilik faaliyetine izin verilmesi
açıklanan uluslararası sözleşmelere aykırıdır.
Anayasanın 90 ıncı
maddesinde, “... usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar
kanun hükmündedir” denildikten sonra, bunların Anayasaya aykırılığının
iddia edilemeyeceği bildirilmiştir.
Anayasadaki bu düzenleme,
kurallar hiyerarşisinde andlaşmaların ulusal yasalardan daha üstün olduğu
görüşüne dayanak oluşturmuştur.
Anayasaya aykırılığı
ileri sürülemediği için, uluslararası andlaşmalar ulusal yasaların üstünde
ve Anayasal normlara yakın konumda görülmüştür. Bu düşünce, uluslararası
andlaşmalardan doğan yükümlülüklere de Anayasal bir üstünlük tanındığının
öne sürülmesine yol açmış ve bu üstünlük, “ahde vefa” ilkesinin bir gereği
olarak tanımlanmıştır. Diğer yandan Anayasanın 90 ıncı maddesinde yapılan
son değişiklik te, insan haklarına ilişkin andlaşmalarla kanunların aynı
konuda yaptığı düzenlemelerde çatışma olması halinde andlaşma hükümlerinin
uygulanacağı yolundadır.
Ancak 5177 sayılı
Kanunun yaptığı düzenlemede bu hususlar gözetilmemiş; uluslararası
andlaşmalara uyulmamıştır.
Milletlerarası
andlaşmalara dolayısıyla Anayasanın 90 ıncı maddesine aykırı olan söz
konusu birinci fıkra hükmü;
Anayasanın 43 üncü
maddesi gereğince kıyılardan yararlanmada öncelikle kamu yararının
gözetileceği hususuna,
Anayasanın 45 inci
maddesi gereğince Devletin tarım arazileri ile çayır ve meraların amaç dışı
kullanımının önlenmesine ilişkin ödevlerine,
Anayasanın 56 ncı
maddesi gereğince sağlıklı ve dengeli çevrede yaşama hakkına ve devletin
çevreyi geliştirme ve çevre sağlığını koruma ödevine,
Anayasanın 63 üncü
maddesi gereğince Devletin, tarih, kültür ve tabiat varlıklarının
korunmasını sağlama ödevine,
Anayasanın 168 inci
maddesi gereğince, tabii servetler ve kaynakların Devletin hüküm ve
tasarrufu altında olduğu ve araştırma ve işletmecilikte Devlete öncelik
tanındığı kuralına,
Anayasanın 169 uncu
maddesi gereğince ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme
müsaade edilemez amir hükmüne de,
aykırı düşmektedir.
Anayasa Mahkemesinin
17.12.2002 tarih ve E.2000/75, K.2002/200 sayılı Kararındaki “…kamu
yararının bulunması ve zorunluluk hallerinde Devlet ormanları üzerinde
ancak irtifak hakkı tesisine olanak tanınabilir” şeklindeki tümcesi ile
kastedilen koşul, orman ekosisteminde gerçekleştirilmek istenilen
etkinliğin daha büyük kamu yararı yarattığının ortaya konulmasıdır.
Esasen 5177 sayılı
Kanun ile, doğal ve kültürel zenginliklerin korunmasındaki kamu yararı
genel amacı madencilik faaliyeti yürütecek belli bir grupların özel çıkarı
için ihlal edilmektedir.
Diğer taraftan
İptali istenilen bu fıkrada; madencilik faaliyetlerinin çevresel etki
değerlendirmesi, gayri sıhhî müesseseler ile ilgili hususlar dahil
madencilik faaliyetlerinin nasıl yürütüleceğinin, ilgili bakanlıkların
görüşü alınarak Bakanlar Kurulu tarafından çıkartılacak bir yönetmelikle
düzenleneceği öngörülmüştür. Yukarıda; bu sektörde faaliyet gösteren bazı
firmaların dünya çapında monopol durumuna geldikleri, stratejik önemdeki
madenlerin arama ve işletme ruhsatlarını ele geçirdikleri, dünya
pazarlarında üretim ve fiyat politikalarını diledikleri gibi
düzenleyebildikleri, bu dev monopollerin, özellikle azgelişmiş ve
gelişmekte olan ülkelerin madencilik sektörü üzerinde doğrudan veya dolaylı,
açık veya gizli, baskı ve kontrolları bulunduğu açıklanmış ve böyle bir
durumun bütün ülkelerde kamuoyunun madencilik sektörü ile ilgili hukuki ve
kurumsal düzenlemeler karşısında çok duyarlı olmasına neden olduğu açıklanmış
ve bu duyarlığın Anayasanın 168 inci maddesi ile yapılan düzenlemede de
görüldüğü, nitekim bu maddede gerçek ve tüzelkişilerin uyması gereken
şartlar ve Devletçe yapılacak gözetim, denetim usul ve esasları ve
müeyyideler kanunda gösterilir” hükmüne yer verildiğine işaret edilmiştir.
Durum bu iken ve Anayasa buyruğu, tabii servet ve kaynakların aranması ve
işletilmesi konusunun kanunla düzenlemesine amir iken, madencilik
faaliyetlerinin düzenlenmesinin Bakanlar Kurulunun çıkaracağı bir
yönetmeliğe bırakılması Anayasanın 168 inci maddesine; kanunla yapılması
gereken böyle bir düzenleme yönetmeliğe bırakıldığı için, Anayasanın yasama
yetkisinin devredilemeyeceğine dair olan 7 nci maddesine de aykırıdır.
Böyle bir yetki, Anayasadan kökenlenmediği için Anayasanın 6 ncı maddesi
ile de çelişir.
Anayasaya aykırı bir hükmün
hukuk devleti, Anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkeleri ve
dolayısıyla Anayasanın 2 ve 11 inci maddeleriyle bağdaşmayacağı da açıktır.
26.05.2004 tarih ve
5177 sayılı Kanunun 3 üncü maddesi ile değiştirilen 04.06.1985 tarih ve
3213 sayılı Maden Kanunun 7 nci maddesinin açıklanan nedenlerle,
Milletlerarası Sözleşmeler ile Anayasanın 2 nci, 6 ncı, 7 nci, 11 inci, 43
üncü, 45 inci, 56 ncı, 63 üncü, 90 ıncı ve 168 inci maddelerine aykırı olan
birinci fıkrasının iptal edilmesi gerekmektedir.
2. 26.05.2004 tarih
ve 5177 sayılı Kanunun 3 üncü maddesi ile değiştirilen 04.06.1985 tarih ve
3213 sayılı Maden Kanunun 7 nci maddesinin sekizinci fıkrasının, Anayasanın
2 nci, 6 ncı, 7 nci, 8 inci, 11 inci, 123 üncü ve 128 inci maddelerine
Aykırılığı
İptali istenilen
sekizinci fıkrada; kamu yatırımları ile madencilik projeleri çatıştığında,
anlaşmazlığı çözmek üzere Başbakanlık Müsteşarı başkanlığında oluşturulacak
Kurulun teşkili, çalışma usulü, karar alma şekli ve diğer hususlar Enerji
ve Tabii Kaynaklar Bakanlığınca çıkarılacak bir yönetmeliğe
bırakılmaktadır.
Anayasanın 128 inci
maddesinde memurların ve diğer kamu görevlilerinin niteliklerinin,
atanmalarının, görev ve yetkilerinin, hakları ve yükümlülüklerinin, aylık
ve ödenekleri ile diğer özlük işlerinin kanunla düzenleneceği ilkesi yer
almaktadır.
Anayasanın 123 üncü
maddesinde ise, idarenin kuruluş ve görevleriyle bir bütün olduğu ve
kanunla düzenleneceği ifade edilmiştir.
Durum bu iken, söz
konusu Kurulun teşkili dahil tüm diğer hususlara ilişkin ilkelerin Kanunda
düzenlenmeyerek, Anayasanın 123 ve 128 inci maddelerine aykırı biçimde
yönetmeliğe bırakıldığı görülmektedir. Kanunla bu alanda herhangi bir
düzenleme yapılmadığı için, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığına verilen
yetki; asli bir düzenleme yetkisidir. Halbuki Anayasanın 8 inci maddesine
göre yürütmenin Anayasada gösterilen ayrık haller dışında kural olarak asli
düzenleme yetkisi olmayıp yürütme, Anayasaya ve kanunlara uygun olarak
kullanılan ve yerine getirilen bir yetki ve görevdir. Asli düzenleme yetkisi,
Anayasanın 7 nci maddesine göre TBMM’nindir ve devredilemez. Devredildiği
taktirde bu yetki, kökenini Anayasadan almayan bir yetki görünümüne girer.
Bu nedenle,
Bakanlığa verilen söz konusu yetki, Anayasanın 7 nci ve 8 inci maddelerine
aykırı olduğu gibi; Anayasadan kökenlenmediği için, Anayasanın 6 ncı
maddesi ile de çelişmektedir.
Anayasaya aykırı bir hükmün hukuk devleti, Anayasanın üstünlüğü ve
bağlayıcılığı ilkeleri ve dolayısıyla Anayasanın 2 ve 11 inci maddeleriyle
bağdaşmayacağı da açıktır.
Açıklanan nedenlerle
5177 sayılı Kanunun 3 üncü maddesi ile değiştirilen 3213 sayılı Maden
Kanunun 7 nci maddesinin sekizinci fıkrası, Anayasanın 2 nci, 6 ncı, 7 nci,
8 inci,11 inci, 123 üncü ve 128 inci maddelerine aykırı olduğundan iptali
gerekir.
3. 26.05.2004 tarih ve 5177 sayılı Kanunun 5 inci
maddesi ile 04.06.1985 tarih ve 3213 Sayılı Maden Kanunun 10 uncu maddesine
eklenen altıncı fıkranın Anayasanın 2 nci, 11 inci maddelerine ve 38 inci
maddesinde yer alan “kanunilik ilkesine” Aykırılığı
İptali istenilen
altıncı fıkrada, uyarma ve hak mahrumiyeti cezalarının verilmesi öngörülen
“Gerçek dışı ve yanıltıcı beyanlar”ın yönetmelikte tarif edilmesi yani suç
teşkil eden bu fiillerin neler olduğunun belirlenmesi yönetmeliğe
bırakılmıştır.
Anayasanın “Suç ve
cezalara ilişkin esaslar” başlıklı 38 inci maddesinin konuyla ilgili
fıkrası “Kimse, işlendiği zaman
yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı
cezalandırılamaz; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş
olan cezadan daha ağır ceza verilemez” hükmünü taşımaktadır. Bu
maddenin gerekçesinde de, “Birinci fıkra herkesçe bilinen “kanunsuz suç ve
ceza olmaz” ilkesini koymuştur demektedir.
Anayasamızın 38 inci
maddesinde yer alan “Kanunilik” ilkesi Türk Ceza Kanununun 1 inci maddesinde
tekrarlanmaktadır. İlkenin amacı, Devletin ve yargıcın keyfiliğini
önlemektir.
Suçlar ve cezalar
kanunla açıkça ve belirli olarak gösterilmelidir.
Maden Kanunun 10
uncu maddesine 5177 sayılı Kanunun 5 inci maddesi ile eklenen altıncı
fıkrası, düzenlemeyi yönetmeliğe bıraktığı ve suçlarla ilgili belirsizliğe
yol açtığı için Anayasanın 38 inci maddesinde yer alan “kanunsuz suç ve
ceza olmaz” ilkesine açıkça aykırıdır.
Anayasaya aykırı bir hükmün
hukuk devleti, Anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkeleri ve
dolayısıyla Anayasanın 2 ve 11 inci maddeleriyle bağdaşmayacağı da açıktır.
Açıklanan nedenlerle
Maden Kanunun 10 uncu maddesine 5177 sayılı Kanunun 5 inci maddesi ile
eklenen altıncı fıkra Anayasanın 2 nci, 11 inci ve 38 inci maddelerine aykırı
olduğu için iptali gerekmektedir.
4. 26.05.2004 tarih
ve 5177 sayılı Kanunun 10 uncu maddesi ile değiştirilen 3213 sayılı Maden
Kanunun 16 ncı maddesinin son fıkrasının ikinci cümlesinin Anayasanın 2
inci ve 11 inci maddelerine Aykırılığı
5177 sayılı Kanunun
10 uncu maddesi ile değiştirilen Maden Kanununun 16 ncı maddesinin son
fıkrasının ikinci cümlesine göre, “Kazanılmış haklar korunmak kaydı ile
ayrı grup ruhsatların birbiri üzerine verilebilmesi mümkün kılınmakta, buna
ilişkin usul ve esasların yönetmelikle belirleneceği öngörülmektedir.
Arzın içinde bulunan
madenin çıkarılması iki evrede gerçekleşmektedir. 3213 sayılı Maden
Kanununa göre bu evreler; a) Arama, b) İşletme evreleridir. Arama evresi
dahi önemli bir işlemdir; burada madenin durumunu ve hacmini, teknik
şartlarını, işletme imkanlarını araştırmak için arz üzerinde devamlı bir
takım işlemler yapılması ve hatta bunun için tesisler inşa edilmesi
gerekir. Bu esnada bir kısım madenler de çıkarılabilir. Maden Kanununun
5177 sayılı Kanunun 11 inci maddesi ile değişik 17 nci maddesinde, arama
döneminde görünür rezervin % 10’una kadar maden üretim ve satış izni
verilebileceği belirtilmektedir. Bu işlemler arza, arz malikine ve madene
ve hatta civar madenlere bir takım zararlar verebilir.Aynı zamanda bir
takım masrafları ve külfetleri gerektiren belirli bir safhada “tekel” i de
kapsayan yani o evrede yalnız bir gerçek veya tüzelkişi arama yapabilecek
ve bu arama sonucunda bir takım hukuki hükümler de doğacaktır(Ord.Prof.Dr.
Sıddık Sami ONAR, İdare Hukukunun Umumi Esasları, II. C, 3. Bası, Shf.
1379).
Gerçekten bir çok
madenin alan açısından çok büyük yer kaplaması ve bazı madenlerin
işlenmesinin “yarma” gerektirmesi nedeniyle belli bir alanda arama ve
işletme ruhsatı sahibi için ruhsat süresi içinde “tekel” durumunun
korunması yasal bir zorunluluktur. Aynı alanda ayrı grup ruhsatların bir
biri üzerine verilmesi halinde hiçbir surette önceki ruhsat sahibinin
kazanılmış hakkının korunması mümkün olamayacaktır. Halbuki kazanılmış
hakların korunması, hukuk devleti adı verilen yönetim biçiminin temel
unsurlarından birisidir. Kazanılmış hakları güvence altına almayan bir
düzenleme Anayasanın 2 nci maddesinde ifade edilmiş olan hukuk devleti
ilkesi ile çelişir.
Anayasanın herhangi
bir hükmüne aykırı bir düzenlemenin Anayasanın 11 inci maddesindeki
“Anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığı” ilkesi ile bağdaşması da mümkün
değildir. 26.05.2004 tarih ve 5177
sayılı Kanunun 10 uncu maddesi ile değiştirilen 3213 sayılı Maden Kanunun
16 ncı maddesinin son fıkrasının ikinci cümlesi, hukuk devletinin en önemli
ögesi olan “kazanılmış hakları” zedeleyeceğinden Anayasanın 2 nci ve 11
inci maddelerine aykırı olup iptali gerekmektedir.
5. 26.05.2004 tarih
ve 5177 sayılı Kanunun 20 nci maddesi ile 04.06.1985 tarih ve 3213 sayılı
Maden Kanunun 46 ncı maddesine eklenen onuncu fıkranın Anayasanın 2 ve 11
inci maddelerine Aykırılığı
İptali istenilen
onuncu fıkra hükmü ile; devletin özel mülkiyetindeki veya hüküm ve
tasarrufu altındaki arazilerin, madencilik faaliyetinde bulunacaklara, “bu
Kanunun yürürlük tarihinden sonra kira, ecrimisil alınmaz” denilerek
bedelsiz tahsisi öngörülmektedir. Alanında dünyanın en liberal ve en eski
yasası olan ABD Madencilik Yasasında (1872) bile, kamu arazilerinde
madencilik yapılabilmesi için dönüm başına 2,5 USD ücret alınması gerekli
görülürken ve bu ücretin azlığı son yıllarda alabildiğine eleştirilirken,
ülkemizde bunun bedelsiz olması yolunda bir düzenleme yapılmaktadır.
Bir taraftan,
tanınacak teşvikler yanında, ürettiği madeni yurt içinde ve kendi tesisinde
işleyenlerden, bu tesislerde üretimde değerlendirilen maden miktarı için
Devlet hakkının % 50’sinin alınmayacağı belirtilirken; diğer yandan
madencilik faaliyetinde bulunulacak arazinin, (ki bu arazi Devletin hüküm
ve tasarrufu altındaki orman, ağaçlandırma alanları, özel koruma bölgeleri,
kıyı alanları ve sahil şeritleri, kültür ve turizm koruma ve geliştirme
bölgeleri ve dahi sit alanları olabilir) bu araziye verilebilecek zararlar
da dikkate alınmayıp bedelsiz verilmesinde “kamu yararı” bulunduğunu
söylemek mümkün değildir.
Anayasa Mahkemesi
kararlarında vurgulandığı üzere, hukuk devletinin vazgeçilmez ögeleri
içinde yer alan yasaların kamu yararına dayanması ilkesiyle bütün kamusal
girişimlerin temelinde bulunması doğal olan kamu yararı düşüncesinin
yasalara egemen olması ve özellikle bir ülkenin en önemli doğal yaşam alanı
olan ormanların korunması için yasakoyucunun bu esası gözardı etmemesi ve
bunu en iyi şekilde yansıtması zorunludur. Günümüzde “kamu yararı” kavramı
yanında; “toplum yararı” “ortak çıkar”, “genel yarar” gibi birbirinin
yerine kullanılan kavramlarla anlatılmak istenen; tümünün “bireysel çıkar”
dan farklı onun, üstünde ya da dışında ortak bir yararın amaçlanmasıdır
(Anym., T. 21.10.1992, E.92/13, K.92/50).
Yasama erkinin kamu
yararı amacına yönelik olarak kullanılmaması halinde yasama yetkisinin
saptırılması olayı ortaya çıkar.
Yasaların kamu
yararına dayanmadığı bir yönetim ve bu alanda yetki saptırılması durumu
hukuk devleti adı verilen yönetimle ve hukuk devletini cumhuriyetin
nitelikleri arasında sayan Anayasanın 2 nci maddesi ile bağdaşmaz.
Anayasanın herhangi
bir hükmüne aykırı bir düzenleme Anayasanın 11 inci maddesinde ifade edilen
Anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkeleriyle de çelişir.
5177 sayılı Kanunun
20 nci maddesinin 3213 sayılı Maden Kanununun 46 ncı maddesine eklediği 10
uncu fıkranın, yukarıda açıklanan nedenlerle Anayasanın 2 ve 11 inci
maddelerine aykırı olduğu için iptal edilmesi gerekmektedir.
6. 26.05.2004 tarih
ve 5177 sayılı Kanunun 23 üncü maddesi ile değiştirilen 04.06.1985 Tarih ve
3213 sayılı Maden Kanunun Ek 1 inci maddesinin birinci fıkrasının
Anayasanın 2 nci ve 11 inci maddelerine Aykırılığı
Zonguldak havzasında
bulunan taşkömürü yataklarının işletilmesi hakkı, 3213 sayılı Maden
Kanununa değil; 3867 sayılı Kanun ile özel bir düzenlemeye tabi
kılınmıştır. Havzai Fahmiye olarak isimlendirilen yaklaşık 13 000 km2’lik
alanda taşkömürü işletme hakkı, sadece Türkiye Taşkömürü Kurumu’na aittir.
Kurum bu yetki çerçevesinde ana kömür yataklarını kendisi işletmektedir.
3213 sayılı Maden
Kanunu’na Ek madde 1 hükmü, 30.07.1999 gün ve 4424 sayılı kanunun 1 inci
maddesi ile eklenmiştir ve sadece Ereğli Kömür Havzasının küçültülmesi
sonucunda “serbest kalan bölgenin” aramalara açılmasını düzenlemektedir.
Şimdi 5177 sayılı Kanunun 23 üncü maddesi ile değiştirilen 3213 sayılı
Maden Kanununun Ek 1 inci maddesinin birinci fıkrası ile; bu havzanın
tamamının kendine özgü yapısı gözetilmeden Maden Kanunu kapsamına
alınmasında kamu yararı bulunmamaktadır.
Havzadaki taşkömürü
dışındaki diğer madenlerin aranması, işletilmesi ve ülke ekonomisine
kazandırılması amacıyla 14550 km2 olan havza sınırları
14.04.2000 tarihinde 6885 km2’ye düşürülmüştür. Türkiye
Taşkömürü Kurumunun terk ettiği bu alan günümüze kadar herhangi bir maden
arama ve işletmeye açılmamıştır. Maden Tetkik Arama Enstitüsü raporlarına
göre de havzada ekonomik değeri olan ve ülke ekonomisine katkıda bulunacak
taşkömürü dışında önemli bir maden yoktur.
Türkiye Taşkömürü
Kurumu için özel çıkarılan 3867 sayılı Kanunun amacı; en önemli enerji
kaynağı olan taşkömürünün bu konumundan dolayı, hukuksal ve bürokratik
engeller olmaksızın ülke ekonomisine kazandırılmasıdır. Oysa, Kurum Maden
Kanunu kapsamına alınmakla birçok hukuksal ve bürokratik kısıtlamalarla
karşı karşıya bırakılmış; hayati önemi bulunan kaynağı ekonomiye
kazandırmada büyük güçlüklerin içine itilmiştir.
1970’li yıllardan
itibaren Zonguldak’ta “Kaçak” kömür çıkarma işlemleri yapılmaktadır.
Kaçak kömür çıkarma
işlemi, TTK’nun bıraktığı az miktarda ve ekonomik olmayan, mostraya
(yeryüzüne) yakın damarların basit işlemlerle alınması şeklidir.
Alınan tedbirlerle
kaçak kömür çıkarma işlemi zaman zaman azalarak devam etmiş; sorun çözümsüz
bir noktaya geldikten sonra, yapılan teknik incelemelerde bu sahalara yasal
bir yapı kazandırmak istenmiştir.
Kurum yetkilileri,
1988 yılından başlayarak TTK’ya ait bu sahaları rödevans (ihale ile kiraya
verme) sistemi ile üçüncü şahıslara vermeye başlamıştır. Bu uygulamadaki
amaç; kömür kaçakçılığının önlenmesi ve TTK tarafından işletilmesinin
ekonomik olmadığı rezervlerin değerlendirilmesiydi.
Danıştay Birinci
Dairesi 01.05.2002 tarih ve 2002/37 – 62 sayılı kararıyla; TTK’nın
havzadaki taşkömürünün çıkarılması ve işletilmesi yönünden Maden Kanunu’na
değil kendi özel mevzuatına tabi olduğundan “rödovans uygulamasının” iptal
edilmesi gerektiği görüşünü bildirmesi nedeniyle söz konusu uygulamaya
yasal dayanak oluşturmak için bu düzenlemenin yapıldığı anlaşılmaktadır.
Ancak, havzanın kendine özgü yapısını gözetilmeden, sorunun kaynağına
inilip, nedenlerini araştırılmadan yapılan hukuksal düzenlemeler yeni
sorunlara yol açacaktır.
KİT’lerin
küçültülmesi, yeterli (gerekli) yatırımların yapılmaması ve işçilik
maliyetleri gerekçesi ile rödevans sisteminin, ilk amacı aşılarak, Türkiye
Taşkömürü Kurumunun yatırım ve alt yapı için trilyonlar harcanmış sahaları
rödevans sözleşmesi ile üçüncü şahıslara verilmeye başlanmıştır. Rödevans
uygulamasına, ilk amacı doğrultusunda toplumun yararına bir işlem niteliğinin
kazandırılabilmesi için, havzanın kendine özgü yapısı da dikkate alınarak,
kendi özel mevzuatı içinde düzenleme yapılması bir zorunluluktur.
5177 sayılı Kanun
ile yapılan değişiklik ile TTK’nın verimlilik ve karlılık ilkeleri
doğrultusunda faaliyette bulunması için gerekli hiçbir düzenleme
getirilmemiştir. Bu da düzenlemede
kamu yararı gözetilmediğinin bir kanıtıdır.
Anayasa Mahkemesi
kararlarında vurgulandığı üzere, hukuk devletinin vazgeçilmez ögeleri
içinde yer alan yasaların kamu yararına dayanması ilkesiyle bütün kamusal
girişimlerin temelinde bulunması doğal olan kamu yararı düşüncesinin
yasalara egemen olması ve özellikle bir ülkenin en önemli tabii servet ve
kaynaklarının aranması ve işletilmesi için yasakoyucunun bu esası gözardı
etmemesi ve bunu en iyi şekilde yansıtması zorunludur. Günümüzde “kamu
yararı kavram yanında; “toplum yararı” “ortak çıkar”, “genel yarar” gibi
birbirinin yerine kullanılan kavramlarla anlatılmak istenen; tümünün
“bireysel çıkar” dan farklı onun, üstünde ya da dışında ortak bir yararın
amaçlanmasıdır(Anym., T. 21.10.1992, E.92/13, K.92/50).
Söz konusu 10 uncu
fıkrada yer alan düzenlemede kamu yararının amaçlanmamış olması, bu
düzenlemeyi Anayasanın 2 nci maddesinde yer alan hukuk devleti ilkesine
aykırı bir görünüme sokmaktadır.
Anayasanın herhangi
bir hükmüne aykırı bir düzenleme Anayasanın 11 inci maddesinde ifade
edilmiş olan Anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkeleriyle de
bağdaşmaz.
5177 sayılı Kanunun
20 nci maddesinin 3213 sayılı Maden Kanununun 46 ncı maddesine eklediği
onuncu fıkranın, Anayasanın 2 ve 11 inci maddelerine aykırı olduğu için
iptali gerekmektedir.
7. 26.05.2004 tarih
ve 5177 sayılı Kanunun 28 inci maddesi ile 09.08.1983 tarih ve 2872 sayılı
Çevre Kanunun 10 uncu maddesine 3 üncü fıkra olarak eklenen fıkranın
Anayasanın 2 nci, 11 inci, 17 nci ve 56 ncı maddeleri ile milletlerarası
sözleşmelere dolayısıyla Anayasanın 90 ıncı maddesine Aykırılığı
5177 sayılı Kanunun
28 inci maddesi ile 2872 sayılı Çevre Kanunun 10 uncu maddesine eklenen
üçüncü fıkrada; Petrol, jeotermal kaynak ve maden arama faaliyetlerinin,
çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) kapsamı dışında olduğu hükme
bağlanmıştır.
Görüldüğü gibi maden
arama faaliyetlerinde artık ÇED aranmayacaktır.Oysa günümüzde dünyada hem
de artık Dünya Bankası’nın da desteği ile yapılan aramalar bir yana
prospeksiyonda bile sadece ÇED değil, aynı zamanda TÇED (toplumsal ve
çevresel etki değerlendirme) istenmeye ve ayrıca bilgi verme zorunluluğu
getirilmeye başlanmıştır. Bütün bunlarla da yetinilmemekte, çevresel etki
değerlendirmesi(ÇED) sürecine halkın katılması için yollar oluşturulmaya
başlanmıştır (Ankara Barosu tarafından düzenlenen panel, Tahir ÖNGÖR,
Jeoloji Yüksek Mühendisi, Maden Yasa Tasarısı’nın Getirdikleri, 10 Temmuz
2003).
Çevre ile ilgili
hukuk belgeleri çağdaş halk sağlığı anlayışını işleyen maddeler
içermektedir. Özellikle yaşam hakkı, sağlıklı çevrede yaşama hakkı, risk
kavramı, koruyucu önlemler gibi kavramlar halk sağlığının geliştirilmesinde,
çevre sağlığı sorunlarının çözümünde bu alanda çalışan sağlıkçılara da ışık
tutmaktadır.
Bir insan hakkı olan
‘çevre hakkı’ ilk kez 1972’de Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı
sonucunda yayımlanan Stockholm Bildirgesinde ifade edilmiştir.
28 Ekim 1982 Dünya
Doğa Şartı ve 1990 Paris Sözleşmesinde çevre hakkı ile ilgili düzenlemeler
yapılmıştır.
Dünya Çevre ve
Gelişme Komisyonu’nun 1987’de hazırlamış olduğu “Ortak Geleceğimiz” adlı
Raporda; nüfus, beşeri kaynaklar, beslenme güçlükleri, canlı türleri,
ekosistem, enerji, sanayileşme, barış, güvenlik, gelişme ve çevre
politikaları konusunda yapılan öneriler yer almaktadır. Raporda, çevre için
temel bir “insan hakkı” dır denmekte, ayrıca gelecek kuşakların da bu
konudaki hakları savunulmaktadır. Çevre – Kalkınma ilişkisini bazı
sözcükler çerçevesinde ortaya koyma çabasının en son ürünü “sürdürülebilir
kalkınma” kelimesi olarak görülmektedir. Sürdürülebilir kalkınmayı dünya
ölçeğinde popüler kılan ve soyut da olsa bir tanıma yer veren yine bu
Rapordur. Raporda sürdürülebilir kalkınma “bugünün gereksinimlerini gelecek
kuşakların kendi gereksinimlerini karşılama olanaklarını tehlikeye
atmaksızın kalkınma” şeklinde tanımlanmıştır. Sürdürülebilir kalkınmanın
ana temasının çevrenin korunması ile kalkınma kavramlarının birbirleriyle
çatışmadıkları aksine birbirlerini tamamladıkları ve birbirlerine
gereksinim duydukları olduğudur. Kısaca söylenirse, sürdürülebilir kalkınma
bir denge arayışını, bir uzlaşmayı yansıtmaktadır. Bu bağlamda bazı radikal
çevrecilerin savundukları sıfır büyüme savı ile bazı gelişmekte olan
ülkelerin öncelik tanımakta ısrar ettikleri kalkınmacı(geleneksel) yaklaşım
iki aşırı uç olarak sürdürülebilir kalkınmanın kapsamı dışında bırakılmaktadır.
Sürdürülebilir kalkınmanın bu boyutunun, bu kavrama dayanılarak
küreselleşme ideolojisi çerçevesinde getirilecek dayatmalar açısından
özenle değerlendirilmesi gerekir (Prof Dr. Nükhet TURGUT, Çevre Hukuku,
Ankara Kasım 2001, shf.171 vd.).
Bu anlamda,
sürdürülebilir kalkınma ile amaçlanan ekonomide kaynakların orta ve uzun
vadeli bir perspektifte etkin kullanılmasıdır. Bugünden yakın geleceğin
kaynaklarının bilinçsiz bir şekilde tüketilmemesidir. Toplumsal ve ekonomik
sorumluluk bunu gerektirmektedir.
Bu nedenle kalkınma
amaçlı yapılacak düzenlemelerde hiçbir şekilde çevrenin korunması ihmal
edilmemeli, gerekli dengenin kurulmasına özen gösterilmelidir. 5177 sayılı
Kanunun 28 inci maddesi ile 2872 sayılı Çevre Kanunun 10 uncu maddesine
eklenen söz konusu fıkrada, petrol, jeotermal kaynak ve maden arama
faaliyetlerinde bu dengenin kurulamadığı ve çevrenin korunmasından tümüyle
vazgeçildiği görülmektedir.
1990 Bergen – BM
Avrupa Ekonomik Komisyonu Çevre ve Kalkınma Konferansı sonuç bildirgesi
çevre hakkı kavramında önemli bir gelişmeyi beraberinde getirmiştir. Artık
bu gibi konularda yöre halkına danışma gereği ve eğer yöre halkı
istemiyorsa işletmelerin açılmaması konusu gündeme gelmiştir. Ayrıca
gelecekte oluşabilecek ‘risk’ kavramı üzerinde durularak olası risklerin
bile bir işletmenin açılmaması için yeterli neden sayılabileceği ilk defa ifade
edilmiştir.
1992 Rio
Toplantısında Çevre Sözleşmesi imzalanmıştır. Bu sözleşmede, insanların
sürekli ve dengeli kalkınmanın merkezinde olduğu ve doğa ile uyum içinde
sağlıklı ve verimli bir hayata hakları olduğu belirtilmiştir(Jeoloji
Mühendisleri Odası, Maden Yasasının Eleştirisi, 26 Haziran 2003).
Türkiye Cumhuriyeti
Anayasasının 17 nci maddesi “Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını
koruma ve geliştirme hakkına sahiptir” derken, 56 ncı maddesinde de
“Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir” demekte
ve çevreyi geliştirmenin, çevre sağlığını korumanın ve çevre kirlenmesini
önlemenin hem Devletin hem de vatandaşların ödevi olduğu vurgulanmaktadır.
Dünyadaki
gelişmelerin tersine petrol, jeotermal kaynak ve maden arama faaliyetlerini
(kaldı ki, 5177 sayılı Kanun ile değiştirilen Maden Kanununun 17 nci
maddesine göre, arama döneminde dahi görünür rezervin % 10’una kadar maden
üretim ve satış izni verilebilecektir) çevresel etki değerlendirmesi
dışında bırakan düzenleme, Anayasanın 17 nci ve 56 ncı maddelerine
aykırılık teşkil etmektir. Yine bu düzenleme, Birleşmiş Milletler’in ilan
ettiği Dünya Doğa Şartı’na ve 1972’de Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı
sonucunda yayımlanan Stockholm Bildirgesi’ndeki “çevre hakkı” na da aykırıdır.Anayasanın
90 ıncı maddesinde insan haklarına ilişkin andlaşmalarla kanunların aynı
konuda farklı hükümler taşımaları halinde andlaşmaya uyulacağının ifade
edildiği göz önünde tutulduğunda, uluslararası andlaşmaya aykırı bir
düzenlemenin Anayasanın 90 ıncı maddesi ile çeliştiğini de söylemek
gerekmektedir.
Anayasaya aykırı bir hükmün
hukuk devleti, Anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkeleri ve
dolayısıyla Anayasanın 2 ve 11 inci maddeleriyle bağdaşmayacağı da açıktır.
26.05.2004 tarih ve
5177 sayılı Kanunun 28 inci maddesi ile 09.08.1983 tarih ve 2872 sayılı
Çevre Kanunun 10 uncu maddesine 3 üncü fıkra olarak eklenen fıkranın,
açıklanan nedenlerle Anayasanın 2 nci, 11 inci, 17 nci ve 56 ncı maddeleri
ile milletlerarası sözleşmelere dolayısıyla Anayasanın 90 ıncı maddesine
aykırı olduğundan iptali gerekmektedir.
8. 26.05.2004 tarih
ve 5177 sayılı Kanun Geçici 1 inci maddesinin altıncı fıkrasının birinci
cümlesinin Anayasanın 2 nci ve 11 inci Maddelerine Aykırılığı
İptali istenilen
5177 sayılı Kanun Geçici 1 inci maddesinin altıncı fıkrasının birinci
cümlesinde; “Bor tuzu ruhsat sahalarının rezervi (görünür+muhtemel) bu
Kanunun yürürlük tarihinden itibaren beş yıl içerisinde ilgili kamu
kuruluşu tarafından belirlenir ve bu alanlar üzerine aynı grup ruhsat
verilmez.” denilmek suretiyle Eti Holding A.Ş’ne Bor tuzu rezervlerinin
belirlenmesi için 5 yıl süre verilmektedir. Bir kamu kuruluşu olan Eti
Holding A.Ş.’ne verilen böyle bir süre verilmesi, fiilen ve hukuken mümkün
değildir. Zira;
a) Eti Holding
A.Ş.’nin uhdesindeki 17.000 km2’lik alanın 13.000 km2’sinde
henüz rezerv tespiti yapılmamıştır.
b) 4865 sayılı Kanun
ile kurulan idari ve mali özerkliğe sahip kamu tüzel kişisi olan Ulusal Bor
Enstitüsü’nün görevlerine dolaylı olarak da olsa müdahale edilmiş
olunacaktır.
14.10.1978 tarih ve
16434 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 2172 sayılı “Devletçe İşletilecek
Madenler Hakkında Kanun” un birinci maddesinde; belirli bölgelerde belirli
cins madenlerin Devletçe aranmasına ve işletilmesine, bu madenlerle ilgili
olarak daha önce gerçek kişilere özel hukuk tüzelkişilerine verilmiş arama
ruhsatnameleri ve işletme hakkının geri alınmasına karar vermeye Bakanlar
Kurulunun yetkili olduğu kaydedilmiştir.
31.10.1978 tarih ve
7/16681 sayılı Bakanlar Kurulu Kararında; bor tuzlarının Devletçe aranması
ve işletilmesi, bu madenle ilgili daha önce gerçek kişilere özel hukuk
tüzel kişilerine verilmiş arama ruhsatnameleri ve işletme haklarının geri
alınması anılan madenin Etibank eliyle aranması ve işletilmesi hüküm altına
alınmıştır.
Daha sonra bor
madenlerinin aranması ve işletilmesi ile ilgili olarak, 10.06.1983
tarihinde, 2172 sayılı “Devletçe İşletilecek Madenler Hakkında Kanun” la
kamu kuruluşlarına devredilen maden haklarını yeniden düzenleyen,
10.06.1983 tarih ve 2840 sayılı “Bor Tuzları, Trona ve Asfaltit Madenleri
ile Nükleer Enerji Hammaddelerinin İşletilmesi, Linyit ve Demir Sahalarının
Bazılarının İadesini Düzenleyen Kanun” kabul edilmiştir. Söz konusu kanunla
bor tuzları ile ilgili özel bir düzenleme yapılmıştır. 2840 sayılı Kanun’un
2 nci maddesinde, “Bor tuzları, uranyum ve toryum madenlerinin aranması ve
işletilmesi Devlet eliyle yapılır. Bu madenler için 6309 sayılı Maden
Kanunu gereğince gerçek ve özel hukuk tüzelkişilerine verilmiş olan
ruhsatlar iptal edilmiştir.” hükmü yer almıştır.
04.06.1985 tarihinde
kabul edilen 3213 sayılı “Maden Kanunu” nun 49 uncu maddesinde, “2840
sayılı Kanun hükümleri saklıdır. Ancak, bu Kanunun yürürlük tarihinden
sonra bulunacak bor, trona ve asfaltit madenlerinin aranması ve işletilmesi
bu Kanun hükümlerine tabidir. Bunların ihracına ait usul ve esaslar
Bakanlar Kurulunca tesbit edilir.” hükmü yer almıştır. 3213 sayılı Kanun,
49 uncu madde ile 04.06.1985 tarihinden sonra bulunacak bor madenlerini,
yeniden özel mülkiyet konusu yapmış, fakat bor ürünlerinin ihracatı
konusunda sınırlama getirerek, ihracatın usul ve esasları konusundaki
yetkiyi Bakanlar Kuruluna vermiştir. Ancak, söz konusu düzenleme, Eti
Holding A.Ş.’nin halihazırda elinde bulundurduğu ve işlettiği bor yatakları
ile ilgili yapıyı değiştirmemiştir.Buna göre, 2840 sayılı Kanun’un verdiği
ve 3213 sayılı “Maden Kanunu” nun da koruduğu tekel hakkı, bor madeni için
devam etmektedir.
Görüldüğü üzere bor
madeninin Eti Holding A,Ş, tarafından aranması ve işletilmesinin başlangıcı
1978’li yıllara kadar uzanmaktadır. Hal böyle iken Eti Holding A.Ş.’nin
uhdesindeki 17.000 km2’lik alanın 13.000 km2’sinde
henüz rezerv tespiti yapılmamıştır. Sonuç olarak, Eti Holding A.Ş’ne rezerv
tespiti için tanınan 5 yıl sürenin yetersiz olduğu, bu süre içinde bor tuzu
rezervlerinin belirlenmesinin fiilen imkansız olduğu çok açıktır. Getirilen
düzenleme ölçülülük ilkesine, dolayısı ile Anayasanın 2 nci maddesinde
ifade edilen “hukuk devleti” anlayışına aykırı düşmektedir.
Öte yandan, 04.06.2003
tarih ve 4865 sayılı “Ulusal Bor Enstitüsü Kurulması Hakkında 4865 sayılı
Kanunun 1 inci maddesi ile, kamu tüzel kişiliğini haiz,
idari ve mali özerkliğe sahip ve bu Kanun ile kendisine verilen görevleri
yerine getirmek üzere Ulusal Bor Araştırma Enstitüsü (BOREN)kurulmuştur
(R.G. 18.06.2003, sa. 25142). Bu Kanunun Enstitü’nün görevlerini belirleyen
3 üncü maddesinin (e) ve (f) fıkralarında;
(e) Türkiye’nin
taraf olacağı bor ve ürünleri ile ilgili Ar – Ge işbirliği anlaşmalarının
hazırlanması ve müzakeresinde Eti Holding A.Ş. ile birlikte Hükümete
yardımcı olmak ve bu anlaşmaların izlenmesinde ve uygulanmasında 31.05.1963
tarihli ve 244 sayılı Kanun ile 05.05.1969 tarihli ve 1173 sayılı Kanun
çerçevesinde görev almak.
(f) Eti Holding
A.Ş.’nin talep edeceği Ar – Ge projelerini öncelikle ve ücretsiz olarak
gerçekleştirmek.
BOREN’in görevleri
arasında sayılmıştır.
Bu hükümden de
anlaşılacağı üzere, Eti Holding A.Ş.’nin talep edeceği bor ürünleri ile
ilgili Ar – Ge projelerini idari ve mali özerkliğe sahip Ulusal Bor
Araştırma Enstitüsü ücretsiz olarak gerçekleştirmek durumundadır. Bor
rezervlerinin tespiti için süre tanınması dolaylı yoldan da olsa BOREN’in
özerkliğini zedeleyen bir hükümdür.
Diğer
taraftan,Türkiye’nin bilinen bor rezervi 644.000 (bin ton), rezerv ömrü 240
yıl dır. ABD.’de 105.000 -bin ton-, rezerv ömrü 33 yıl; Rusya’da 140.000
-bin ton-, rezerv ömrü 16 yıl dır (Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı,
Madencilik Özel İhtisas Komisyonu Raporu).
Görüldüğü gibi,
Türkiye’de bilinen bor rezervleri dünya talebini yüzyıllarca karşılamaya
yetecek miktardadır. Bu gerçeğe rağmen yeni bor rezervleri bulmak için
yapılan çalışmalar kaynak ısrafından başka birşey değildir. Bu nedenle de,
rezerv tespiti için süre verilmesi, hukuk devletinin vazgeçilmez ögeleri
içinde yer alan yasaların kamu yararına dayanması ilkesiyle de bağdaşmaz.
Kamu yararına yönelik olmayan yasama eylemleri hukuk devleti anlayışı,
dolayısıyla Anayasanın 2 nci maddesi ile çelişir.
Anayasanın herhangi
bir hükmüne aykırı bir düzenlemenin Anayasanın 11 inci maddesinde ifade
edilen Anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkelerine de aykırı düşeceği
açıktır.
5177 sayılı Kanun
Geçici 1 inci maddesinin altıncı fıkrasının birinci cümlesindeki “Bor tuzu
ruhsat sahalarının rezervi (görünür+muhtemel) bu Kanunun yürürlük
tarihinden itibaren beş yıl içerisinde ilgili kamu kuruluşu tarafından
belirlenir” hükmü yukarıda açıklanan nedenlerle Anayasanın 2 nci ve 11 inci
maddelerine aykırıdır ve iptali gerekmektedir.
IV.
YÜRÜRLÜĞÜ DURDURMA İSTEMİNİN GEREKÇESİ
26.05.2004 tarih ve
5177 sayılı “Maden Kanununda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına
İlişkin Kanun” un iptali istenilen hükümleri; madencilik kesiminin
sorunlarına çözüm getirmek bir yana doğal ve kültürel zenginlikler ve çevre
değerlerine karşı ağır bir saldırı niteliği taşıdığından; gelişmiş ya da
gelişmekte olan ülkelerin hemen hepsinde, madencilik giderek artan
kısıtlamalarla, toplumsal, doğal ve kültürel çevreyi giderek daha sıkı
korumaya yönelik önlemlerle yapılmakta iken dünyadaki bu gelişmelere
bütünü ile ters düzenlemeler içerdiğinden; uygulanmaları halinde
giderilmesi güç ya da olanaksız zarar ve durumlar doğacaktır. Bu tür durum
ve zararların önlenebilmesi için, söz konusu hükümlerin yürürlüğünün
durdurulması gerekmektedir.
V. SONUÇ VE İSTEM
Yukarıda açıklanan
gerekçelerle;
1- 26.05.2004 tarih
ve 5177 sayılı Kanunun 3 üncü maddesinin değiştirdiği 04.06.1985 tarih ve
3213 sayılı Maden Kanunun 7 nci maddesinin birinci fıkrasının, Anayasanın 2
nci, 6 ncı, 7 nci, 11 inci 43 üncü, 45 inci, 56 ncı, 63 üncü, 90 ıncı ve
168 inci maddelerine aykırı olduğu için iptaline,
2- 26.05.2004 tarih
ve 5177 sayılı Kanunun 3 üncü maddesinin değiştirdiği 04.06.1985 tarih ve
3213 sayılı Maden Kanunun 7 nci maddesinin sekizinci fıkrasının, Anayasanın
2 nci, 6 ncı, 7 nci, 8 inci,11 inci, 123 üncü ve 128 inci maddelerine
aykırı olduğu için iptaline,
3- 26.05.2004 tarih
ve 5177 sayılı Kanunun 5 inci maddesinin 04.06.1985 tarih ve 3213 sayılı
Maden Kanunun 10 uncu maddesine eklediği altıncı fıkranın Anayasanın 2 nci,
11 inci ve 38 inci maddelerine aykırı olduğu için iptaline,
4- 26.05.2004 tarih
ve 5177 sayılı Kanunun 10 uncu maddesinin değiştirdiği 3213 sayılı Maden
Kanunun 16 ncı maddesinin son fıkrasının ikinci cümlesinin Anayasanın 2 nci
ve 11 inci maddelerine aykırı olduğu için iptaline,
5- 26.05.2004 tarih
ve 5177 sayılı Kanunun 20 nci maddesinin 04.06.1985 tarih ve 3213 sayılı
Maden Kanunun 46 ncı maddesine eklediği onuncu fıkranın Anayasanın 2 nci ve
11 inci maddelerine aykırı olduğu için iptaline,
6- 26.05.2004 tarih
ve 5177 sayılı Kanunun 23 üncü maddesinin değiştirdiği 04.06.1985 tarih ve
3213 sayılı Maden Kanunun Ek 1 inci maddesinin birinci fıkrasının
Anayasanın 2 nci ve 11 inci maddelerine aykırı olduğu için iptaline,
7- 26.05.2004 tarih ve
5177 sayılı Kanunun 28 nci maddesinin 09.08.1983 tarih ve 2872 sayılı Çevre
Kanunun 10 uncu maddesine 3 üncü fıkra olarak eklediği fıkranın Anayasanın
2 nci, 11 inci, 17 nci ve 56 ncı maddeleri ile milletlerarası sözleşmelere
ve dolayısıyla Anayasanın 90 ıncı maddesine aykırı olduğu için iptaline,
8- 26.05.2004 tarih
ve 5177 sayılı Kanun Geçici 1 inci maddesinin altıncı fıkrasının birinci
cümlesinin Anayasanın 2 ve 11 inci maddelerine aykırı olduğu için iptaline ve uygulanmaları halinde giderilmesi olanaksız
zarar ve durumlar doğacağı için, iptal davası sonuçlanıncaya kadar
yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesini saygı ile arz ederiz.”
II- YASA METİNLERİ
A- İptali İstenilen Yasa
Kuralları
26.5.2004 günlü 5177 sayılı
Maden Kanununda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun’un
iptali istenen kuralları da içeren 3., 5., 10., 20., 23., 28. ve Geçici 1.
maddeleri şöyledir:
1-
“MADDE 3.- Maden Kanununun 7 nci maddesi başlığıyla
birlikte aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
Madencilik faaliyetlerinde
izinler
Madde
7. - Orman, muhafaza ormanı, ağaçlandırma alanları, kara avcılığı alanları,
özel koruma bölgeleri, milli
parklar, tabiat parkları, tabiat anıtı, tabiatı koruma alanı, tarım, mera, sit alanları, su havzaları,
kıyı alanları ve sahil şeritleri, karasuları, turizm bölgeleri, alanları ve
merkezleri ile kültür ve turizm koruma ve gelişim bölgeleri, askerî yasak
bölgeler ve imar alanları ile
mücavir alanlarda madencilik faaliyetlerinin çevresel etki değerlendirmesi,
gayri sıhhî müesseseler ile ilgili hususlar
dahil hangi esaslara göre yürütüleceği ilgili bakanlıkların görüşü
alınarak Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılacak bir yönetmelikle
belirlenir.
İlgili bakanlıkların mevzuatı
gereği yapacakları inceleme ve denetimlerde; ruhsat alanlarında bu
yönetmelik esaslarına uygun çalışılmadığının tespiti halinde, mevzuat
çerçevesinde yapılacak işlemler Genel Müdürlüğe bildirilir. Çevre ve insan
sağlığına zarar verdiği tespit edilen madencilik faaliyetleri gerekli
önlemler alınıncaya kadar durdurulur.
Çevresel etki değerlendirmesi
işlemleri Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından, diğer izinlere ilişkin işlemler de ilgili
bakanlıklar ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarınca çevresel etki
değerlendirmesi sürecinde en geç üç
ay içinde bitirilir. Bakanlık ve diğer bakanlıkların mevzuatının
gerektirdiği maddî yükümlülükler ruhsat sahibi tarafından karşılanır.
İmar alanları içinde kalan
madencilik faaliyetleri, ilgili yerel merciden izin alınarak yapılır.
Ruhsat alındıktan sonra imar alanları içine alınan maden sahalarına bu
hüküm uygulanmaz.
Kamu hizmeti veya umumun
yararına ayrılmış yerlere ve bu tür
tesislere 60 metre
mesafe dahilinde madencilik faaliyetleri Bakanlığın, binalara 60 metre, özel
mülkiyete konu araziye 20
metre mesafe
dahilinde ise mülk sahibinin iznine bağlıdır. Bu mesafeler, ihtiyaç halinde
madencilik faaliyetlerinin boyutu, emniyet tedbirleri ve arazinin yapısı
dikkate alınarak Bakanlıkça artırılabilir. Mesafeler yatay olarak
hesaplanır.
Maden arama faaliyetleri, bu
Kanunda sayılanlar dışında herhangi bir izne tâbi değildir. İşletme
faaliyetleri ise, bu Kanuna göre Bakanlıkça çıkarılacak yönetmeliğe göre
yürütülür.
Maden işletme faaliyeti ile
Devlet ve il yolları, havaalanı, liman ve
baraj gibi kamu yatırımlarının birbirlerini engellemesi, kamu kurum
ve kuruluşlarının uygulamalarından dolayı maden işletme faaliyetinin
yapılamaz hale gelmesi, kamu ve özel yatırım için başka alternatif
alanların bulunamaması durumunda, madencilik faaliyeti ve yatırımla ilgili
karar, Başbakanlık Müsteşarı başkanlığında
oluşturulacak bir kurul tarafından verilir.
Kurulun
teşkili, çalışma usulü, karar alma şekli ve diğer hususlar Bakanlıkça
çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir.
Kamu yatırımları nedeniyle kurul
kararı ile faaliyeti kısıtlanan maden işletmecisinin yatırım giderleri
lehine karar verilen tarafça tazmin edilir.
Madencilik faaliyetleri ve/veya
bu faaliyetlere bağlı tesisler için verilmiş izinler, ruhsat hukuku devam ettiği
sürece geçerlidir.
Bu madde hükümlerine aykırı
faaliyette bulunulduğunun tespiti halinde,
ruhsat teminatı irad kaydedilerek bu alandaki faaliyet durdurulur.
Beş yıl içinde üç kez bu maddenin ihlâli halinde teminatın tamamı irad kaydedilerek ruhsat iptal edilir.”
2-
“MADDE 5.- Maden Kanununun 10 uncu maddesinin üçüncü
ve dördüncü fıkraları aşağıdaki şekilde değiştirilmiş, maddeye dördüncü
fıkradan sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkralar eklenmiştir.
Beyanlardaki hata ve noksanlıklar,
idarenin tespiti ve sorumluların uyarılmasından itibaren iki ay içerisinde
düzeltilir. Bu sürede gerekli düzeltmenin yapılmaması halinde teminat irad
kaydedilir.
Gerçek dışı veya yanıltıcı
beyanda bulunmak suretiyle bu Kanun hükümlerinin uygulanmasını engelleyen ve haksız surette hak iktisabına sebep olan
teknik elemanlar uyarılarak Maden Kanunu gereğince yapacakları beyanlar bir
yıl süreyle geçersiz sayılır. Fiilin her tekrarında hak mahrumiyeti
uygulamasına devam edilir. Uygulanan uyarı ve hak mahrumiyeti, teknik
elemanın bağlı bulunduğu meslek
teşekkülüne bildirilir.
Gerçek dışı veya yanıltıcı
beyanda bulunmak suretiyle Kanun hükümlerinin uygulanmasını engelleyen ve
haksız surette hak iktisap eden ruhsat sahiplerinin teminatları irad kaydedilerek
iki katına çıkarılır. Bu fıkranın ikinci kez ihlâli halinde bir önceki ceza
katlanarak uygulanır. Beş yıl içinde madde hükümlerinin üç kez ihlâl
edilmesi halinde teminat irad
kaydedilerek ruhsat iptal edilir.
Gerçek
dışı ve yanıltıcı beyanlar yönetmelikte tarif edilir. Tarif edilen bu
fiiller dışındaki hallerde bu madde hükümleri uygulanmaz.
Bu maddede belirtilen şekilde
iktisap edilen haklar geri alınır.”
3-
“MADDE 10.- Maden Kanununun 16 ncı maddesi başlığı
ile birlikte aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
İlk müracaat ve ruhsatlandırma
Madde 16.- II. Grup, III. Grup
ve IV. Grup madenler arama ruhsatı,
V.Grup madenler arama sertifikası ile aranır. I. Grup madenler için
doğrudan işletme ruhsatı verilir. Müracaatların talep harcı ile yapılması
zorunludur. Müracaatlarda öncelik hakkı esastır.
I. Grup (a) bendi madenler için
alanlar il özel idarelerince ihale
edilerek işletme ruhsatı verilir. İhale edilecek alanlar Genel Müdürlüğün
uygun görüşü alınarak belirlenir. Bu
madenlerin ihale bedeli il özel idarelerinin hesabına yatırılır. Özel
mülkiyete tâbi alanlar ihale edilemez. Mülkiyet sahibinin kendi mülkiyeti
üzerinde ruhsat talep etmesi halinde bir bedel alınmaz. I. Grup (a) bendi
maden ruhsatlarının alanları 10
hektarı geçemez.
Denizlerdeki kum ve çakıl, SiO2 oranına
bakılmaksızın I. Grup (a) bendi maden
sayılır.
I. Grup (a) bendi madenlerin
ihale edilmesi, ruhsatlandırılması, işletilmesi, işletmelerin denetlenmesi
ile ilgili usul ve esaslar Bakanlıkça hazırlanacak yönetmelikte belirlenir.
Genel Müdürlüğe, I. Grup (b)
bendi madenler için 50 hektarı geçmeyecek şekilde doğrudan işletme ruhsatı,
II. Grup madenler için 100, III.
Grup madenler için 500, IV. Grup madenler için 2000 hektarı geçmeyecek
şekilde arama ruhsatı, V. Grup madenler için 1000 hektarı geçmeyecek
şekilde arama sertifikası müracaatı
yapılır.
Ruhsatlar hak sahiplerinin talep
harcı ile müracaatta bulunmaları halinde birleştirilebilir. Birleştirme
sonucunda ortaya çıkan alan, bu maddede belirtilen alan sınırlamasını
geçemez. Ancak işletme ruhsatı safhasında görünür maden rezervinin mücavir
ruhsat alanlarında bir bütünlük teşkil etmesi halinde bu alan kısıtlaması
aranmaz. Birleştirme işleminde teminat güncel hale getirilir. Ruhsat küçültme işlemlerinde harç ve teminat
alınmaz.
Müracaatlar, 1/25.000 ölçekli
topografik harita koordinatları esas
alınarak tespit edilen noktalarla sınırlandırılmış alanlar için I. Grup (a)
bendi madenler için il özel idarelerine, diğer grup madenler için Genel Müdürlüğe
doğrudan veya elektronik posta yolu ile yapılır. Talep edilen alanın müsait
olan kısmı müracaat tarihinde müracaat edene bildirilir ve onbeş gün içinde
harç ve teminatın yatırılması halinde ruhsat verilir. Yatırılmadığı
takdirde bu alanlar başka bir işleme gerek kalmaksızın müracaatlara açık
hale gelir.
Müracaatların değerlendirilmesi
sonucunda hak sağlanan alanların ayrı alanlar şeklinde oluşması durumunda,
bu alanlardan her birine müracaat sahibinin talebi halinde ayrı ayrı da
ruhsat verilir. Ruhsatı alınmayan alanlar
başka bir işleme gerek kalmaksızın müracaatlara açık hale gelir.
Ruhsatlar, sicile kaydedildiği
tarihte yürürlüğe girer.
Bir grup
için verilen ruhsat, diğer gruptaki madenler için hak sağlamaz.
Ancak ruhsata konu madenin üretilmesi için,
işletme faaliyetinin zarurî neticesi olarak çıkarılan diğer grup
madenler Genel Müdürlükten izin almak sureti ile değerlendirilebilir. İşletme projesinde belirtilen termin
plânına göre belirtilen süre içinde
ruhsata konu madenin ekonomik olarak işletilmemesi halinde, üretilmiş olan diğer grup madenlerin satış bedelinin iki
katı tutarında idarî para
cezası alınarak bu madenlerin üretimi için verilmiş
izin iptal edilir.
Aynı grup ruhsatlar birbiri
üzerine verilemez. Kazanılmış
haklar korunmak kaydı ile ayrı grup
ruhsatların birbiri üzerine verilebilmesine ilişkin usul ve esaslar
yönetmelikle belirlenir.”
4-
“MADDE 20.- Maden Kanununun 46 ncı maddesinin üçüncü
fıkrasında geçen “ön işletme ve/veya” ibaresi ile “ön işletme ve” ibaresi
metinden çıkarılmış ve maddeye aşağıdaki fıkralar eklenmiştir.
İşletme ruhsatı safhasında
işletme faaliyetleri için gerekli olan özel mülkiyete konu taşınmaz,
taraflarca anlaşma sağlanamaması ve işletme ruhsatı sahibinin talebi
üzerine Bakanlıkça kamu yararı bulunduğuna karar verilmesi halinde
kamulaştırılır.
Kamulaştırma işlemleri 2942
sayılı Kamulaştırma Kanunu hükümlerine göre yapılır. Bu husustaki masraflar
ve kamulaştırma bedeli işletme ruhsatı sahibi tarafından ödenir.
Kamulaştırılan taşınmaz, tapuya
Hazine adına tescil edilip ruhsat hukuku devam ettiği sürece madencilik
faaliyetlerinde kullanılmak üzere ruhsat sahibi adına tahsis edilir.
Kamulaştırılan taşınmazın, maden
işletme faaliyetleri için lüzum kalmadığının Bakanlıkça tespiti
halinde, Kamulaştırma Kanununda
öngörülen usul ve esaslara göre belirlenecek rayiç bedeli ödenmek kaydıyla
kamulaştırılan yerin eski sahibine iade edileceği hususu, ruhsat sahibi ve
taşınmazın eski sahibine tebliğ edilir. Eski sahibinin taşınmazı altı ay
içerisinde almak istememesi durumunda taşınmaz Hazineye kalır.
Tapu siciline konulan şerhler
Bakanlığın müracaatı üzerine ayrıca mahkeme kararına gerek kalmadan
silinir.
Hazinenin
özel mülkiyetinde veya Devletin hüküm ve tasarrufundaki yerlerde yapılan
madencilik faaliyetleri için bu Kanunun yürürlük tarihinden sonra kira,
ecrimisil alınmaz.
I. Grup madenler ve mıcır
ile kaba inşaat, baraj, gölet,
liman, yol gibi yapılarda kullanılan her türlü yapı hammaddesi için
kamulaştırma hükümleri uygulanmaz.”
5-
“MADDE 23.- Maden Kanununun ek 1 inci maddesi aşağıdaki şekilde
değiştirilmiştir.
Ek
Madde 1.- 3867 sayılı Ereğli Kömür Havzasındaki Ocakların Devletçe
İşlettirilmesi Hakkında Kanun ile Devletçe işlettirilmesi kararlaştırılan
Ereğli Kömür Havzasındaki madencilik faaliyetleri bu Kanun hükümlerine
tâbidir.
Ruhsat süresi bu Kanunla
getirilen süre sınırlamasına tâbi değildir.
Sınırları Bakanlar Kurulu kararı
ile belirlenen Ereğli Kömür Havzasındaki taşkömürlerini işletmeye ve hukuku
uhdesinde kalmak şartıyla işlettirmeye Türkiye Taşkömürü Kurumu yetkilidir.
Ereğli Kömür Havzasındaki
taşkömürü için kamu tarafından yürütülecek faaliyetler bu Kanunun 7 nci
maddesinde belirtilen hükümler ile bu Kanunun hak düşürücü ve malî
hükümlerine tâbi değildir. Teminat ve Devlet hakkından muaftır. Ancak
taşkömüründen özel idare payı, diğer madenler için yürütülen faaliyetlerden
de Devlet hakkı ve özel idare payı alınır.
3303 sayılı Taşkömürü
Havzasındaki Taşınmaz Malların İktisabına Dair Kanun ile maden
işletmeciliğine tanınan haklar, Ereğli Kömür Havzası içerisindeki taşkömürü
madenciliği için geçerlidir.
Ereğli Kömür Havzasının imtiyaz
alanının Bakanlar Kurulu kararıyla küçültülmesi sonucu serbest kalan
alanlar, koordinatları Genel Müdürlükçe belirlenerek bu Kanunun 30 uncu
maddesine göre ihale edilir.”
6-
“MADDE 28.- 9.8.1983 tarihli ve 2872
sayılı Çevre Kanununun 10 uncu maddesine
aşağıdaki fıkralar eklenmiştir.
Petrol,
jeotermal kaynak ve maden arama faaliyetleri, çevresel etki değerlendirmesi
(ÇED) kapsamı dışındadır.
Madenlerin işletilmesi ile
ilgili hususlar Maden Kanununun 7 nci maddesine göre yürütülür.”
7-
“GEÇİCİ
MADDE 1.- Bu Kanunun yürürlük tarihinden itibaren üç ay süre
ile I.Grup (a) bendi madenler için işletme ruhsatı müracaatı ile dokuz ay
süre ile I.Grup (b) bendi madenler
için işletme ruhsatı, II.Grup, III.Grup ve IV.Grup madenler için arama ruhsatı, V.Grup madenler için sertifika müracaatları kabul
edilmez. Maden Kanununun
bu Kanun ile değişik 14 üncü maddesinin dokuzuncu
fıkrasında belirtilen, kamu kurum ve
kuruluşlarınca yol, köprü, baraj, gölet, liman gibi yapıların inşasında
kullanılacak hammadde izinlerinin alınması bu kısıtlamaya tâbi değildir. Bu
süre sonunda ilk hafta yapılan müracaatlar aynı anda yapılmış kabul edilir
ve öncelik sıralaması kur’a ile belirlenir. İlk hafta içerisinde yapılan
müracaatlardan işletme ruhsat harcı kadar müracaat harcı alınır.
Bu Kanunun yürürlüğe girdiği
tarihten önce verilmiş;
a) Mermer arama ruhsatları bir
yıl uzatılır. Maden arama ruhsatlarında ise talep halinde süre beş yıla
tamamlanır.
b) Ön işletme ruhsatları süresi
sonuna kadar devam eder. Bu süre içinde arama ruhsatı hukuku hükümleri uygulanır.
c) Arama ruhsat süresi bitmiş
olup ön işletme ruhsat talebinde bulunulan sahaların harç ve teminatlarının
üç ay içinde yatırılması halinde mermer ruhsatları için bir yıl, maden ruhsatları için iki yıl süreli
arama ruhsatı verilir. Süresi içinde
harç ve teminatları tam olarak yatırılıp müracaatta bulunulmayan haklar
iptal edilir.
d) İşletme ruhsat talepli
sahaların işlemleri, talep tarihindeki kanun hükümlerine göre yürütülür.
e) Dolomit işletme izin alanları
Maden İşleri Genel Müdürlüğünce incelenerek belirlenecek görünür ve muhtemel
rezerv alanlarına II. Grup ruhsat verilir.
Bu Kanunun yürürlüğe girdiği
tarihe kadar ihale edilmek üzere
ilân edilen sahaların ihale işlemleri, ilân tarihindeki yönetmelik hükümlerine
göre yapılır. Bu ihalelerden alınan
ruhsatlar Maden Kanununun bu Kanunla değişik 16 ncı maddesinde belirtilen
alan sınırlamasına tâbi değildir.
Bu Kanunun yürürlük tarihinden
önce verilmiş ruhsatlar, Maden Kanununun bu Kanunla değişik 16 ncı maddesinde
belirtilen alan sınırlamasına tâbi değildir.
Bu Kanun uyarınca çıkarılacak
Maden Kanununun uygulanmasına dair yönetmeliğin yürürlük tarihinden itibaren
altı ay içinde ruhsat sahibinin talebi ile bir defaya mahsus olmak üzere
işletme ruhsat alanı rezerv kaybına neden olmayacak şekilde, ekonomik
olarak ayrı işletilmesinin imkân dahilinde olması ve Maden İşleri Genel
Müdürlüğü tarafından da uygun bulunması halinde, en fazla dört ayrı ruhsata
bağlanabilir.
Bor
tuzu ruhsat sahalarının rezervi (görünür+muhtemel) bu Kanunun yürürlük
tarihinden itibaren beş yıl
içerisinde ilgili kamu kuruluşu tarafından belirlenir ve bu alanlar üzerine
aynı grup ruhsat verilmez. Bu
ruhsatlar Maden Kanununun bu Kanunla değişik 16 ncı maddesinde belirtilen
alan sınırlamasına tâbi değildir.
Bor tuzu ruhsatlarını işletmekle
görevli kamu kuruluşunca, sahalarında yapılacak arama çalışmalarından sonra
terk edilen veya taksir edilen alanlar, sicil kayıtlarına işlenerek Maden
Kanununun ilgili maddelerine göre 2000 hektarı geçmeyecek alanlar şeklinde
ihale edilir. Daha sonra bu alanlarda bulunacak bor tuzu rezervleri ile
ilgili hakların kullanımı ilgili kamu kuruluşuna aittir.
Bu Kanunun yürürlük tarihinden
önce verilmiş işletme ruhsat sahalarında, yürürlük tarihinden itibaren,
mermer ruhsat sahalarında üç yıl, maden ruhsat sahalarında ise beş yıl
içerisinde ruhsat sahipleri sahalarındaki rezerv alanlarını
(görünür+muhtemel) belirleyerek
Maden İşleri Genel Müdürlüğüne bildirmek zorundadır. Bu süreler sonunda görünür
ve muhtemel rezerv alanı olarak belirlenmeyen alanlar taksir edilir.
Bu Kanunun yürürlük tarihinden
önce verilmiş işletme ruhsatları, bu Kanunla kapsama alınan madenler için
hak sağlamaz. Mevcut ruhsatın talep edilen ruhsat grubu alanına taksir
edilmesi, talep edilen alanda aynı gruba ait başka bir ruhsat bulunmaması
ve aynı alan içinde öncelik hakkı olan diğer grup ruhsat alanlarındaki
faaliyetlere engel olmaması şartı ile, bu Kanunla kapsama alınan madenler
için arama ve ön işletme ruhsatları hak sağlar. Bu şekilde hak sağlayan I.
Grup (a) bendi madenlerin ruhsatları da Genel Müdürlük tarafından verilir.
Ruhsatlı ve ruhsat talepli
sahaların bu Kanun ile ilgili işlemlerinin yürütülmesine ilişkin usul ve
esaslar yönetmelikle belirlenir.”
B- Dayanılan Anayasa Kuralları
Dava dilekçesinde, Anayasa’nın
2., 6., 7., 8., 11., 17., 38., 43., 45., 56., 63., 90., 123., 128., 168. ve
169. maddelerine dayanılmıştır.
III- İLK İNCELEME
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün
8. maddesi gereğince Mustafa BUMİN, Haşim KILIÇ, Sacit ADALI, Fulya
KANTARCIOĞLU, Ertuğrul ERSOY, Tülay TUĞCU, Ahmet AKYALÇIN, Mehmet ERTEN,
Fazıl SAĞLAM, A. Necmi ÖZLER ve Serdar ÖZGÜLDÜR’ün katılımlarıyla 8.9.2004
günü yapılan ilk inceleme toplantısında, dosyada eksiklik bulunmadığından
işin esasının incelenmesine, yürürlüğü durdurma isteminin bu konudaki
raporun hazırlanmasından sonra karara bağlanmasına oybirliğiyle karar
verilmiştir.
IV- ESASIN İNCELENMESİ
Dava dilekçesi ve ekleri, işin
esasına ilişkin rapor, iptali istenilen Yasa kuralları, dayanılan Anayasa
kuralları ile bunların gerekçeleri ve diğer yasama belgeleri okunup
incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
A-
Genel Açıklama
26.5.2004 günlü, 5177 sayılı
Maden Kanununda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun
5.6.2004 günlü, 25483 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanmış ve aynı gün
yürürlüğe girmiştir.
5177 sayılı Yasa’nın iptali istenen
hükümlerinin çoğu 3213 sayılı Maden Kanunu’na eklenen veya değişiklik yapan
hükümlerdir.
3213
sayılı Maden Kanunu’nun 1. maddesine göre, maden yasası; madenlerin
aranması, işletilmesi, üzerinde hak sahibi olunması ve terk edilmesi ile
ilgili esas ve usulleri düzenleyen bir yasadır.
Anayasa’nın
168. maddesinde, “Tabii servetler ve
kaynaklar Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Bunların aranması ve
işletilmesi hakkı Devlete aittir. Devlet bu hakkını belli bir süre için,
gerçek ve tüzel kişilere devredebilir.”; Maden Kanunu’nun 4. maddesinde
de, “Madenler Devletin hüküm ve
tasarrufu altında olup, içinde bulundukları arzın mülkiyetine tabi
değildir.” denilmektedir.
Bu
hükümler gereğince, madenlerin işletilme hakkı tamamen Devletin hüküm ve
tasarrufundadır. Ancak, özel şahıslar da madenleri işletebilirler.
Maden
Kanunu’nun 5. maddesine göre, madenler üzerinde tesis olunan ilk müracaat,
arama ruhsatnamesi, buluculuk ve işletme ruhsatı haklarının hiçbirisi
hisselere bölünemez ve bunların her biri bir bütün halinde muameleye tabi
tutulur. Maden ruhsatları ve buluculuk hakkı, devredilebilir.
Yasa’nın
6. maddesi uyarınca, maden hakları, medeni hakları kullanmaya ehil T.C.
vatandaşlarına, madencilik yapabileceği statüsünde yazılı Türkiye
Cumhuriyeti Kanunlarına göre kurulmuş tüzel kişiliği haiz şirketlere, bu
hususta yetkisi bulunan kamu iktisadi teşebbüsleri ile müesseseleri, bağlı
ortaklıkları ve iştirakleri ile diğer kamu kurum, kuruluş ve idareleri
olmak üzere gerçek veya tüzel tek kişi adına verilir.
Madenler
Devletin hüküm ve tasarrufunda bulunduğundan, buna ilişkin hakların
kullanımı Maden Kanunu hükümlerine dayanarak verilecek ruhsatla mümkün
olmaktadır. Madenler, Maden Kanunu’nun 2. maddesine göre beş grupta
sınıflandırılmakta, maden arama ve işletme ruhsatları da belirtilen bu
gruplara göre verilmektedir.
B- Anayasa’ya Aykırılık Sorunu
1-
Yasa’nın 3. Maddesiyle Değiştirilen 3213 sayılı Maden Kanunu’nun 7.
Maddesinin Birinci Fıkrasının İncelenmesi
Dava dilekçesinde, yapılan
düzenleme ile koruma altına alınmış alanların madencilik faaliyetine
açıldığı, mevcut mevzuat ve ülkemizin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler
gereğince korunması zorunlu olan bu alanlarda madencilik faaliyetine izin
verilmesinin uluslararası sözleşmeleri ihlal ettiği, madencilik
faaliyetlerinin çevresel etki değerlendirmesi, gayri sıhhî müesseseler ile
ilgili hususlar dahil nasıl yürütüleceğinin, ilgili bakanlıkların görüşü
alınarak Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılacak yönetmelikle
düzenlenmesinin Anayasa’nın 2., 6., 7., 11. 43., 45., 56., 63., 90., 168.
ve 169. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
3213 sayılı Maden Kanunu’nun 7.
maddesinin birinci fıkrasında, orman,
muhafaza ormanı, ağaçlandırma alanları, kara avcılığı alanları, özel koruma
bölgeleri, milli parklar, tabiat parkları, tabiat anıtı, tabiatı koruma
alanı, tarım, mera, sit alanları, su havzaları, kıyı alanları ve sahil
şeritleri, karasuları, turizm bölgeleri, alanları ve merkezleri ile kültür
ve turizm koruma ve gelişim bölgeleri, askerî yasak bölgeler ve imar
alanları ile mücavir alanlarda madencilik yapılmasına izin verilerek,
bu yerlerde yapılacak madencilik faaliyetlerinin çevresel etki
değerlendirmesi ve gayri sıhhi müesseseler ile ilgili hususlar dahil olmak
üzere hangi esaslara göre yürütüleceğinin ilgili bakanlıkların görüşü
alınarak Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılacak yönetmelikle belirleneceği
hüküm altına alınmıştır.
Anayasa’nın 168. maddesinde; “Tabiî servetler ve kaynaklar Devletin
hüküm ve tasarrufu altındadır. Bunların aranması ve işletilmesi hakkı
Devlete aittir. Devlet bu hakkını belli bir süre için, gerçek ve
tüzelkişilere devredebilir. Hangi tabiî servet ve kaynağın arama ve
işletmesinin, Devletin gerçek ve tüzelkişilerle ortak olarak veya doğrudan
gerçek ve tüzelkişiler eliyle yapılması, kanunun açık iznine bağlıdır. Bu
durumda gerçek ve tüzelkişilerin uyması gereken şartlar ve Devletçe
yapılacak gözetim, denetim usul ve esasları ve müeyyideler kanunda
gösterilir.” denilmektedir. Buna göre, tabiî servetler ve kaynaklar
kapsamında bulunan madenlerin aranması ve işletilmesi ile ilgili olarak
gerçek ve tüzelkişilerin uyacakları koşulların, Devletçe yapılacak gözetim,
denetim usul ve esasları ile yaptırımların yasada düzenlenmesi
gerekmektedir.
Anayasa’nın
43. maddesinin birinci fıkrasında, kıyıların Devletin hüküm ve tasarrufu
altında olduğu, üçüncü fıkrasında ise, kıyılarla sahil şeritlerinin,
kullanış amaçlarına göre derinliği ve kişilerin bu yerlerden yararlanma
imkân ve şartlarının kanunla düzenleneceği belirtilmektedir.
Anayasa’nın
63. maddesinin birinci fıkrasında, tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve
değerlerinin korunmasını sağlamak, bu amaçla destekleyici ve teşvik edici
tedbirleri almak görevi Devlete verilmiş, ikinci fıkrasında ise, bu
varlıklar ve değerlerden özel mülkiyet konusu olanlara getirilecek
sınırlamalar ve bu nedenle hak sahiplerine yapılacak yardımlar ve tanınacak
muafiyetlerin kanunla düzenleneceği esası getirilmiştir.
3213
sayılı Maden Kanunu’nun 7. maddesinin birinci fıkrasında yer alan iptali
istenilen düzenleme ile belirtilen yerlerde yapılacak madencilik
faaliyetlerinin, çevresel etki değerlendirmesi ve gayri sıhhî müesseseler
ile ilgili hususlar dahil olmak üzere hangi esaslara göre yürütüleceği
Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılacak yönetmeliğe bırakılmaktadır.
Anayasa’nın
168. maddesi uyarınca, tabiî servet ve kaynaklarla ilgili gerçek ve tüzel
kişilerin uyması gereken usul ve esasların yasayla düzenlenmesi zorunludur.
Bununla birlikte, kıyılarla sahil şeritlerinden yararlanma imkân ve
şartları ile tarih, kültür ve tabiat varlıkları ve değerlerinden özel
mülkiyet konusu olanlara getirilecek sınırlamaların da Anayasa’ya uygun
olmak koşuluyla yasayla düzenlenmesi Anayasa’nın 43. ve 63. maddelerinin
gereğidir.
Buna
göre, belirtilen yerlerdeki madencilik faaliyetlerinin yürütülmesine
ilişkin esasların yasada düzenlenmesi gerekirken, iptali istenen kural ile
bu hususlara ilişkin düzenlemenin Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılacak
yönetmeliğe bırakılması Anayasa’nın
43., 63. ve 168. maddelerine aykırıdır, iptali gerekir.
Anayasa’nın
43., 63., ve 168. maddelerine aykırılık oluşturan kural, kuşkusuz, aynı
zamanda Anayasa’nın 2. maddesinde ifadesini bulan “Hukuk Devleti” ilkesine de aykırılık oluşturur.
İptal
konusu kural, Anayasa’nın 2., 43., 63. ve 168. maddelerine aykırı görülerek
iptal edilmiş olduğundan, ayrıca 6., 7., 11., 45., 56., 90. ve 169.
maddeleri yönünden incelenmesine gerek görülmemiştir.
2-
Yasa’nın 3. Maddesiyle Değiştirilen 3213 sayılı Yasa’nın 7. Maddesinin
Sekizinci Fıkrasının İncelenmesi
Dava dilekçesinde, kamu
yatırımları ile madencilik projeleri çatıştığında, anlaşmazlığı çözmek
üzere Başbakanlık Müsteşarlığı başkanlığında kurulacak Kurulun teşkili,
çalışma usulü, karar alma şekli ve diğer hususların yasayla düzenlenmeyerek Enerji ve Tabii Kaynaklar
Bakanlığınca çıkarılacak yönetmeliğe bırakılmasının Anayasa’nın 2., 6., 7.,
8., 11., 123. ve 128. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
3213
sayılı Yasa’nın 7. maddesinin 7. fıkrasında, maden işletme faaliyeti ile
Devlet ve il yolları, havaalanı, liman ve baraj gibi kamu yatırımlarının
birbirlerini engellemesi, kamu kurum ve kuruluşlarının uygulamalarından
dolayı maden işletme faaliyetinin yapılamaz hale gelmesi, kamu ve özel
yatırım için başka alternatif alanların bulunamaması durumunda, bu yerlerde
hangi faaliyetin yürütüleceğine ilişkin kararın Başbakanlık Müsteşarı
başkanlığında oluşturulacak bir Kurul tarafından verileceği belirtilmekte,
iptali istenen 8. fıkrada ise, Kurul’un teşkili, çalışma usulü, karar alma
şekli ve diğer hususların Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı tarafından
çıkarılacak yönetmelikle düzenleneceği öngörülmektedir.
Anayasa’nın
2. maddesinde yer alan hukuk devleti, tüm işlem ve eylemleri hukuka uygun
olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek
sürdürmeyi amaçlayan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan,
Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, insan haklarına saygı
duyarak bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren ve yargı denetimine açık
olan devlettir.
Anayasa’nın
128. maddesinde ise, Devletin, kamu iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları
kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevlerin, memurlar ve
diğer kamu görevlileri eliyle görüleceği, memurların ve diğer kamu
görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve
yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ile diğer özlük işlerinin yasayla
düzenleneceği belirtilmiştir.
İptali
istenen fıkrada yer alan Kurul’u oluşturacak kişilerin yapacakları
görevlerin Devletin, genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü olduğu
kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevlerden olması
nedeniyle ancak, memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle yerine
getirileceği ve Kurul’u oluşturacak görevlilerin de Anayasa’nın 128.
maddesinin birinci fıkrasında ifade edilen memurlar ve diğer kamu
görevlileri kapsamında olduğu açıktır.
Anayasa’nın 128. maddesi
kapsamında olan Kurul’u oluşturacak kişilerin, nitelikleri, görev ve
yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük
işlerinin yasa ile düzenlenmesi gerekirken, buna ilişkin düzenlemenin
Bakanlıkça çıkarılacak yönetmeliğe bırakılması Anayasa’nın 2. ve 128.
maddelerine aykırıdır.
Açıklanan nedenlerle kural,
Anayasa’nın 2. ve 128. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.
Anayasa’nın 2. ve 128.
maddelerine aykırı görülerek iptal edilen kuralın, ayrıca 6., 7., 8., 11.
ve 123. maddeleri yönünden incelenmesine gerek görülmemiştir.
3-
Yasa’nın 5. Maddesiyle 3213 sayılı Yasa’nın 10. Maddesine Eklenen Altıncı
Fıkranın İncelenmesi
Dava
dilekçesinde, iptali istenilen kural ile uyarma ve hak mahrumiyeti
cezalarının verilmesi öngörülen “gerçek
dışı ve yanıltıcı beyanlar”ın neler olduğunun kanunla düzenlenmesi
gerekirken yönetmeliğe bırakılmasının suçların ve cezaların yasallığı
prensibine, bu nedenle Anayasa’nın 2., 11. ve 38. maddelerine aykırı olduğu
ileri sürülmüştür.
2949
sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunun
29. maddesine göre Anayasa Mahkemesi kanunların, kanun hükmünde
kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün Anayasa’ya
aykırılığı hususunda ilgililer tarafından ileri sürülen gerekçelere
dayanmaya mecbur değildir. Anayasa Mahkemesi taleple bağlı kalmak kaydıyla
başka gerekçe ile de Anayasa’ya aykırılık kararı verebilir. Bu nedenle,
kural Anayasa’nın 7. maddesi yönünden de incelenmiştir.
3213
sayılı Yasa’nın 10. maddesinde, beyan usulü düzenlenmiş ve madencilik
faaliyetlerinin devamı süresince teknik ve mali konularda yapılan yazılı
beyanlar ile yetkili kişiler tarafından düzenlenen raporların doğru kabul
edileceği öngörülerek, gerçek dışı ve yanıltıcı beyanda bulunmak suretiyle
bu Kanun hükümlerinin uygulanmasını engelleyen ve haksız surette hak
iktisabına sebep olan ya da haksız surette hak iktisap eden teknik
elemanlar ve ruhsat sahipleri hakkında uygulanacak yaptırımlar
belirlenmiştir.
İptali
istenen altıncı fıkrada ise, gerçek dışı ve yanıltıcı beyanların neler
olduğunun yönetmelikte belirtileceği ve gerçek dışı ve yanıltıcı beyanlar
dışındaki hallerde 10. madde hükümlerinin uygulanmayacağı öngörülmüştür.
Anayasa’nın 38. maddesinin ilk
fıkrasında, “Kimse, işlendiği zaman
yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı
cezalandırılamaz”, denilerek “suçun
yasallığı”, üçüncü fıkrasında da “ceza
ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur”
denilerek “cezanın yasallığı”
ilkesi vurgulanmıştır.
“Suç
ve cezanın yasallığı” ilkesi;
Anayasa’nın yasaklayıcı ve buyurucu kuralları ile gerek toplum yaşamı,
gerek kişi hak ve özgürlükleri yönlerinden getirdiği güvencelere aykırı
olmamak koşuluyla bu konuda gerekli düzenlemeleri yapma yetkisinin yalnız
yasa koyucuya ilişkin olmasını zorunlu kılar. Bu ilkenin esası, kişilerin
yasak eylemleri ve bunlar karşılığında verilecek cezaları önceden
bilmelerini sağlamak düşüncesine dayanmaktadır. Suç ve cezaların yalnızca
yasayla konulup kaldırılması da yeterli olmayıp, kuralların kuşkuya
yer vermeyecek biçimde açık ve sınırlarının da belli olması gerekir.
Anayasa’nın 2. maddesinde
düzenlenen hukuk devletinin temel ilkelerinden biri “belirlilik” tir. Bu ilkeye göre, yasal düzenlemelerin hem
kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer
vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır, uygulanabilir ve nesnel olması,
ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlem
içermesi de gereklidir. Belirlilik ilkesi, hukuksal güvenlikle
bağlantılı olup birey, yasadan, belirli bir kesinlik içinde, hangi somut
eylem ve olguya hangi hukuksal yaptırımın veya sonucun bağlandığını
bilmelidir. Ancak bu durumda kendisine düşen yükümlülükleri öngörebilir ve
davranışlarını ayarlar. Hukuk güvenliği, normların öngörülebilir olmasını,
bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin
de yasal düzenlemelerde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden
kaçınmasını gerekli kılar.
İptali
istenen fıkrada gerçek dışı ve yanıltıcı beyanların neler olduğunun
belirlenmesi yönetmeliğe dolayısıyla idarenin takdirine bırakılmakta,
böylece yaptırım uygulanmasını sağlayacak eylemler belirsiz kılınmakta ve
yönetmelikle suç oluşturulmaktadır. Bu nedenle kural, Anayasa’nın 2. ve 38.
maddelerine aykırıdır.
Öte
yandan, yasa’da açıkça düzenleme yoluna gidilmeden, gerçek dışı ve
yanıltıcı beyanların neler olduğunu belirleme yetkisinin idareye
bırakılması aynı zamanda yasama yetkisinin devri niteliğini de
taşımaktadır.
Açıklanan nedenlerle kural,
Anayasa’nın 2., 7., 11. ve 38. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.
4-
Yasa’nın 10. Maddesiyle Değiştirilen 3213 sayılı Yasa’nın 16. Maddesinin
Son Fıkrasının İkinci Tümcesinin İncelenmesi
Dava
dilekçesinde, madencilik faaliyetlerinde arama ve işletme ruhsatı sahibi
için ruhsat süresi içinde tekel durumunun korunmasının yasal bir zorunluluk
olduğu, iptali istenen hüküm uyarınca aynı alanda ayrı grup ruhsatların
birbiri üzerine verilmesi halinde hiçbir surette önceki ruhsat sahibinin
kazanılmış haklarının korunmasının mümkün olmayacağı, bu nedenle kuralın
Anayasa’nın 2. ve 11. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
3213 sayılı Maden Kanunu’nun 2.
maddesi uyarınca madenler beş gruba ayrılmakta, 16. maddesinin onuncu
fıkrasına göre de bir grup için verilen ruhsat diğer gruptaki madenlerin
çıkarılması için hak sağlamamakta, ancak ruhsata konu madenin üretilmesi
için, işletme faaliyetinin zorunlu sonucu olarak çıkarılan diğer grup
madenler Genel Müdürlükten izin alınmak suretiyle
değerlendirilebilmektedir. Bu durumda her bir grup madenin çıkarılması için
ayrı ayrı ruhsatların alınması gerekmektedir. Maddenin son fıkrasının
birinci tümcesinde de, aynı alanda aynı grup ruhsatların birbiri üzerine
verilemeyeceği öngörülmektedir.
İptali istenilen kuralda ise,
aynı alanda ayrı grup ruhsatların birbiri üzerine verilebileceği, ancak,
kazanılmış haklar saklı kalmak kaydı ile buna ilişkin usul ve esasların
yönetmelikle belirleneceği hüküm altına alınmıştır.
Anayasa’nın 2. maddesinde
öngörülen hukuk devleti ilkesinin gereği olan kazanılmış haklara saygı,
aynı zamanda hukukun genel ilkelerinden birisini oluşturmaktadır.
Kazanılmış hak, özel hukuk ve kamu hukuku alanlarında genel olarak, bir hak
sağlamaya elverişli nesnel yasa kurallarının bireylere uygulanması ile
onlar için doğan öznel hakkın korunmasıdır. Kazanılmış bir haktan söz
edilebilmesi için bu hakkın,
yürürlükte olan kurallara göre bütün sonuçlarıyla fiilen elde
edilmiş olması gerekir. Kazanılmış hak, kişinin bulunduğu statüden doğan,
kendisi yönünden kesinleşmiş ve kişisel niteliğe dönüşmüş haktır. Bir
statüye bağlı olarak ileriye dönük, beklenen haklar, kazanılmış hak
niteliğinde değildir.
İptali istenen kuralla, aynı
ruhsat alanı içinde ayrı grup ruhsatların birbiri üzerine verilebilmesine
izin verilmek suretiyle daha çok madencilik faaliyetine olanak tanınarak
üretimin artmasının, madencilikte istihdamın arttırılmasının ve böylece
madenciliğe ivme kazandırılarak kalkınmanın sağlanmasının dolayısıyla, kamu
yararının amaçlandığı ve kazanılmış hakların ihlal edilmediği açıktır.
Öte yandan, iptali istenen
kuralla kazanılmış haklar korunmak kaydıyla, ayrı grup ruhsatların birbiri
üzerine verilebilmesine ilişkin usul ve esasların yönetmelikle
düzenlenmesinin öngörülmesi, yasa koyucunun 3213 sayılı Maden Kanunu’ndaki
diğer hükümler ile asli düzenlemeleri yaparak çerçeveyi belirlemiş olması nedeniyle,
yasama yetkisinin devri niteliğinde de değildir.
Açıklanan
nedenlerle kural, Anayasa’nın 2. maddesine aykırı olmadığından iptal
isteminin reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın 11. maddesi
ile ilgisi görülmemiştir.
5-
Yasa’nın 20. Maddesiyle 3213 sayılı Yasa’nın 46. Maddesine Eklenen Onuncu
Fıkranın İncelenmesi
Dava
dilekçesinde, iptali istenen kural ile devletin özel mülkiyetindeki veya
hüküm ve tasarrufu altındaki arazilerin, madencilik faaliyetinde
bulunacaklara bedelsiz tahsisinin öngörüldüğü, bir taraftan, tanınacak
teşvikler yanında, ürettiği madeni yurt içinde ve kendi tesisinde
işleyenlerden, bu tesislerde üretimde değerlendirilen maden miktarı için
devlet hakkının %50’sinin alınmayacağı belirtilirken, diğer yandan
madencilik faaliyetinde bulunulacak arazinin, bu araziye verilebilecek
zararlar dikkate alınmadan bedelsiz verilmesinde “kamu yararı”nın bulunmadığı, bu nedenle kuralın Anayasa’nın 2.
ve 11. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Yasa’nın 20. maddesiyle 3213
sayılı Yasa’nın 46. maddesine eklenen onuncu fıkrada, Hazinenin özel mülkiyetinde
veya Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerde yapılan madencilik
faaliyetleri için bu Kanunun yürürlük tarihi olan 5.6.2004 tarihinden sonra
kira ve ecrimisil alınmayacağı kurala bağlanmaktadır.
Anayasa’nın 2. maddesinde,
Türkiye Cumhuriyeti’nin sosyal bir hukuk devleti olduğu belirtilmiştir.
Hukuk devleti, yönetilenlere hukuk güvencesi sağlar. Bu bağlamda yasa
koyucu sosyal yaşamı düzenlemek için kamu yararı amacı ile kimi kurallar koyabilir.
Zaman içinde değişen toplumsal gereksinmeleri karşılamak, kişi ve toplum
yararının zorunlu kıldığı düzenlemeleri yapmak, toplumdaki değişikliklere
koşut olarak bu yönde alınan önlemleri güçlendiren, geliştiren, etkilerini
daha çok artıran ya da tam tersine bunları hafifleten veya tümüyle ortadan
kaldıran işlemlerde bulunmak yetkisi, yasa koyucunun görevidir.
Anayasa,
yasa koyucuya, toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda madencilik alanında
düzenleme yapma yetkisi vermektedir. Ancak, yasa koyucu bu yetkiyi
kullanırken, kamu yararı amacını gütmek ve Anayasa’nın ilgili diğer
kurallarına da uymak zorundadır.
İptali istenen kuralın
gerekçesinde, Anayasanın 168. maddesine göre Devletin hüküm ve tasarrufu
altında olan madenleri işleten ruhsat sahiplerinin diğer sektörlerden
farklı ve daha fazla olarak Devlet Hakkı ödediği, bu nedenle yine Devletin
hüküm ve tasarrufu altında olan araziler üzerinde yapılacak madencilik
faaliyetleri için kira ve ecrimisil adları altında arazi yüzey kirasının
alınmasının madenciliğe ağır yükler getirdiği, yapılan düzenleme ile bu
gibi arazilerden herhangi bir bedel alınmamasının öngörüldüğü
belirtilmektedir.
3213 sayılı Yasa’nın 14.
maddesinin birinci fıkrasının üçüncü tümcesinde, “Hazinenin özel mülkiyetinde veya Devletin hüküm ve tasarrufu
altında bulunan yerlerde yapılacak madencilik faaliyetlerinden Devlet hakkı
%30 fazlasıyla alınır.” denilmektedir. Dolayısıyla, Hazinenin özel
mülkiyetinde veya Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan yerlerdeki
madenleri işletenlerden bedel alınmaması söz konusu değildir.
Öte
yandan, iptali istenen kuralın madencilik faaliyetlerini geliştirmek,
özendirmek, teşvik etmek, alacağın tahsilini kolaylaştırmak gibi kamu
yararı amacıyla öngörüldüğü anlaşılmaktadır. Bu düzenlemenin anayasal sınırlar
içinde yasa koyucunun takdirinde olduğu açıktır.
Açıklanan
nedenlerle kural, Anayasa’nın 2. maddesine aykırı değildir. İptal isteminin
reddi gerekir.
Kuralın,
Anayasa’nın 11. maddesi ile ilgisi görülmemiştir.
6-
Yasa’nın 23. Maddesiyle Değiştirilen 3213 sayılı Yasa’nın Ek 1. Maddesinin
Birinci Fıkrasının İncelenmesi
Dava dilekçesinde, Zonguldak
havzasında bulunan taşkömürü yataklarının işletilme hakkının 3867 sayılı
Yasa ile özel bir düzenlemeye tabi iken, iptali istenen kuralda bu havzanın
kendisine özgü yapısı gözetilmeden Maden Kanunu kapsamına alınmasında kamu
yararı bulunmadığı, yapılan değişiklik ile Türkiye Taşkömürü Kurumu’nun
verimlilik ve karlılık ilkeleri doğrultusunda faaliyette bulunması için
gerekli hiçbir düzenleme getirilmediği, bu hususun da düzenlemede kamu
yararı gözetilmediğinin bir kanıtı olduğu, bu nedenle kuralın, Anayasa’nın
2. ve 11. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Yasa’nın 23. maddesiyle
değiştirilen 3213 sayılı Yasa’nın Ek. 1. maddesinin birinci fıkrasında,
3867 sayılı Yasa ile Devletçe işlettirilmesi kararlaştırılan Ereğli Kömür
Havzasındaki madencilik faaliyetlerinin 3213 sayılı Maden Kanunu
hükümlerine tâbi olduğu belirtilmektedir. Kuralla Ereğli Kömür Havzası,
Maden Kanunu kapsamına alınmak suretiyle bu alanlarda Devlet dışında özel
kişilerin de madencilik faaliyetinde bulunması olanağı sağlanmakta ve
Türkiye Taşkömürü Kurumu, Maden Kanunu hükümlerine göre kontrol ve denetim
kapsamına alınmaktadır.
Anayasa’nın
168. maddesi gereğince, tabii
servet ve kaynaklar Devletin hüküm ve tasarrufu altında olup, bunların
aranması ve işletilmesi hakkı Devlete aittir. Devlet bu hakkını belli bir
süre için, gerçek ve tüzelkişilere devredebilir.
Anayasa’nın 168. maddesinin gerekçesinde de, “Tabiî
servetler ve kaynaklar Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır ilkesi ana
kuraldır. Araştırma ve işletmecilikte Devlete öncelik tanınmıştır. Fakat
Devletin arama ve işletmeyi süresinde gerçekleştirememesi sonucu özel
teşebbüs de devreye girmektedir. Amaç milli servetin işletilmesini ve milli
gelirin artırılmasını bir an önce sağlamaktır.” denilmektedir.
İptali
istenen kural uyarınca 3867 sayılı Yasa kapsamında olan Ereğli Kömür
Havzasındaki madencilik faaliyetlerinin 3213 sayılı Maden Kanunu
hükümlerine tâbi olmasının, Türkiye Taşkömürü Kurumu tarafından işletilmeyen
rezervlerin milli ekonomiye kazandırılması, milli servetin işletilmesi,
milli gelirin arttırılması, madenlerin verimli bir şekilde kullanılmasına
olanak sağlanması ve kamu yararı amacıyla öngörüldüğü anlaşılmaktadır. Bu
düzenlemenin anayasal sınırlar içinde yasa koyucunun takdir yetkisi içinde
olduğu kuşkusuzdur. Ayrıca, atıl rezervlerin milli ekonomiye kazandırılması
amacıyla özel kişilerin madencilik faaliyetinde bulunmasına imkân sağlayan
hüküm Anayasa’nın 168. maddesinin de bir gereğidir.
Açıklanan
nedenlerle kural, Anayasa’nın 2. maddesine aykırı değildir. İptal isteminin
reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın 11.
maddesiyle ilgisi görülmemiştir.
7-
Yasa’nın 28. Maddesiyle 2872 sayılı Çevre Kanunu’nun 10. Maddesine Eklenen
Üçüncü Fıkrasının İncelenmesi
Dava
dilekçesinde, iptali istenilen kuralın Anayasa’nın 2., 11., 17., 56. ve 90.
maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
5177
sayılı Yasa’nın 28. maddesiyle, 2872 sayılı Çevre Kanunu’nun 10. maddesine
eklenen üçüncü fıkrası, 13.5.2006 günlü, 26167 sayılı Resmî Gazete’de
yayımlanan 26.4.2006 tarih ve 5491 sayılı Çevre Kanununda Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanun’un 7. maddesi ile değiştirilmiştir. Bu nedenle, konusu kalmayan istem
hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar verilmesi gerekir.
8-
Yasa’nın Geçici 1. Maddesinin Altıncı Fıkrasının Birinci Tümcesinin
İncelenmesi
Dava dilekçesinde, iptali
istenen kuralla bor rezervlerinin tespit edilmesi için Eti Holding A.Ş.’ne
beş yıl süre verildiği, Eti Holding A.Ş.’nin uhdesinde bulunan 17.000
km²’lik alanın 13.000 km²’sinde henüz rezerv tespitinin yapılmadığı,
verilen yetersiz süre içinde bor tuzu rezervlerinin belirlenmesinin fiilen
olanaksız olup, getirilen düzenlemenin ölçüsüz olduğu ve yasaların kamu
yararına dayanması ilkesiyle bağdaşmadığı, ayrıca iptal konusu kuralın
dolaylı olarak 4865 sayılı Yasa ile kurulan idari ve mali özerkliğe sahip
kamu tüzel kişisi olan Ulusal Bor Enstitüsü (BOREN)’nün görevlerine de
müdahale niteliği taşıdığı, bu nedenle kuralın, Anayasa’nın 2. ve 11.
maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
5177 sayılı Yasa’nın Geçici 1.
maddesinin altıncı fıkrasının birinci tümcesinde, bor tuzu ruhsat
sahalarının görünür ve muhtemel rezervinin bu Kanunun yürürlük tarihi olan
5.6.2004’den itibaren beş yıllık süre içerisinde ilgili kamu kuruluşu olan
ETİ Maden İşletmeleri tarafından belirleneceği ve bu alanlar üzerine aynı
grup ruhsat verilmeyeceği öngörülmektedir.
Yasaların kamu yararının
sağlanması amacına yönelik olması, genel, objektif, adil kurallar içermesi
ve hakkaniyet ölçütlerini gözetmesi Anayasa’nın 2. maddesinde düzenlenen
hukuk devleti olmanın gereğidir. Bu nedenle, yasa koyucunun hukuki
düzenlemelerde kendisine tanınan takdir yetkisini anayasal sınırlar içinde
adalet, hakkaniyet ve kamu yararı ölçütlerini göz önünde tutarak kullanması
gerekir.
5177 sayılı Yasa’nın Geçici 1.
maddesinin yedinci fıkrasında, Eti Maden İşletmeleri tarafından sahalarında
yapılacak arama çalışmalarından sonra terk veya taksir edilen alanların,
sicil kayıtlarına işlenerek Maden Kanunu’nun ilgili maddelerine göre 2000
hektarı geçmeyecek alanlar şeklinde ihale edilerek buralarda maden araması
yapılabileceği, daha sonra bu alanlarda bor tuzu bulunması halinde, bor
tuzu rezervleri ile ilgili hakların kullanımının Eti Maden İşletmelerine
ait olacağı öngörülmektedir. Dolayısıyla, Eti Maden İşletmeleri tarafından
beş yıl içerisinde görünür ve muhtemel bor tuzu ruhsat sahalarının rezervi
belirlenmemiş ve bu yerler maden işletmesine açılmış olsa dahi, bor tuzu
bulunması halinde, bununla ilgili hakların kullanımı Eti Maden
İşletmelerine ait olacağından herhangi bir hak kaybı söz konusu
olmamaktadır.
İptali
istenen hükmün “Bor tuzu ruhsat
sahalarının rezervi (görünür+muhtemel) bu Kanunun yürürlük
tarihinden itibaren beş yıl
içerisinde ilgili kamu kuruluşu tarafından belirlenir” bölümünün, madencilik faaliyetlerini
geliştirmeye yönelik olarak bor tuzu ruhsat sahalarının rezervinin bir an
önce belirlenerek, terkin veya taksir edilen alanlarda diğer madenlerin aranması
ve işletilmesinin sağlanması ve atıl kalmalarının önüne geçilmesi için, “bu alanlar üzerine aynı grup ruhsat verilmez” bölümünün ise,
maden haklarının bölünmesini engellemek, Maden Kanunu hükümlerinin
uygulanabilirliğini sağlamak ve kazanılmış hakları korumak için kamu yararı
amacıyla öngörüldüğü anlaşılmış olup, bu düzenlemelerin anayasal sınırlar
içinde yasa koyucunun takdir yetkisi içinde olduğu açıktır.
Öte yandan, iptali istenen
kural, Türkiye'de ve dünyada bor, ürün ve teknolojilerinin geniş bir
şekilde kullanımını, yeni bor ürünlerinin üretimini ve geliştirilmesini
teminen değişik alanlarda kullanıcıların araştırmaları için gerekli
bilimsel ortamı sağlamak, bor ve ürünlerini kullanan ve/veya bu alanda
araştırma yapan kamu ve özel hukuk tüzel kişileri ile işbirliği yaparak
bilimsel araştırmaları yapmak, yaptırmak, koordine etmek ve bu
araştırmalara katkı sağlamak amacıyla 4865 sayılı Yasa ile kurulan idari ve
mali özerkliğe sahip kamu tüzel kişisi olan BOREN’in, görev ve yetkilerine
müdahale oluşturmadığı gibi, onun özerkliğini zedeleyici bir içerik de taşımamaktadır.
Açıklanan
nedenlerle kural, Anayasa’nın 2. maddesine aykırı değildir. İptal isteminin
reddi gerekir.
Kuralın, Anayasa’nın 11.
maddesiyle ilgisi görülmemiştir.
V- İPTAL KARARININ YÜRÜRLÜĞE GİRECEĞİ GÜN SORUNU
Anayasa’nın 153.
maddesinin üçüncü fıkrasında, “Kanun,
kanun hükmünde kararname veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü ya da
bunların hükümleri, iptal kararlarının Resmî Gazetede yayımlandığı tarihte
yürürlükten kalkar. Gereken hallerde Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün
yürürlüğe gireceği tarihi ayrıca kararlaştırabilir. Bu tarih, kararın Resmî
Gazetede yayımlandığı günden başlayarak bir yılı geçemez” denilmekte,
Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 53.
maddesinin dördüncü fıkrasında da bu kural tekrarlanmaktadır. Maddenin
beşinci fıkrasında ise Anayasa Mahkemesi’nin, iptal halinde meydana gelecek
hukuksal boşluğu kamu düzenini tehdit veya kamu yararını ihlâl edici
mahiyette görmesi halinde yukarıdaki fıkra hükmünü uygulayacağı
belirtilmektedir.
5177 sayılı Yasa’nın 3.
maddesiyle değiştirilen 3213 sayılı Yasa’nın 7. maddesinin birinci fıkrası
ile 5. maddesiyle 3213 sayılı Yasa’nın 10. maddesine eklenen altıncı
fıkranın iptal edilmesi nedeniyle doğacak hukuksal boşluk kamu yararını
ihlal edici nitelikte görüldüğünden, gerekli düzenlemelerin yapılabilmesi amacıyla iptal kararının, Resmî Gazete’de
yayımlanmasından başlayarak bir yıl sonra yürürlüğe girmesi uygun
bulunmuştur.
VI- YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI KARARI
26.5.2004 günlü, 5177 sayılı
Maden Kanununda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun’un;
A- 3. maddesiyle değiştirilen 4.6.1985 günlü, 3213 sayılı Maden
Kanunu’nun 7. maddesinin sekizinci fıkrası, 15.1.2009 günlü, E. 2004/70, K.
2009/7 sayılı kararla iptal edildiğinden, bu fıkranın, uygulanmasından
doğacak sonradan giderilmesi güç veya olanaksız durum ve zararların
önlenmesi ve iptal kararının sonuçsuz kalmaması için kararın Resmî
Gazete’de yayımlanacağı güne kadar YÜRÜRLÜĞÜNÜN DURDURULMASINA,
B- 1- 3. maddesiyle değiştirilen 3213 sayılı Yasa’nın 7.
maddesinin birinci fıkrasına,
2-
5. maddesiyle 3213 sayılı Yasa’nın 10. maddesine eklenen altıncı fıkraya,
ilişkin iptal hükümlerinin süre
verilerek yürürlüğe girmesinin ertelenmesi nedeniyle bu fıkraların YÜRÜRLÜĞÜNÜN
DURDURULMASI İSTEMİNİN REDDİNE,
C- 1- 10. maddesiyle değiştirilen 3213
sayılı Yasa’nın 16. maddesinin son fıkrasının ikinci tümcesine,
2-
20. maddesiyle 3213 sayılı Yasa’nın 46. maddesine eklenen onuncu fıkraya,
3-
23. maddesiyle değiştirilen 3213 sayılı Yasa’nın Ek 1’inci maddesinin
birinci fıkrasına,
4-
Geçici 1. maddesinin altıncı fıkrasının birinci tümcesine,
yönelik iptal istemleri,
15.1.2009 günlü, E. 2004/70, K. 2009/7 sayılı kararla reddedildiğinden, bu
fıkra ve tümcelere ilişkin YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİNİN REDDİNE,
D- 28. maddesiyle 9.8.1983
günlü, 2872 sayılı Çevre Kanunu’nun 10. maddesine eklenen üçüncü fıkrası hakkında,
15.1.2009 günlü, E. 2004/70, K. 2009/7 sayılı kararla karar verilmesine yer
olmadığına karar verildiğinden, bu fıkraya ilişkin YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI
İSTEMİ HAKKINDA KARAR VERİLMESİNE YER OLMADIĞINA,
15.1.2009 gününde OYBİRLİĞİYLE
karar verildi.
VII- SONUÇ
26.5.2004 günlü, 5177 sayılı
Maden Kanununda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun’un;
A- 3. maddesiyle değiştirilen
4.6.1985 günlü, 3213 sayılı Maden Kanunu’nun 7. maddesinin birinci ve
sekizinci fıkralarının Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE,
B- 5. maddesiyle 3213
sayılı Yasa’nın 10. maddesine eklenen altıncı fıkranın Anayasa’ya aykırı
olduğuna ve İPTALİNE,
C- 10. maddesiyle değiştirilen
3213 sayılı Yasa’nın 16. maddesinin son fıkrasının ikinci tümcesinin Anayasa’ya
aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,
D- 20. maddesiyle 3213 sayılı Yasa’nın 46.
maddesine eklenen onuncu fıkranın Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal
isteminin REDDİNE,
E- 23. maddesiyle değiştirilen
3213 sayılı Yasa’nın Ek 1’inci maddesinin birinci fıkrasının Anayasa’ya
aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,
F- 28. maddesiyle 9.8.1983 günlü, 2872
sayılı Çevre Kanunu’nun 10. maddesine eklenen üçüncü fıkrası, 26.4.2006
günlü, 5491 sayılı Yasa’nın 7. maddesiyle değiştirildiğinden, bu fıkraya
ilişkin KONUSU KALMAYAN İSTEM HAKKINDA KARAR VERİLMESİNE YER OLMADIĞINA,
G- Geçici 1. maddesinin altıncı fıkrasının birinci tümcesinin
Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,
H- 3. maddesiyle değiştirilen 3213 sayılı Yasa’nın 7. maddesinin
birinci fıkrası ile 5. maddesiyle 3213 sayılı Yasa’nın 10. maddesine
eklenen altıncı fıkranın iptal edilmesi nedeniyle doğacak hukuksal boşluk
kamu yararını ihlal edici nitelikte görüldüğünden, Anayasa’nın 153.
maddesinin üçüncü fıkrasıyla 2949 sayılı Yasa’nın 53. maddesinin dördüncü
ve beşinci fıkraları gereğince, bu fıkralara ilişkin İPTAL HÜKÜMLERİNİN,
KARARIN RESMÎ GAZETE’DE YAYIMLANMASINDAN BAŞLAYARAK BİR YIL SONRA YÜRÜRLÜĞE
GİRMESİNE,
15.1.2009 gününde OYBİRLİĞİYLE
karar verildi.
|
Başkan
Haşim KILIÇ
|
Başkanvekili
Osman Alifeyyaz
PAKSÜT
|
Üye
Sacit ADALI
|
|
|
|
|
|
Üye
Fulya KANTARCIOĞLU
|
Üye
Mehmet ERTEN
|
Üye
Mustafa YILDIRIM
|
|
|
|
|
|
Üye
A. Necmi ÖZLER
|
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
|
Üye
Şevket APALAK
|
|
|
|
|
|
Üye
Serruh KALELİ
|
Üye
Zehra Ayla PERKTAŞ
|
|
|
|
|
|